Reklam
SON DAKİKA
Reklam

GERÇEK SEVDA

GERÇEK SEVDA
A- A+

Sevda, arkadaşı Nihal’le birlikte Manisa merkezdeki büyük bir Alışveriş Merkezine girmişti. Işıl ışıl, rengârenk mağazaların arasında dolaşırken zamanın nasıl geçtiğini fark etmemişlerdi. Nihal bir şey anlatıyor, Sevda ise yarı dinliyor yarı vitrinlere dalıp gidiyordu.

Alışverişlerini tamamlayıp çıkışa yöneldiklerinde, pasajın kalabalığı yavaş yavaş seyrelmişti. Gün ışığı kapıdan içeri süzülüyor, dışarının hareketli dünyasını haber veriyordu. Tam o sırada, Sevda’nın adımları fark etmeden yavaşladı.

Bir bakış… Kısa ama tuhaf bir şekilde etkili bir bakış…

Pasajın karşı köşesinde büyük bir beyaz eşya mağazasının kapısında duran yakışıklı bir genç, gözlerini ondan ayırmadan bakıyordu. Ne kabaydı ne de çekingen; sanki bir şey söylemek ister gibi, ama kelimeleri henüz bulamamış gibiydi.

Nihal durumu hemen fark etti. Sevda’nın kolunu hafifçe dürtüp başıyla genci işaret etti. “Bak,” diye fısıldadı, “sana bakıyor… hem de öyle böyle değil.”

Sevda önce aldırmamış gibi yaptı. Ama merak, insanın içine sızan ince bir sızı gibiydi. Dayanamadı, başını çevirip o yöne baktı. Göz göze geldikleri an, içinden bir ürperti geçti. Kalbi bir an durakladı, sonra daha hızlı atmaya başladı.

Genç, bakışlarını kaçırmadı. Hatta hafifçe gülümsedi. Bu gülümseme, Sevda’nın iç dünyasında küçük bir dalga oluşturdu; nedeni belirsiz ama etkisi hissedilir bir dalga…

“Gidelim mi?” dedi Sevda, sesi her zamankinden biraz daha kısık.

Nihal hafifçe gülerek, “İstersen biraz daha dolaşalım,” diye takıldı. “Belki kader tekrar karşına çıkarır.”

Sevda bir şey demedi. Ama içinden geçenleri kendisi de tam olarak anlayamıyordu. Bu sadece sıradan bir bakış mıydı… yoksa başlayacak bir hikâyenin ilk satırı mı?

Pasajdan dışarı adım attıklarında akşamın ılık rüzgârı yüzlerine hafifçe çarptı. Caddenin kalabalığına karışırken Nihal, dayanamayıp yeniden konuyu açtı.

“Az önceki yakışıklı delikanlı…” dedi, hafifçe gülümseyerek. “Sana öyle dikkatli bakıyordu ki, görmemek mümkün değildi. Sen ne düşünüyorsun?”

Sevda, gözlerini kaçırarak omuz silkti. “Fark etmedim,” dedi kısa ve sakin bir sesle.

Ama bu cevap, içinden geçenleri gizlemeye yetmiyordu. Çünkü o bakışı fark etmişti… hem de fazlasıyla. Gencin gözlerindeki o duru ifade, aklının bir köşesine yerleşmişti bile.

Nihal, Sevda’nın yüzüne dikkatle bakıp hafifçe kaşlarını kaldırdı. “Fark etmedim ha?” diye takıldı. “Peki neden yüzün kızardı o zaman?”

Sevda istemsizce gülümsedi, ama kendini toparladı. “Saçmalama Nihal,” dedi. “Herkes herkese bakar işte.”

Yine de kalbinin derininde küçük bir kıpırtı vardı. İstemese de o gencin bakışı hoşuna gitmişti. Belki de ilk kez, yabancı birinin bakışı bu kadar anlamlı gelmişti ona…

Aradan bir haftadan fazla zaman geçmişti. Sevda ve Nihal, o gün gittikleri parktan çıkmış, sohbet ede ede evlerine doğru yürüyordu. Akşamüstünün dinginliği sokağa yayılmış, rüzgâr ağaçların yapraklarını hafifçe hışırdatıyordu.

Yol üzerindeki büyük bahçeli, gösterişli bir villanın önünden geçerken konuşmaya öylesine dalmışlardı ki, etraflarında olup biteni fark etmiyorlardı. Tam o sırada villanın bahçe kapısı ağır ağır açıldı. İçeriden spor bir araba sokağa doğru ilerledi.

Direksiyondaki genç, iki kızı son anda fark etti. Ani bir refleksle frene bastı. Tekerleklerin çıkardığı ses sokağın sessizliğini yararken, araba kızlara çarpmadan hemen önce durdu.

Sevda ve Nihal, irkilerek oldukları yerde kaldılar. Kalpleri hızla çarparken, neye uğradıklarını bir an anlayamadılar.

Arabanın kapısı hızla açıldı. Genç adam telaşla aşağı indi. Yüzünde hem endişe hem de mahcup bir ifade vardı. Hızlı adımlarla yanlarına yaklaştı. “Çok özür dilerim,” dedi nefesini toparlamaya çalışarak. “Daha dikkatli olmalıydım… ama siz de dalmışsınız, fark etmediniz. Bir şeyiniz var mı?”

Sevda, hâlâ olayın etkisindeydi. Kalbi göğsünde hızla çarpıyordu. Birkaç saniye sonra kendini toparladı, başını hafifçe salladı. “Yok, bir şeyimiz yok,” dedi. “Asıl siz kusura bakmayın… biz de dikkat etmedik.”

Genç, derin bir nefes alarak rahatladı. Gözleri bir an Sevda’nın gözlerinde durdu. Sanki o an, zaman kısa bir süreliğine yavaşladı. “İsterseniz,” dedi nazik bir sesle, “sizi gideceğiniz yere bırakayım. Hiç değilse kendimi affettirmiş olurum.”

Nihal, Sevda’ya kısa bir bakış attı. Ama Sevda’nın cevabı gecikmedi.
“Teşekkür ederiz,” dedi kibarca, “ama gerek yok. Biz yürüyerek gideceğiz, evimiz hemen şurada diyerek evlerinin olduğu sokağı gösterdi.”

Genç başını anlayışla salladı. Hafif bir gülümsemeyle, “Peki… tekrar özür dilerim,” dedi.

Kızlar yollarına devam ederken Sevda bir an dönüp bakmak istedi… ama kendini tuttu. Yine de gözleri, az önceki o bakışta kalmıştı.

İçinde tarif edemediği bir his vardı. Sanki bu karşılaşma, henüz bitmemiş bir hikâyenin başlangıcıydı… 

Günler geçip gidiyordu… Ama bazı anlar, insanın içinden hiç geçmiyordu.

Sevda, akşamları yatağına uzandığında ya da elindeki işle oyalanmaya çalıştığında, o villadan çıkan genci düşünmeden edemiyordu. Fren sesiyle başlayan o kısa karşılaşma, zihninde giderek büyüyen bir hatıraya dönüşmüştü. Gencin yüzündeki telaş, gözlerindeki ifade… hepsi bir şekilde aklında kalmıştı.

Bir de alışveriş merkezinde karşılaştıkları o diğer genç vardı… Onun bakışı da farklıydı. Daha sade, daha sıcak… sanki daha içtendi.

Sevda, farkında olmadan ikisini kıyaslamaya başlamıştı. Biri, villadan çıkan genç… güçlü, kendinden emin ve belli ki varlıklı bir hayatın içinden gelen biri. Diğeri ise daha mütevazı görünen, ama bakışlarında farklı bir samimiyet taşıyan o yabancı…

Aslında henüz hiçbirinin adını bilmiyordu. Ama kader, isimleri çoktan yazmış gibiydi: Villadan çıkan genç Mert’ti… Zengin bir iş adamının oğluydu. Babasının sanayi bölgesinde büyük bir fabrikası vardı. Hayatı, imkânların ve rahatlığın içinden geçiyordu. Üzerindeki özgüven, yürüyüşüne bile yansıyordu.

Diğer genç ise Berk’ti… Belki bir beyaz eşya mağazasında çalışan bir tezgâhtar, belki de kendi hayat mücadelesini veren sıradan bir genç… Ama bakışlarında, parayla ölçülemeyecek bir sıcaklık vardı. Biri aklını kurcalıyor… Diğeri ise kalbine dokunuyordu.

Ve o hâlâ bilmiyordu… İnsan bazen seçimlerini gözleriyle değil, kalbiyle yapmak zorunda kalırdı.

Sevda’nın bilmediği bir şey daha vardı… İki genç de, tıpkı onun gibi, Sevda’yı düşünüyordu. Onu yeniden görebilme umudunu içlerinde büyütüyorlardı.

Mert, o kısa karşılaşmadan sonra Sevda’yı aklından çıkaramamıştı. Araştırıp onun oturduğu sokağı öğrenmiş, fakat hangi evde yaşadığını bulamamıştı. Yine de umudunu kaybetmemişti. Belki bir gün karşılaşırlar diye, neredeyse her gün arabasıyla o sokaktan geçiyordu.

Ve bir gün… Beklediği an nihayet karşısına çıktı. Sevda, evden çıkmış, mahalle marketine doğru yürüyordu. Mert onu uzaktan görür görmez kalbi hızlandı. Arabasını aceleyle kenara çekti, fazla belli etmeden onun peşinden markete girdi.

İçeride, sıradan bir müşteri gibi davranmaya çalışıyordu. Raflar arasında dolaşıyor, ama gözleri Sevda’yı arıyordu. Sonunda, çikolataların olduğu reyonda onu gördü. Bir an durdu… sonra sanki tesadüfmüş gibi yaklaşarak karşısına çıktı.

Sevda, onu görür görmez irkildi. Kalbi birden hızlandı. Bu yüzü unutması mümkün değildi. Mert hafifçe gülümseyerek selam verdi. “Merhaba… nasılsınız? Beni affettiniz mi?” diye sordu.

Sevda da selamını aldı, kendini toparlamaya çalışarak, “Merhaba… affedecek bir şey yok ki,” dedi.

Mert bu fırsatı kaçırmak istemedi. “Öyleyse,” dedi, “izin verirseniz size bir çikolata alayım. Böylece beni gerçekten affettiğinizi anlamış olurum.”

Sevda önce tereddüt etti. “Gerek yok,” demek istedi… ama Mert’in içten ısrarı karşısında yumuşadı. “Peki,” dedi hafif bir gülümsemeyle. “Fıstıklı çikolatayı çok severim…”

Mert hemen raftan bir tane aldı. O an, ikisi de bunun sıradan bir alışveriş olmadığını biliyordu. Küçük bir çikolata bahanesiyle, aslında yeni bir başlangıcın kapısı aralanmıştı.

Mert, kasaya doğru yürürken Sevda’nın yanında ilerliyordu. Aralarında kısa bir sessizlik oldu. Ama bu sessizlik rahatsız edici değil, aksine içten içe büyüyen bir yakınlığın habercisi gibiydi.

Kasadan çıktıktan sonra Mert, bir an duraksadı. Sanki söylemek istediği bir şey vardı ama kelimeleri dikkatle seçmek istiyordu. “Şey…” dedi hafifçe gülümseyerek, “eğer sakıncası yoksa… sizinle tekrar görüşmek isterim. Belki bir kahve içeriz… İsterseniz numaranızı alabilir miyim?”

Sevda’nın kalbi yine hızlandı. Bu, beklediği ama aynı zamanda çekindiği bir soruydu. Bir an düşündü. İçindeki ses “evet” diyordu, ama temkinli olmayı da elden bırakmak istemiyordu.

“Ben… çok dışarı çıkmam aslında,” dedi yumuşak bir sesle. “Ama… konuşabiliriz.”

Bu cümle, Mert için yeterliydi. Sevda numarasını söyledi, Mert de hemen telefonuna kaydetti. Yüzünde çocukça bir sevinç belirdi. “Teşekkür ederim,” dedi. “Sizi rahatsız etmem… sadece tanımak istedim.”

Sevda hafifçe gülümsedi. “Göreceğiz,” dedi.

Tam o sırada, marketin kapısı açıldı. İçeri giren kişi, Sevda’nın bir an donup kalmasına neden oldu. Bu… o gençti. AVM’de kendisine bakan, o sakin ve sıcak bakışlı genç… Berk.

Berk de Sevda’yı görür görmez duraksadı. Gözleri bir an Mert’e kaydı, sonra tekrar Sevda’ya döndü. Yüzündeki ifade değişmişti; şaşkınlıkla birlikte hafif bir hayal kırıklığı seziliyordu.

Sevda ne yapacağını bilemedi. İki bakış arasında kalmıştı.

Mert, ortamın değiştiğini fark etti ama nedenini tam anlayamadı. “Tanıdığın biri mi?” diye sordu.

Sevda kısa bir tereddütten sonra, “Şey… evet… yani…” diyebildi sadece.

Berk yavaşça yaklaştı. “Merhaba,” dedi sakin ama derin bir sesle.

Sevda da karşılık verdi. “Merhaba…”

O an, üç kişi arasında görünmeyen bir gerilim oluşmuştu.

Aynı akşam… Sevda ve Nihal odada oturuyorlardı. Nihal, Sevda’nın yüzündeki farklı ifadeyi hemen fark etti.

“Bir şey var,” dedi gülerek. “Anlat bakalım… bugün neler oldu?”

Sevda önce sustu. Sonra dayanamayıp her şeyi anlattı. Mert’le markette karşılaşmasını… numarasını vermesini… ve en sonunda Berk’in içeri girişini…

Nihal gözlerini büyüttü. “Yani şimdi…” dedi heyecanla, “iki farklı genç… ve ikisi de senin hayatına girmeye çalışıyor?”

Sevda derin bir nefes aldı. “Ben de ne yapacağımı bilmiyorum,” dedi.

Nihal hafifçe gülümsedi: “Bence hikâye şimdi başlıyor…”

Sevda ile Mert’in görüşmeleri giderek sıklaşmıştı. Artık neredeyse her gün konuşuyor, fırsat buldukça buluşuyorlardı. Sohbetleri ilerledikçe aralarındaki mesafe kısalıyor, arkadaşlıkları yavaş yavaş başka bir duyguya dönüşüyordu.

Bir gün, öğle vakti Nihal Sevda’nın yanına geldi. “AVM’ye gidelim mi?” dedi. “Geçen gün aldığım iplik eksik kaldı, onu tamamlayalım.” Bunu söylerken içinden geçen düşünce başkaydı: Belki o genci tekrar görür…

Sevda çok da düşünmeden kabul etti. Birlikte AVM’ye gittiler. İçeri girdikleri anda Nihal’in gözleri etrafı taramaya başladı. Ve çok geçmeden onu gördü.

Berk… Yine o kapının önündeydi. Sanki bekliyormuş gibi…

Sevda ise farkında değildi. Tuhafiyeye girdiler, Nihal eksik malzemesini aldı. İşlerini bitirip dışarı çıktıkları anda Berk hemen yanlarına yaklaştı. “Merhaba,” dedi sakin bir sesle.

Sevda bir an duraksadı ama selamını aldı. “Merhaba…”

Berk, gözlerini Sevda’dan ayırmadan devam etti: “Benim adım Berk, eğer sakıncası yoksa… yukarıda bir kahve içebilir miyiz? Biraz konuşmak isterim.”

Bu teklif Sevda’yı hazırlıksız yakalamıştı. Kalbi bir an sıkıştı. Ne söyleyeceğini bilemedi. Ama sonra yüzü ciddileşti. Nihal’in koluna girerek,
“Benim sizinle kahve içip sohbet edecek bir konum yok,” dedi net bir sesle.

Sözleri kırıcı değildi ama mesafe koyuyordu. Hiç beklemeden Nihal’i de yanına çekerek AVM’den hızlı adımlarla çıktılar.

Berk arkalarından bakakaldı… Söyleyemediği sözler, olduğu yerde asılı kalmıştı.

Dışarı çıktıklarında Nihal, Sevda’ya dönüp hafifçe gülümsedi: “Vay vay… iki yakışıklı arasında paylaşılamayan prenses,” dedi takılarak.

Sevda kaşlarını çattı ama gülümsemesini de saklayamadı. “Saçmalama,” dedi. “Öyle bir şey yok.” Ama içten içe biliyordu… Bu hikâye artık sadece bir tesadüfler zinciri değildi. İki farklı yol… Ve o, hangisine yürümesi gerektiğini henüz bilmiyordu.

O günlerde Mert’in villasında sessiz ama derin bir fırtına kopuyordu. Mert, artık duygularını saklamıyordu. Bir akşam annesinin karşısına geçmiş, Sevda’yı sevdiğini ve onunla evlenmek istediğini açıkça söylemişti. “Gidip isteyelim,” demişti kararlı bir sesle. “Ben Sevda’yla bir hayat kurmak istiyorum.”

Annesi bu sözleri duyar duymaz sert bir şekilde karşı çıktı. “Bu mümkün değil,” dedi kesin bir tavırla. “Kim olduğunu, nasıl bir aileden geldiğini bilmiyoruz. Hem… bize uygun değil.”

Mert’in yüzündeki ifade değişti. “Anne, ben onu seviyorum,” dedi. “Bunun başka bir ölçüsü yok.”

Ama annesi geri adım atmadı. “Bu iş olmaz,” diye tekrarladı.

Bu konuşma, günler boyunca süren bir tartışmanın başlangıcı oldu. Evdeki hava ağırlaşmış, anne ile oğul arasındaki mesafe her geçen gün biraz daha büyümüştü. Bir hafta kadar böyle geçti…

Bir akşam Mert’in babası eve geldiğinde, günlerdir hissettiği gerginliğin nedenini sordu. Eşi, olanları olduğu gibi anlattı. “Oğlun,” dedi, “iki sokak ileride fakir bir ailenin kızını beğenmiş. Üstelik kızın babası da yokmuş. Onunla evlenmek istiyor.”

Baba bir süre sustu. Düşünceli bir şekilde oğluna baktı. Sonra sakin ama net bir sesle konuştu: “Hanım,” dedi, “senin kaygılarını anlıyorum… ama oğlum sevmiş, sevdalanmış. Gönül bu, söz dinlemez. Sevdiğiyle evlensin. Mutlu olacaksa, gerisi önemli değil.”

Bu sözler Mert’in içinde bir umut ışığı yaktı. Babasından aldığı bu destekle annesinin karşısına bir kez daha çıktı. Bu kez daha kararlı, daha sakindi.

Günler süren konuşmalar, kırgınlıklar ve ısrarların sonunda annesi de yumuşadı. Belki tam anlamıyla ikna olmamıştı… ama oğlunun gözlerindeki kararlılığı görmezden gelememişti. Ve sonunda kabul etti.

Bir akşamüstü, Mert ve ailesi Sevda’nın evine gittiler. Mütevazı ama sıcak bir evdi. İçeri girildiğinde samimiyet hemen hissediliyordu. Yapılan sohbetlerin ardından, büyüklerin sözleriyle iki gencin hayatı resmiyet kazandı. O akşam…
Sevda ile Mert’in sözü kesildi. Günler geçip gidiyordu… Sevda ile Mert, hayatlarının en mutlu günlerini yaşıyorlardı. Geleceğe dair kurulan hayaller, yapılan planlar, her konuşmalarında biraz daha gerçeklik kazanıyordu. Sevda, içten içe kurduğu o sıcak yuva hayalini büyütürken, annesi de her gün onun mutluluğu için dua ediyordu.

Bir gün Sevda, arkadaşı Nihal’in evine gitmek için hazırlanıyordu. Dışarıda hava kapalıydı; yağmur ince ince başlamıştı. Annesi arkasından seslendi:
“Kızım, şemsiyeni al… hava yağışlı.”

Sevda aceleyle kapıya yönelirken, “Bir şey olmaz anne, şurası yakın,” dedi. “Koşar gider, hemen dönerim.” Cevabı beklemeden kapıyı açtı ve hızlı adımlarla apartman merdivenlerine yöneldi.

Ama bazen bir an… Bir hayatın yönünü değiştirmeye yeterdi.

Merdivenlerden inerken ayağı kaydı. Dengesini kaybeden Sevda, bir anda yere düştü. Sert bir çarpma sesi yankılandı merdiven boşluğunda. Beline aldığı darbenin acısıyla kıpırdayamaz hâle geldi. Nefesi kesilmişti. Ayağa kalkmak istedi… ama başaramadı.

“Anne…!” diye seslendi çaresizlikle. “Anne, yardım et…”

Ama o sırada içeride elektrik süpürgesinin sesi vardı. Annesi, salonda temizlik yapıyor, kızının sesini duymuyordu. Sevda merdivenlerde öylece kalmıştı.
Zaman geçtikçe acı artıyor, sesi zayıflıyordu. Bir süre sonra gözleri karardı…
Ve bilinci yavaşça kayboldu. Ne kadar zaman geçtiğini kimse bilmiyordu.

Ta ki bir komşu kapısını açıp dışarı çıkana kadar… Kadın, merdivenlerde hareketsiz yatan Sevda’yı görünce donakaldı. Hemen koşup annesine haber verdi. Panik içinde ambulans çağrıldı.

Annesi merdivenlere indiğinde, Sevda’yı o hâlde görünce dizlerinin bağı çözüldü. “Sevda…” diye fısıldadı titreyen bir sesle. Ama artık zaman, korkunun ve çaresizliğin içinden akıyordu…

Sevda, gelen ambulansla hastaneye kaldırılmış, gerekli tüm müdahaleler yapılmıştı. Annesi, titreyen ellerle Mert’e de haber vermişti. Haberi alır almaz Mert, annesini de yanına alarak hastaneye koştu. Koridorda geçen dakikalar saatler gibi uzuyordu. Herkes nefesini tutmuş, doktordan gelecek haberi bekliyordu. Bir süre sonra doktor kapıdan çıktı. Yüzündeki ciddiyet, söyleyeceklerinin ağırlığını hissettiriyordu. “Maalesef…” dedi yavaşça. “Sevda’nın omuriliği zedelenmiş. Şu an için felç durumu söz konusu.” Sözler, koridorda soğuk bir rüzgâr gibi esti. “Ancak,” diye devam etti doktor, “umut kesilmez. Uzun bir tedavi süreci olacak. Aylarca sürecek fizik tedaviyle belki yeniden ayağa kalkabilir.” “Belki…” İşte en ağır kelime buydu.

O sırada Nihal de hastaneye gelmiş, kapı önünde söylenenleri duymuştu. Gözleri doldu, sesi çıkmadı. İçinde bir şeyler sessizce kırıldı.

İlk günlerde Mert hep oradaydı. Her gün geliyor, Sevda’nın başucunda oturuyor, çiçekler getiriyor, umutlu sözler söylüyordu. Ama zaman… İnsanın içindeki duyguların da sınandığı bir şeydi. Günler geçtikçe ziyaretler seyrekleşmeye başladı. Her gün gelen Mert, iki günde bir gelmeye başladı… sonra üç günde bir… Sonra… Hiç gelmemeye başladı. Telefonlar kesildi. Sözler sustu.

Bu değişimde en büyük pay, annesine aitti. “Oğlum,” diyordu sürekli, “o artık felçli birisi. Ondan sana eş olmaz. Hayatını böyle bir yükle geçiremezsin. Yüzüğü gönderelim, bu işi burada bitirelim.”

Mert, başlarda direndi. Ama her tekrar edilen söz, bir damla gibi içini aşındırdı. Ve sonunda… Vazgeçti.

Sevda hastaneden taburcu olup eve geldiği günlerden birinde, kapı çaldı. Gelen, Mert’lerin evinde çalışan hizmetçilerden biriydi. Elinde küçük bir kutu vardı. Kutunun içinde… Söz yüzüğü. Hiçbir not yoktu. Hiçbir açıklama yoktu. Sadece sessiz bir vedaydı bu.

Annesi, kutuya uzun uzun baktı. Kutuyu Sevda’ya götürüp onun parmağındaki yüzüğü çekip çıkardığında Sevda’nın gözlerinden süzülen yaşlar, artık sadece acının değil… hayal kırıklığının da iziydi. O an anladı… Bazı insanlar, en çok ihtiyaç duyduğun anda giderdi.

Ve bazı hikâyeler… En güzel yerinde yarım kalırdı. Sevda artık sadece bacaklarından değil… Sevdiğini sandığı gençten de olmuştu.

Bir akşam, yatağında uzanırken gözleri dolu dolu Nihal’e baktı. “Hani beni çok seviyordu?” dedi titreyen bir sesle. “Hani beni çok mutlu edecekti…?”

Bu soruların cevabı yoktu. Ya da vardı… ama söylemek çok ağırdı.

Maddi durumları iyi değildi. Fizik tedavi, her gün taksiyle gidip gelmek, seans ücretleri… bunların hiçbiri karşılanabilecek gibi değildi. Sevda için artık hayat ya yatağın içinde ya da tekerlekli sandalyenin sınırları içinde geçecekti.

Nihal, arkadaşının bu hâline kahroluyordu. Elinden bir şey gelmemesi, en çok canını yakan şeydi. Onu oyalamak, acısını biraz olsun unutturmak için çareler arıyordu. Bir gün aklına bir fikir geldi. “Sevda,” dedi yumuşak bir sesle, “sana örgü malzemeleri alayım. Bir şeyler örersin, zamanın geçer… kafan dağılır.”

Sevda başını hafifçe çevirdi. Çaresizce gülümsedi. “Belki iyi gelir…” dedi. İçinde bir umut değil… Sadece oyalanma isteği vardı.

Ertesi sabah Nihal, her zaman gittikleri AVM’deki tuhafiyeye gitti. Renk renk ipliklerin arasından seçtiklerini aldı. Ama aklı başka yerdeydi. Dalgındı. Elindeki poşetle dışarı çıktığında birine çarpar gibi oldu. Berk…

Berk onu görünce hafifçe gülümsedi. “Bugün güzel arkadaşınız yok,” dedi. “Yalnız gelmişsiniz…” Ama Nihal’in yüzüne dikkatle baktığında bir şeylerin ters gittiğini hemen anladı. Gülümsemesi soldu. “Özür dilerim,” dedi daha ciddi bir sesle. “Bir şey mi oldu?”

Nihal’in gözleri doldu. Sanki günlerdir içinde biriktirdiği acıyı anlatacak birini arıyordu. “Sormayın…” dedi kısık bir sesle. “Çok kötü…” 

Berk bir an duraksadı, sonra nazikçe, “İsterseniz yukarı çıkalım,” dedi. “Orada daha rahat konuşuruz.” Birlikte kafeteryaya geçtiler.

Nihal oturur oturmaz anlatmaya başladı. Sevda’nın sözlendiğini… Geçirdiği kazayı… Omuriliğinin zarar gördüğünü… Ve en acısı… sözlüsünün onu terk ettiğini… Her kelime, ağır ağır döküldü dudaklarından. “Şimdi evde…” dedi sesi titreyerek, “felçli bir şekilde yatıyor. Tedavi bile göremiyor… maddi imkân yok…”

Berk’in yüzü ciddileşti. Gözlerinde derin bir hüzün belirdi. Sevda’nın başına gelenler, sadece bir hikâye gibi gelmemişti ona. İçinde bir yerlere dokunmuştu. Belki de… Çoktan dokunmuştu. Berk, Nihal’in anlattıklarını dinledikçe içten içe yıkılmıştı. Bir süre sessiz kaldı… sonra başını kaldırıp yavaşça sordu: “Onu… ziyaret edebilir miyim?”

Nihal tereddüt etti. “Bilmem ki…” dedi. “Sevda’nın durumu… biraz hassas.”

Ama Berk’in gözlerindeki samimiyet ve ısrar dikkat çekiciydi. “Lütfen,” dedi. “Sadece geçmiş olsun demek istiyorum.”

Kısa bir sessizliğin ardından Nihal yumuşadı. “Peki,” dedi. “Yarın gelebilirsin.”

Adresini ve telefon numarasını verdi. Ardından vedalaşıp kafeteryadan ayrıldı. Berk ise bir süre oturduğu yerde kaldı. Düşünceliydi… ama kararlıydı.

Ertesi gün… Berk, elinde büyük bir demet çiçekle Sevda’nın evinin bulunduğu sokakta Nihal’i bekliyordu. İçinde garip bir heyecan vardı. Sanki uzun zamandır görmek istediği birine gidiyormuş gibi…

Nihal geldiğinde birlikte eve yöneldiler. Kapıyı Sevda’nın annesi açtı. Nihal, Berk’i tanıttı. “Geçmiş olsuna geldi,” dedi.

Kadın, mahcup ama misafirperver bir ifadeyle içeri buyur etti.

Sevda’nın odasının kapısı aralandığında, içeride sessiz bir dünya vardı.

Berk içeri adım attığında Sevda’nın gözleri bir anda büyüdü. Hiç beklemediği biriydi bu. Zihninden saniyeler içinde onlarca düşünce geçti: Acımaya mı geldi?
Beni istemedin, şimdi bu hâlini gör demeye mi geldi? Yoksa… sadece meraktan mı?

Ama Berk’in yüzünde böyle bir ifade yoktu. Gözlerinde ne acıma vardı ne de üstünlük… Sadece içten bir üzüntü ve saygı… “Geçmiş olsun,” dedi yumuşak bir sesle. “Çok üzüldüm. Sizden izin almadan geldim… ne olur beni affedin.”

Sevda bir an sustu. İçindeki karmaşayı kelimelere dökemedi. Sadece başını hafifçe sallayıp, “Teşekkür ederim,” diyebildi.

Nihal de yanına oturdu. Üçü birlikte bir süre sohbet ettiler. Nihal konuşuyor, Berk arada söze giriyor… Sevda ise dinliyordu.

Ama Berk’in her cümlesinde başka bir şey vardı. Zorla söylenen teselli sözleri değil… Gerçekten inandıran, içten gelen cümleler…

Sevda fark etmeden biraz daha rahatladı. İçindeki karanlık, çok az da olsa aralanır gibi oldu. Belki de ilk kez… Kendini sadece “acınacak biri” gibi hissetmedi.

Bir süre sonra Berk ayağa kalktı. “Ben artık gideyim,” dedi nazikçe. “Sizi yormak istemem.” Kapıya yönelirken durdu, Sevda’ya döndü: “Eğer izin verirseniz… sizi yine ziyaret etmek isterim.”

Sevda cevap vermedi. Ama bu sessizlik, bir reddediş değildi. Berk, bunu hissetti. Ve sessizliği bir kabul gibi aldı. Hafifçe gülümsedi. Çünkü bazı cevaplar… kelimelerle değil, kalple verilirdi.

Ertesi gün Berk yine geldi. Bu kez elinde büyük bir buket değil… sadece bir gül ve küçük bir çikolata vardı. Kapıyı çaldığında içeri buyur edildi. Sessiz adımlarla Sevda’nın odasına yöneldi. İçeri girdiğinde Nihal’in de orada olduğunu gördü.

Berk kapıda durup hafifçe gülümsedi. “Rahatsız etmiyorum umarım…” dedi.

İkisi de başlarını kaldırıp ona baktı. Sevda’nın yüzünde bu kez şaşkınlık değil, daha yumuşak bir ifade vardı. “Yok,” dedi Nihal, “gel… tam zamanında geldin, biz de kavga ediyorduk.”

Berk gülümseyerek içeri girdi, sandalyeye oturdu. Elindeki gülü Sevda’ya uzattı.
“Bu… size,” dedi kısa ve sade bir şekilde.

Sevda gülü aldı. İlk kez içten bir gülümseme belirdi yüzünde. “Teşekkür ederim…”

Bu küçük jest, odanın havasını değiştirmişti. Bir süre sonra sohbet koyulaştı. Artık konuşmalar daha samimiydi. Gülüşmeler, küçük espriler… Sevda’nın yüzüne uzun zamandır gelmeyen bir canlılık gelmişti.

Berk bir ara sustu. Sanki aklında bir şey vardı. Sonra birden, hiç dolandırmadan konuştu: “Sevda,” dedi, “ben seni her gün arabamla alıp fizik tedaviye götürmek istiyorum. Tedavini aksatmadan sürdürmeni sağlamak…”

Oda bir anda sessizleşti. Sevda’nın yüzündeki gülümseme dondu. “Nasıl yani?” dedi. “Olmaz… öyle şey olur mu?”

Nihal de şaşkınlıkla Berk’e baktı. İkisinin de aklından aynı düşünce geçti: Bu kadarını nasıl yapabilir?

Onların gözünde Berk… Belki bir mağazada çalışan, kendi hâlinde bir gençti.

Sevda başını salladı. “Gerçekten çok düşüncelisin,” dedi nazikçe. “Ama bu mümkün değil. Seni de zor durumda bırakmak istemem.”

Nihal de destekler gibi başını salladı. “Evet… sağ ol ama…”

Berk onların ne düşündüğünü anlamıştı. Ama yüzünde ne kırgınlık vardı ne de geri adım atma isteği. Sadece sakin bir kararlılık… “Bu benim için bir yük değil,” dedi yavaşça. “İnanın… sadece yardımcı olmak istiyorum.”

Sevda gözlerini kaçırdı. İçinde bir şeyler kıpırdamıştı. Ama alıştığı hayal kırıklıkları… Onu temkinli olmaya zorluyordu.

Odanın içinde kısa bir sessizlik oluşmuştu. Sevda başını öne eğmiş, Nihal ise Berk’e bakıyordu. İkisi de aynı düşüncedeydi ama söylemeye çekiniyordu.

Berk, bu sessizliğin ne anlama geldiğini anlamıştı. Hafifçe gülümsedi… ama bu gülümsemenin altında ince bir sızı vardı. “Sanırım…” dedi yavaşça, “benim bunu yapamayacağımı düşünüyorsunuz.”

Sevda hemen başını kaldırdı. “Hayır, öyle değil…” demek istedi ama cümlesi yarım kaldı. Çünkü öyleydi.

Berk sandalyesinde biraz öne eğildi. Sesi sakindi ama bu kez daha netti. “Ben… bir beyaz eşya mağazasında tezgahtar değilim,” dedi.

Nihal’in kaşları şaşkınlıkla kalktı. Sevda’nın gözleri büyüdü.

Berk devam etti: “Orada çalışıyorum… ama kendi işimizin mağazası o. Babamın birkaç şubesi var. Aynı zamanda abimde özel bir hastanenin başhekimi ve sahibi.”

Bu sözler odada yankılandı. Sevda, Berk’e bakakaldı. Zihnindeki bütün yargılar bir anda sarsılmıştı.

“Ben size bunu söylemek istemedim,” dedi Berk. “Çünkü… sizin beni olduğum gibi tanımanızı istedim. Ama şimdi mesele bu değil.” Bir an durdu. Gözlerini Sevda’nın gözlerine sabitledi. “Senin yürüyebilme ihtimalin var,” dedi. “Ve ben… bunun için elimden geleni yapmak istiyorum.”

Sevda’nın gözleri doldu. Bu kez içindeki duygu… utançla karışık bir minnettarlıktı.

Nihal, sessizce olanları izliyordu. İçinden geçen tek şey şuydu: Demek ki insanı dış görünüşüyle değerlendirmek ne büyük hata…

Sevda titreyen bir sesle konuştu: “Ben… seni yanlış anladım.”

Berk başını hafifçe salladı. “Önemli değil,” dedi. “Herkes öyle düşünürdü.”

Sevda’nın gözlerinden bir damla yaş süzüldü. “Bu kadarını… neden yapıyorsun?”

Berk bu soruya hemen cevap vermedi. Sanki doğru kelimeyi arıyordu. Sonra çok sade bir şekilde söyledi: “Çünkü… seni ilk gördüğüm günden beri unutamadım.”

O an… Odanın içindeki her şey durdu sanki. Bu söz, ne gösterişliydi ne de abartılı… Ama içtenliğiyle her şeyden daha güçlüydü.

Sevda başını eğdi. Kalbi yeniden atmaya başlamıştı… ama bu kez farklıydı. Acının içinden doğan bir umut gibi… Sevda, o gün Berk’in söylediklerinden sonra uzun süre sessiz kaldı. İçinde bir şeyler değişmişti. Korkuları hâlâ vardı…
Ama o korkuların arasından ince bir umut ışığı sızıyordu.

Ertesi gün, Berk söz verdiği gibi geldi. Bu kez yalnız değildi. Onu, çalıştıkları abisinin hastanesinin bünyesinde yer alan fizik tedavi merkezindeki bir uzmanla tanıştırdı. Süreç anlatıldı, yapılacaklar tek tek açıklandı.

Sevda ilk kez… “Belki” kelimesine gerçekten tutundu. Başlangıç zor oldu. İlk günlerde sadece oturmak bile yorucuydu. Kasları zayıflamış, bedeni ona yabancılaşmıştı.

Ama Berk… Hep yanındaydı. Her sabah kapının önünde arabasıyla bekliyor, Sevda’yı dikkatle araca bindiriyor, tedaviye götürüyor, seans boyunca dışarıda sabırla bekliyordu. Bazen içeri girip moral veriyor, bazen sadece gözleriyle “devam et” diyordu.

Nihal de onları hiç yalnız bırakmadı. Günler geçti… Haftalar geçti… Bir gün fizyoterapist, Sevda’ya destekle ayağa kalkmasını söyledi. Sevda korktu. “Yapamam…” dedi. 

Ama Berk yanındaydı. Elini uzattı. “Denemeden bilemezsin,” dedi.

Sevda titreyen ellerle Berk’in elini tuttu. Yavaşça… çok yavaşça doğrulmaya çalıştı. Ve… Ayakta durdu. Sadece birkaç saniye… Ama o birkaç saniye, bir mucize gibiydi. 

Sevda ağladı. Nihal ağladı. Berk… sadece gülümsedi. Çünkü o an biliyordu:
Bu hikâye yarım kalmayacaktı.  Aylar süren tedavi… Sabır… Gözyaşı… Ve inanç…

Sevda, her gün biraz daha güçlendi. Önce birkaç adım… Sonra destekle yürüyüş… Ve bir gün… Hiç destek almadan yürüdü. O gün, sadece bir iyileşme günü değildi. Yeniden doğuştu.

Zaman geçti. Sevda artık sağlığına kavuşmuştu. Hayata yeniden tutunmuş, içindeki kırıkları sevgiyle onarmıştı. Ve en önemlisi… Yanında kimin gerçekten kaldığını görmüştü.

Bir akşam, sade ama anlamlı bir törenle nişanlandılar… Bir zaman sonra Sevda ve Berk evlendiler.

Nihal, en önde gözyaşlarıyla onları izliyordu. Bu kez o gözyaşları acıdan değil, mutluluktandı.

Berk, Sevda’nın elini tutarken gözlerinin içine baktı. “Birlikte yürüyelim,” dedi.

Sevda gülümsedi. “Bu kez gerçekten…” Ve yürüdüler.

Çünkü bazı insanlar… Sadece iyi günlerde değil, en zor anlarda yanında olanlardır.

Ve Sevda gerçek aşkı, gerçek sevdayı, gerçek sevgiyi Berk’le bulmuştu…
Gerçek sevda insanı yeniden ayağa kaldırır.

Yorum yazın

Yorum yazmalısınız
İsim yazmalısınız
Doğru bir email yazmalısınız
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmayacaktır.

İrfan BAŞARANOĞLU yazıları

Çok okunanlar