SON DAKİKA
Özhanlar Mobilya
Sertif PARLAK

Kur'ân Tasavvurunda Dostluk ve Kardeşliğin Ahlâkî Sınırları

A- A+

İslâm Literatüründe ‘Velî’ Kavramı: Allah ile Kul Arasındaki Ebedî Bağ

Vahyin Rehberliğinde Sosyal İlişkiler: Mümin Kimle Dost Olur?

Beşerî Münasebetlerde Kur’ânî İlkeler: İnanç Birliği mi, Kan Bağı mı?

ALLAH (cc), insanı akıl ve irade ile donatıp yeryüzüne yerleştirdikten sonra peygamberler aracığıyla kendisiyle iletişim hâlinde olmuştur. İnsanın güven içinde bir hayat geçirebilmesi ve kendisine tevdi edilen dünya imarını layıkıyla gerçekleştirebilmesi için insana rehberlik edecek vahiy göndermiştir. Çünkü insanın yapısı ve aklî melekesi, doğru bir hayatiyet biçiminin bütün gereklerini, bütün ayrıntılarıyla bulabilecek bir yeterliliğe sahip değildir. Peygamberlere duyulan ihtiyaç da aslında insanın bu yapısından kaynaklanmaktadır. İnsanlık tarihinde İslâm olarak isimlendirilen dinin temel ilkelerini ihtiva eden Kur’ân-ı Kerîm, bireysel ve toplumsal ilişkilerde olduğu gibi kardeşliğin insanî ve ahlâkî boyutları hususunda da insanlara rehberlik yapabilecek bir mahiyettedir.  İnsanlar arasında birlik ve dostluğun tesis edildiği, hak ve adaletin tahakkuk ettiği, emniyet ve güvenin hâkim olduğu bir toplumun oluşumuna yönelik Kur’ân’da bulunan birçok emir ve tavsiye de bunu teyit etmektedir. 

Ancak burada dikkat çeken en önemli husus, Kur’ân tasavvurunda ırk, kabile, bölge ve rengin değil, İslâmî ve insanî değerlerin ölçü olarak kabul edilmiş olmasıdır. İnsan, sosyal bir varlık olarak başta hemcinsleri olmak üzere birçok varlıklarla ilişki kurmak durumundadır. İnsanların her kesimiyle barış anlayışı içinde olmak, Kur’ân’ın temel ilkesi olmakla beraber, herkesle aynı düzeyde dost veya sırdaş olmak, Kur’ân’ın prensiplerine aykırıdır. Bu nedenle bir mümin açısından sosyal hayatta dostluk kurmaya değer insanların nitelikleriyle dostluklarından kaçınılması gereken kişilerin nitelikleri Kur’ân-ı Kerîm’in farklı yerlerinde belirtilmiştir. Dost kelimesi veya dostluğun mânâsına ıstılahı olarak nedir, değildir, sualini İslâm Ansiklopedisi’ne soralım…

“Farsça’da ‘seven, sevgili, yâr’ anlamındaki dôst kelimesinden gelen dostluk İslâmî edebiyatta/ literatürde sadâkat, uhuvvet, meveddet, sohbet gibi değişik kelimelerle ifade edilmiş, ayrıca velî ve refîk kelimeleri başka anlamları yanında ‘dost’ mânâsında da kullanılmıştır. Kur’ân-ı Kerîm’de bu anlamda en çok geçen kelime velîdir. Velî tekil ve çoğul olarak (evliyâ) yer aldığı seksen yedi ayetin kırk altısında Allah’ın insanlara dostluğu (en-Nisâ/ 45, 75, 119, 123, 173. âyetler), iki ayette insanların Allah’a dostlukları (Yûnus/ 62; el-Cum‘a/ 6. ayet), on ayette insanlarla şeytan arasındaki dostluk (en-Nisâ/ 76; el-A‘râf / 27, 30. âyetler), diğerlerinde ise iyi veya kötüler arasındaki dostluklar (en-Nisâ/ 139, 144; el-Enfâl/ 72. ayet) için kullanılmıştır. Bu ayetlerin çoğunda insanlara, müminlere ve Peygamber’e yardımcı olacak, onları koruyacak, bağışlayacak, karanlıklardan aydınlığa çıkaracak olan gerçek dostun Allah olduğu, insanların bu anlamda Allah’tan başka dostları bulunmadığı ifade edilmekte, böylece onların gerçek ve ebedî dost olarak Allah’ı bilmeleri, O’na dayanıp güvenmeleri öğütlenmektedir. Ayrıca dinî ve ahlâkî zihniyetin beşerî ilişkiler üzerindeki etkileri dolayısıyla kâfirlerin, zalimlerin, Yahudi ve Hıristiyanların sadece birbirlerinin ve şeytanın dostları olabilecekleri bildirilir; ‘Sizin dostunuz Allah, O’nun elçisi (Hz. Muhammed) ve iman edenlerdir’ denilir (el-Mâide/55. ayet). Başka bir ayette, ‘Ey inananlar! Eğer iman yerine küfrü beğenip tercih etmişlerse babalarınızı ve kardeşlerinizi bile dost kabul etmeyiniz’ (et-Tevbe/ 23. ayet) meâlindeki ifadelerle dostlukların tesisinde kan bağı yerine inanç birliğinin esas alınması gerektiği vurgulanmıştır. Allah’ın inananların dostu olduğunu bildiren ayetlerin çoğunda velî kelimesinden sonra nasîr, şefî‘, vâk, hamîd, mürşid gibi sıfatlara veya benzer mânâlar ihtiva eden ifadelere yer verilerek dostun sevdiği için bir yardımcı, koruyucu, kurtarıcı, yüceltici, iyiliğe yöneltici olması, bu şekilde dostluğun sevgiye dayanması ve pratik ahlâkî sonuçlar doğurması gerektiğine işaret edilmiştir. Müminlerin kardeş olduğunu (el-Hucurât/ 10. ayet), vaktiyle onlar birbirine düşman iken Allah’ın gönüllerini kaynaştırmasıyla dost ve kardeş olduklarını (Âl-i İmrân/ 103 ayet) bildiren ayetler de geniş kapsamlı dostluğun önemini anlatmaktadır.” (*)  

Müminler olarak her meselemizi Kur’ân Kerîm’in ışığında yorumlamak, iş ve işlerimizi buna göre yapmalıyız. Kanaatimiz ve şiarımız, hayatiyetin iksiri ve anahtarı da budur. Beşerî heveslere ve ideolojik tuğyânlara (azgınlık göstererek haddi aşma mânâsında bir Kur’ân terimi) kapılmamak lazım. Kur’ân’a müracaat edelim: Âl-i İmrân 28. ayetin meâli: “Müminler müminleri bırakıp da kâfirleri dost edinmesin. Kim bunu yaparsa artık Allah’la olan bağını koparmış demektir. Ancak onlardan gelebilecek bir tehlikeden korunmanız başkadır. Allah kendisi hakkında sizi uyarıyor. Sonunda dönüş Allah’adır.” (**) 

Müslümanın Müslüman olmayana inanç bakımından yakınlık duyması, onları bu anlamda dost edinmesi kendi imanını tehlikeye sokan bir durumdur

Müfessirlerin bu ayet-i kerîme hakkındaki yorumları şöyledir: Bu ayetin iniş sebebi olarak tefsirlerde, bazı Müslümanların Yahudilerle ve müşriklerle kendi varlıklarını bile tehlikeye sokabilecek dostluklar kurmalarına ilişkin değişik olaylar nakledilir. Bunlardan biri şudur: Medine’deki bazı Yahudiler zaman zaman ensardan bazı Müslümanlarla gizli temas kurarak onları dinlerinden vazgeçirmeye çalışıyorlardı. Durumu farkeden Rifâa b. Münzir, Abdurrahman b. Cübeyr ve Saîd b. Hayseme gibi müminler söz konusu Müslümanları dikkatli olmaları konusunda uyardılar. Onlar bu uyarıyı dikkate almayıp Yahudilerle yakın ilişkilerini sürdürdüler. O sebeple bu ayet nâzil oldu. Gerek nüzûl sebebi olarak zikredilen olaylar, gerekse “kâfirûn” (inkârcılar) kelimesinin Kur’ân-ı Kerîm’deki kullanımları dikkate alınarak burada dost edinilmemesi istenenlerin müşrikler, münafıklar veya genel olarak tüm inkârcılar olabileceği yorumları yapılmıştır. Nüzûl sebebi ne olursa olsun ayet bütün zamanlarda geçerli genel bir ifadeye sahiptir. Kur’ân-ı Kerîm, Müslümanların başka dinlerin mensuplarıyla ve bilhassa putperestlerle farklı konumlarda çok çeşitli ilişkiler içinde bulundukları yirmi üç yıla yakın bir zaman dilimine yayılmış olarak nâzil olduğundan, bu konuya ilişkin ayetlerde üslûp ve içerik farklılığının bulunması tabiidir. Müslümanların Müslüman olmayanlarla ilişkilerini düzenleyen ayetler ve Resûlullah’ın uygulamaları topluca değerlendirildiğinde, delillerin şu iki noktada görüş ayrılığına meydan vermeyecek ölçüde açık olduğu görülür: a) Hangi sebeple olursa olsun Müslümanın -kendi inançlarından tâviz vererek- Müslüman olmayana inanç bakımından yakınlık duyması, onları bu anlamda dost edinmesi kendi imanını tehlikeye sokan bir durumdur. b) İnançların zedelenmesine yol açacak bir tarzda olmaksızın, İslâm’ın insana bakışını gösteren örnek davranışlar sergilemek, dünya hayatının düzen ve istikrarını sağlamak ve bu çerçevedeki yararlarını koruyup geliştirmek amacıyla Müslümanların gayrimüslimlerle iyi ilişkiler içinde olması yasaklanmayıp aksine özendirilmiştir. Bu anlayışa paralel olarak, devletler umumi hukukunda milletlerarası ilişkiler için yapılan dostane ilişkiler ve hasmane ilişkiler şeklindeki temel ayırım esas alındığında, İslâm’ın tavrının bunlardan birincisini kural, ikincisini ise istisna telakki etme şeklinde olduğu söylenebilir. Bu tarz ilişkilerin ayet-i kerîmede kullanıldığı anlamıyla “velâ” (dostluk) olmadığı açıktır. Bu kelimenin başka ayetlerdeki, özellikle “Allah Teâlâ”nın en iyi dost olduğunu belirten ayetlerdeki kullanımı dikkate alınırsa, burada yasaklanan dostluğun, “inanç birliğinden veya yakınlığından ötürü sevgi besleme, güven duyma ve bel bağlama” anlamında olduğu kolayca anlaşılır. Gerek ayetin sonundaki ağır müeyyide yani bu ikaza uymayanların Allah’ın dostluğunu yitirmiş olacaklarının bildirilmesi gerekse müteakip ayette gizlenen niyetlerin Cenâb-ı Allah’ın bilgisi dışında olmadığının hatırlatılması, yasaklanan ilişkilerin, İslâm inancına sadakati her şeyin üstünde tutmaksızın birtakım kişisel zaaflar uğruna imanı tehlikeye sokan veya Müslümanların zararına olan dostluklar tesis edilmesi veya bu tür dostlukların korunması olduğunu göstermektedir. Konunun Nebevî cihetine bakalım… Tefsirin devamında:

“Müminlerin dışındakileri dost edinmeyin” 

“… Hz. Muhammed’in, peygamberliğinden önceki dönemde ortağı olan Sâib b. Abdullah’ı cahiliye  devrindeki erdemli davranışlarından ötürü övmesi, gençliğinde Mekke’de haksızlıkların önlenmesi amacıyla oluşturulan ‘Hilfü’l-Fudûl’a (gönüllüler ittifakı) katılmış ve peygamberlik yıllarında da bu girişimden memnuniyet ve övgüyle söz etmiş olması bu sûrenin (Âl-i İmrân) 75. ayetinde Ehl-i kitap mensuplarının ‘dürüstlük’ ölçütüne göre tasnife tâbi tutulması, Resûlullah’ın Yahudilerle ve müşriklerle yazılı anlaşmalar yapmış olması gibi deliller ve hepsinden önemlisi Enbiyâ sûresinin 107. ayetinde Hz. Muhammed’in bütün yaratılmışlara ‘rahmet’ olarak gönderildiğinin bildirilmesi göstermektedir ki, İslâmiyet, başka dinlerin mensuplarıyla temas kurmayı, barış ve esenlik içinde yaşamanın yöntemlerini geliştirmek ve ilâhî bir lutûf olarak insanın doğasına yerleştirilmiş olan (fıtrata uygun) ahlâkî erdemleri beşeriyetin en yüce değerleri sayıp onları yükseklerde tutmak için iş birliği yapmayı yasaklamak şöyle dursun, bunu İslâm mesajını bütün insanlara ulaştırma (tebliğ) görevinin bir parçası saymıştır. Bunun sonucu olarak insanlık tarihinde farklı dinlere mensup kimselerin güven duygusu içinde birlikte yaşayabilmeleri konusunda en başarılı siyâsî ve sosyal ilişki örneklerinin Müslümanlar tarafından sergilenmiş olduğu görülmektedir. Müslümanların bu alanda ortaya koydukları farklılığın güven duygusu içinde yaşama hissini verebilmekle sınırlı kalmadığı, değişik dinlerin mensuplarının bir taraftan kendi inançlarına göre yaşama özgürlüğüne sahip olduğu, bir taraftan da adalet, hoşgörü, yardım severlik ve benzeri erdemlerin çok belirgin biçimde gözlenebildiği bir sosyal yapı oluşturdukları, müşahedelerini objektif bir bakışla kaleme alan birçok Batılı yazarın hayranlık dolu ifadelerinden anlaşılmaktadır. Kuşkusuz, ‘yaratana saygı ve yaratılmışlara iyi davranma’ şeklindeki iki umdenin İslâmî öğretilerin özünü teşkil ediyor olması ve bunun ortaya çıkardığı toplumsal dinamikler anılan sonucun sağlanmasında büyük bir etkiye sahiptir. Bir Müslümanın Allah’a karşı kulluk görevinin bir parçasını teşkil eden (ibadet niteliği taşıyan) malî yükümlülüklerde (zekât ve fitre) bile, bazı bilginlerin gayrimüslimlerin de hak sahipleri çerçevesinde sayılması ictihadını ortaya koymuş olmaları bu açıdan önemli bir örnektir. Hatta Hz. Ömer’in Tevbe sûresinin 60. ayetinde geçen ‘fukara’ kelimesini Müslümanların yoksulları, ‘mesâkîn’ kelimesini Ehl-i kitabın yoksulları şeklinde yorumladığı ve hazine görevlilerine bu yönde uygulama yapmaları için tâlimat verdiği nakledilmiştir (Ebû Yûsuf, el-Harâc, s. 136). Fakat bütün bu sınırlı ilişkiler, Kur’ân ve Sünnet’teki diğer deliller ışığında değerlendirildiğinde, Müslümanların, kimlik erimesine, dolayısıyla iman gücünü kaybetmelerine yol açacak ilişkiler kurmalarını veya boyunduruk altına girmeye razı olmalarını onaylama anlamına gelmemektedir. 

Özetle, ayet-i kerîme, Müslümanların bu hassas dengeyi dikkatle korumaları, bu konudaki adımlarını amacı dışına taşırmamaları ve ilişki kurulan tarafın da niyetini göz ardı etmeyip basiretli davranmaları gerektiğini hatırlatmaktadır. Ayetin meâlinde geçen “müminleri bırakıp da…” kaydından hareketle, burada Müslüman olmayanlarla kurulması yasaklanan ilişkinin, müminlere cephe alma niteliği taşıyan ve onlara zarar veren dostluklar olduğu, yine müminleri bırakıp sırf gayrimüslimleri dost edinme olduğu yorumları yapılmıştır. Buna karşılık bazı müfessirler, başka ayetlerde bu kayda yer verilmeksizin yapılan mutlak yasaklamayı dikkate almış ve bu ayetin, kayıtsız şartsız olarak ‘Müminlerin dışındakileri dost edinmeyin’ şeklinde anlaşılması gerektiğini savunmuşlardır…” 

Devamında:

“Yukarıda açıklanan anlam ve şekliyle inkârcıları dost edinmek kesin bir dille yasaklandığı gibi, bu ikaza uymayan kişinin Allah ile bağını koparmış, Allah’ın dostluğundan yoksun kalmış olacağı bildirilmektedir. Ancak daha sonra lüzum görüldüğünde korunma amaçlı olarak veya gerekli korunma tedbirlerini alarak dostane ilişkiler kurmakta bir sakınca bulunmadığı ifade edilmekte, ardından tekrar sakındırıcı bir cümle gelmekte ve ayetin sonunda her şeyin dönüp dolaşıp Allah’a varacağı hatırlatılmaktadır. Ayetteki ifade akışına dikkat edilince görülmektedir ki, bir taraftan imana zarar veren dostluklar yasaklanırken, diğer taraftan bu yasağın kayıtsız şartsız katı bir biçimde algılanmaması gerektiği, yukarıda belirtildiği tarzda bazı dostluklar kurulabileceği bildirilmekte, fakat bunun da mâkul bir sınırı aşmaması ve sürekli bir otokontrole tâbi tutulması için ikazda bulunulmaktadır. Ayet-i kerîmedeki istisna ifadesinden, ‘bazı insanların şerrinden korunmak için, gerçek niyetini belli etmeden onların arzusuna uygun hareket etme’ anlamına gelen takıyye (tukye) kavramı çıkarılmış ve bunun hangi durumlarda dinen geçerli bir davranış olabileceğine dair kurallar geliştirilmeye çalışılmıştır. Her şeyden önce buradaki istisna ifadesinde geçen ve ‘korunma’ mânâsı taşıyan lafız ile yaygın olarak kişinin olduğundan farklı görünmeyi sürekli bir davranış biçimi haline getirmesi anlamında kullanılan takıyye birbirine karıştırılmamalıdır. Öte yandan, birçok ayet ve hadisten, Müslümanın daha üst bir değeri ihlâl etmedikçe, muhtemel bir zarara karşı önlem almak üzere söz ve davranışlarıyla gerçek inanç ve düşüncesini gizlemek durumunda kalabileceği anlaşılmaktadır. Şu var ki, bunun sadece o hâl ile sınırlı, zaruretten doğan istisnaî bir yol olduğu, amacı dışına taşırıldığında, mâkul sınırları aştığında ve süreklilik kazanma eğilimine girdiğinde, kaçınılmak istenen zararlardan çok daha büyük zararlar getireceği, karakter bozukluğuna yol açacağı ve beşerî ilişkilerde güveni sarsacağı, bunun ise İslâmî ilkelerle bağdaşmayacağı unutulmamalıdır.

Takıyye ile yakından ilgili bir kavram da ‘müdârâ’dır. Müdârâ bir gerçeği örtme veya bir bâtıla geçerlilik sağlama amacı taşımaması, iki yüzlülük (nifak) olarak nitelenebilecek biçim ve ölçüde olmaması kaydıyla ‘aynı ortamı paylaşan insanlarla hoş geçinip onlara güler yüz gösterme ve durumu idare etme’ anlamında bir muâşeret kuralı kabul edilir. Hz. Peygamber’in de kendilerinden kötülük gelmesi muhtemel zorba kişilerle karşılaştığında müdârâ ettiği, bazı hâllerde aile içi barışın sağlanmasında da bu yönteme başvurulmasını uygun gördüğü nakledilmiştir (Buhârî, ‘Nikâh’, 79, ‘Hudûd’, 31; Tirmizî, ‘Birr’, 59; Dârimî, ‘Nikâh’, 35). ‘Allah kendisi hakkında sizi uyarıyor’ şeklinde tercüme ettiğimiz cümleye, ‘Allah sizi kendisinden (O’na karşı gelmenizden, azabından) sakındırıyor’ mânâsı verildiği gibi, ‘Allah sizi bizâtihî böyle bir işten sakındırıyor anlamı/ mânası da verilmiştir.” 

(Paragraflarda sadece bir hadis râvisinin ismine yer verilmiştir, diğer muhaddislerin teferruatı ise yazı sonundaki dipnottaki işaretle belirtilmiştir.)

Müminin dost seçimi, son derece önem arz etmektedir

Sonuç olarak… 

İnsan, belâları çok olmakla beraber zayıf, fakir olmakla beraber ihtiyacı oldukça çok ve hayat yükü pek ağır olmakla beraber güçsüz bir varlık olduğundan, birinci derecede Rabbinin yardımına, daha sonra da başta hemcinsleri olan insanlar olmak üzere, kâinatın birçok envaına muhtaçtır. 

Bu nedenle, başta Rabbi olmak üzere, Rabbinin fıtraten kendisine yardımcı olarak halk ettiği kâinatın tüm unsurlarıyla dostluk ilişkisi içinde olması, yaratılışının bir gereğidir. 

İnsan, tüm varlık çevrelerinden, kurduğu dostluk ilişkisinin dercesine göre hep fayda görürken, tüm insanlardan fayda görmesi söz konusu değildir. Bu nedenle müminin dost seçimi, gerek şahsı, gerek ailesi ve gerekse toplumunun maddî ve manevî hayatı açısından son derece önem arz etmektedir. Her ne kadar insan, zarar ve çıkarını birbirinden ayırt edebilecek bir yapıda yaratılmışsa da her şeyi en iyi bilen olmadığından, bu noktada yapacağı yanlışlıklar, onun dünyevî ve uhrevi hayatını bireysel, toplumsal menfaatini önemli ölçüde olumsuz yönde etkileyebilecek sonuçlar ortaya çıkarabilmektedir. 

Bu nedenle insan, her alanda olduğu gibi, dostluk ve arkadaşlık kurma meselesinde de vahyin rehberliğine oldukça muhtaçtır. Yüce Allah (cc) rahmetinin bir gereği olarak, gerek Kur’ân-ı Kerîm ve gerekse Resul-i Ekrem’in (sas) vasıtasıyla bu konuda da hayatiyet arzeden prensipler vazettiği gibi, önemli uyarılarda da bulunmuş ve başta Resul-i Ekrem olmak üzere örnek alınması gereken şahsiyetlerin niteliklerini belirlemiştir. İnsanların bu noktadaki zihin dağınıklıklarının ortadan kalkması için, Kur’ânî görüşe başvurmaları, kaçınılmaz bir zarurettir. 

Ancak bu bağlamdaki ilkeler, gerek Kur’ân ve gerekse Sünnet’te farklı münasebetlere binaen farklı yerlerde bulunmaktadır. Asıl olan, Kur’ân-ı Kerîm, insanlar arasında kardeşliği inşâ ederek mutlu bir hayatın yaşandığı, güvenin hâkim olduğu, karşılıklı sorumluluğun ve yardımlaşmanın gerçekleştiği erdemli bir toplumun oluşmasını amaçlamaktadır. Ancak böyle bir toplum, Kur’ân’da bahsedilen kardeşliğin temel prensiplerinin işlevsel olması ile gerçekleşebilir. 

Aslında bir bütün olarak insan fıtratına hitap eden Kur’ân, insanların kardeşliğini tesis etmeye yönelmektedir. Tarihî süreçte insanların dinleri, ırkları, dilleri, coğrafyaları, renkleri ve kültürleri farklılaşmış olsa da temel fıtrî ihtiyaçlarında ve duygularında bir değişim olmamıştır. Çünkü insanlar bir bütün olarak Âdem’in çocuklarıdır ve bu yönüyle fıtrî benzerlik gösterirler. Ancak bu fıtrî ihtiyaçlarında herhangi bir haksızlığın olmaması için kardeşliğin insanî ve ahlâkî esasları dikkate alınmalıdır. Zira bu temeller üzerine bina edilmeyen bir kardeşlik anlayışı, kardeşlik hukukunun da işlevselliğini olumsuz yönde etkileyecektir.

Hâsılı kelâm, insanî ve ahlâkî esaslardan yoksun bir kardeşlik anlayışı, kardeşlik hukukunun işlevselliği için gerekli zemini oluşturmayacaktır. Vesselâm…

------------------------

KAYNAKÇA                                                                                                        

(*) Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, “dostluk” konulu yazı. 

(**) Kur’ân Yolu Tefsiri, Cilt: 1, Sayfa: 536-541.


 

Yorum yazın

Yorum yazmalısınız
İsim yazmalısınız
Doğru bir email yazmalısınız
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmayacaktır.

Sertif PARLAK yazıları

Çok okunanlar