SON DAKİKA
Reklam
İrfan BAŞARANOĞLU

TOPAL ÇOBAN

TOPAL ÇOBAN
A- A+
Reklam

Çoban Abbas, köyün hemen dışında, babasından yadigâr kalan üç gözlü, kerpiç bir evde annesi Yeter ile birlikte yaşamaktaydı. Yılların yorgunluğunu taşıyan bu mütevazı ev, onların dünyadaki tek sığınağıydı.

Yirmi yaşını çoktan geride bırakmış olmasına rağmen Abbas askere gitmemişti. Bunun nedeni ne isteksizliği ne de ihmalkârlığıydı. Doğuştan sakat olan sağ ayağı yüzünden topallayarak yürür, bu nedenle askerlik hizmetinden muaf tutulmuştu.

Babasından ona ne işlenecek bir tarla ne meyve verecek bir bahçe ne de geçimini sağlayacak bir bağ kalmıştı. Üstelik elinde herhangi bir meslek de yoktu. Hayata tutunabilmek için yapabildiği tek iş, köyün sürülerini otlatmaktı. Sabah gün ağarmadan koyunları önüne katar, akşam güneş dağların ardında kayboluncaya kadar bozkırın sessizliğinde ekmeğinin peşinden koşardı.

Köy halkı onu gerçek adıyla pek anmazdı. Çocukluğundan beri süregelen aksak yürüyüşü yüzünden herkes ona "Topal Abbas", kimi zaman da "Topal Çoban" derdi. Abbas bu lakaba yıllar önce alışmıştı. Başlarda içini acıtan bu sözler, zamanla kimliğinin bir parçası hâline gelmişti. Yine de her duyduğunda, yüreğinin derinliklerinde hafif bir sızı bırakmadan geçmezdi.

Yeter Ana artık ömrünün sonbaharını yaşıyordu. Yaş ilerledikçe dizlerinin dermanı kesilmiş, elleri eskisi kadar iş tutmaz, ayakları da onu eskisi gibi taşımaz olmuştu. En büyük kaygısı ise kendisi değil, oğluydu. Geceleri başını yastığa koyduğunda aklını kurcalayan tek düşünce, "Ben öldükten sonra Abbas ne yapacak?" sorusuydu.

Abbas, temiz kalpli, eli yüzü düzgün bir delikanlıydı. Ayağındaki sakatlık dışında onu kusurlu gösterecek hiçbir yanı yoktu. Yeter Ana, oğluna hem yuvasını kuracak hem de onun hâlinden anlayacak iyi huylu bir kız ya da dul bir kadın bulup evlendirmeyi çok istiyordu. Böylece gözleri arkada kalmadan bu dünyadan göçüp gidebileceğine inanıyordu.

Ne var ki bunun kolay olmadığını o da biliyordu. Küçücük köyde oğluna uygun bir gelin adayı yoktu. Olsa bile, insanların topallayan bir çobana kızlarını vermeye yanaşacaklarını hiç sanmıyordu. İşte bu düşünce, her geçen gün yüreğine biraz daha ağır bir taş gibi oturuyor, onu sessizce yiyip bitiriyordu.

Bir gün Yeter Ana, köyün muhtarı ve sözüne herkesin itibar ettiği Haydar Dayı'nın evine gitti. Evdekiler onu güler yüzle karşılayıp içeri buyur ettiler. Haydar Dayı, divanın yanında oturmuş, avluda neşeyle oynayan torunlarını seyrediyordu. Yeter Ana selam verip onun yanına ilişti. Bir süre sessizce oturduktan sonra içini çekerek derdini anlatmaya başladı.

"Haydar ağabey," dedi, "artık ömrümün sonuna yaklaştığımı hissediyorum. Allah ne zaman çağırır bilinmez. Tek isteğim, bu dünyadan göçmeden önce Abbas'ı baş göz etmek. Ona iyi bir eş, dert ortağı, hayat arkadaşı bulabilirsem gözüm arkada kalmayacak."

Konuşurken sesi zaman zaman titriyor, gözleri doluyordu. Çaresizliğini gizlemeye çalışsa da yüzündeki hüzün her şeyi anlatıyordu.

Haydar Dayı, Yeter Ana'nın sözlerini dikkatle dinledi. Başını öne eğip uzun uzun düşündü. Köyde Abbas'a uygun evlenecek yaşta birkaç kız vardı ama ayağındaki sakatlık yüzünden hiç kimsenin kızını ona vermeye razı olmayacağını o da biliyordu. Bu gerçeği Yeter Ana'nın yüzüne söylemeye ise dili varmıyordu.

Bir süre sonra yerinden kalkıp evin köşesindeki telefonun başına geçti. Tek tek çevre köylerin muhtarlarını aramaya başladı. Durumu anlattı, Abbas'ın iyi huylu, çalışkan ve dürüst bir delikanlı olduğunu söyledi. Birkaç telefon görüşmesinin ardından komşu köyün muhtarı umut verici bir haber verdi.

Köylerinde Saime adında genç bir kız vardı. Annesiyle babasını küçük yaşta kaybetmiş, akrabalarının desteğiyle büyümüştü. Kendi hâlinde, ağırbaşlı ve aklı başında biriydi. Ortaokulu bitirmiş, kıt kanaat geçinen mütevazı bir hayat sürüyordu. Dillere destan bir güzelliği yoktu belki ama iyi yürekli, edepli ve çalışkan bir kız olarak tanınıyordu.

Komşu köyün muhtarı, önce Saime ile konuşup fikrini alacağını, ardından da sonucu Haydar Dayı'ya bildireceğini söyledi. Bu haber, Yeter Ana'nın uzun zamandır sönmeye yüz tutan umutlarını yeniden yeşertmişti.

Aradan birkaç gün geçmişti ki Haydar Dayı'nın evindeki telefon çaldı. Arayan, komşu köyün muhtarıydı. Saime teklifi kabul etmiş, gelip kendisini görmelerini ve akrabalarıyla konuşmalarını istemişti.

Bu haber Yeter Ana'nın yüreğine su serpti. Ertesi gün Haydar Dayı, Yeter Ana ile Abbas'ı da yanına alarak komşu köyün yolunu tuttu.

Saime, akrabalarının evinde onları sessiz ve mahcup bir tebessümle karşıladı. Abbas da en az onun kadar heyecanlıydı. Büyüklerin izniyle kısa bir süre baş başa konuşma fırsatı buldular. İkisinin de gönlü bu evliliğe ısınmıştı. Yapılan sohbetlerin ve alınan ortak kararın ardından aile büyükleri de bu birlikteliği uygun gördü. Böylece söz kesilmiş, evliliğin ilk adımı atılmış oldu.

Birkaç hafta sonra yeniden aynı köye gidildi. Gösterişten uzak, sade ve mütevazı bir törenle Saime gelin edilerek Abbas'ın köyüne getirildi. Köy halkının da desteğiyle, Haydar Dayı'nın öncülüğünde küçük ama samimi bir düğün yapıldı. Davulun sesi köy meydanında yankılanırken, herkes bu iki genç için mutluluk diliyordu.

Saime'nin birkaç parça çeyizi vardı. Getirdiği sandık, yatak takımları ve kişisel eşyaları, Yeter Ana'nın Abbas ile gelini için hazırladığı odaya özenle yerleştirildi. Mütevazı ama sevgi dolu bu ev artık üç kişilik bir yuvaya dönüşmüştü.

Saime, aklı başında, çalışkan ve anlayışlı bir genç kadındı. Daha ilk günden kolları sıvadı; evi çekip çevirmeye, eksikleri tamamlamaya başladı. Kaynanasına büyük bir saygıyla yaklaşıyor, Abbas'ın da hiçbir isteğini geri çevirmiyordu. Güler yüzü, tatlı dili ve çalışkanlığı kısa zamanda hem Yeter Ana'nın hem de köy halkının gönlünü kazanmıştı. Yeter Ana ise gelinine baktıkça içinden sessizce şükrediyor, yıllardır omuzlarında taşıdığı yükün yavaş yavaş hafiflediğini hissediyordu.

Bir akşam Abbas, sürüyü dağdan getirip koyunları sahiplerinin ağıllarına dağıttıktan sonra tam evine dönecekken Haydar Dayı seslendi.

"Abbas, bir uğra yanıma. Sana güzel bir haberim var."

Abbas merakla muhtarın evine gitti. Haydar Dayı yüzünde hafif bir tebessümle söze başladı:

"Zeki Ağa seni düşünmüş. Bu yıl koyunlarından birkaç tanesi ikiz kuzulamış. O kuzulardan dördünü düğün hediyesi olarak sana vermek istediğini söyledi. 'Abbas'ın işine yarasın, kendi sürüsünü kurmaya başlasın,' dedi."

Bu sözleri duyan Abbas'ın gözleri parladı. Hayatında ilk kez kendisine ait olacak koyunlara kavuşmanın heyecanını yaşıyordu. Muhtarın elini öptükten sonra doğruca Zeki Ağa'nın evine gitti.

"Allah senden razı olsun, ağa. Bana öyle büyük bir iyilik yaptın ki ömrümce unutmam," diyerek teşekkür etti.

Zeki Ağa, Abbas'ın omzuna dostça dokundu.

"Şimdilik kuzular bizim ağılda dursun. Sen kendine küçük de olsa bir ahır yap. Hazır olunca gelir, kuzularını götürürsün. Artık onlar senin."

Abbas sevinç içinde eve döndü. Haberi önce annesine, sonra da Saime'ye anlattı. Yeter Ana'nın yüzü gülerken, Saime'nin gözleri umutla ışıldadı.

"Evimizin yanındaki boş yere küçük bir ahır yaparız," dedi Saime. "Kuzular da orada büyür."

Abbas başını salladı.

"Ben de sürüyü otlatmaktan arta kalan zamanlarda duvarlarını örer, çatısını kapatırım. Allah'ın izniyle kısa zamanda hazır olur."

Ertesi günden itibaren ikisi de var güçleriyle çalışmaya başladı. Abbas sabah erkenden köyün sürüsünü alıp dağa çıkıyor, akşam döndüğünde doğruca inşaatın başına geçiyordu. Saime ise ev işlerini erkenden bitiriyor, evin yanındaki boş alanda çamuru samanla yoğurup kerpiç kesiyordu. Kestiği kerpiçleri güneşte kurutuyor, Abbas da akşamları onları üst üste dizerek duvarları yükseltiyordu.

Yaklaşık bir hafta içinde ahırın duvarları tamamlandı. Ardından çatısı kapatıldı. Abbas'ın bir yerden bulduğu eski ama sağlam kapı da yerine takılınca küçük ahır kullanıma hazır hâle geldi.

Birkaç gün sonra Zeki Ağa söz verdiği dört kuzuyu getirdi. Kırmızı boyayla işaretlediği kuzuları tek tek yeni ağıla bıraktı.

Abbas ile Saime, kuzuların samanların üzerinde ürkek adımlarla dolaşmasını sessizce seyrediyordu. O küçücük ahırda yalnızca dört kuzu yoktu; emek vardı, umut vardı, geleceğe dair kurulan hayaller vardı. Yeter Ana ise kapının eşiğinde onları izlerken gözleri doldu. O an, oğlunun artık kendi ayakları üzerinde durmaya başladığını hissediyor, yıllardır içinde taşıdığı endişenin yavaş yavaş yerini huzura bıraktığını düşünüyordu.

Günler birbirini kovaladıkça Saime de evine iyice alışmıştı. Evin önündeki küçük bahçeyi belledi, toprağı havalandırdı. Bir köşeye domates, biber ve salatalık ekti; kenarlarına ise rengârenk çiçek fideleri dikti. Kısa süre içinde bahçe canlanmaya başlamış, kerpiç evin önü bambaşka bir güzelliğe bürünmüştü.

Artık o, bu evin gerçek sahibesi gibiydi. Sabah erkenden kalkıyor, evi süpürüyor, yemeği hazırlıyor, bahçeyle ilgileniyor, ardından hayvanların bakımına yardım ediyordu. Yeter Ana ise gelininin bu çalışkanlığına hayran kalmıştı. Hiçbir işine karışmıyor, bazen kapının önünde oturup güneşi seyrediyor, bazen de odasında örgüsünü örerek onları sessizce izliyordu. İçinden, "Allah böyle gelini herkese nasip etsin." diye dua ediyordu.

Bir gün Abbas kasabaya gitti. Dönüşte elinde küçük bir bohça vardı. İçinden Saime için renkli bir yazma, ince işlemeli bir yemeni ve küçük bir ayna çıktı. Annesini de unutmamış, ona sıcak tutacak yün bir şal ile yeni bir başörtüsü almıştı.

Kasabadayken bir arkadaşının tavsiyesi üzerine kaymakamlığa da uğramış, engelli maaşı için başvuruda bulunmuştu. Ayağındaki sakatlık nedeniyle askerlikten muaf tutulmuştu; çobanlıktan başka da düzenli bir geliri yoktu. Yapılan incelemenin ardından başvurusu kabul edildi. Bu haber, aile için yeni bir umut olmuştu.

Abbas, bütün bunların Saime'nin uğuruyla gerçekleştiğine inanıyordu. Evlendikten sonra hayatlarının yavaş yavaş düzene girdiğini düşünüyor, her akşam ellerini semaya açıp bu huzurun bozulmaması için dua ediyordu.

Kasabadan getirdiği hediyeleri gören Saime ile Yeter Ana çok sevindiler. Ancak ikisi de aynı şeyi söyledi.

"Niye masraf ettin Abbas? Bunlara vereceğin parayla evin başka ihtiyaçlarını alırdın."

Abbas ise gülümseyerek başını salladı.

"İnsan sevdiklerini bazen sebepsiz de mutlu etmek ister."

Yeter Ana, gelininin tutumlu oluşundan, evi çekip çevirmesinden ve her işe dört elle sarılmasından büyük memnuniyet duyuyordu. İçi artık çok daha rahattı.

Bir akşam Abbas, sürüyü otlaktan getirip koyunlarını ağıla yerleştirdikten sonra eve döndü. Hep birlikte akşam yemeklerini yediler. Saime sofrayı kaldırıp bulaşıkları yıkadıktan sonra çayı demledi. Bakır tepsiye dizdiği ince belli bardaklarla odaya girmek üzereydi ki Yeter Ana, oğluna dönerek gülümseyen gözlerle konuştu.

"Abbas, Saime'nin sana söyleyeceği güzel bir haberi var."

O anda Saime'nin yanakları al al oldu. Başını önüne eğdi, utancından gözlerini kaldırmaya cesaret edemedi.

Abbas şaşkınlıkla önce annesine, sonra eşine baktı.

"Hayırdır? Ne oldu?"

Yeter Ana gülerek,

"Ne utanıyorsun kızım? Söylesene." dedi.

Saime, derin bir nefes aldı. Sessizce Abbas'a baktı.

"Abbas... Ben... hamileyim."

Oda bir an sessizliğe büründü.

Abbas, duyduklarına önce inanamadı. Birkaç saniye öylece kaldı. Sonra birden yerinden fırladı. Gözlerinin içi gülüyor, yüzündeki mutluluk kelimelere sığmıyordu. Önce annesinin elini öptü, ardından Saime'nin alnına uzun bir öpücük kondurdu.

"Desene ailemiz büyüyor!" diye sevinçle haykırdı.

Saime'nin gözlerinde mutluluk gözyaşları birikmişti.

Yeter Ana ise onları sessizce izliyordu. Dudaklarında hafif bir tebessüm vardı ama gözleri uzaklara dalmıştı. İçinde tarif edilmez bir sevinçle birlikte ince bir hüzün de hissediyordu.

Bir torunu olacaktı…

Yıllardır kurduğu hayal gerçek oluyordu.

Fakat yaşlı bedeni artık eski gücünde değildi. Her geçen gün biraz daha tükeniyor, ömrünün sonuna yaklaştığını hissediyordu. İçinden yalnızca tek bir dilek geçirdi.

"Allah'ım... Bana torunumu bir kez olsun kucağıma almayı nasip et. Ondan sonra canımı ne zaman alırsan al..."

O gece Yeter Ana, belki de uzun zamandır ilk kez yüreği umutla dolu bir şekilde uykuya daldı.

Saime, yaz boyunca bahçede yetiştirdiği ürünlerin hiçbirini ziyan etmiyordu. Domatesleri salça ve konserve yapıyor, biberleri ve patlıcanları ipe dizip kurutuyordu. Bahçeden söktüğü soğan ve patatesleri de özenle kilerdeki raflara yerleştirmişti. Kış gelmeden bütün hazırlıklarını tamamlamış, evin bereketini artırmıştı.

Bu arada hamileliği de ilerliyordu. Karnı gün geçtikçe belirginleşiyor, yaptığı işlerde artık daha çabuk yoruluyordu. Buna rağmen elinden geldiğince çalışıyor, Yeter Ana'nın kendisine ağır iş yaptırmasına da fırsat vermiyordu.

Abbas ise her sabah büyük bir neşeyle sürüyü alıp dağa çıkarıyor, akşamları huzur içinde evine dönüyordu. Fakat sonbaharın ardından gelen sert kış, köyü kısa sürede beyaza bürüdü. Dağlar karla kaplandı, meralar görünmez oldu. Artık koyunlar ağıllardan çıkamıyor, çobanlık da mecburen sona eriyordu.

Tam da bu günlerde Haydar Dayı, Abbas'a haber gönderdi.

"Bir uğrasın yanıma." dedi.

Abbas muhtarın evine gittiğinde Haydar Dayı elindeki zarfı ona uzattı.

"Bu senin için geldi."

Abbas zarfı dikkatle açtı. Yazıyı yavaş yavaş okurken yüzündeki ifade bir anda değişti. Engelli aylığı başvurusu kabul edilmişti. Yazıda, maaşını kasabadaki bankadan alabileceği bildiriliyordu.

Sevinçten ne diyeceğini bilemedi. Kış aylarında çobanlık yapamadığı için gelirleri neredeyse tamamen kesiliyordu. Bu maaş, aile bütçesi için büyük bir destek olacaktı.

Teşekkür ederek doğruca evine koştu.

Saime, tandırın başında sıcak ekmek pişiriyor, Yeter Ana da ona yardım ediyordu. Abbas daha kapıdan girer girmez müjdeyi verdi.

"Çok şükür! Maaşım bağlanmış."

İki kadın da en az onun kadar sevindi.

Yeter Ana ellerini semaya açarak,

"Allah devletimize zeval vermesin." diye dua etti.

Abbas, onların gün boyu çalıştığını görünce gülümseyerek,

"Bugün hizmet sırası bende." dedi.

Çaydanlığa su doldurdu, sobanın üzerine koydu ve mis gibi kokan demli bir çay hazırladı. Üçü de sıcak çaylarını içerken gelecek günlerden umutla söz ettiler.

Ertesi sabah Abbas gün doğmadan yola çıktı. Karla kaplı patikaları aşarak kasabaya ulaştı. Bankaya girip ilk engelli maaşını aldı. Elindeki para çok fazla değildi ama ona göre büyük bir güvenceydi.

Dönüş yolunda dükkânların vitrinlerine uzun uzun baktı. Bu kez ne annesine bir başörtüsü aldı ne de Saime'ye bir yazma... Aklında tek bir kişi vardı.

Doğmayı bekleyen bebeği...

Bir tuhafiye dükkânına girerek küçücük zıbınlar, yumuşacık patikler, ince bir bebek battaniyesi ve birkaç parça bebek giysisi satın aldı. Poşeti eline aldığında yüzünde tarifsiz bir tebessüm belirdi.

Eve döndüğünde Saime aldığı minicik kıyafetleri görünce gözleri doldu. Küçücük bir zıbını ellerinin arasına alıp uzun uzun sevdi.

"Demek gerçekten geliyor..." diye fısıldadı.

Yeter Ana da sessizce battaniyeyi eline aldı. Parmaklarıyla yumuşak kumaşı okşarken gözlerinden bir damla yaş süzüldü.

O küçücük giysiler, henüz dünyaya gelmemiş bir bebeğin değil, aynı zamanda bu yoksul ama sevgi dolu evin büyüyen umutlarının da habercisiydi.

Kış yavaş yavaş geride kalıyor, dağların eteklerinde baharın ilk izleri görünmeye başlıyordu. Karlar eriyor, toprak yeniden nefes alıyordu. Doğa nasıl yeniden canlanıyorsa, Saime'nin karnındaki bebeğin de dünyaya gelme vakti yaklaşmıştı.

Bir sabah Saime'yi doğum sancıları tutunca evin içinde telaş başladı. Abbas, heyecandan ne yapacağını bilemedi. Bir ayağını sürükleyerek, olabildiğince hızlı adımlarla köyün ebesinin evine koştu. Ebe Kadın hazırlığını yapıp hemen onunla birlikte eve geldi.

Evin kapısı kapandıktan sonra Abbas dışarıda kaldı. Avluda bir aşağı bir yukarı dolaşıyor, içeriden gelecek haberi bekliyordu. Yüreği yerinden çıkacak gibi çarpıyordu. Annesi de zaman zaman kapıya çıkıyor, onu teselli etmeye çalışıyordu.

Tam o sırada ahırdan gelen telaşlı melemeler dikkatini çekti.

"Bu sesler hayra alamet değil..." diye mırıldandı.

Koşarak ahıra girdi. İçeri girer girmez iki koyunun da doğum yapmak üzere olduğunu gördü.

Bir an ne yapacağını şaşırdı.

Bir yanda doğum sancısı çeken eşi...

Öte yanda yardım bekleyen koyunları...

Gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı.

"Allah'ım, sen yardım et." diye fısıldadı.

Yıllardır çobanlık yapıyordu. Dağlarda, yaylalarda sayısız koyunun doğumuna yardım etmişti. Kendini toparladı. Önce bir koyunun, ardından diğerinin doğumuna yardım etti. Çok geçmeden iki koyun da sağ salim doğurdu. Üstelik ikisinin de ikiz kuzuları olmuştu.

Abbas, yeni doğan kuzuları kuru otlarla dikkatlice temizledi. Minik bedenlerini annelerinin yanına bıraktı. Kuzuların titrek ayakları üzerinde doğrulmaya çalışmasını izlerken yüzünde istemsiz bir tebessüm belirdi.

Ama aklı hâlâ evdeydi.

Her an kulağı içeriden gelecek bir sese açıktı.

İşini bitirip ahırdan çıktığı sırada evin içinden yükselen incecik bir bebek ağlaması bütün avluyu doldurdu.

Abbas olduğu yerde donup kaldı.

O ses, hayatı boyunca duyduğu en güzel sesti.

Bir an bile kaybetmeden kapıya doğru koştu. Nefes nefese beklerken kapı yavaşça açıldı. Karşısında gözleri mutluluktan ışıldayan Yeter Ana vardı.

"Abbas..." dedi, sesi heyecandan titriyordu.

"Gözün aydın oğlum... Allah sana nur topu gibi bir erkek evlat verdi."

Abbas'ın gözleri doldu.

Şükür için dizlerinin üzerine çöktü. Ellerini semaya kaldırarak uzun uzun dua etti.

"Rabbime binlerce şükürler olsun..."

O gün, o mütevazı evde yalnızca bir bebek dünyaya gelmemişti.

Ahırda dört kuzu, odada bir erkek çocuk...

Bahar, bereketini aynı gün hem ağıla hem de o yoksul yuvaya bırakmıştı.

Yeter Ana, kundaktaki torununu kucağına aldığında gözlerinden yaşlar süzüldü. Yıllardır ettiği dualar kabul olmuştu. Titreyen elleriyle bebeğin alnını öptü.

"Allah'ım..." diye mırıldandı.

"Artık gözüm arkada değil."

O an, yüreğinde uzun zamandır hissetmediği kadar derin bir huzur vardı.

Aradan birkaç ay geçmişti. Baharın bereketi yerini yazın sıcak günlerine bırakırken Yeter Ana da günden güne güçten düşüyordu. Artık eskisi gibi ayağa kalkamıyor, çoğu zaman yatağında dinlenerek gününü geçiriyordu. Ne var ki yüzünde her zamanki huzurlu tebessümü eksik olmuyordu.

Allah'tan dilediği her şey gerçekleşmişti.

Oğluna iyi huylu, çalışkan ve evini çekip çevirebilen bir eş bulmuştu. Torununu sağ salim kucağına almış, kokusunu içine çekmiş, minicik ellerini avuçlarının arasında hissetmişti.

Artık bu dünyada tamamlanmamış bir işi kalmamış gibiydi.

Yazın ilk günleriydi.

Temmuz ayının serin bir sabahında Abbas, her zamanki gibi erkenden uyandı. Sürüyü otlatmaya götürmeden önce annesinin odasına uğradı. Yeter Ana derin bir uykuya dalmış gibi görünüyordu.

"Uyanmasın da dinlensin." diye düşündü.

Sessizce kapıyı yeniden kapattı. Ardından kundaktaki oğlunun alnına bir öpücük kondurdu, Saime ile vedalaştı ve köyün sürüsünü toplayarak meraya doğru yola çıktı.

Evde ise sessizlik hâkimdi.

Saime, bebeğini emzirip yeniden uyuttuktan sonra kahvaltıyı hazırladı. Kaynanasının kalkmasını bekliyordu. Birlikte sofraya oturacaklardı.

Fakat zaman ilerledikçe içini tarif edemediği bir huzursuzluk kapladı.

Yeter Ana'nın odasından hâlâ hiçbir ses gelmiyordu.

Sessiz adımlarla kapıyı araladı.

"Kaynana ana..." diye yumuşak bir sesle seslendi.

Cevap gelmedi.

Bir kez daha seslendi.

Yine...

Sessizlik...

Yüreği sıkıştı.

Hemen yatağın yanına yaklaştı. Elini Yeter Ana'nın omzuna koyup usulca sarstı.

"Anne..."

Hiçbir hareket olmadı.

Titreyen parmaklarıyla elini tuttu.

Eli buz gibiydi.

İşte o anda gerçeği anladı.

Yeter Ana, uykusunda sessizce Hakk'a yürümüştü.

Saime'nin gözlerinden yaşlar süzülmeye başladı. Dizlerinin bağı çözüldü, yatağın kenarına çöküverdi.

Yeter Ana'nın yüzüne baktı.

Ne acı vardı...

Ne korku...

Ne de bir endişe...

Yüzünde yalnızca derin bir huzur ve tatlı bir tebessüm vardı.

Sanki uzun ve yorucu bir yolculuğun ardından gönül rahatlığıyla dinlenmeye çekilmişti.

Saime, sessizce yaşlı kadının ellerini öptü.

"Rahat uyu ana..." diye fısıldadı.

"Merak ettiğin hiçbir şey kalmadı artık. Emanetlerini bize bıraktın."

O sırada beşikte yatan küçük bebek uykusunda hafifçe gülümsedi.

Evde bir yanda yeni başlamış bir hayatın nefesi vardı...

Diğer yanda ise görevini tamamlamış bir ömrün sessiz vedası...

Hayat, bütün güzelliği ve hüznüyle aynı çatının altında akıp gidiyordu.

Yeter Ana'nın cenazesi, köy halkının da katılımıyla gözyaşları arasında kaldırıldı. Haydar Dayı, Zeki Ağa ve köyün bütün büyükleri Abbas'ı bu acı gününde yalnız bırakmadılar. Köy mezarlığında, yıllar önce eşinin yanına defnedilen Yeter Ana, ömrü boyunca çektiği bütün sıkıntıları geride bırakarak sonsuzluğa uğurlandı.

Abbas, annesinin mezarı başında uzun süre sessizce oturdu. Bir avuç toprağı avuçlarının arasına alıp yavaşça mezarına bıraktı. Gözlerinden süzülen yaşları silerken kendi kendine mırıldandı:

"Rahat uyu ana... Emanetin de, torunun da bana emanet. Senin öğrettiklerini hiç unutmayacağım."

Hayat, bütün acılarına rağmen durmuyordu.

Günler haftaları, haftalar ayları kovaladı.

Kundakta ağlayan küçük bebek, emekleyip yürümeye, ardından da konuşmaya başladı. Küçük kuzuları seviyor onlarla oyun oynuyor, babasının peşinden bahçede koşmaya çalışıyordu. Abbas, oğlunu her kucağına alışında annesini hatırlıyor, "Keşke bugünleri de görebilseydi." diye iç geçiriyordu.

Zeki Ağa'nın hediye ettiği dört kuzu da zamanla büyüdü. Onlar kuzuladı, onların kuzuları da kuzuladı. Yıllar geçtikçe Abbas'ın küçük sürüsü giderek çoğaldı. Artık yalnızca köyün çobanı değil, kendi koyunlarının da sahibi olmuştu. Her yeni doğan kuzu, yıllar önce annesinin ettiği duaların bir bereketi gibi geliyordu ona.

Saime ise evini her geçen gün daha da güzelleştiriyordu. Bahçesi yine rengârenk çiçeklerle, domates, biber, patlıcan ve salatalık fideleriyle dolup taşıyordu. Toprağın verdiği hiçbir nimeti ziyan etmiyor; yazın hazırladığı konserveler, kuruttuğu sebzeler ve kilerde sakladığı ürünlerle kışı bolluk içinde geçiriyorlardı.

Koyunların sütünü büyük bir özenle sağıyor, yoğurt mayalıyor, mis gibi peynirler yapıyordu. Tereyağı da çıkarıyor, ihtiyaçlarından fazlasını ise köyde koyunu olmayan ailelere satıyordu. Elde ettikleri gelir, evin bütçesine önemli bir katkı sağlıyor, her geçen gün biraz daha rahat bir yaşam sürmelerini sağlıyordu.

Abbas da boş durmuyordu. Çobanlığa devam ediyor, kendi sürüsünü büyütmek için var gücüyle çalışıyordu. Engelli maaşı, koyunlardan elde edilen gelir ve Saime'nin emeği birleşince artık evlerinde eskisi gibi yokluk konuşulmuyordu. Sofralarında bereket, gönüllerinde huzur vardı.

Akşamları yemeklerini yedikten sonra evlerinin önüne otururlar, bahçeden yükselen çiçek kokularını içlerine çekerek çocuklarının oyunlarını seyrederlerdi. Abbas bazen gözlerini gökyüzüne kaldırır, yıldızlara bakarak annesini hatırlardı.

"Sen rahat uyu ana..." derdi içinden. "Biz iyiyiz. Bize emanet ettiğin yuvayı sevgiyle ayakta tutuyoruz."

Yıllar önce köyün "Topal Çoban" diye seslendiği Abbas, artık herkesin saygı duyduğu, çalışkanlığı ve dürüstlüğüyle örnek gösterilen bir aile babası olmuştu. Saime ise sabrı, alın teri ve fedakârlığıyla o yuvanın gerçek direği hâline gelmişti.

İnsan bazen büyük servetlere sahip olmadan da mutlu olabiliyordu.

Sevgi, emek, sabır ve helâl kazanç bir araya geldiğinde, kerpiçten yapılmış üç göz bir ev bile insana saray kadar huzur verebiliyordu.

Abbas ile Saime'nin hikâyesi, köyde yıllarca dilden dile anlatıldı. İnsanlar onların zenginliğini değil; yokluk içinde kurdukları, sevgiyle büyüttükleri yuvalarını örnek gösterdiler.

Çünkü gerçek mutluluk, sahip olunan malın çokluğunda değil; aynı sofrayı paylaşan insanların birbirine duyduğu sevgide, saygıda ve alın terinin bereketindeydi.

Ve köyün hemen dışında, yıllar önce Yeter Ana'nın kaygıyla baktığı o mütevazı evden artık yalnızca çocuk sesleri, koyun melemeleri ve huzurun sessizliği yükseliyordu.

 

Yorum yazın

Yorum yazmalısınız
İsim yazmalısınız
Doğru bir email yazmalısınız
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmayacaktır.

İrfan BAŞARANOĞLU yazıları

Çok okunanlar