Bir Çağın Milliyetçi Hafızası: Alparslan Türkeş
Yazan: Oğuzhan ALTUNTAŞ
Kaynak: 1980-1997 Yılları Arasında Alparslan Türkeş’in Siyasi Hayatı ve İdeolojisi (Erciyes Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde yüksek lisans tezi)
Danışman: Doç. Dr. Hikmet Zeki KAPCI.
Türkiye’nin yakın siyasi tarihi, bazı isimleri yalnızca bir partinin lideri olarak değil, bir dönemin ruhunu taşıyan figürler olarak hatırlar. Alparslan Türkeş de o isimlerden biridir. Kimi zaman 27 Mayıs sabahının sesi, kimi zaman 12 Eylül sonrasının yargılanan siyasetçisi, kimi zaman milliyetçi hareketin kurucu aklı, kimi zaman da Dokuz Işık’ın fikir adamı olarak anılır. Oğuzhan Altuntaş’ın Erciyes Üniversitesi’nde hazırladığı yüksek lisans tezi, Türkeş’i sadece biyografik bir çerçevede değil; Türkiye’nin 1960’lardan 1990’lara uzanan sert siyasi kırılmaları içinde inceler. Çalışma, 1980 öncesi ve sonrası Türk siyasetini Türkeş’in hayatı ve ideolojisi üzerinden okuyan kapsamlı bir siyasal portre sunar.
Bu tezde ilk dikkat çeken nokta, Türkeş’in siyasi kişiliğinin yalnızca Meclis kürsülerinde ya da parti kongrelerinde şekillenmediği; çocukluk, eğitim ve askerlik yıllarından itibaren örüldüğüdür. Altuntaş’ın aktardığına göre Alparslan Türkeş, 25 Kasım 1917’de Lefkoşa’da dünyaya geldi. Asıl adı Ali Arslan’dı. Daha çocuk yaşta aldığı eğitim, özellikle “Türklük şuuru” yüksek öğretmenlerin etkisiyle onun milliyetçilik fikrine erken yaşta yönelmesinde rol oynadı. Osman Zeki Bey’in, Sultan Alparslan’dan esinle ona “Alparslan” adını vermesi, ileride kurulacak siyasi kimliğin adeta sembolik bir başlangıcı gibi görünür. 1933’te ailesiyle İstanbul’a gelmesi ise bu hikâyenin ikinci perdesidir. Kıbrıs Türklerinin İngiliz pasaportu taşıması nedeniyle yaşanan vatandaşlık sıkıntılarına rağmen askeri eğitim yoluna yönelmesi, onda disiplin ve devlet fikrinin ne kadar erken yerleştiğini gösterir.
Tezin çizdiği Türkeş portresinde askerlik, yalnızca bir meslek değildir; aynı zamanda siyasi kişiliğin omurgasıdır. 1938’de asteğmen olarak orduya katılan Türkeş, Harp Akademisi’ni bitirerek kurmay subay olur; daha sonra ABD’de piyade ve harp akademisi eğitimi alır, uluslararası ekonomi eğitimi görür, Almanya’da atom ve nükleer okulunda eğitimini tamamlar. Bu geniş eğitim çizgisi, onu sıradan bir subay olmaktan çıkarır; devlet, strateji, güvenlik ve modernleşme eksenlerinde düşünen bir aktöre dönüştürür. Altuntaş’ın tezinde bu arka plan, Türkeş’in daha sonra kuracağı siyasi dilin ve milliyetçi modernleşme arzusunun temel zemini olarak görünür.
Sonra tarih hızlanır. 27 Mayıs 1960 askeri müdahalesi, Türkeş’i bir anda geniş kamuoyunun önüne çıkarır. Darbe bildirisini radyodan okuyan isim olarak, yalnız asker değil aynı zamanda devletin yönünü değiştiren bir aktör haline gelir. Fakat Türkiye’de yükseliş kadar tasfiye de hızlıdır. Milli Birlik Komitesi içindeki “14’ler” tasfiyesiyle birlikte Türkeş de merkezden uzaklaştırılır ve Hindistan’ın Yeni Delhi kentine büyükelçilik müşaviri olarak gönderilir. Altuntaş’ın çalışmasında bu sürgün, bir geri çekilme değil; askeri alandan siyasi alana geçişin hazırlık dönemi olarak okunur. 815 gün süren bu dışlanma, onu siyaset yoluyla fikirlerini kurumsallaştırmaya iten dönüm noktası olur.
Yurda dönüşten sonra siyaset sahnesi açılır. Türkeş, Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi’ni kendi fikir dünyasını kurabileceği zemin olarak görür. 1965’te CKMP’ye katılır, aynı yıl genel başkan olur. 1967’de Dokuz Işık, partinin resmi görüşü haline gelir. 1969 Adana Kongresi ise bir partinin sadece adını değil, kimliğini de değiştirir: CKMP, Milliyetçi Hareket Partisi olur. Üç hilal amblemi benimsenir. Bu kongrede kurulan ideolojik çerçeve, Altuntaş’ın tezinde belirgin bir kırılma olarak sunulur. Çünkü burada artık yalnızca Türkçü-Kemalist bir çizgiden değil, Türk-İslam sentezine açılan milliyetçi-ülkücü bir siyasal hat kurulmaktadır. “Tanrı Dağı kadar Türk, Hira Dağı kadar Müslümanız” sözü de bu dönüşümün en güçlü sembollerinden biri olarak tezde öne çıkar.
Bu çizginin en önemli taşıyıcılarından biri gençlik yapılanmalarıdır. Altuntaş’ın tezi, Ülkü Ocakları Derneği, Ülkücü Gençlik Derneği ve Ülkü Yolu Derneği gibi örgütlenmeleri ayrı başlıklar altında inceler. Burada mesele yalnızca parti gençliği değildir; bir ideolojinin kadrolarını, dilini ve hafızasını üreten teşkilat düzenidir. Dokuz Işık’ın, parti programı olmaktan çıkıp sokakta, fakültede, taşrada ve siyasi örgütlenme içinde genç kuşaklara aktarılan bir çerçeveye dönüşmesi, Türkeş’in en kalıcı siyasi başarılarından biri olarak görünür. Nitekim tezde de belirtildiği üzere, 1969 Adana Kongresi ile kurulan Türk-İslam ülküsü ve ülkücü-milliyetçi sağ anlayışın günümüze kadar ulaşması, bu teşkilat zeminiyle doğrudan ilişkilidir.
Ne var ki Türkiye’nin 1970’leri, yalnızca siyasi teşkilatlanma ve fikir tartışmalarından ibaret değildir. Ekonomik krizler, koalisyon hükümetleri ve sağ-sol çatışmasının sertleştiği bir ülke tablosu vardır. Altuntaş, tezinin ön sözünde ve özetinde bu yılları, çatışmanın zirveye ulaştığı ve 1980 darbesine giden yolu döşeyen dönem olarak tarif eder. Türkeş bu dönemde sadece partisini büyütmeye çalışan bir lider değil; Milliyetçi Cephe hükümetlerinde başbakan yardımcılığı görevini üstlenen, devlet yönetiminin merkezine temas eden bir siyasetçidir. 1969’da Adana milletvekili seçilir, 1973’te ve 1977’de partinin Meclis’teki temsil gücü artar. Böylece milliyetçi hareket, marjinal bir çevre olmaktan çıkıp parlamenter siyasetin kalıcı aktörlerinden biri haline gelir.
Ardından 12 Eylül gelir. Ve Altuntaş’ın tezinde Türkeş’in hayatı bir kez daha kırılır. 1980 öncesinde ve sonrasında, Türkeş ile onun ideolojisini benimseyen çevrelerin siyasetten uzaklaştırılmak istendiği; hapis, yargılama ve siyasi yasak süreçlerinin yaşandığı vurgulanır. “MHP ve Ülkücü Kuruluşlar Davası”, bu dönemin en ağır dosyalarından biridir. Tez, Türkeş’i burada yalnızca siyasal bir figür olarak değil, 12 Eylül’ün mağdurlarından biri olarak da tanımlar. Bu ifade önemlidir: Çünkü Türkeş, bir darbeyle tanınmış; başka bir darbeyle yargılanmış ve siyasal alandan dışlanmıştır. Türkiye’nin çelişkili devlet-siyaset ilişkisi, onun biyografisinde düğümlenen çarpıcı örneklerden biridir.
Fakat Türkeş’in hikâyesi burada bitmez. Altuntaş’ın sonucunda vurguladığı üzere, 1980 sonrası siyasi yasaklı olduğu dönemde bile milliyetçi hareketin gayriresmî liderliğini sürdürür. Bu nedenle 1987, 1989, 1991 ve 1995 seçimleri, yalnız seçim takvimleri değil; aynı zamanda bir geri dönüş hikâyesidir. Milliyetçi Çalışma Partisi üzerinden başlayan bu süreç, 1993’te yeniden MHP ismine dönülmesiyle tarihsel hafızasını da geri kazanır. Türkeş, hareketin yeniden Meclis’te temsil edilmesi ve iktidar alternatifi haline gelmesi için ömrünü adar. Altuntaş’ın ifadesiyle, muhalefet partileriyle koalisyonlara girme, bakanlık görevleri üstlenme ve devlet menfaatini merkeze alma tavrı da bu dönemin temel siyasal refleksleri arasındadır. Aynı bağlamda PKK terörünün sona erdirilmesi ve Türk-Kürt kardeşliğinin dış aktörler tarafından Türkiye aleyhine kullanılmasının önlenmesi, Türkeş’in siyasal yaklaşımında merkezi başlıklardan biri olarak yer alır.
Tezin üçüncü bölümü, Türkeş’in siyasi portresinden çok ideolojik mimarisini görünür kılar. Dokuz Işık Doktrini burada merkezdir. Milliyetçilik, ülkücülük, ahlakçılık, toplumculuk, ilimcilik, hürriyetçilik, köycülük, gelişmecilik ile endüstricilik ve teknikçilik başlıkları, tezde ayrı ayrı ele alınır. Bu çerçeve, Türkeş’in düşünce dünyasının yalnız bir kimlik savunusu değil; toplum, ekonomi, kalkınma ve devlet düzenine dair bütünlüklü bir program olduğu iddiasını taşır. Örneğin toplumculuk başlığında özel teşebbüsün desteklenmesi, küçük sermayelerin birleşerek büyük yatırımlara dönüştürülmesi ve toplumu kapsayan sosyal güvenlik düzenleri vurgulanır. Hürriyetçilikte özgürlük sadece siyasal haklar değil; söz, vicdan, yazı, bilim ve korkudan kurtuluş gibi geniş bir alanı kapsar. Köycülükte ise köyün ihmal edilmesine karşı kalkınmanın taşradan başlaması gerektiği savunulur. Bu yönüyle Türkeş’in ideolojisi, romantik bir milliyetçilikten ziyade kalkınmacı ve örgütlü bir toplum tasavvuruna yaslanır.
Altuntaş’ın tezi, Türkeş’in eserleri ile onun hakkında yazılmış çalışmaları birlikte kullanarak bu ideolojik evreni kurar. Kaynakçada Semih Yalçın’ın Alparslan Türkeş ve Başbuğ Alparslan Türkeş adlı eserleri, Yalçın Sarıkaya ile İsmail Faruk Aksu’nun Doğumunun 100. Yıldönümünde Lider Türkiye İçin Alparslan Türkeş Vizyonu, Hulusi Turgut’un Şahinlerin Dansı, Metin Turhan’ın Alparslan Türkeş ve Bilinmeyen Yönleri İle Alparslan Türkeş çalışmaları, ayrıca Türkeş’in kendi eserleri olan Türkiye’nin Meseleleri ve 9 Işık yer alır. Bu bibliyografik omurga, çalışmanın yalnızca anlatı değil, aynı zamanda belge ve literatür temelli bir araştırma olduğunu gösterir.
Alparslan Türkeş’in hikâyesi aslında Türkiye’nin ikinci yarım yüzyılının hikâyesidir: Kıbrıs’tan İstanbul’a gelen bir genç; ordu içinde yükselen bir subay; darbe sabahının sesi; sürgün edilen bir albay; parti kuran bir lider; gençlik örgütleri inşa eden bir hareket adamı; koalisyon masalarında devlet yönetimine ortak olan bir siyasetçi; 12 Eylül’de sanık sandalyesine oturan bir mahkûm; yasaklı yıllarda bile etkisini sürdüren bir “gayriresmî lider”; ardından yeniden parti adını, teşkilatını ve ideolojik dilini toparlayan bir figür. Altuntaş’ın tezinde Türkeş, bu yüzden yalnızca “bir siyasi lider” değildir. O, hem devletin sert yüzünü taşıyan hem de o sertliğin altında kitleleri peşinden sürükleyen bir öğretinin kurucusudur.
Ve belki de bu yüzden, 1997’deki ölümüyle kapanan şey yalnızca bir ömür değildir. Tezin ima ettiği daha büyük sonuç şudur: Türkeş’in asıl etkisi, mezar taşında değil; ardında bıraktığı kadrolarda, kavramlarda, sembollerde ve siyasi dilde yaşamaya devam eder. Türkiye’de milliyetçi siyasetin sonraki bütün tartışmaları, şu ya da bu ölçüde onun açtığı patikaların içinden geçer. Bir liderin biyografisi bazen sadece geçmişi anlatmaz; bugünün tartışmalarını da anlamanın anahtarını sunar. Oğuzhan Altuntaş’ın tezi, Alparslan Türkeş’i tam da böyle bir eşikte ele alıyor: Tarihin içinde kalmış bir figür olarak değil, etkisi hâlâ süren bir siyasi miras olarak.


































