SON DAKİKA
Reklam

Dünyanın en güçlü ordusu, bitmeyen bir soru: Zafer neden gelmiyor?

Londra merkezli Al Majalla dergisinde yazan Stephen M. Walt, ABD’nin on yıllardır dünyanın en güçlü askeri kapasitesine sahip olmasına rağmen Kore’den Vietnam’a, Irak’tan Afganistan’a uzanan çok sayıda savaşta istediği siyasi sonuçları elde edememesini stratejik ve yapısal nedenlerle açıklıyor. Walt’a göre sorun para, ateş gücü ya da askerlerin cesaretinden çok, Washington’un sınırlı çıkarları aşırı iddialı hedeflerle birleştirmesi ve rakiplerinin çoğu zaman daha yüksek bir mücadele iradesine sahip olması.

Dünyanın en güçlü ordusu, bitmeyen bir soru: Zafer neden gelmiyor?
A- A+
Reklam

ABD’nin son on yıllardaki askeri müdahalelerini değerlendiren Stephen M. Walt, Washington’un yüksek savunma harcamaları, teknolojik üstünlüğü ve küresel ölçekte operasyon yapabilen ordusuna rağmen birçok savaşta hedeflediği sonuçlara ulaşamadığını savundu. Al Majalla’da yayımlanan ve Şarku’l Avsat tarafından aktarılan analizinde Walt; Kore, Vietnam, Kosova, Irak, Afganistan ve 1991 Körfez Savaşı’nı karşılaştırarak, Amerikan dış politikasındaki temel sorunun askeri kapasiteden çok siyasi hedefler ile ulusal çıkarlar arasındaki uyumsuzluk olduğunu öne sürdü.

Walt, değerlendirmesine ABD’nin yakın tarihindeki savaş siciline işaret ederek başladı. Kore Savaşı’nın fiilen beraberlikle sonuçlandığını, Vietnam’ın açık bir yenilgi olduğunu, 2003 Irak Savaşı ile Afganistan’daki uzun savaşın da ABD açısından başarısız sonuçlar doğurduğunu belirtti.

1999 Kosova Savaşı’nı da tartışmasız bir zafer olarak değerlendirmeyen Walt, savaş sonunda Sırbistan’ın çatışmalar başlamadan önce kendisine sunulan koşullardan daha iyi şartlar elde ettiğini savundu. 1983’te Grenada’nın işgalinin ise taraflar arasındaki güç farkı nedeniyle farklı değerlendirilmesi gerektiğini kaydetti.

Walt’a göre ABD’nin son on yıllardaki tek tartışmasız askeri başarısı 1991 Körfez Savaşı oldu. ABD ve müttefiklerinin Soğuk Savaş’taki üstünlüğüne de değinen Walt, bunun Sovyetler Birliği ile doğrudan silahlı çatışma içermediğini belirterek farklı bir kategoriye konulması gerektiğini ifade etti.

“Sorun para ya da ateş gücü eksikliği değil”

Walt, ABD’nin savaşlarda beklediği siyasi sonuçları elde edememesini kaynak yetersizliğiyle açıklamanın mümkün olmadığını savundu. ABD savunma bütçesinin büyüklüğüne ve Kongre’nin gerektiğinde ek ödenekleri onaylamasına dikkat çeken Walt, Amerikan ordusunun kendi kıyılarından çok uzak bölgelerde dahi yüksek ateş gücü kullanabilme kapasitesine sahip olduğunu belirtti.

Analizde, ABD Başkanı Donald Trump ve Savunma Bakanı Pete Hegseth’in İran’a karşı yürütülen savaşta gelişmiş füze stoklarını yoğun biçimde kullandığı yönünde bir değerlendirmeye de yer verildi. Walt, bunun ABD’nin bazı kabiliyetlerini azaltmış olabileceğini öne sürerken, temel sorunun yine de askeri kapasite olmadığını savundu.

Amerikan askerlerinin cesaretinin de tartışmanın merkezinde olmadığını belirten Walt, ABD silahlı kuvvetleri mensuplarının kendilerini tehlikeye atmaya hazır olduklarını ve birçok durumda bunu büyük fedakârlıkla yaptıklarını ifade etti.

Walt: Asıl nedenler stratejik ve yapısal

Walt’ın analizinin merkezinde, ABD’nin çoğu zaman sınırlı ulusal çıkarlarla çok geniş siyasi hedefleri bir araya getirdiği görüşü yer aldı.

Walt’a göre Washington, başka ülkelerdeki toplumları Amerikan siyasi modeli doğrultusunda yeniden şekillendirmeye çalıştığı müdahalelere sık sık yöneldi. Ancak bu savaşlarda karşısındaki aktörler, kendi varlıklarını, bağımsızlıklarını veya siyasi özerkliklerini koruduklarını düşündükleri için ABD’den daha yüksek bir mücadele iradesi gösterebildi.

Bu nedenle, daha zayıf aktörlerin ABD karşısında mutlaka kesin bir askeri zafer kazanmak zorunda olmadığını belirten Walt, asimetrik çatışmalarda zayıf tarafın temel hedefinin yenilmemek olduğunu ifade etti.

Walt’ın değerlendirmesine göre bu aktörler, büyük gücün daha fazla asker göndermenin ve daha fazla kaynak harcamanın maliyetine değmeyeceği sonucuna ulaşmasını bekleyerek üstünlük sağlayabiliyor.

Kore’de çıkarlar ve kararlılık dengesi

Walt, Kore Savaşı’nı bu yaklaşımın ilk örneklerinden biri olarak ele aldı. ABD’nin Kore Yarımadası’nda komünist bir zaferin Asya’daki Soğuk Savaş dengelerini değiştirebileceğini düşündüğü için önemli çıkarlarını savunduğunu belirtti.

Ancak Çin’in, ABD’nin Kore Yarımadası’nı kendi çizgisinde birleştirmeye yönelik girişimini varoluşsal bir tehdit olarak değerlendirdiğini kaydeden Walt, Pekin’in bu sonucu önlemek için en az 200 bin, muhtemelen daha fazla askerini kaybetmeyi göze aldığını ifade etti.

Üç yıl süren savaşın ardından çatışmanın fiilen beraberlikle sonuçlandığını belirten Walt, tarafların mücadele iradesindeki farklılığın savaşın sonucunu anlamada önemli olduğunu savundu.

Vietnam’da milliyetçilik ve kamuoyu faktörü

Vietnam Savaşı’nda ise ABD’nin, Fransız sömürgeciliğini yenmiş güçlü bir Vietnam milliyetçiliği ve komünist hareketle karşı karşıya kaldığını ifade eden Walt, bu hareketin ortadan kaldırılmasının son derece güç olduğunu belirtti.

Amerikan liderlerinin bir dönem “domino etkisi” ve ABD’nin güvenilirliğinin zarar göreceği endişesi üzerinden komünist zaferin önlenmesini hayati bir çıkar olarak sunduğunu hatırlatan Walt, Amerikan kamuoyunun zamanla savaşa karşı döndüğünü kaydetti.

Walt’a göre uzayan çatışmaya verilen desteğin azalması, Washington’u Vietnam’dan çekilmeye zorladı ve Hanoi’nin zaferinin önünü açtı.

Irak: Rejim değişikliği sonrası maliyet arttı

Walt, Irak ve Afganistan’daki sonuçları da aynı stratejik dinamik içinde değerlendirdi.

Irak lideri Saddam Hüseyin’in 2003’e gelindiğinde kontrol altına alındığını, silah programlarının büyük ölçüde tasfiye edildiğini ve 11 Eylül saldırılarında rolü bulunmadığını savunan Walt, Saddam yönetiminin devrilmesinin ABD açısından hayati bir çıkar olmadığını ileri sürdü.

Analizde, ABD’deki neo-muhafazakâr çevrelerin Ortadoğu’yu Amerikan yanlısı demokrasilerle dönüştürmeyi hedeflediği görüşüne yer verildi.

Walt’a göre Saddam Hüseyin yönetiminin devrilmesi askeri açıdan hızlı gerçekleşti. Ancak işgalin ardından ABD güçleri, yabancı kontrole karşı gelişen ve İran ile Suriye tarafından desteklendiği belirtilen silahlı direnişle karşı karşıya kaldı.

Walt, İran ve Suriye’nin Washington’un hedefindeki bir sonraki ülkeler olmak istemediğini, bu nedenle Irak’taki gelişmelerin yeni bir maliyetli çatışmaya dönüştüğünü savundu.

Afganistan’da hedef değişti

Afganistan konusunda Walt, Washington’un Usame bin Ladin ve Taliban’ın peşine düşmesi için güçlü gerekçeleri bulunduğunu kabul etti. Ancak ABD’nin daha sonra Afganistan’ı Batı tarzı bir demokrasiye dönüştürme hedefini benimsemesinin çatışmanın niteliğini değiştirdiğini ifade etti.

Afganistan’ın tarihsel olarak “imparatorluklar mezarlığı” olarak anılmasına da değinen Walt, ülkedeki direnişin uzun yıllar sürdüğünü belirtti.

Walt’a göre isyancıların ABD’yi ülkeden çıkarma konusundaki kararlılığı, Washington’un onları kesin biçimde yenme isteğinden daha yüksekti.

Afganistan’daki savaşın sona erdirilmesi sürecinde Donald Trump’ın ilk başkanlık dönemi ile Joe Biden dönemine işaret eden Walt, çatışmanın uzun süre önce anlamsız hale geldiği görüşünü dile getirdi.

1991 Körfez Savaşı neden farklıydı?

Walt’ın değerlendirmesinde 1991 Körfez Savaşı, ABD’nin son dönem askeri sicilindeki belirgin istisna olarak öne çıktı.

ABD’nin Irak’ın Kuveyt’i işgal etmesine doğrudan kendi güvenliğine yönelik acil bir tehdit olarak bakmak zorunda olmadığını belirten Walt, buna karşın Irak’ın Kuveyt’i ve petrol gelirlerini kontrol altında tutmasının Körfez’deki güç dengesini uzun vadede değiştirebileceğini kaydetti.

George H.W. Bush yönetiminin ayrıca bir saldırganlığın karşılıksız kalmasının tehlikeli bir emsal oluşturabileceğinden endişe ettiğini belirten Walt, bu savaşta Amerikan hedefleri ile Amerikan çıkarlarının büyük ölçüde örtüştüğünü savundu.

ABD ve müttefiklerinin Irak güçlerini Kuveyt’ten çıkardığını, Irak’ın askeri kapasitesinin önemli bir bölümünü etkisiz hale getirdiğini ve ardından silah programlarına yönelik kapsamlı Birleşmiş Milletler denetimlerinin uygulandığını hatırlatan Walt, Bush’un Bağdat’a ilerleyerek rejimi devirmemeyi tercih etmesinin belirleyici olduğunu ifade etti.

Walt’a göre rejim değişikliğine gidilmesi BM Güvenlik Konseyi yetkisinin dışına çıkacak ve ABD’yi toplumsal ve siyasi olarak bölünmüş Irak’ı işgal edip yönetmek zorunda bırakacaktı.

Bu nedenle 1991 savaşı, Walt’ın değerlendirmesinde hedeflerle çıkarların uyumlu olduğu ve operasyonun sınırlarının korunduğu bir örnek olarak yer aldı.

“Sorun, yanlış amaçlarla yanlış savaşlara girmek”

Walt, ABD’nin coğrafi konumu, ekonomik gücü ve teknolojik kapasitesi nedeniyle yüksek bir güvenlik düzeyine sahip olduğunu belirtti.

Bu durumun ABD’nin İkinci Dünya Savaşı’nda olduğu gibi hayati çıkarlarının açık biçimde tehdit edildiği savaşlarla sık sık karşılaşmasını engellediğini savunan Walt, aynı zamanda Amerikan askeri ve teknolojik üstünlüğünün başka ülkelerde müdahaleyi kolaylaştırdığını ifade etti.

Walt’a göre bu üstünlük, karar vericilerin askeri müdahalelerin kolay ve hızlı biçimde başarıya ulaşabileceğine inanmasını da teşvik ediyor.

Analizin temel sonucunu Walt şu görüşle özetledi: ABD’nin temel sorunu savaşmayı bilmemesi değil, sık sık yanlış amaçlarla yanlış savaşlara girmesi.

Walt, bu durumun müttefiklerin Washington’un karar verme ve değerlendirme kapasitesine yönelik güvenini zedelediğini, aynı zamanda ABD’nin Çin gibi uzun vadeli rakiplerle rekabetini güçleştirdiğini savundu.

Dış politika elitine “geçmişten ders çıkarma” eleştirisi

Walt, ABD’nin uzun savaşlardan kaçınma söylemine rağmen müdahaleci politikaların sürmesini dış politika çevrelerinin geçmiş hatalarla yeterince yüzleşmemesine de bağladı.

Bu kapsamda Robert Kagan’ın Responsible Statecraft ile yaptığı bir röportaja değinen Walt, Kagan’ın Trump’ın İran politikasını eleştirmesine rağmen geçmişte müdahaleci dış politikayı desteklediğini ve 2003 Irak Savaşı’nın önde gelen savunucularından biri olduğunu belirtti.

Irak Savaşı’nın hata olup olmadığı sorusuna Kagan’ın şu yanıtı verdiği aktarıldı:

“Bunun bir hata olduğunu kabul etmenin faydası olacağından emin değilim. Kimseyi hayata geri döndürmeyecek.”

Walt, Kagan’ın en büyük pişmanlıklarından birinin Irak Savaşı’nın müdahaleci dış politikaya yönelik Amerikan kamuoyu desteğini zayıflatması olduğunu ifade ettiğini de aktardı.

Analizin sonunda Walt, dış politika çevrelerinde geçmiş hataları kabul etmeme ve sorumluluk almaktan kaçınma eğiliminin sürdüğü görüşünü dile getirdi. Bu yaklaşımın “ABD’yi Yeniden Büyük Yap” hareketinin önemli bir bölümünde de görüldüğünü savunan Walt, aynı politikaların devam etmesi halinde Amerikan kamuoyunun yeni hayal kırıklıklarıyla karşılaşabileceğini ileri sürdü.

KAYNAK: malatyayenises.com 

Yorum yazın

Yorum yazmalısınız
İsim yazmalısınız
Doğru bir email yazmalısınız
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmayacaktır.
Çok okunanlar