Reklam
SON DAKİKA
Reklam

KERPİÇ EV

KERPİÇ EV
A- A+

Tahta merdivenleri inerken ya da çıkarken annem hep arkamdan bağırırdı: “Koşma oğlum, düşeceksin! Hem çok gürültü yapıyorsun…”

Ama ben, çocukluğun verdiği o tez canlılıkla annemin sesini pek duymazdım bile. O eski merdivenleri bazen koşarak çıkar, bazen de nefes nefese iner dururdum. Aslında merdivenler çok da sağlam değildi. Basınca hafifçe sallanır, her adımda gıcırdayan sesler çıkarırdı. Ama o zamanlar bize dünyanın en güvenli yeri gibi gelirdi. Evimiz iki katlı, kerpiçten yapılmış eski bir evdi. Alt katta bir kiracı otururdu, biz ise üst katta kalırdık. Biz de kiracıydık; ev sahibi Almanya’da yaşayan bir akrabamızdı. O yıllarda mahallede birçok evin sahibi gurbetçiydi zaten. Kimisi Almanya’da fabrika işçisiydi, kimisi Fransa’da, kimisi Hollanda’da… Gurbet, ekmek kapısıydı ama herkesin yüreğinde memleket sızısı vardı.

Evin dış cephesi yılların yağmurundan, karından solmuştu. Kerpiç duvarların bazı yerlerinde ince çatlaklar olurdu. Yağmur yağınca toprağın kokusu evin içine kadar sinerdi. Yazın serin, kışın ise zor ısınan bir evdi. Ama içinde yaşayan insanların sevgisi o duvarlardan daha güçlüydü. 

Evin tabanı tahtaydı. Bu yüzden evde en ufak bir ses çıksa alt kata kadar giderdi. Hele biz çocuklar koşmaya başladık mı annemin sesi hemen yükselirdi: “Yavaş yürüyün, alt kattakiler rahatsız olacak!” Ama çocuk sesi evin bereketi gibiydi. O yıllarda hiçbir ev sessiz değildi zaten. Her evden bir tencere sesi, bir çocuk ağlaması, bir radyo türküsü ya da bir soba kapağı gürültüsü duyulurdu.

Üst kata çıkan merdiven evin yan tarafındaydı. Ahşap korkulukları vardı ama bazı yerleri gevşemişti. Yağmurlu havalarda basamaklar kayganlaşırdı. Kışın kar yağınca merdivenlerin üstü buz tutar, annem eline küreği alıp temizlemeye çalışırdı

Babam tekstil fabrikasında işçiydi. Önceleri Manisa’da çalışmış, sonra memleket hasretine dayanamayarak Malatya’ya dönmüştü. Gurbetin ekmeği vardı belki ama insanın içindeki memleket özlemi daha ağır basıyordu. Babam vardiyalı çalışırdı. Kimi zaman sabah ezanından önce kalkar giderdi işe, bazen öğleden sonra dönerdi. Bazen de gece vardiyasına kalır, sabah ezanına yakın eve gelirdi. Annem onun için erkenden kahvaltı hazırlar, çayını doldururdu. Kış sabahlarında kapı açıldığında içeri giren ayaz hâlâ aklımdadır. Babam montunun yakasını kaldırır, başına bereyi geçirir, ağır adımlarla sokağa çıkardı. Akşam eve döndüğünde üstünde fabrikanın ve dokuma tezgahlarının kokusu olurdu. Yorgunluğu yüzünden okunurdu ama eve girer girmez önce bizi severdi. “Benim aslanlarım, güzellerim ne yaptı bugün?” derdi. Biz de bir ağızdan konuşmaya başlardık. Her hafta değişen çalışma saatlerine rağmen ailesi için durmadan çalışırdı.

Evde annem, babam, iki kız kardeşim, bir de benden küçük erkek kardeşim vardı. Yokluk çoktu belki ama o evin içinde yine de sıcak bir mutluluk yaşardı. Şimdi dönüp baktığımda anlıyorum; bizi mutlu eden şey sahip olduklarımız değil, birlikte oluşumuzmuş. Annem sabahtan akşama kadar bizimle, ev işleriyle ve yemekle uğraşır dururdu. Annem gün boyu hiç durmadan çalışırdı. Sabah erkenden kalkar, sobayı yakar, kahvaltıyı hazırlar, evi süpürür, çamaşır yıkar, yemek yapardı. O yıllarda çamaşır makinesi yoktu. Büyük leğenlerde elde çamaşır yıkardı. Kışın elleri buz gibi suda çatlar, kızarırdı. Ama yine de şikâyet ettiğini pek hatırlamam. Annelerin sessiz bir kahramanlığı vardı o zamanlar.

Şimdi dönüp o günleri düşündüğümde, eski tahta merdivenlerin çıkardığı sesler bile kulağıma özlem gibi geliyor. İnsan bazı sesleri yıllar geçse de unutamıyor.

Yaz mevsiminde evimiz bambaşka güzelleşirdi. Geniş ve bereketli bir bahçemiz vardı. Bahçede bir dut ağacı, erik ve kayısı ağaçlarıyla birlikte gölgelik yapan bir üzüm asması bulunurdu. Yaz güneşi ne kadar yakıcı olursa olsun o asmanın altı serin olurdu. Dışarıda bir de çeşmemiz vardı. O zamanlar evimizin önünden küçük bir sulama kanalı geçerdi; kanalın içinden su aktığı günlerde bahçeyi o suyla sulardık. Su bazen gece gelirdi. Babam ya da annem uykudan kalkıp bahçeyi sulardı. O akan suyun sesi yaz gecelerine ayrı bir huzur katardı.

Mevsimine göre dut ağacına çıkar, dalından dut yerdim. Ellerimiz, dudaklarımız şire olurdu. Erik ağacından kopardığım eriklerin, kayısı ağacındaki çağlaların ve olgunlaşmış kayısıların tadı hâlâ damağımdadır. Çağla zamanı sabırsızlıkla beklenirdi. Daha tam olgunlaşmadan koparıp tuza banarak yerdik. Kayısı zamanı geldi mi dallar sarı sarı meyve dolardı. Bazıları yere düşerdi. Biz de hemen koşup alır, çeşmede yıkayıp yerdik. Ağaçlara tırmanmayı öyle severdim ki çoğu zaman dalların arasında kaybolur giderdim. Tabii annem de peşimden eksik olmazdı: “Bir gün düşeceksin, bir yerini kıracaksın!” diye kızardı hep.

Ama çocuk aklı işte… Ne annemin korkusunu düşünürdüm ne de düşmeyi. Topladığım erikleri, kayısıları daha ağacın üstündeyken yemeye başlardım. Ceplerimi doldurduklarımı da kardeşlerime götürürdüm. O zamanlar cebimdeki birkaç kayısı, dünyadaki en büyük zenginlik gibi gelirdi bana.

Bahçenin bir köşesinde üzüm asması vardı. Yaz sıcağında altı serin olurdu. Büyükler akşamları oraya minder sererdi. Çaylar içilir, sohbet edilirdi. Çocuklar koşar oynar, kadınlar örgü örerdi.

Evimizin önünden geçen sulama kanalına su geldiği gün mahallede ayrı bir hareket olurdu. Herkes eline küreğini, kovasını alırdı. Kadınlar sokakları sular süpürürdü.Bazen gece yarısı su sırası gelirdi. Bazı komşular uykudan kalkar, bahçeyi sulardı. O suyun şırıltısı yaz gecelerine huzur verirdi. Toprağa değen suyun kokusu hâlâ burnumdadır.

Akşamüstleri mahallede başka bir hareket başlardı. Kadınlar kapılarının önüne çıkar, minderlerini serer, çekirdek çıtlatıp sohbet ederlerdi. Çekirdek bakkaldan çay bardağı ile alınız gazeteden yapılma külahlara konularak satılırdı, tartılarak değil bardak hesabı ile. Erkekler işten dönmeye başlayınca sokak daha da canlanırdı. Biz çocuklar ise hava kararana kadar oyun oynardık. Saklambaç, körebe, misket, uzun eşek… Hangi oyunu oynadığımızın önemi yoktu; önemli olan birlikte olmaktı. Annelerimizin sesi sokakta yankılanınca eve dönme vakti geldiğini anlardık. Kimi zaman sokak lambasının altında saatlerce koşardık. Annelerimizin sesi duyulana kadar eve dönmek aklımıza bile gelmezdi. “Oğlum eve gel!” Mahallede hangi annenin kimi çağırdığı sesten anlaşılırdı.

Okul zamanı geldiğinde önlüğümü giyer, çantamı kaptığım gibi kendimi sokağa atardım. Mahalledeki arkadaşlarımla birlikte güle oynaya okula giderdik. O günlerin neşesi başkaydı ne yorgunluk bilirdik ne de hayatın zorluklarını düşünürdük. Ayakkabımız boyasız olsa da çantamız eski olsa da utanmazdık. Çünkü herkes birbirine benzer bir hayat yaşardı.

Babam gündüz evde olduğunda hepimiz daha sessiz olmaya dikkat ederdik. Vardiyalı çalıştığı için bazen gündüzleri uyuması gerekirdi. Ben de sessizce tahta masamızın başına geçer, defterimi kitabımı açıp derslerimi yapardım. Kalemimin kâğıt üzerindeki sesi bile bana fazla gürültü gibi gelirdi bazen. Yaz aylarında babam başka bir odada yatardı ama kış geldi mi durum değişirdi. Sobanın yandığı tek oda bizim hem oturma odamız hem yatak odamız olurdu. Babam divanda uyurken biz de ses çıkarmamaya daha çok özen gösterirdik. Kardeşlerim de aynı dikkatle hareket ederdi.

Yazın annemle babam ayrı bir odada yatabilirlerdi ama kış aylarında hepimiz aynı odada kalırdık. Annem küçük kardeşimle bir divanda, babam başka bir divanda yatardı; biz ise yere serilen yataklarda uyurduk. Sobanın sıcaklığı hepimizi aynı odada bir araya toplardı. Dışarıda tipi uğuldarken biz sobanın başında ekmek kızartır, bazen patates közlerdik. Sobanın kapağı açıldığında içerden çıkan kızıllık bize ateşten bir masal dünyası gibi görünürdü.

Annemin emeği ise o evin en büyük sıcaklığıydı. Gün boyu tahta tabanlı, buz gibi mutfakta yemek yapar, bulaşık yıkardı. Sobanın üstünde ısıttığı suyla bulaşıkları yıkar, durulamak için akan soğuk musluğa ellerini tuttuğunda parmakları adeta buz keserdi. İşini bitirince odaya gelir, sobanın yanına oturup ellerini ısıtırdı. Ellerinin çatlamış hâlini şimdi daha iyi hatırlıyorum. O eller aslında bizim için harcanmış bir ömrün sessiz izleriydi.

Sobanın üstünde çaydanlıkla demlik hiç eksik olmazdı. Bazen mis gibi ıhlamur kaynardı, çoğu zaman da demli bir çay hazır beklerdi. Sobanın çıtırtısı, çayın buharı ve aynı odada toplanmış aile sıcaklığı… Belki imkânlarımız azdı ama içimizde eksilmeyen bir huzur vardı. Elektrikler kesildiğinde gaz lambasını yakar, gölgelerin duvara vurmasını seyrederdik. O sarı ışık altında anlatılan hikâyeler bugün bile hafızamda capcanlı duruyor. Babam bazen yanık bir türkü söylerdi.

O zamanlar Malatya’ya kış geldi mi kar da bereketiyle gelirdi. Günlerce, bazen haftalarca yerden kalkmayan kar olurdu. Biz çocuklar için kışın en büyük eğlencesi kartopu oynamak, kardan adam yapmak ve kendi yaptığımız derme çatma kızakla kaymaktı. Soğuğu düşünmeden saatlerce dışarıda oynardık. Eldivenimiz ıslanır, ayakkabılarımızın içine kar dolardı ama yine de eve girmek istemezdik. 

Tabii bu işin bir de hastalık tarafı vardı. Çoğu zaman üşütür, hasta olurduk. Ama çocukluk işte… Biz kısa sürede iyileşir geçerdik. Asıl yük annelerimizin, babalarımızın omzunda olurdu. Doktor parası, ilaç masrafı, onların içindeki endişe… Bizim karın içinde aldığımız keyif, onların uykusuz gecelerine karışırdı. O zamanlar bunu pek anlayamazdık. Şimdi düşününce insan anne babasının fedakârlığını daha iyi anlıyor.

Bazı zamanlar babam evde olduğunda sobayı söker, borularıyla birlikte aşağı bahçeye indirirdi. Kışın evin en önemli şeyi sobaydı hem bizi ısıtır hem de evin bütün yaşamını etrafında toplardı. Bu yüzden temizliği de ayrı bir özen isterdi.

Bahçedeki musluk, kullanılmadığı zamanlarda donmasın diye kış boyunca incecik akacak şekilde açık bırakılırdı. O buz gibi suyun sesi hâlâ kulaklarımda. Annem elleri üşüye üşüye sobanın içini dışını, boruların her yerini güzelce yıkardı. İs karası ellerine bulaşır, yüzüne kadar sürülürdü bazen. Babam da temizlenen parçaları güneşte ya da duvar dibinde bekletir, sonra büyük bir dikkatle sobayı yeniden kurardı. Boruları tek tek yerine geçirir, çekişi iyi olsun diye uzun uzun uğraşırdı.

Sobanın söküldüğü o saatlerde evin içi birden buz gibi olurdu. Biz çocuklar önce üşümeye başlar, ellerimizi kollarımızın arasına sıkıştırırdık. Ama çocukluk işte… Kısa süre sonra onu bile oyuna çevirirdik. Ağzımızdan çıkan buharı görüp gülüşür, “Bak trenin buharı çıkıyor!” diye birbirimize gösterirdik. Kimi zaman battaniyelere sarınır, kimi zaman koşup zıplayarak ısınmaya çalışırdık.

Sonra soba yeniden kurulup ilk odunlar yanmaya başlayınca evin içine yayılan o sıcaklık bambaşka gelirdi. Sobanın içinden gelen hafif çıtırtılar, yanan odunun kokusu ve boruların yavaş yavaş ısınması… Sanki ev yeniden canlanırdı. Annem hemen çaydanlığı sobanın üstüne koyar, biz de ellerimizi sobaya doğru uzatıp içimizin ısınmasını beklerdik.

Şimdi düşünüyorum da o günlerde yaşadığımız küçücük şeyler bile insanın hafızasında ne büyük yer bırakıyormuş. Sobanın temizlenmesi bile bizim için sıradan bir iş değil, ailece yaşanan küçük bir kış hatırasıymış aslında.

Yaz aylarında ise babam gündüz çalışmadığı zamanlarda yan sokakta oturan akrabalarımıza giderdi. Orada saatlerce otururlar; kâğıt oyunu, okey ya da tavla oynarlardı. Sohbet eksik olmazdı. Onların evi de tek katlı, bahçeli ve geniş avlulu eski bir Anadolu eviydi. Yaz akşamları avludan gelen sesler, çay bardaklarının şıngırtısı ve kahkahalar sokağa kadar yayılırdı.

Ben de bazen onların yanına gider, bir köşeye oturup oyunlarını izlerdim. Ne konuştuklarını tam anlamasam bile onları seyretmek bana büyük keyif verirdi. Büyüklerin bir arada oluşunda insana güven veren başka bir sıcaklık vardı. O günlerin samimiyeti, şimdi hatırladıkça insanın içini ısıtan güzel bir anıya dönüşüyor.

Annem, akrabalarla birlikte kerpiç evimizin bahçesinde ocak kurardı. Sabahın erken saatlerinden itibaren hazırlık başlar, kadınlar bir araya gelip tandır ekmeği ve katmer pişirirdi. Bahçeye yayılan odun ateşi kokusu, sacın üstünde kızaran hamurun sesi hâlâ burnumda tüter.

Biz çocuklar da o telaşla onların etrafında dolaşıp dururduk. Arada pişen ekmeklerden, yeni çevrilmiş katmerlerden kapar kaçardık. Hele o ıspanaklı, patatesli, peynirli katmerlerin tadı bambaşkaydı. Şimdi en güzel sofralarda bile o lezzeti bulamıyorum.

Bazen katmerler daha soğumadan elimize tutuşturulurdu. Biz de ağzımız, dilimiz yana yana ama büyük bir iştahla yerdik. Sıcacık hamurun, içindeki peynirin ya da patatesin kokusu insanın içine işlerdi. O zamanlar bunun ne büyük bir mutluluk olduğunu bilmezdik belki ama şimdi düşünüyorum da aslında çocukluğumuzun en güzel anıları o sade sofraların etrafında birikmiş.

Yıllar sonra gurbet yollarında dolaşıp yeniden Malatya’ya döndüğümde, çocukluğumun geçtiği o mahalleye, o sokağa gitmek istedim. Belki eski günlerden bir iz bulurum diye düşündüm. Ama vardığımda ne o eski mahalle kalmıştı ne dar sokaklar ne bahçeli kerpiç evler… En çok da o eski insanlar yoktu artık.

Bir zamanlar çocuk sesleriyle yankılanan sokaklar bomboştu. Ne koşup oynayan çocuklar vardı ne de kapı önlerinde sohbet eden komşular… O eski canlılığın yerini sessizlik almıştı. Şimdi o sokakların iki yanını apartmanlar doldurmuştu. İnsanlar birbirine selam vermez, komşusunu tanımaz olmuştu.

Sokağın köşesinde durup uzun uzun etrafa baktım. Gözüm bugünü görüyordu ama aklım geçmişteydi. Bir anda çocukluğumun o eski günleri canlandı gözümde; tahta merdivenlerden koşarak inişim, bahçedeki dut ağacı, karla kaplı sokaklar, annemin sesi, sobanın başındaki akşamlar… Her köşe bana bir hatırayı fısıldıyordu sanki.

Birden aklıma geldi… Şimdi asfalt olan o sokaklar, o zamanlar toz toprak içindeydi. Ama evlerin kadınları, kendi evlerinin içi kadar kapılarının önünü de önemserdi. Ellerinde süpürge ve su kovalarıyla sokakları temizler, mahalleyi pırıl pırıl tutarlardı. Sabah erken saatlerde yere serpilen suyun kokusu bile başka olurdu.

Mahallenin ve sokağın eski hâlini düşündükçe içimdeki özlem daha da büyüdü. İnsan bazen bir yere değil, o yerin içinde yaşadığı zamana özlem duyuyormuş. Bazı sokaklar değişse de çocukluğun bıraktığı iz insanın yüreğinde hiç silinmiyor.

Çünkü çocukluk dediğimiz şey aslında bir kerpiç evin duvarlarında değil; annemizin sesinde, babamızın yorgun ellerinde, soba başındaki sıcaklıkta ve aynı sofrada paylaşılan ekmekte saklı kalıyor.

 

Yorum yazın

Yorum yazmalısınız
İsim yazmalısınız
Doğru bir email yazmalısınız
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmayacaktır.

İrfan BAŞARANOĞLU yazıları

Çok okunanlar