Bir Şehrin Vicdanı Enkaz Altında Kaldı
Alçıyla Kapatılan Çatlak, Mezara Açılan Kapıdır.
Bazı şehirler depremle yıkılır.
Bazı şehirler ihmalle.
Malatya’nın başına gelen yalnızca fay hattının öfkesi değildir. Bir kentin, yıllar içinde biriken vurdumduymazlıkla, görmezden gelmeyle, “bir şey olmaz” anlayışıyla nasıl ölüme terk edildiğinin acı tablosudur.
Mimarlar Odası Başkanı Yunus Emre Fidanel’in anlattıkları yenilir yutulur şeyler değil. Çünkü iddialar, yalnızca teknik bir rapor diliyle geçiştirilecek türden değil; insanın boğazına düğümlenen, vicdanı sarsan, “Biz bu hâle nasıl geldik?” dedirten cümlelerden oluşuyor.
Fidanel diyor ki:
“6 Şubat ve öncesi değil, 24 Ocak Sivrice depremi öncesi ve sonrası diye konuşuyoruz.”
İşte mesele burada başlıyor.
Malatya, 24 Ocak 2020 Sivrice depreminde zaten yara almıştı. Binalar çatlamıştı. Kolonlar yorulmuştu. Kirişler can çekişmişti. Ama sonra ne oldu?
Bazı yerlerde o çatlaklara bakılmadı.
Bazı yerlerde dilekçe beklenildi.
Bazı yerlerde “mecburi hasar tespiti” yapılmadı.
Bazı yerlerde ise iddiaya göre çatlaklar “alçıyla, boyayla” kapatıldı.
Sonra 6 Şubat geldi.
Alçının altında saklanan gerçek, betonla birlikte insanların üzerine çöktü.
Fidanel’in şu sözünü okuyup da insanın içi yanmaz mı?
“Ağır hasar alıp, orta hasar alıp, hasar tespiti yapılmayan ve binadaki hasarların çatlakların alçılarla boyalarla kapatıldığı ve 6 Şubat’ta yüzlerce insanın canına mal olan binaları ben biliyorum.”
Bu cümle, sıradan bir açıklama değildir.
Bu cümle, bir kentin enkaz tutanağıdır.
Bu cümle, “bilmiyorduk” diyenlerin suratına asılmış bir levhadır.
Bu cümle, susanların da konuşmayanların da üstüne çöken ağır bir yüktür.
Bir bina çatlamışsa, o bina artık yalnızca taş, kum, demir değildir. O bina bir uyarıdır. O bina “beni boşaltın” diye bağırır. O bina “içimde can var” diye haykırır.
Ama biz ne yapmışız?
İddiaya göre bazı çatlaklara alçı çekmişiz.
Boyayla kapatmışız.
Sanki ölüm lekesi boya tutarmış gibi.
Bahçecioğlu Apartmanı iddiası daha da acı. Fidanel, binada kolon çatlakları olduğunu, bu çatlakların kapatıldığını, uyaran vatandaşların da azarlandığını söylüyor:
“Ne yapıyorsunuz burada? Yani burada kolonlar çatlaklı. Biz gördük. Kolonlar patlamıştı. Ne yapıyorsunuz?” diyen vatandaşa da hakaret edip kovalamışlar.
Sonra ne olmuş?
Aynı açıklamada, o çatlakları kapatan vatandaşın ailesinden 10 kişinin ve kendisinin de hayatını kaybettiği ifade ediliyor.
Bundan daha ağır ibret olur mu?
Bundan daha acı ders olur mu?
İnsan bazen düşmanını dışarıda arar. Oysa ihmalle, menfaatle, korkuyla, mal elden gitmesin diye kapatılan çatlakla kendi mezarını kendi elleriyle sıvar.
Malatya’nın faciası biraz da budur.
“Ev elimizden gider” korkusu, “can elimizden gider” gerçeğini bastırmıştır.
Bir kentin en büyük yıkımı budur.
Deprem öldürür, evet.
Ama ihmali süsleyen alçı daha önce öldürür.
Boyanın altında saklanan çatlak, gün gelir tabuta dönüşür.
Hakim Bey Apartmanı için anlatılanlar da ayrı bir yara.
Fidanel’in ifadesi açık:
“Bu binanın kolonlarında, kirişlerinde ciddi anlamda çatlaklar var. Bina ağır hasar almış. Bu tespitlerle raporlanmış. Sonradan rapor nasıl olduysa ortadan kayboluyor.”
Nasıl kayboluyor?
Bir rapor buhar mı olur?
Bir tespit kendi kendine mi uçar?
Bir binanın çatlağı dosyada kaybolunca, gerçekte de kaybolmuş mu sayılır?
Hayır.
O çatlak yerinde durur.
O kolon zayıflığını unutmaz.
O kiriş affetmez.
Ve gün gelir bina, Fidanel’in ifadesiyle:
“Bir un çuvalının yere düşüp patlaması gibi” patlar.
Bu benzetme ağırdır.
Ama yıkım daha ağırdır.
Bir apartman devrilmemiş, “un olmuş” deniyor.
Kolonla kiriş ayırt edilememiş.
Toz duman olmuş.
İnsan sormadan edemiyor:
Bu raporlar neredeydi?
Bu dilekçeler kimin masasındaydı?
Bu çatlakları kim gördü?
Kim görmedi?
Kim sustu?
Kim “idare eder” dedi?
Kim “sonra bakarız” diye erteledi?
Ve en acısı: Bugün kimler yargılanıyor, kimler yargılanmıyor?
Fidanel buna da isyan ediyor:
“Ve şu an o binayla alakalı mimarlar, mühendisler yargılanıyor. Ben bunu asla kabul etmiyorum.”
Elbette teknik kusur varsa yargı gereğini yapar.
Ama mesele yalnızca projeyi çizenle, ruhsatı verenle, imzayı atanla sınırlıysa, hakikat eksik kalır.
Hasarı gizleyen nerede?
Raporu sümen altı eden nerede?
Çatlağı kapatan nerede?
Zorunlu tespiti yapmayan anlayış nerede?
Bir kentin yapı stokunu yıllarca kaderine terk eden sistem nerede?
Sadece birkaç teknik personelin yakasına yapışarak vicdan rahatlatılamaz.
Bu işin hesabı, dosya sayısıyla değil, mezar taşı sayısıyla ölçülür.
Fidanel’in en çarpıcı iddialarından biri de 24 Ocak sonrası zorunlu hasar tespiti yapılmaması meselesidir.
“Kırılma noktamız bu” diyor.
Evet, kırılma noktası belki de tam orasıdır.
Eğer bir kent deprem görmüşse, hasar tespiti vatandaşın dilekçesine bırakılamaz.
Çünkü vatandaş korkar.
Evinden olurum diye korkar.
Kiraya çıkamam diye korkar.
Malım gider diye korkar.
Esnaf dükkânını kaybederim diye korkar.
Ama devlet korkmaz.
Devlet bakar.
Devlet tespit eder.
Devlet mühürler.
Devlet boşaltır.
Devlet canı maldan üstün tutar.
Bunu yapmadığınızda ne olur?
Alçı devreye girer.
Boya devreye girer.
Sıvama devreye girer.
Sonra enkaz devreye girer.
Sonra ambulans.
Sonra mezarlık.
Sonra da herkes “Allah rahmet eylesin” der.
Tamam da bu kadar mı?
Bu kadar kolay mı?
“Allah rahmet eylesin” demek yetmez.
Önce “kim ihmal etti?” diye sormak gerekir.
“Kim sustu?” diye sormak gerekir.
“Kim göz yumdu?” diye sormak gerekir.
“Kim raporu yok etti?” diye sormak gerekir.
“Kim çatlağı boya ile kapattı?” diye sormak gerekir.
Malatya’nın eski yapı stoku da ayrı bir mesele.
Fidanel diyor ki:
“Malatya çarşısı çok eski yapılarla, eski yapı stoku dolu, ömrünü tamamlamış sağlam olsa bile ömrünü tamamlamış binalardan, binlerce binadan oluşan bir şehir.”
Bu söz de kulağa küpe olmalı.
Bir binanın ayakta durması, onun güvenli olduğu anlamına gelmez.
Bir duvarın boyalı olması, onun sağlam olduğu anlamına gelmez.
Bir kolonun sıvalı olması, onun hasta olmadığı anlamına gelmez.
Bir şehir, eski yapı stokunu kaderine bırakarak geleceğe yürüyemez.
Malatya bunu çok ağır ödedi.
Şimdi yapılması gereken, acıyı romantikleştirmek değil.
“Yüzyılın felaketi” deyip dosyaları kapatmak hiç değil.
Yapılması gereken bellidir:
24 Ocak sonrası hangi binalar hasar aldı?
Hangilerine tespit yapılmadı?
Kimler başvuru yaptı?
Hangi raporlar düzenlendi?
Hangi raporlar kayboldu?
Hangi binalarda çatlaklar kapatıldı?
Kimler uyardı?
Kimler uyarıları susturdu?
Bunlar tek tek ortaya konulmalıdır.
Çünkü bu mesele yalnızca geçmişin hesabı değildir.
Bu mesele bugün hâlâ içinde insan yaşayan binaların geleceğidir.
Bugün de bir yerlerde çatlak vardır.
Bugün de birileri “boya badana yap geçer” diyordur.
Bugün de birileri “ev elimizden gider” korkusuyla susuyordur.
Bugün de birileri “bize bir şey olmaz” diyordur.
İşte o yüzden bu iddialar unutulmamalıdır.
Bu sözler kenara not edilmelidir.
Çünkü bir şehir, enkazdan ders çıkarmazsa, enkazın altında kalmaya devam eder.
Malatya’nın ihtiyacı süslü cümleler değil.
Malatya’nın ihtiyacı açık hesaplaşmadır.
Alçının altındaki çatlağı konuşmadan, boyanın altındaki ihaneti görmeden, kaybolan raporların peşine düşmeden, “dirençli şehir” lafı havada kalır.
Dirençli şehir, önce hakikati taşıyabilen şehirdir.
Hakikatten korkan şehir, betondan da korkmalıdır.
Çünkü beton susar.
Ama gün gelir konuşur.
Ve konuştuğunda sesi, enkazın içinden gelir.



































