SİLKELENME VAKTİ
İnönü Üniversitesi’nde Turgut Özal Kongre ve Kültür Merkezi dolmuş taşmış.
Akademisyenler, valiler, “politika yapıcılar” yan yana gelmiş.
Başlık janjanlı: “Demografik Gelecek Zirvesi ’26”.
Konu?
Konu yakıcı.
Konu, aslında hepimizin içten içe bildiği ama halının altına süpürdüğü o büyük felaket: Nüfus krizimiz.
Rektör Prof. Dr. Nusret Akpolat kürsüye çıkıp acı reçeteyi masaya vuruyor: "Dünyada olduğu gibi ülkemizde de derin bir demografik krizin eşiğinde bulunuyoruz.".
Sonra da o meşhur rakamı fırlatıyor önümüze: 1,48. Hani nerede o 2,1’lik yenilenme eşiği?
Hani nerede o övündüğümüz genç nüfus?.
Rektör Bey haklı olarak gürlüyor: "Bu gidişat bir varoluşsal tehdit, bir felaket hatta bir millî güvenlik sorunu olarak karşımıza çıkmaktadır.".
Günaydın beyler, günaydın!
Biz yıllarca "nüfusumuz fazla, aç kalacağız" masallarıyla, Batı'dan ithal aile planlaması nakaratlarıyla uyutulurken, meğer kökümüze kibrit suyu dökülüyormuş.
Şimdi Vali Seddar Yavuz çıkıp gerçeği suratımıza çarpıyor: "Türkiye, geçmişte 'nüfusumuz fazla' tartışmalarını yürütmüş; aile planlaması politikalarıyla nüfus artışını sınırlamaya çalışmıştır.".
Ne oldu peki?
Şimdi o sınırladığınız nüfusu mumla arar hale geldiniz.
Bakınız, bu bir "sayı" meselesi değil, bir zihniyet meselesidir.
Dijitalleşme dediler, bireysellik dediler, çocuk sahibi olmayı "ayak bağı" gibi pazarladılar.
Aileyi zayıflattılar, mahalleyi bitirdiler.
Sonuç? 1,48!.
Peki, çözüm ne?
Vali Bey’in teşhisi net:
"En önemli çözüm alanlarından biri aile kurumunun korunması ve güçlendirilmesidir.".
Somut önerisi de var; kreş!.
Özellikle 0-3 yaş grubuna vurgu yapıyor:
"En önemli çözüm önerisi kreştir.".
Çalışan anneyi yalnız bırakırsan, "kariyer mi çocuk mu" ikilemine mahkûm edersen, o kadın çocuk yapmaz kardeşim!. Yapamaz!.
Dr. Mehmet Karabay da oradaydı.
Müjdeyi verdi: "2026-2035 dönemi 'Aile ve Nüfus 10 yılı' ilan edildi.".
Güzel... Güzel de, on yıl sonra kucağımızda yaşlı bir nüfusla, boşalmış okullarla kalmak istemiyorsak bu "10 yıl" kağıt üzerinde kalmamalı.
Akademisyenler sunumlar yapacak, sosyolojik ve iktisadi boyutlar konuşulacak. Ama asıl mesele, bu salonlardan çıkan sesin sokağa, mutfağa, beşiğe yansıyıp yansımayacağıdır.
Eğer biz hala "Her bireyin üniversite mezunu olması gerektiği" saplantısıyla sanayiyi ara elemansız bırakıyorsak, üretimi durduruyorsak bu kriz sadece nüfusta kalmaz, topyekûn bir çöküşe dönüşür.
Malatya’da yükselen bu ses, sadece bir üniversite etkinliği değil, bir imdat çığlığıdır.
Ya şimdi silkelenip kendimize döneceğiz ya da 1,48'in karanlığında yok olup gideceğiz.
Karar bizim.



































