DOLAR 18,5041 0.1%
EURO 17,7442 -0.01%
ALTIN 969,820,72
BITCOIN 350224-0,91%
Malatya
23°

AÇIK

05:23

İMSAK'A KALAN SÜRE

0

BEĞENDİM

ABONE OL

İl Jandarma Komutanlığında İl Komutan Yardımcısı olarak görev yapan ve 15 Temmuz darbe girişimi döneminde ise Komutan Vekili olarak görevli olan Yarbay Şahin Kaplan, Malatya Cumhuriyet Başsavcılığı’na “müşteki” olarak verdiği ifadesinde¸ darbe girişimi gecesi yaşanılan olay ve gelişmelerin ayrıntılarını anlattı.

Dönemin İl Jandarma Komutan Vekili Yarbay Şahin Kaplan’ın verdiği ifadesinde yer alan ayrıntılar özetle şu şekilde:

 

“PEŞ PEŞE SIKI YÖNETİM İLANINDAN BAHSEDEN SAÇMA SAPAN EMİRLER GELİYOR…”

 

“Olay tarihinde İl Jandarma Komutanımız Albay Şerafettin Yılmaz’ın yıllık izinde bulunması sebebiyle İl Jandarma Alay Komutan Vekili olarak görevli idim, 15/07/2016 tarihinde mesai bitiminde evime geçmiştim, saat 22:45 sularında televizyonda İstanbul’daki köprülerde Jandarmaların bulunduğunu gördüm, muhtemelen bir terör saldırısına yönelik tedbir alındığını düşündüm; Ancak, yaklaşık beş dakika sonra nöbetçi amir Yarbay Mehmet Çelik beni telefonla aradı, bana “Komutanım peş peşe sıkı yönetim ilanından bahseden saçma sapan emirler geliyor, ne yapalım” şeklinde sordu, ben de “bekleyin aracı gönderin, beni alsınlar, alaya geliyorum” dedim. Daha sonra da durumun ciddiyetine binaen aracın gelmesini iptal ederek kendi aracımla ivedi şekilde saat 23.05’de İl Jandarma Komutanlığına giriş yaptım, söz konusu belgeleri inceledim, toplam yedi adet mesaj gelmişti, bu belgeler buna ilişkindi, sıkıyönetim ilanını Bakanlar Kurulu yapar. Ancak bu belgelerde Yurtta Sulh Konseyi yazıyordu, bu şekilde darbe olduğunu, hukuksuz olduğunu anladım, nöbetçi amir ile bunu müzakere ettik, sonrasında darbe yapanların Alaya gelebileceklerini ve bizleri etkisiz hale getirebileceklerini düşünerek Komando Bölüğünün personelini çağırdım. Çünkü komando askerler zaten alayın içerisinde yer alan kışlada bulunuyorlardı, onlar da geldiler. Bu olayın darbe olduğunu onlara söyleyerek benimle birlikte var mısınız, “ölsek de kalsak da bir miyiz” dedim onlar da “Birlikteyiz Komutanım” dediler, hemen hazırlanmalarını emrettim, hemen ilçelerdeki Jandarma Komutanlıklarını arattırdım, üç ya da dördü ile bizzat ben görüştüm. Olayın darbe olduğunu, kesinlikle hukuksuz olduğunu, mutlak surette bu kalkışmaya karışmamalarını, hatta hemen İlçe Kaymakamları ve İlçe Savcıları ile temasa geçip, emirlerinde olduklarını, her hangi bir hareketlilik olmadığını, kendileri tarafından ne emredilirse onu yapmaları talimatını verdim. Diğerlerini de hızlı olması maksadıyla yanımdaki personele arattırarak emirlerimi bildirdim.”

İl Jandarma Komutanlığında İl Komutan Yardımcısı olarak görev yapan ve 15 Temmuz darbe girişimi döneminde ise Komutan Vekili olarak görevli olan Yarbay Şahin Kaplan, Malatya Cumhuriyet Başsavcılığı'na “müşteki” olarak verdiği ifadesinde¸ darbe girişimi gecesi yaşanılan olay ve gelişmelerin ayrıntılarını anlattı.

“VALİYİ ARADIM, ‘BİZ BU HUKUKSUZLUĞUN İÇİNDE YOKUZ’ DEDİM”

 

“Bu arada oralarda her hangi bir vukuat olmadığını da öğrenmiş olduk, bu teyidi yaptıktan sonra İl Valimiz Mustafa Toprak’ı aradım; saçma sapan emirler geldiğini, ancak bunların hukuksuz olduğunu, bizim açımızdan bu emirlerin uygulanmayacağını, ilçelerle de görüştüğümü, onlara da aynı yönde emirler verdiğimi, bizim bu kalkışmanın içerisinde olmayacağımızı, bize vereceği emirleri beklediğimizi bildirdim. Daha sonra Jandarma Bölge Komutanını aradım, ancak cevap vermedi, İl Jandarma Komutanına durumu bildirdim, her hangi bir sorunumuz olmadığını, her şeyin kontrolümüz altında olduğunu söyledim, o da o sırada Ankara’da idi, kendisi bana Ankara’da durumun kötü olduğunu, uçakların alçak uçuş yaptıklarını ifade etti, “işinizi gerektiği gibi yapın” dedi. Garnizon Komutanı Tümgeneral Avni Angun’u aradım, ancak cevap vermedi. Bu kişiyi aramamdaki sebep, bunların hangi duruşta olduklarını anlayabilmekti, ancak cevap verilmediği için o anda anlayamadım.”

 

“VALİ BEY, YÜKSEK SES TONUYLA KONUŞUNCA, ORDU KOMUTANINI TELEFONA BAĞLADILAR”

 

“Saat 00:00 sıralarında Sayın Vali beni hemen kriz merkezine davet etti, 16/07/2016 günü saat 00:03’de Alaydan ayrılarak kriz merkezine gitmek üzere yola çıktım. Vilayet Makamına gittim, orada Emniyet Müdürü ve korumalar vardı, Sayın Valimiz yerinde idi, durum gergindi, içeriye toplantıya geçtik, Sayın Vali Bakanlık kademeleri ile telefon görüşmeleri yaptı. 2. Ordu Komutanı ile görüşmeye çalıştı, ancak “bağlıyoruz” diyerek yarım saat dakika kadar oyaladılar. Sonrasında sinirlenerek tekrar yeniden aradı, ısrarla görüşmek istediğini yüksek bir ses tonu ile ifade edince 2. Ordu Komutanı Adem Huduti ile görüştü. 2. Ordu Komutanı kendisine bir problem olmadığını ifade etmiş, bunu öğrendik. Bu esnada vatandaşlar da Valilik önüne toplanmıştı, heyecanlı bir kalabalık vardı, bunlara hitapta bulundu, her şeyin kontrol altında olduğunu, Ordu Komutanı ile de görüştüğünü, bir problem bulunmadığını ifade etti. Halkı provokasyonlara karşı uyardı, bu arada Cumhuriyet Başsavcısı Ergül Yılmaz ile de görüşmeler yaptılar, durumu değerlendirdiler. Konuşmadan sonra tekrar Valilik Makamına geçtik, bu sırada beni şu anda soyadını hatırlayamadığım Merkez Komutanı Albay Aykut aradı, Garnizon Komutanı Tümgeneral Avni Angun’un kendisini telefonla aradığını, biraz sıkıntılarının olduğunu, problem var gibi yuvarlak kelimelerle geçiştirdiği bir sorun olduğunu söylediğini ifade etti. Ben de bu durumu Sayın Valiye söyledim, çünkü biraz evvel Vali Beyin 2. Ordu Komutanı ile telefon görüşmesinde problem olmadığı bildirildiği halde Avni Paşanın Merkez Komutanı Albay Aykut’a söylediği söz arasında bir çelişki bulunduğunu ifade ettim. Bu işte bir sıkıntı olabilir dedim. Bu beyanım üzerine Sayın Vali durumu daha şüpheci bir tavırla sorgulamaya çalıştı. Ben de bu arada Adıyaman İl Jandarma Alay Komutanını arayarak, “iki tim istesem gönderebilecek durumda mısın” dedim, kendisi de “talep ettiğiniz takdirde gönderirim, problem yok” dedi. Daha sonra Vali Bey bu kalkışmada bulunanların 2.Ordu içerisinde de olabileceğini değerlendirerek, “o zaman müdahale edelim, Adıyaman’daki timin gelmesini bekleyecek zamanımız yok” şeklinde talimat verdi. Ben de bu emir üzerine hazırlığımı yapıp, tertibatımı almak için Alaya geçtim, askerlerim hazırdı. Organize Sanayiinde bulunan kobra adlı zırhlı aracı çağırmıştım, o da orada hazır idi. Toplam 3 veya 4 dakika içerisinde 02.57’de Nizamiyeden ayrıldık. Toplam bir komando bölüğü ve bir de zırhlı kobra aracı ile gerekli müdahaleyi yapabilmek amacıyla 2. Ordu Karargahının bulunduğu İnönü Kışlasının Personel Giriş Nizamiyesi olan 2 nolu Nizamiyenin karşısında 03:10’da kobra aracı ile tertibat aldım, askerlerimi ise daha geride Esenlik Market diye tabir edilen yerin bulunduğu ara sokakta tertipledim.”

 

“DARBECİLERE, ‘AYNI ÜNİFORMAYI GİYİYORUZ, BİZE NASIL ATEŞ EDERSİNİZ’ İKAZI”

 

“Nizamiyeye geldiğimizde 30 – 40 kişi civarında bir kalabalık olduğunu kobranın kamerasından izledim, yolda gelirken Vali bey beni aramıştı, heyecanlı bir ses tonu ile ne durumda olduğumuzu ve ne zaman yetişeceğimizi sordu, ben trafik durumunu bilemediğim için en geç 20 dakika içerisinde oradayım, dedim, biz Nizamiyeye geldiğimizde saat 03:10’du. Ben her ne kadar kobra aracının içerisinde olmam sebebi ile dışarıdaki sesleri duyamasam da kameradan görüntülerini alabiliyordum. Ayrıca, dışarıya mikrofon sistemi ile anons yapabiliyordum. Bu şekilde halka anons yaptım, bölgeden ayrılmalarını ve dağılmalarını istedim. Sonradan anladım ki Sayın Valimiz ve Emniyet Müdürü orada beraberlermiş, ben meğer Vali beyin Nizamiyedeki kalkışmacı askerlerden Yüzbaşı Kemal Keskin ile konuştuğu anın son bölümüne yetişmişim. Bu durumu da daha sonradan kamera kayıtlarını tekrar incelediğimde fark ettim, anonsum üzerine insanlar o bölgeden çekilince, karşıdaki Nizamiyede bulunan askerler ile Yüzbaşıyı daha net şekilde görür oldum, teslim olmaları yönünde çağrı yaptım. Daha ziyade bu çağrılarımı erlere yönelik olarak yaptım, yapılan işin kalkışma olduğunu, suç olduğunu, kendilerinin bu olaya alet olmamalarını, benim de Yarbay olduğumu, bu kanunsuz işe karşı durduğumu, silahlarını bırakmalarını ve kalkışmacıların emirlerine uymamalarını Nizamiyeden teslim olmak üzere çıkmalarını söyledim. Ancak, 03:15’de içerisinde bulunduğum zırhlı araca Nizamiye bölgesinden ateş edildi. Tekrar ikazda bulundum, “kime ateş ettiğinizin farkında mısınız, aynı üniformayı giyiyoruz, bize nasıl ateş edersiniz” diye ikazda bulundum. Tekrar askerlere onları bu işten kurtarmak amaçlı anonsta bulundum. Bu sözlerimden dolayı daha sonradan ismini öğrendiğim Yüzbaşı Kemal Keskin tahrik oldu, ellerini yukarıya kaldırarak bize yönelik bağırıp – çağırmaya başladı. Ancak ne söylediği içeriden anlaşılmıyordu. Daha sonra zırhlı aracın arka kapısını açtırdığımda, sesini algıladım, “size 30 saniye veriyorum” şeklinde bir şeyler söyledi, başka tehdit içerikli sözler de söyledi, ancak tam olarak duyamadık. Bunun üzerine kapıyı tekrar kapattırdım. Aracımıza ateş edilmesi nedeniyle Akçadağ’da bulunan diğer iki zırhlı kobrayı da bulunduğum yere istedim. Bu arada İl Valimizi tekrar aradım, bize ateş ettiklerini, bunları etkisiz hale getirmem konusundaki talimatlarının ne olduğunu sordum. Yine erlerin de orada bulunduğunu, hatta açıkta olduklarını, yapabileceğimiz müdahale esnasında bunların zarar görebileceklerini söyledim, hatta bu durumu anons sistemi ile karşı tarafta yer alan açıkta bulunan rahatlıkla vurulabilecek Mehmetçik’e de zarar görmemesi için uyardım. Çünkü bizim derdimiz Mehmetçik değildir, onlar kullanılıyordu, kıllarına zarar gelmesini istemedim. Vali bey de bana telefon görüşmesinde Garnizon Komutanı Avni Paşa ile görüştüğünü, bunların teslim olabileceklerini ifade ettiğini, bir umut biraz daha bekleyelim, şeklinde söyledi.”

 

“BAŞSAVCI, ‘HUKUKİ ŞARTLARDA GEREĞİ NE İSE YAPIN’ TALİMATINI VERDİ”

 

“Daha sonra hemen Cumhuriyet Başsavcımızı aradım, ateş altında olduğumuzu, bize ateş edenlerin başındaki rütbeliyi kameradan gördüğümüzü, etkisiz hale getirebilecek konumda bulunduğumuzu, uygun gördüğü takdirde etkisiz hale getirebileceğimizi ilettim. Kendisi de “hukuki şartlar oluştuğu anda hiç bir şeyden tereddüt etmeyin, gereği ne ise yapın” talimatını verdi, bu arada ateş etme devam ediyordu, hatta aracın göstergesinden kobra aracın lastiklerinin hava basıncının düştüğünü tespit ettik, yani lastiğimiz isabet almıştı. Saat 03:50 itibarı ile istemiş olduğum diğer iki kobra araç da yanımıza intikal etti, onlara da ateş edildi. Ben ateş etmelerini engellemek maksadıyla, baskı altında tutma amaçlı yakın bölgelerine küçük darbeler halinde ateş ettirdim, amacımız bunları öldürmek veya yaralamak değil, baskı altında tutabilmekti. Ancak, gerek anonslarımızdan, gerekse o ana kadar göstermiş olduğumuz yaklaşımdan dolayı kendilerine zarar vermek istemediğimizi fark ettikleri için karşı atışa devam ettiler. Askerler de ateş ediyordu. Ben de Nizamiyedeki Yüzbaşının etkisiz hale getirilmediği takdirde bu şekilde atışlara devam edileceğini, başka masum askerlerin de zarar görebileceğini anladığımdan, başlarındaki Yüzbaşıyı etkisiz hale getirmem gerektiğini anladım.”

 

“ŞU YÜZBAŞIYI VURACAĞIZ DEDİM, KONUŞMAMI YANINDAKİLERE DİNLETTİRDİ”

 

“Bu arada zaman zaman Garnizon Komutanı Avni Paşa ile de telefonla görüşüyorduk, ısrarla kendisi bunları ikna edeceklerini söylüyorlardı. Ancak, her hangi bir gelişme olmuyordu, bu sebeple ben de “bu Yüzbaşıyı şu anda hedef haline getirdiğimizi ve indireceğimizi ifade ettim, bana “bir daha tekrarlar mısın” dedi. Ben de aynı şeyleri bir daha ifade ettim, zannımca bana tekrar ettirerek, yanında bulunan diğer kişilere de bu konuşmayı duyurdu, kamerada Nizamiyedeki Yüzbaşının da birileri ile zaman zaman telefon görüşmesi yaptığını görüyordum. Benim bu ciddiyetim anlaşılınca, daha önce açıktan konuşup, tehditler savuran Yüzbaşı görüntü vermez oldu, mevzilendi. Otobüsleri bizim girmemizi engelleyecek şekilde Nizamiyenin iç tarafına çektirdi, hava henüz aydınlanmamışken, kamera kayıtlarından tekrar incelediğimde gördüğüm kadarıyla Yüzbaşı Kemal Keskin, Bahadır Albay, Tuğgeneral Mustafa Serdar Sevgili, Tuğgeneral Zeki Karataş ile tanımadığım iki rütbeli daha vardı. Bunlardan biri muhtemelen Albay idi, diğeri de uzun boylu bir şahıstı, bunun da rütbeli olduğunu değerlendiriyorum, paşalar hariç diğerlerinde otomatik piyade tüfekleri vardı. Bahadır Albay da da tüfek vardı, ancak onda hücum yeleği yoktu, elinde de plastik kelepçeler vardı.”

 

“GÖRÜNEN TABLODA; ORDU KOMUTANINI ZORLA İÇERDE TUTMALARI AKLA VE MANTIĞA AYKIRI”

 

“Her ne kadar Ordu Komutanı ve Garnizon Komutanı içeride enterne edildiklerini ifade etmiş iseler de, bu görüntü karşısında onları içeride enterne edecek kimse olamazdı. Zira daha sonradan kalkışmacı kişileri teslim almamız sırasında iki tane otomatik silahlı komutanın korumalığını yapan Astsubay, bir emir subayı olan Sedat Kaya isimli binbaşı ve bir de İcra Subayı Binbaşı Eyüp Kök vardı. Bu hali ile çoğunluk içeride iken kendilerinde idi, dolayısı ile bunları içeride birilerinin zorla tutması hususu akla ve mantığa aykırıdır ya da tespit edilemeyen başka kişilerin olması lazım. Ancak kendilerinin ifadeleri ile teslim ettikleri kişiler dikkate alındığında bu ifadeleri gerçekle örtüşmemektedir. Zira diğerleri dışarıda iken bunlar çok rahat bunlardan kurtulabilirlerdi. Ben, telefon görüşmelerini Ordu Komutanının emir subayı aracılığı ile 0.530….. numaralı telefonundan Ordu Komutanı ile görüşme yaptım, Garnizon Komutanı Avni Paşa ile 0.533 … numaralı telefonla görüştüm, bu görüşmelerimizde Ordu Komutanı enterne edildiklerini, Kurmay Başkanı ise yukarıda da izah ettiğim gibi ateş etmemem konusunda ricada bulundu, diğer şahısları ikna edeceklerini söylüyordu, hatta Sedat Binbaşı “Komutanım çekilmezseniz Ordu Komutanımız şehit olacak” dedi. Ben de bu konunun muhatabının ben olmadığımı, emirleri Validen aldığımı, çekilmem ile ilgili bütün kararın Vali beye ait olduğunu söyledim.”

 

“BUNUN İÇİN BİR ÇEŞİT TİYATRO YAPTILAR”

 

“Ben bu süreç içerisinde, hiç bir amirimden kalkışma ile ilgili net bir emir almadım. Ayrıca, 2nci Ordu Komutanı ve Garnizon Komutanı benim amirim değildir. Bunlar ile yaptığım görüşmede de bana bu yönde telkinde bulunmadılar, aksine kendilerine mağdur gösterme çabası içerisine girdiler. Bu işin başında kimlerin olduğunu ısrarla sormama rağmen bilgi vermediler. Ben Serdar Paşa mı diye sorduktan sonra zorlanarak cevap verdiler ve “evet” şeklinde geçiştirdiler. Dolayısı ile ben bunların samimiyetlerine inanmıyorum, ta başından itibaren sürekli bizim müdahalemizi geciktirme çabası içerisindelerdi. Yoksa isteselerdi biz bu müdahaleyi çok öncesinde yapıp, bitirebilirdik. Ancak bizi sürekli oyaladılar. Benim şahsi kanaatim bu şahısların da bu sürecin içerisinde yer aldıklarıdır. Darbenin başarıya ulaşamayacağını anladıkları andan itibaren kendilerini mağdur pozisyonuna sokup, bu işten sıyrılmaya çalıştılar. Bunun için bir çeşit tiyatro yaptılar. Benim kanaatim budur.”

 

AVNİ PAŞA, ‘EH BARİ AYAĞINDAN VUR’ DEMİŞ…

 

“Yüzbaşıyı etkisiz hale getireceğimi kendilerine bildirdikten sonra Garnizon Komutanı (Tümgeneral Avni Angun) “eh bari ayağından vur” şeklinde söyledi. Ben de “Komutanım zaten derdim öldürmek değil” diye cevap verdim. Burada bile esasen Yüzbaşıyı koruma içgüdüsü ile hareket ediyordu. Ben ateş etmeye karar verdikten sonra tahminime göre onların ikazı ile Yüzbaşı sürekli gizlendi, ayağını hedef alabilmek için uzun süre çaba sarf ettik, nitekim 04:42’de etkisiz hale getirmek üzere ateş ettik, vurulmadığını zannetmiştim. Ancak daha sonradan karnından yaralanmış, bu aşamadan sonra bu Yüzbaşıyı bir daha görmedik. En son teslim olduklarında karnından yaralanmış olduğunu fark ettik.”

 

“ZPT ÜZERİNDEKİ UÇAK SAVARI AYARLAYAMAMIŞLARDI…”

 

“Bu arada hava aydınlanmaya başladı, operasyonun uzayacağını düşünerek Adıyaman’dan iki özel harekat timini istedik, araçlardaki hasar tespitini yapabilmek için yakında bulunan karayolları şube avlusuna girdik, burada içeride bulunan generaller hakkındaki Cumhuriyet Başsavcısı tarafından verilmiş olan gözaltı kararına ilişkin yazı tarafıma ulaştırıldı. Bu karar daha önceden yazılmıştı, ancak benim bulunduğum yer itibarı ile tarafıma sözlü olarak iletilmiş olmasına rağmen, ancak bu zamanda elime ulaştırılabildi, yaptığım tüm görüşmelerde bu hususu gizli tuttum, başkalarının bilerek buna göre pozisyon belirlemesini istemedim. Komando bölüğünü daha önceden konuşlandırdığımı beyan ettiğim Esenlik Marketin bulunduğu sokakta Emniyet Özel Harekat Timleri ve Terörle Mücadele Müdürlüğüne bağlı polislerle buluştuk, müdahale planlamasını yeniden gözden geçirdik, bu sırada Altay Kışlasında bulunan İstihkam Alay Komutanı cep telefonundan beni aradı. İsmini Şenol diye hatırlıyorum. Bütün engellemesine rağmen, kışladan iki adet zırhlı aracın tel örgülere zarar vererek Nizamiyeden dört km kadar uzaklıktan kışlayı terk ettiğini, takviye maksatlı 2. Orduya doğru geldiklerini, kendisinin engel olamadığını, bu hususta tedbir almamızı istedi. Bu şekilde iki zırhlı aracın çıkış yaptığını öğrendik, yanımda bulunan Polis Müdürlerine trafiği kilitlemelerini, araçlarla yolları kapatmalarını, bunların gelişlerinin mutlak suretle engellenmesinin gerektiğini, aksi takdirde bunları engelleme gücümüzün bulunmadığını söyledim. Onlar da Polis ekipleri ve Müdürleri ile görüşmeler yaptılar, tedbirler alınmaya çalışıldı, bir zırhlı aracın durdurulduğu, ancak diğer aracın engellenemediğini ifade ettiler. Çok kısa bir süre sonra İstihkam Muharebe Zırhlı Aracı diye tabir edilen İMZA ve ZBT tabir edilen aracın biri bizim bulunduğumuz bölgeye kadar geldi, etrafa ateş ediyordu. Hemen mevzilendik, bu arada bulunduğumuz bölgeden Polis Özel Harekat timleri de bu araçlara doğru ateş etti, zira bu aracın üzerinde korumasız, tek bir personel görünüyordu. Muhtemelen de gördüğüm kadarıyla sol kolundan yaralandı. Daha sonra Kışlaya girmeye çalıştığı yerde askıda kaldı, zira Nizamiye tutulmuştu, buradan girmesi mümkün değildi. Duvar tarafından girmek istedi, ancak orada da duvarda asılı kaldı. Bu aracın üzerinde 12.7 mm’lik uçak savar vardı, ancak bu uçaksavar bir aparata takılıdır. Bu aparatın ayarlamasını beceremediklerinden aşağıya indiremedi, dolayısı ile bize doğru ateş etmesi halinde bile isabet ettirmesi mümkün değildi, yüksekten ateş edebilirdi, bizim seviyemize indiremezdi, bu durumu biz daha sonradan olaylar yatıştıktan sonra yaptığımız incelemede tespit ettik.”

 

“DRON’U HAVALANDIRDIK, YOĞUN ATEŞ GELDİ”

 

“Benim devrem olan karargah destek grup komutanı Albay Özay Şahin izinde idi, kendisini telefonla arayarak içerideki silah durumunun ne olduğunu sordum. Kendisi bana içeride uçaksavar bulunduğunu, ancak mühimmatın başka yerde olduğunu, bunlara ulaşıp ulaşmadıklarını bilemediğini ifade etti. Bu sebeple tedbiren içerinin durumunu tespit etmek istedik. İl Emniyet Müdürlüğü tarafından bölgeye getirilen DRON ile Kışla içerisini yapılacak operasyon için görmeye çalıştık, bu maksatla çıktığımız bir apartmanın teras katından DRON’u havalandırdık. Ancak Kışla içerisinden bulunduğumuz apartman dairesini de kapsayacak şekilde yoğun ateş geldi. DRON’dan istediğimiz verimi alamadık, içeriden ateş eden kişiler çok etkili atış yapıyordu. Polis özel harekat timinde bulunan keskin nişancılar güç şartlar altında ancak bir kaç atış yapabildi. Bu sefer müdahaleyi aşağıda yapmamızın daha doğru olacağını düşünüp, ilk toplandığımız bölgeye gittik.”

 

“MALATYALI ASKER ARADI, SİLAHLARI ODAYA KİLİTLEDİKLERİNİ SÖYLEDİ”

 

“Bu arada bir polis memuru bana kışla içerisindeki bir askerin telefonda bir rütbeli ile konuşmak istediğini söyledi. Telefonu aldığımda kendisinin Emre isminde Malatyalı bir asker olduğunu, kendilerinin 30- 40 kişilik bir grup halinde eski revir denen bölgede bulunduğunu, kendilerinin bu işle hiç bir alakalarının olmadığını, tedbiren askerlerde bulunan silahları bir odaya kilitlediğini, anahtarının da kendisinde olduğunu, hiç bir surette bu işe katılmayacaklarını, dışarı çıkıp teslim olmak istediklerini ancak korktuklarını ifade etti. Ben de hiç bir şeyden korkmamalarını, bizim onların bu işin içinde olmadığını bildiğimizi, bu tarz emir veren hiç bir rütbelinin emirlerine uymaması gerektiğini ifade ettim. Motive olsun diye kendisinin çok akıllı bir çocuğa benzediğini, etrafta bulunan askerleri de yanına çekmesini, hiç bir zarar görmeyecek şekilde binanın bir köşesinde beklemelerini, fırsat buldukları anda kaçmalarını ifade ettim. Aynı asker yedi sekiz defa beni aradı, en son görüştüğümüzde toplayabildiği asker sayısının 80 – 90’a ulaştığını, silahsız çıkarlarsa içerideki rütbelilerin kendilerine zarar vermelerinden korktuklarını, ancak silahlı olursak da keskin nişancıların kendilerine zarar vermesinden korktuklarını ifade etti. Ben de kendisine bütün unsurların amirlerinin bir arada bulunduğunu, kendilerine kesinlikle ateş edilmeyeceğini, silahlı çıkmaları konusunda zorlanırlarsa eğer silahlarını ters asıp çıkmalarını söyledim. Bu sırada Nizamiyede yaralıların olduğunu, beyaz bayrakla yaralı teslim etmek istediklerini ilettiler. Kendilerine zarar verilmeyeceği söylenerek yaralı alındı, gördük ki zırhlı aracın üzerinde gelen Yarbay Ahmet Üçocak imiş, yaralarına baktığımda ayaklarından da yara aldığını gördüm, muhtemelen dışarıdan yapılan değil, içeride bulunan erler tarafından ya da kışlanın içerisinde bulunan kişiler tarafından vurulduğunu değerlendirdim. Muhtemelen ilk gelişi sırasında içeridekiler gelenin kim olduğunu tam anlayamadıklarından ve bizim müdahale ekibimiz içerisinde olduğunu değerlendirdiklerinden ateş etmeleri sonucu yaralanmıştı. Çünkü biz sadece gövdesinin üst tarafını görebilmiştik. Kolundaki yaralanma bizim atışımız sonucu olabilir. Ancak ayaklarına kesinlikle müdahale edebilmemiz ve ateş etmemiz mümkün değildi. İlk yardımı yapılarak hastaneye sevk edildi. Bununla birlikte erlerden 3’er 5’er kişi halinde teslimler başladı, telefonla sürekli görüştüğüm er Emre 100 – 110 kişiye kadar ulaştıklarını, tam bilemediğini, yakınlarında bir Üsteğmen bulunduğunu ifade etti. Ben de “git, Komutanım bu işten bizi kurtarın de, o en emniyetli yeri bilir” diye söyledim. Müteakiben teslim olan en kalabalık grup bu askerin içerisinde bulunduğu gruptur, her hangi bir ateşe maruz kalmadan askerler güvenlik içerisinde teslim olmuşlardır.”

 

“DİYARBAKIR’DAKİ KOLORDU KOMUTANI MÜDAHALE ANINA KADAR REAKSİYON GÖSTERMEDİ”

 

“Bu arada bu olaylar gelişirken hava aydınlandıktan sonra önce beni 0.412.228…. numaralı telefondan bir emir subayı beni arayarak, 7.Kolordu Komutanı İbrahim Yılmaz’ın benimle görüşmek istediğini iletti, telefonu bu kişi aldı, irtibat koptu, tekrar aradılar. Ben olayı kendilerine anlattım. Elimizdeki polis özel harekat timi ve Jandarma özel harekat timlerinin kendisinin şu anda enterne halde bulunduğunu ifade ettiği Ordu Komutanını kurtarmak isterken zarar görebileceğini, zira bulundukları noktanın müdahale açısından çok riskli bulunduğunu söyledim. Kendisi de “evet biliyorum” diye karşılık verdi. Ben müdahale edeceğimi, bu sırada Ordu Komutanımıza bir şey olursa hesap vermenin zor olduğunu, elinizde çok daha nitelikli tim olduğu takdirde onlarla müdahalenin daha emniyetli olabileceğini söyledim. Kendisi de yanlış hatırlamıyorsam Albay Altan isimli bir kişiden bahsetti. “Şu anda karşımda oturuyor, illa ki müdahale edeceksen, bana haber et, o tim ile ben kendim geleceğim” dedi. Ancak, bu aşamaya kadar her hangi bir yardım ya da reaksiyon göstermediğinden şüphe ile karşıladım.”

 

“ANGUN PAŞA, TESLİM ETTİĞİ DARBECİLER İÇİN , ‘RENCİDE ETMEYİN’ DEDİ”

 

“Bu arada Garnizon Komutanı Avni Angun telefonla beni arayarak isyancıları ikna ettiğini, onları teslim edeceklerini, ancak rencide etmememi, kötü muamelede bulunulmamasını ve gelirken iki tane ambulans getirmemi, bir yaralının, bir de ölünün bulunduğunu söyledi. Ben, vatandaşın teslim olan erlere bile saldırgan tavır içerisinde bulunduğunu gördüğümden gizlilik içerisinde hiç kimseye duyurmadan bunları teslim almanın daha doğru olacağını düşündü. Yanımda bulunan Emniyet TEM Şube Müdürü Hakan Yıldırımoğlu’nu bir kenara çağırarak durumu anlattım. Oradan hissettirmeden iki aracı içeriye soktuk. Ben, Hakan Müdür, Nöbetçi Amirim Yarbay Mehmet Çelik, İstihbarat Astsubay Başçavuş İrfan Tezcan ve bir de TEM’den polis memuru olmak üzere içeriye girdik. Hakan Müdür ile yukarıya çıktık, kapının girişinde Avni Paşa bizi karşıladı, tuhaf bir şekilde ambulans telaşına düşmüştü, onlara iki tane refakatçi ayarlamamı emretti, ben de kendisine “hiç merak etmeyin, hepsini hazırladık, problem yok” dedim. Tekraren bu husus üzerinde ısrarcı oldu, kendisini esaret altına aldığını iddia ettiği isyancı bir subayın sağlığı ile bu kadar hassas şekilde ilgilenmesi doğrusu tuhaftı, kendisinin ve Ordu Komutanının gözaltı kararını bu aşamada kendisine söylemedik, zira maksadımız önce diğer grubu teslim almak, isyancıları etkisiz hale getirmek, daha sonra sorunsuz bir şekilde bu kişileri de gözaltına alabilmekti. Bu aşamaya kadar kendileri hakkında gözaltı kararından haberdar değillerdi. Yarbay Mehmet Çelik sorumluluğunda iki Tuğgeneraller Mustafa Serdar Sevgili, Zeki Karataş, Albay Bahadır Erdemli, dört er ilk grup olarak Emniyet Müdürlüğüne sevk edildi, yaralı Yüzbaşı Kemal Keskin ambulansla hastaneye gönderildi, ölü olan Binbaşı Fatih Kılıç sevk edilmesini istedikleri halde olay yerinde Cumhuriyet Savcısının incelemesi yapılmadan kaldırılamayacağını kendisine söyledik, buna bir itirazı olmadı. Ancak tekraren Yüzbaşıya iyi bakılması, refakatçi verilmesi hususunda hatırlatmalarda bulundu, ayrıca diğer kişileri de Askeri Cezaevine götürüp götürmeyeceğimizi sordu, ben cevap vermedim, bunları teslim aldıktan sonra Ordu Komutanının makam odasının bulunduğu yere çıktık, onlardan teslim alınan silahları gösterdiler, “dokunmayın, Savcı talimatı ile gerekli işlemler yapılır” diye söyledik.”

 

HUDUDİ PAŞA, ‘ARKAYA GEÇİP UYUMAK İSTİYORUM’ DEMİŞ…

 

“Akabinde Ordu Komutanı ile görüşmek istedik, zira her ikisinin de gözaltı kararı vardı. Emir subayı görüştürmek istemedi, kendi kendine karar vermemesi gerektiğini, ben ve Hakan Müdürün kendisi ile görüşmek istediğimizi iletmesini, kendisinden sormasını, ona göre davranmasını söyledik. İçeriye söyledi, Komutan girmemize müsaade verdi, girerken emir subayı silahlarımızı istedi, risk alarak silahlarımızı teslim ettik. Emir subayı da bizimle birlikte içeriye girdi, Garnizon Komutanı Avni Paşa da vardı, Ordu Komutanı Adem Huduti “Kurmaylarımızın bize yaptığı iş bu işte” diye söyledi. Kapıdan girerken Hakan Müdür ile anlaşmıştık. Sürekli Başsavcımız ile Hakan Müdür irtibat halinde idi, gözaltı kararını Hakan Müdür tebliğ edecekti. Bu arada makama girdiğimizde normalin dışında Komutanın makamındaki masasının hemen önündeki iki koltuk yerinde değildi, ileride koltuklardan bir grup oluşturulmuştu, beraberce oturulmuş olduğu intibaını edindik, yanımda oturan emir subayı Binbaşı Sedat Kaya “Komutanım bunlar her halde Ordu Komutanını tutuklayacaklar, bana öyle geliyor” şeklinde bana söyledi. Ben de bu kanaate nereden ulaştığını sordum, kendisi de darbe mesajı ekindeki görevlendirme yazısından bahsederek “orada devam yazıyordu ya” diye cevap verdi. Ben de bilmediğimi ifade ettim. Bu arada Binbaşı Sedat Kaya içeride uzun kaldığımızdan rahatsız oldu, el işareti ile Avni Paşaya Hakan Müdürün gitmesini işaret etti, bu hareketin arkasından Ordu Komutanı Adem Huduti “bana müsaade ederseniz, arkaya geçip bir saat uyumak istiyorum” dedi. Hakan Müdür ise sürekli telefondan yazışıyordu, onun yazışmalarının Cumhuriyet Başsavcısı ile olduğunu düşündüm, hiç bir reaksiyon göstermeden onun tavrını bekledim. O da “tamam biz çıkalım” deyince beraberce dışarı çıktık, silahlarımızı teslim aldık, Komutanın kapısında beklemeye başladık. Bildiğim kadarıyla Cumhuriyet Başsavcımız telefonla önce Garnizon Komutanına sonra da Ordu Komutanına kendileri hakkında gözaltı kararı verdiğini, direnç göstermedikleri takdirde karargaha gelerek bizzat kendilerini gözaltına alacağını, aksi takdirde zor kullanılacağını söylemiş. Cumhuriyet Başsavcısı Avni Paşa ile önce konuşmuş olacak ki, Avni Paşa hemen Ordu Komutanı Adem Huduti’nin makamına geçti, biraz sonra emir subayı içeriden çıktı, durumu söyledi ve her ikisinin de teslim olacaklarını, zorluk çıkarmayacaklarını söyledi. Sonrasında Cumhuriyet Başsavcısı Ergül Yılmaz ve Başsavcı Vekili Mehmet Badem karargaha geldiler, her iki paşayı teslim alarak Emniyetin aracına bindirip Emniyete gönderdiler.”

En az 10 karakter gerekli


HIZLI YORUM YAP
Web Tasarım

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.