KARA TREN

Zarife, çocuklarını okula göndermek ve kendisi de üzüm bağına gitmeden önce kahvaltıyı erkenden hazırlamak için sabahın ilk ışıklarıyla yatağından kalktı. Daha doğrulurken sırtındaki ağrıyı hissetti. Dünden kalan o sızı, gece boyunca dinmek bir yana, sanki biraz daha derinleşmişti. Belinin iki yanından başlayıp omuzlarına doğru yayılan ağrı, her hareketinde kendisini belli ediyordu.
Bir an yatağın kenarında oturup gözlerini kapattı. İçinden, “Bugün biraz dinlensem…” diye geçirdi. Fakat bu düşünce daha tamamlanmadan aklından silindi. Dinlenmek onun için çoğu zaman lüks sayılırdı. Evde bekleyen çocukları, yapılması gereken işler, bağdaki üzümler ve günün bitmek bilmeyen telaşı vardı. Onun hayatında sabah, güneş doğduğunda değil, insanın gözünü açtığında başlardı.
Zarife, yavaşça ayağa kalktı. Bir eliyle belini tutarak mutfağa geçti. İki odalı, küçük evlerinin içi gecenin serinliğini hâlâ taşıyordu. Duvarların arasına sinmiş odun kokusu, ocakta yakılmayı bekleyen birkaç çıranın kokusuyla birbirine karışıyordu.
Ocağın başına çömeldi. Birkaç parça odunu yerleştirip ateşi yaktı. Alevler önce cılız cılız yanmaya başladı, ardından odunları sararak mutfağın içini hafifçe aydınlattı. Zarife, çaydanlığı ocağın üzerine koydu.
Sonra kahvaltılıkları hazırlamaya koyuldu.
Bir parça peynir, birkaç zeytin, domates, salatalık ve dün akşamdan kalan ekmek… Fazlasına gerek yoktu. Çocukların karnı doysun, okula aç gitmesinler yeterdi. Kendi için ne yediğinin ise pek önemi yoktu. Onun alışkanlığı buydu; önce çocuklar, sonra ev, en son kendisi…
Çaydanlıktan yükselen ince buhar, mutfağın serin havasına karışırken Zarife bir an pencereye yöneldi. Dışarısı henüz tam olarak aydınlanmamıştı. İlçenin üzerine çöken sabah sessizliği, evlerinin yanındaki istasyondan gelen lokomotif sesi ve tren düdüğüyle bölünüyordu.
Biraz sonra Manisa ile Alaşehir arasında çalışan banliyö treni gelecekti. Yolcular da yavaş yavaş istasyonda toplanmaya başlamışlardı.
Zarife, pencerenin önünde durup dışarı baktı. Bugün de bağa gidecekti. Üzümlerin toplanma zamanıydı. Asmaların arasında yapılacak daha çok iş vardı. Son günlerde sırtındaki ağrı artmış olsa da bunu kimseye belli etmemeye çalışıyordu. Çünkü evin geçimi ve çocukların ihtiyaçları onun omuzlarındaydı.
Kahvaltıyı hazırladıktan sonra çocukların odasına geçti. Haydi çocuklar, kalkın. Kahvaltı hazır.
Hikmet, uykulu bir sesle: Anne, daha erken değil mi? diye mırıldandı.
Zarife gülümsedi. Erken ama okul beklemez. Hadi, hazırlanmanız lazım.
Hikmet ve Hülya yataklarından doğrulurken Zarife, kapının yanında bir süre onları izledi. Onların küçücük bedenleriyle büyük bir hayatın içine hazırlıksızca yürümeleri, içinde hem gurur hem de endişe uyandırıyordu.
Çocuklar, annelerinden yaklaşık yarım saat sonra bu iki odalı küçük evden çıkıp okula gideceklerini biliyorlardı. Her sabah aynı düzen tekrar ediliyordu. Önce anneleri kalkar, kahvaltıyı hazırlar, çocukları uyandırır, onların çantalarını kontrol eder, ardından kendisi bağa giderdi.
Bu küçük evin içinde büyük bir hayat yaşanıyordu.
Evin duvarları belki dardı ama Zarife’nin çocukları için kurduğu hayaller genişti. Onların kendisi gibi ömür boyu başkalarının kapısında çalışarak yaşamalarını istemiyordu. Okusunlar, bir meslek sahibi olsunlar, hayatın karşısında daha güçlü dursunlar istiyordu.
Çocuklar sofraya oturdu. Zarife de karşılarına geçti. Fakat sırtındaki ağrı yüzünden oturduğu yerde bile rahat değildi. Belli etmemeye çalışarak çayını doldurdu.
Hülya annesine dikkatlice baktı. Anne, sen neden bugün böyle oturuyorsun? diye sordu.
Zarife hemen cevap vermedi. Sonra yüzüne küçük bir gülümseme yerleştirdi. Bir şeyim yok kızım. Biraz sırtım ağrıyor, o kadar.
Hikmet ise annesinin yüzüne dikkatlice baktı. Annesinin “Bir şeyim yok.” derken aslında bir şeylerinin olduğunu artık anlayabilecek yaştaydı. Bugün de bağa gidecek misin? diye sordu.
Zarife, çayından küçük bir yudum aldı. Gideceğim.
Dinlensen olmaz mı?
Bu soru, Zarife’nin içinde bir yere dokundu. Bir an sustu. Sonra başını hafifçe eğerek: Olmaz yavrum. Gitmezsem ne yer ne içeriz? dedi.
Sofra toplandı. Çocuklar okula hazırlanmak için odalarına geçtiler. Zarife ise yeniden mutfağa döndü. Bulaşıkları yıkadı, ocağın ateşini söndürdü, evin kapı ve pencerelerini kontrol etti. Sonra çocukların okul çantalarına son kez baktı.
Çocuklar, anneleri evden çıkmadan önce onun elini öptüler. Akşam görüşürüz, anne.
Zarife, çocuklarını evde bırakıp kapının önüne çıkarken: Dikkatli olun. Okuldan çıkınca doğruca eve gelin,dedi.
Kapı kapandı. Ev bir anda sessizliğe büründü. Az önce çocukların sesleriyle dolu olan iki odalı ev, şimdi çocukların nefes alışını bile duyabileceği kadar sessizdi.
Zarife bir süre kapının önünde öylece kaldı. Sonra derin bir nefes aldı. Elini yine beline götürdü. Ağrı hâlâ oradaydı. Fakat o da ağrılarla yaşamaya alışmıştı.
Üzerine eski hırkasını aldı, başına yazmasını bağladı ve bağa gidecek işçileri bekleyen arabaya doğru yürümeye başladı.
Sabah güneşi, ovanın üzerinde yavaş yavaş yükseliyordu. Arabada kadınlar sabah sohbetine başlamış, konuşurken zamanın nasıl geçtiğini anlamadan üzüm toplayacakları bağa varmışlardı.
Zarife, diğer kadınlarla birlikte arabadan indi. Bağın içindeki asmalar sabahın ilk ışıklarıyla birlikte daha canlı görünüyordu. Yaprakların üzerinde gece boyunca biriken çiy damlaları, güneşin ışığında parlıyordu.
Üzümlerin toplanacağı asmaların olduğu yöne doğru yürürken uzaktan gelen tren düdüğü duyuldu.
Zarife durdu.
Kara tren…
Bağın hemen aşağısından geçen demir yolunda ağır ağır ilerleyen tren, sabahın sessizliğini yararak Manisa’ya doğru gidiyordu.
Zarife, trenin arkasından bir süre baktı.
Her tren geçişinde içinde garip bir duygu uyanırdı. Kara tren, kimilerini uzaklara götürür, kimilerini yıllar sonra geri getirirdi. Kimi için umut, kimi için ayrılık demekti.
Zarife ise o sabah trene bakarken çocuklarını ve kocasını düşündü.
“Çocuklar şimdi okuldadırlar.” diye geçirdi içinden.
Sonra kocasını düşündü. Belki bir gün o da bu trenlerden birine binecek, evine dönecekti. Yıllar önce bu topraklardan ayrıldığı gibi, belki yine bu trenlerden birisi ile geri gelecekti.
Bir gün çocukları da büyüyecek, belki okuyacak, büyük şehirlerde yaşayacak, kendi hayatlarını kuracaklardı. Onlar da bir gün bu trenlerden birine binip gideceklerdi.
Belki o zaman bu küçük ev, bu bağlar, bu yorgun sabahlar ve sırtındaki ağrılar geride kalacaktı.
Ama Zarife’nin asıl beklediği çocuklarının büyümesi değil, kocasının dönmesiydi.
Kocası yıllar önce çalışmak için Fransa’ya gitmişti. İlk yıllarda mektuplar yazıyor, para gönderiyordu. Birkaç yıl sonra dönmüş, küçük bir ev satın almış ve yeniden Fransa’ya gitmişti.
İlk zamanlar düzenli olarak haber gönderiyordu. Sonra mektuplar seyrekleşti. Gönderdiği paralar kesildi. Haber alamaz oldular.
Zarife önce endişelendi. Sonra kendisini teselli etmeye başladı. “Ha bugün, ha yarın gelir.” Bu düşünceyle yıllar geçti.
Kocasının dönüp dönmeyeceğini kimse bilmiyordu. Zarife ise her tren sesinde, her istasyon düdüğünde aynı heyecanla başını kaldırıyor, gözleri uzaklara dalıyordu.
Belki gelen trenin içindeydi. Belki bir gün, hiç beklemediği bir anda karşısına çıkacaktı.
Zarife’nin gözleri doldu. Elinin tersiyle gözyaşını sildi. Sonra başını kaldırıp güneşe baktı. Yeter ki onlar okusun… Kocam da geri dönsün… diye mırıldandı.
Sonra başını önüne eğip işine devam etti.
Kara tren ise rayların üzerinde ağır ağır uzaklaşıyor, çıkardığı tekdüze seslerle ovanın sabahına karışıyordu.
Zarife’nin önünde uzun bir gün vardı. Bağ onu bekliyordu. İş onu bekliyordu. Asmalar, ellerinin değmesini bekliyordu.
Zarife ise akşam alacağı günlük yevmiyeyi düşünüyordu. O para, evin ihtiyaçlarından birini karşılayacaktı. Belki çocuklara okul için bir şeyler alınacaktı. Belki mutfakta eksilen bir ihtiyaç tamamlanacaktı.
Onun için bir günlük yevmiye, yalnızca bir günlük kazanç değildi. Çocuklarının sofrasına konulacak ekmek, okul çantalarına girecek bir defter, evin eksiklerinden birinin tamamlanması demekti.
Zarife, elindeki sepeti kavradı ve asmaların arasında üzüm salkımlarını kesmeye devam etti.
Güneş yükseliyor, ova ısınıyor, kadınların sesleri bağın içinde birbirine karışıyordu.
Uzaklarda kara trenin sesi giderek zayıflıyordu.
Fakat Zarife’nin içinde yıllardır bitmeyen bir bekleyiş vardı.
Tren uzaklaşıyordu.
Umut ise hâlâ yerinde duruyordu.
Ve hayat, her zamanki gibi, hiç kimseyi beklemeden akıp gidiyordu.
Çocuklar öğleden sonra okuldan gelmiş, üzerlerini değiştirdikten sonra evde bulunan yiyeceklerden bir şeyler atıştırarak karınlarını doyurmuşlardı.
Hikmet, ilkokulun son sınıfındaydı. Hülya ise üçüncü sınıfa gidiyordu. Birkaç ay sonra okullar kapanacak, Hikmet ortaokula başlayacak, Hülya da bir üst sınıfa geçecekti. İkisi de bunun bilincindeydi. Özellikle annelerinin kendileri için ne kadar büyük fedakârlık yaptığını görüyor, derslerini aksatmadan çalışmaya gayret ediyorlardı.
Hikmet, kardeşinin takıldığı yerlerde ona yardım ederdi. Hülya bazen bir problemi çözemediğinde ya da okuduğu bir metni anlamakta zorlandığında ağabeyinin yanına gelir, defterini onun önüne koyardı.
Hikmet, sabırla kardeşine yardımcı olurdu. Bak, önce burayı okuyacaksın. Sonra sorunun ne istediğini anlayacaksın, derdi.
Hülya da ağabeyini dikkatle dinler, anlamadığı yerleri tekrar sorardı.
Dersleri bittikten sonra ise Hikmet’in dünyası değişirdi. Bazen arkadaşları kapının önüne gelir, onu çağırırlardı. Hikmet, annesi evdeyse izin ister, ardından arkadaşlarıyla birlikte dışarı çıkardı. Genellikle istasyon tarafına giderlerdi. İstasyon, çocukların gözünde bambaşka bir dünyaydı. Gün boyunca trenler gelir, trenler giderdi. Lokomotiflerin çıkardığı sesler, rayların üzerindeki tekerlek gürültüsü ve tren düdükleri onların en büyük eğlencesiydi.
Hikmet ve arkadaşları trenleri seyreder, vagonların pencerelerindeki yolculara el sallarlardı. Bazı yolcular da çocukların el sallamasına karşılık verir, bu durum onları daha da sevindirirdi. Sonra rayların kenarlarında dolaşmaya başlarlardı. Bazen ellerine geçen küçük teneke parçalarını ya da ince tahta parçalarını rayların üzerine koyar, tren geçtiğinde bunların tekerleklerle rayların arasında ezilişini merak ve heyecanla izlerlerdi.
Çocuklar için bu bir oyundu.
Fakat istasyonda görevli bekçi onları her gördüğünde kızardı. Kaç kere söyleyeceğim size? Raylardan uzak durun! diye bağırırdı.
Çocuklar hemen birbirlerine bakar, gülüşerek rayların kenarından uzaklaşırlardı. Bekçi gözden kaybolduktan bir süre sonra ise yeniden istasyonun çevresine dönerlerdi.
Yine bir gün, arkadaşlarıyla birlikte rayların kenarında oynarken Hikmet’in dikkatini yerde duran siyah parçalar çekti. Rayların çevresinde epeyce siyah taş vardı. Önce bunların sıradan taşlar olduğunu düşündü. Eğilip yerden birini aldı. Elinde çevirdi, dikkatlice inceledi. Taşa benziyordu ama taştan farklıydı. Parmaklarına siyah bir toz bulaşmıştı. Biraz daha dikkatli bakınca bunların taş olmadığını anladı. Bunlar, lokomotiflerden düşen kömür parçalarıydı.
Hikmet’in aklına birden bir fikir geldi. “Bunları toplasak…” diye düşündü.
Evlerinin kış aylarında ne kadar soğuk olduğunu biliyordu. Annesi, odun ve kömür almak için her yıl ne kadar zorlandıklarını da gizleyemiyordu. Özellikle yaklaşan kış ayları için yakacak bulmak, evin en büyük meselelerinden biriydi. Hikmet yerdeki kömür parçalarına yeniden baktı. Bunları eve götürebilirdi. Fakat yanında taşıyacak ne bir kovası ne de bir çantası vardı.
Arkadaşlarıyla oyunlarına bir süre daha devam etti. Daha sonra hava kararmaya yaklaşırken evine döndü. Eve girer girmez doğruca odunluğa yöneldi. Orada duran eski çuvallardan birini aldı. Çuvalı omzuna attıktan sonra kimseye bir şey söylemeden yeniden istasyon tarafına doğru yürüdü.
Rayların kenarına vardığında eğilip kömür parçalarını toplamaya başladı. Küçük parçaları bile tek tek çuvala koyuyordu. Bir süre sonra çuval ağırlaşmaya başladı. Hikmet, taşıyabileceği kadar kömürü topladı. Çuvalın ağzını bağladı ve büyük bir çabayla sırtına aldı. Çuval, küçük bedenine göre oldukça ağırdı. Fakat Hikmet aldırmadı. Yavaş yavaş, dinlene dinlene evin yolunu tuttu.
Eve vardığında annesi de bağdan dönmüş, günlük işlerini tamamlamıştı. Zarife, kapının önüne gelen oğlunun sırtındaki çuvalı görünce şaşırdı. Hikmet, o çuvalla ne yapıyorsun? diye sordu.
Hikmet, çuvalı sırtından indirdi. Yorgunluktan yüzü kızarmış, elleri ve kıyafetleri kömür tozuyla kirlenmişti.
Çuvalı kapının önüne bıraktı. Sonra ağzını açtı. İçinden siyah kömür parçaları döküldü.
Zarife şaşkınlıkla çuvala baktı. Bunları nereden buldun?
Hikmet, annesine dönerek: Demir yolunun kenarlarından topladım, anne, dedi.
Sonra heyecanla konuşmaya devam etti: Bundan sonra sık sık gidip toplarım. Rayların kenarında çok var. Böylece kışlık kömürümüzün en azından bir kısmını karşılayabiliriz.
Zarife önce oğlunun sözlerine karşı çıktı. Olmaz oğlum! Bu çok tehlikeli bir iş. Trenler geliyor, rayların kenarında dolaşmak olmaz.
Hikmet başını öne eğdi. Dikkat ederim, anne. Rayların üzerine çıkmam. Tren gelmeden de uzaklaşırım.
Zarife, oğlunun yüzüne baktı. Bir yanda annelik kaygısı vardı. Diğer yanda ise evin ihtiyaçları…
Kış yaklaşıyordu. Yakacak almak kolay değildi. Zarife’nin bağda kazandığı günlük yevmiye, evin temel ihtiyaçlarına ancak yetiyordu. Bir de çocukların okul masrafları vardı.
Bir süre düşündü. Hikmet birkaç ay sonra ortaokula başlayacaktı. Yeni okul için kılık kıyafet alınması gerekiyordu. Defter, kitap ve diğer ihtiyaçlar da evin bütçesine yeni bir yük getirecekti.
Zarife, çuvaldaki kömürlere yeniden baktı. Eğer Hikmet gerçekten dikkatli olur ve rayların tehlikeli kısmına yaklaşmadan yalnızca kenarlara düşen kömürleri toplarsa, en azından kışın kömür için harcayacakları paranın bir kısmını okul masraflarına ayırabilirlerdi. Sonunda derin bir nefes aldı. Peki, dedi.
Hikmet başını kaldırdı.
Ama çok dikkatli olacaksın. Tren geldiğinde rayların yanına yaklaşmayacaksın. Tek başına tehlikeli yerlere gitmeyeceksin.
Hikmet’in yüzü aydınlandı. Tamam anne. Çok dikkatli olacağım.
Zarife, oğlunun saçlarını okşadı. Seneye ortaokula başlayacaksın, oğlum. Senin okuyup iyi bir yere gelmeni istiyorum.
Hikmet annesinin gözlerinin içine baktı. O an, sırtındaki çuvalın ağırlığından daha ağır bir sorumluluğun omuzlarında olduğunu hissetti. Bu kömürler sadece evi ısıtmayacaktı. Belki de annesinin yükünü biraz olsun hafifletecekti. Belki Hikmet’in yeni okul kıyafetleri için gereken paranın bir kısmı buradan çıkacaktı.
Kapının önünde duran siyah kömür parçaları, o gün Zarife’nin gözünde yalnızca yakacak değildi. Onlar, yaklaşan kışa karşı bir güvenceydi.
Hikmet için ise annesine yardım edebilmenin verdiği ilk büyük mutluluktu.
Uzaklardan bir tren düdüğü duyuldu. Hikmet başını kaldırıp istasyonun bulunduğu tarafa baktı. Rayların üzerinde ağır ağır ilerleyen kara tren, akşamın sessizliğini yeniden bölüyordu.
Zarife ise oğluna baktı. İçinden hem bir endişe hem de bir umut geçti. Kara tren, bazılarını uzaklara götürüyor, bazılarını ise bekleyenlerine geri getiriyordu. Belki bir gün… Belki o trenlerden biri, yıllardır yolunu gözledikleri adamı da geri getirecekti.
Hikmet, neredeyse her gün derslerini bitirdikten sonra kömür toplamaya gidiyordu. Bazen arkadaşları da ona yardım ediyordu. Zamanla odunluk, rayların kenarından toplanan kömür çuvallarıyla yavaş yavaş dolmaya başlamıştı.
Hikmet her topladığı çuvala baktığında büyük bir mutluluk duyuyordu. Küçük yaşına rağmen evin yükünü biraz olsun hafiflettiğini düşünmek onu gururlandırıyordu.
Fakat Hikmet’in aklında artık başka bir fikir oluşmaya başlamıştı. Seneye ortaokula başlayacaktı. Artık büyüdüğünü hissediyordu. Annesinin sabahın erken saatlerinde kalkıp bağa gittiğini, akşam yorgun bir şekilde eve döndüğünü her gün görüyordu. Zarife’nin ellerindeki nasırları, yüzündeki yorgunluğu ve zaman zaman belini tutarak yürüyüşünü fark etmemek mümkün değildi.
Hikmet, evin geçimine daha fazla katkıda bulunmak istiyordu. Bu düşüncesini günlerce içinde sakladı. Sonunda bir akşam, yemeklerini yedikten sonra annesine anlatmaya karar verdi. O akşam sofrada her zamanki gibi sade bir yemek vardı. Hülya yemeğini bitirmiş, annesinin yanına sokulmuştu. Hikmet ise bir süredir söylemek istediklerini nasıl anlatacağını düşünüyordu.
Sonunda cesaretini topladı. Anne, sana bir şey sorabilir miyim?
Zarife, sofrayı toplamaya hazırlanırken oğluna baktı. Sor bakalım oğlum.
Hikmet biraz duraksadı. Anne, sen kumru yapabilir misin?
Zarife şaşkınlıkla oğluna baktı. Malzemesi olursa elbette yaparım. Ama şimdi nereden çıktı kumru?
Hikmet gülümsedi. Yemek için değil, anne.
Ya ne için?
Satmak için.
Zarife’nin elleri bir an durdu.
Hikmet heyecanla anlatmaya devam etti: Yakında okullar tatile girecek. Senin de bağa, üzüme gidip gelmelerin sona erecek. Ben de para kazanmak istiyorum.
Zarife sessizce oğlunu dinliyordu.
Manisa’ya giden banliyö treninde satış yapabilirim. Buradan Manisa’ya giderken kumru satarım. Sonra Manisa’dan dönerken de tekrar satarım. Böylece hem gidip gelirken çalışmış olurum hem de para kazanırım.
Hikmet annesinin yüzüne bakarak: Ne dersin anne, nasıl fikir? diye sordu.
Zarife’nin aklına yatmıştı. Oğlunun çalışmak istemesi, ailesine yardım etmeyi düşünmesi onu hem gururlandırmış hem de duygulandırmıştı. Fakat bir annenin zihninden geçen ilk şey her zaman çocuğunun güvenliği oluyordu. Bir de işin maddi tarafı vardı. Kumru yapmak için ekmek, peynir, domates ve diğer malzemeler gerekiyordu. Bunların alınması için para lazımdı. Ayrıca Hikmet’in trenle Manisa’ya gidip gelmesi için bilet parası da gerekiyordu.
Zarife, bunları düşünerek: Şimdilik dur hele oğlum. O zaman gelsin, bir düşünürüz, dedi.
Bu söz, kesin bir kabul değildi. Ama kesin bir ret de değildi.
Hikmet, annesinin sesindeki yumuşaklığı fark etti. İçinde küçük de olsa bir umut doğdu.
Tamam anne, dedi.
Fakat o gece yatağına yattığında zihninde çoktan yeni bir hayat başlamıştı. Trenin vagonlarında dolaştığını, yolculara kumru sattığını ve akşam eve kazandığı parayla döndüğünü hayal ediyordu.
Aradan birkaç gün geçti. Bir akşam Zarife bağdan döndüğünde, evin kapısında Hülya onu büyük bir sevinçle karşıladı. Anne! Müjdemi isterim!
Zarife, kızının yüzündeki heyecanı görünce şaşırdı. Ne oldu kızım?
Hülya, annesinin boynuna sarıldı. Babamdan mektup geldi!
Zarife olduğu yerde dona kaldı. Sanki zaman bir an için durmuştu. Ne söyleyeceğini bilemedi. Elleri havada kalmış, gözleri Hülya’nın yüzüne dalmıştı. Yıllardır beklediği bir haberdi bu. Ama haberin gerçekten geldiğine inanmakta zorlanıyordu. Bir süre sonra kendine gelebildi. Ne… Ne yazıyor? diye sordu.
Hülya başını salladı. Açmadım anne. Seni bekledim.
Zarife, kızına baktı.
O sırada kapının dışından ayak sesleri duyuldu. Hikmet de her zamanki gibi sırtında bir kömür çuvalıyla eve gelmişti. Çuvalı sırtından indirip kapının yanına bıraktı. Hülya’nın sözlerini duyunca olduğu yerde durdu. Ne oldu?
Hülya, heyecanla elindeki zarfı gösterdi. Babamdan mektup geldi!
Hikmet’in gözleri büyüdü. Babamdan mı?
Bir anda yorgunluğunu unuttu. Çuvalı kapının önünde bırakarak Hülya’nın yanına koştu. Zarfı kardeşinin elinden aldı. Açmadın mı?
Hayır. Annemi bekledim.
Hikmet, annesine baktı.
Zarife hâlâ konuşmadan duruyordu.
Hikmet zarfı dikkatle açtı. Kâğıdı çıkardı. Sonra yüksek sesle okumaya başladı.
Babası, bir ay sonra Türkiye’ye geleceğini yazıyordu. İşlerinin yoğunluğu nedeniyle bugüne kadar ne düzenli mektup yazabilmiş ne de izin alıp Türkiye’ye gelebilmişti. Çocuklarını ve Zarife’yi çok özlediğini, artık onları görmek istediğini anlatıyordu.
Hikmet mektubu okudukça Hülya’nın gözleri parlıyordu. Mektubun sonuna gelindiğinde Hülya sevinçle bağırdı. Babam geliyor!
Hikmet de kardeşinin sevincine katıldı. Bir ay sonra babamız burada olacak!
İki kardeş sevinçle birbirlerine sarıldılar. Ev, yıllardır duymadığı bir neşeyle dolmuştu.
Hülya sevinç çığlıkları atıyor, Hikmet ise bir an önce babasının geleceği günü düşünüyordu.
Fakat Zarife… Zarife sessizdi. Bir köşede duruyor, çocuklarını izliyordu. Yıllar sonra kocası gelecekti. Yıllardır yolunu gözlediği, her tren sesinde dönüp baktığı adam… Şimdi gerçekten dönüyordu. Sevinmek istiyordu. Ama sevincin nasıl bir duygu olduğunu unutmuş gibiydi. İçinde garip bir boşluk vardı. Yıllarca beklemişti.
“Ha bugün, ha yarın gelir.” diyerek günlerini geçirmişti. Şimdi ise bekleyişin sona ereceğini öğrenince ne yapacağını bilemiyordu. Yıllar geçmişti. İnsan değişirdi. Hayatlar değişirdi. Bekleyen de değişirdi, giden de… Zarife, yıllar önce uğurladığı adamın geri döneceğini biliyordu. Ama karşısına gelecek adamın hâlâ aynı adam olup olmadığını bilmiyordu. O da değişmişti. Yılların yükü omuzlarına binmiş, yüzüne çizgiler bırakmıştı. Bir zamanlar genç bir kadınken, şimdi iki çocuğunu tek başına büyütmüş, bağlarda çalışarak evini ayakta tutmuş bir anneydi.
Çocuklar sevinçle konuşmaya devam ederken Zarife yavaşça pencereye yöneldi. Dışarıda akşam karanlığı çökmeye başlamıştı. Uzaklardan tren düdüğü duyuldu. Zarife, pencerenin önünde durdu.
Bir zamanlar her tren geçtiğinde içinden aynı dileği geçirirdi: “Belki bu trenle gelir…”
Şimdi ise o trenin gerçekten onu geri getirecek olma ihtimali karşısında kalbi yeniden hızla çarpıyordu.
Kara tren…
Yıllardır onun için ayrılığın, bekleyişin ve umudun simgesiydi. Şimdi ise belki de yıllar sonra bir kavuşmanın habercisi olacaktı. Zarife gözlerini uzaklara çevirdi. İçinden tek bir soru geçti: “Acaba gerçekten dönecek mi?”
Evde çocukların sevinçli sesleri yükselmeye devam ederken, Zarife sessizce karanlığa baktı. Bir ay… Yalnızca bir ay kalmıştı. Kara trenin yıllardır taşıdığı umut, belki de artık evlerinin kapısına kadar gelecekti.
Zarife ve çocukların günlük yaşamları, mektubun gelişinden sonra da aynı şekilde devam ediyordu. Ancak artık her günün içinde başka bir heyecan vardı. Gün sayıyorlardı. Babalarının geleceği günü bekliyorlardı. “Belki bugün gelir…” Bir ay böyle geçti. Mektupta yazılan gün yaklaşmış, ardından da geçmişti. Bir hafta daha beklediler. Gelmedi. İki hafta geçti. Yine gelmedi.
Bu süre içinde çocuklar okuldaki son günlerini de tamamlamış, karnelerini alarak yaz tatiline girmişlerdi. Hikmet ilkokulu bitirmişti. Artık birkaç ay sonra ortaokula başlayacaktı. Hülya da başarıyla sınıfını geçmiş, bir üst sınıfa geçmenin sevincini yaşıyordu.
Fakat babalarının geleceği haberi gerçekleşmedikçe, karne sevinçleri bile yarım kalıyordu. İlk günlerde çocuklar sürekli soruyorlardı. Anne, babam bugün gelir mi?
Zarife her defasında aynı cevabı vermeye çalışıyordu. Belki gelir yavrum. Bir işi çıkmıştır. Birkaç gün gecikmiştir. Ama günler geçtikçe bu sözleri söylemek de zorlaşmaya başlamıştı.
Çocukların umutları yavaş yavaş tükeniyordu. Zarife ise içindeki hayal kırıklığını onlara belli etmemeye çalışıyordu. Geceleri çocuklar uyuduktan sonra pencerenin önüne geçiyor, istasyon tarafından gelen sesleri dinliyordu. Uzaklardan duyulan her tren düdüğünde kalbi istemsizce hızlanıyordu. Sonra tren geçip gidiyor… Zarife yine aynı sessizliğin içinde kalıyordu.
Bir ay… Bir buçuk ay… Derken iki ay geçti. Artık umutları tükenmişti. Zarife, çocuklarının yanında bunu söylemese de kocasının yine dönmeyeceğini anlamıştı.
Üzüm toplama mevsimi de sona ermişti. Bağlarda iş kalmamış, sezon kapanmıştı. Zarife artık her sabah bağa gitmiyordu. Fakat hayatın ihtiyaçları bitmiyordu. Evde iki çocuk vardı. Mutfakta eksilenler vardı. Yaklaşan ortaokul masrafları vardı. Zarife, bu kez evlere temizliğe gitmek için iş aramaya başladı. Sabahları çarşıya çıkıyor, tanıdığı insanlara soruyor, ev temizliği yapacak bir yer bulmaya çalışıyordu.
Bu arada Hikmet de annesini sürekli kumru işi konusunda sıkıştırıyordu. Anne, artık başlayalım.
Biraz daha bekleyelim oğlum.
Okullar açılmadan çalışmak istiyorum. Ne kadar erken başlarsam o kadar iyi olur.
Hikmet’in bu isteği gün geçtikçe daha da artıyordu. Zarife sonunda başka çare kalmadığını düşündü. Bir gün çocuklarını da yanına alarak çarşıya çıktı. Yıllardır küçük küçük biriktirdiği paranın bir kısmını çıkardı. Bu para, onun için kolay kazanılmış bir para değildi. Bağlarda çalışarak, yevmiyesinden artırarak, evin ihtiyaçlarını kısarak biriktirdiği paraydı. Ama şimdi oğluna bir fırsat vermek istiyordu.
Çarşıdan kumru yapmak için gerekli malzemeleri aldılar. Taze domatesler, peynirler ve sandviç ekmeklerinin arasına konacak diğer malzemeleri seçtiler. Sonra Hikmet’in kumruları taşıması için yayvan bir sepet aldılar.
Sepeti ellerinde eve dönerlerken Hikmet’in heyecandan gözleri parlıyordu. Ertesi sabah Hikmet gün doğmadan uyandı. Annesi ve kardeşi henüz hazırlık yaparken o doğruca fırına gitti. Fırından taze sandviç ekmekleri aldı. Sıcacık ekmeklerin kokusu sepetin içine yayılıyordu.
Hikmet eve döndüğünde annesi de kumruların içine konacak malzemeleri hazırlamıştı. Küçük mutfakta üçü birden çalışmaya başladılar.
Hikmet ekmekleri hazırlıyor, Hülya annesinin verdiği malzemeleri getiriyor, Zarife ise kumruları özenle hazırlıyordu. Kısa süre sonra mutfak, taze ekmek ve hazırlanan yiyeceklerin kokusuyla dolmuştu.
Hazırladıkları kumruları, aldıkları yayvan sepetin içine temiz ve beyaz bir örtü sererek dikkatlice yerleştirdiler.
Hülya birden: Ağabey, peçete de koyalım. İnsanlara lazım olur, dedi.
Hikmet kardeşinin fikrini beğendi. Çarşıdan aldıkları bir paket peçeteyi de sepetin üzerine yerleştirdiler. Her şey hazırdı. Hikmet, trenin gelmesine yakın sepetini alarak istasyona gitti. Vezneden Manisa’ya gidebilmek için bir bilet aldı. Treni beklerken istasyondaki yolculara kumru satmaya başladı. İlk satışını yaptığında yüzü aydınlandı. Bir tane… Sonra bir tane daha… Kısa süre içinde birkaç kumru satmıştı.
Tren istasyona geldiğinde Hikmet, sepetini dikkatlice taşıyarak vagona bindi. Tren hareket eder etmez yolcuların arasından geçmeye başladı. Taze kumru! Kumru var! diyordu. Bazı yolcular merakla ona bakıyor, bazıları ise hemen bir kumru satın alıyordu. Trenin durduğu ara istasyonlarda yeni yolcular biniyor, Hikmet de her seferinde sepetindeki kumruları göstermeye devam ediyordu. Yolculuk boyunca satış yaptı. Manisa’ya vardığında sepetindeki kumruların yarıdan fazlasını satmıştı.
Manisa garına varınca Hikmet hemen trenden indi. Doğruca vezneye giderek dönüş bileti aldı. Sonra yeniden trenin kalkacağı perona yöneldi. Dönüş yolunda da satış yapmaya devam etti. Manisa’dan Alaşehir’e doğru ilerleyen trenin içinde sepetindeki son kumruları da sattı. Alaşehir’e vardığında sepet bomboştu. Fakat Hikmet’in cebindeki paralar ağırlaşmıştı. Cebinden gelen madeni para şıkırtıları, ona dünyanın en güzel sesi gibi geliyordu.
Trenden indiğinde yüzünde büyük bir mutluluk vardı. Sepetini koluna taktı ve hızlı adımlarla evin yolunu tuttu. Eve vardığında Zarife de iş aramaktan yeni dönmüştü. Hülya ile birlikte divanda oturuyorlardı.
Hikmet kapıdan girer girmez sepetini yere bıraktı. Yüzündeki sevinç her şeyi anlatıyordu. Koşarak annesine sarıldı. Hepsi bitti, anne! dedi.
Zarife şaşkınlıkla oğluna baktı. Ne bitti?
Hikmet boş sepeti gösterdi. Kumruların hepsi satıldı!
Hülya sevinçle yerinden kalktı ve ağabeyine sarıldı. Yarın yine gidecek misin? diye sordu.
Hikmet hiç düşünmeden cevap verdi: Elbette! Okullar açılana kadar her gün gidip geleceğim. Sonra cebindeki paraları çıkardı. Paraları annesinin önüne koydu.
Zarife ile birlikte paraları saymaya başladılar. Önce tren biletinin parasını ayırdılar. Sonra ekmek ve malzemelere harcanan parayı hesapladılar. Geriye çok büyük bir para kalmamıştı. Ama… Zarar etmemişlerdi. Aksine, masraflar çıktıktan sonra ellerinde az da olsa bir kâr kalmıştı.
Hikmet’in yüzü yeniden aydınlandı. Bak anne, oldu! dedi.
Zarife, oğlunun heyecanla parlayan gözlerine baktı. Oğlu büyüyordu. Henüz çocuktu ama hayatın yükünü omuzlamaya çalışıyordu.
Zarife, paraları eline aldı. Belki çok değildi. Ama o para, Hikmet’in ilk kazancıydı. Kendi emeğiyle kazandığı ilk para… Zarife’nin gözleri doldu. Oğlunun saçlarını okşadı. Helal olsun sana oğlum, dedi.
Hikmet annesine gülümsedi.
O akşam küçük evlerinde uzun zamandır görülmeyen bir mutluluk vardı.
Hülya, ağabeyinin ertesi gün satacağı kumrular için yeni fikirler söylüyor, Hikmet ise kaç tane hazırlayabileceklerini hesaplıyordu.
Zarife onları dinlerken bir yandan da yıllardır beklediği mektubu düşündü. Kocası yine gelmemişti. Bekleyiş yine sürüyordu. Ama hayat, bekleyenlerin yanında durmuyordu. Hayat devam ediyordu.
Küçük evin içinde şimdi başka bir umut büyüyordu. Hikmet’in emeği… Hülya’nın heyecanı… Ve Zarife’nin, çocukları için bitmeyen mücadelesi…
Uzaklarda, istasyon tarafından bir tren düdüğü duyuldu. Hikmet pencereye doğru döndü. Kara tren yine geçiyordu. Bu kez Zarife de trenin sesini dinledi. Yıllardır bu ses ona ayrılığı hatırlatmıştı. Ama şimdi… Belki de aynı tren, çocuklarının geleceğine doğru açılan bir yoldu.
Hafta sonu gelmişti. Yine sabah erkenden kalkılmış, Zarife’nin hazırladığı malzemelerle kumrular yapılmıştı. Hikmet, her zamanki gibi yayvan sepetini dikkatlice hazırladı. Sepetin içine temiz beyaz örtüyü serdi, kumruları özenle yerleştirdi. Hülya da her zamanki gibi peçeteleri hazırlayıp sepetin üzerine koydu. Hikmet, trenin geliş saatine yakın istasyona gitti. Fakat o gün istasyona vardığında bir tuhaflık olduğunu hemen fark etti. Ortalık çok sakindi.
Diğer günlerde olduğu gibi peronda bekleyen kalabalık yoktu. Manisa’ya gidecek yolcuların sayısı oldukça azdı. Hikmet ilk anda buna bir anlam veremedi. Yine de umutla sepetini açtı. İstasyonda bekleyen yolculara kumru satmaya başladı. Bir tane… Sonra bir tane daha… Fakat satışlar diğer günlerdeki gibi değildi.
Tren geldiğinde Hikmet vagona bindi. Her zamanki gibi yolcuların arasından geçerek: Taze kumru var! diye seslendi. Ancak yolcu sayısı azdı. Yolcuların çoğu da kısa mesafelerde seyahat ediyordu. Hikmet, Manisa’ya kadar sepetindeki kumruların ancak birkaçını satabildi. Dönüş yolunda da durum değişmedi. Manisa’dan Alaşehir’e giden trenin vagonlarında dolaştı. Yolculara kumrularını gösterdi, satış yapmaya çalıştı. Ama o gün işler istediği gibi gitmedi. Alaşehir’e vardığında sepetinde hâlâ birçok kumru kalmıştı.
Hikmet eve döndüğünde oldukça üzgündü. Yüzü asıktı. Sepeti kapının yanına bıraktıktan sonra annesinin yanına gitti. Anne, bugün satış yapamadım, dedi.
Zarife, oğlunun üzgün hâlini görünce gülümsedi. Canın sağ olsun, oğlum. Kalanları da biz yeriz.
Hikmet annesine baktı.
Zarife bunu söylerken birden durdu. O günün hangi gün olduğunu hatırlamıştı. Cumartesi’ydi. Bir an düşündü. Demek ki hafta sonları yolcu sayısı azalıyordu. İnsanlar işe ya da okula gitmediği için trenler, hafta içindeki kadar kalabalık olmuyordu. Zarife, bu düşüncesini oğluyla paylaştı. Bak oğlum, bugün cumartesi. Demek ki hafta sonları trenlerde fazla yolcu olmuyor. Sen hafta sonları çalışmayacaksın. Evde kalır, biraz dinlenirsin.
Hikmet önce biraz düşündü. Sonra: Demek hafta içi daha çok satılıyor, dedi.
Evet, dedi Zarife. O zaman sen de hafta içi çalışırsın.
Böylece yeni bir düzen kurdular. Hikmet, hafta sonları evde kalıyor, dinleniyor, arkadaşlarıyla vakit geçiriyor ve bazen çuvalını alıp kömür toplamaya gidiyordu. Hafta içi ise her sabah kumrularını hazırlayıp trenle Manisa’ya gidiyor, dönüşte yeniden satış yapıyordu. Kısa bir süre içinde Hikmet’i yolcular da tanımaya başlamıştı. Onu görür görmez: Hikmet, bizim kumru nerede kaldı? diye soranlar oluyordu. Bazı yolcular ise sepetini açmasını bile beklemeden birer, ikişer kumru alıyordu. Hikmet’in kumruları zamanla trenin yolcuları arasında aranır hâle gelmişti. Çünkü kumrular her sabah taze hazırlanıyordu.
Ekmekler günlük alınıyor, malzemeler özenle seçiliyordu. Hikmet’in kumruları temiz beyaz örtünün üzerinde düzenli bir şekilde duruyor, yanında peçeteler bulunuyordu. Yolcular, Hikmet’in temizliğine ve özenine güveniyordu. İşleri her geçen gün biraz daha iyi gitmeye başladı.
Bu arada Zarife de sonunda iş bulmuştu. İlçede yaşayan bir doktorun yaşlı anne ve babasının evinde çalışmaya başlamıştı. Her sabah erkenden işe gidiyordu. Önce yaşlı çiftin kahvaltısını hazırlıyor, sonra öğle ve akşam yemeklerini pişiriyordu. Evin temizliğiyle ilgileniyor, ortalığı derleyip topluyor, çamaşırlarını yıkıyordu. Öğleden sonra işlerini bitirdiğinde evine dönüyordu. Dönüş yolunda ise Hikmet’in kumruları için gerekli malzemeleri almayı da ihmal etmiyordu.
Böylece evde herkesin bir görevi oluşmuştu. Zarife çalışıyor, evin düzenini sağlamaya uğraşıyordu. Hikmet trenlerde kumru satıyordu. Hülya ise hem derslerine çalışıyor hem de evde annesine ve ağabeyine yardım ediyordu. O aylar boyunca hayatları yavaş yavaş düzene girmişti.
Kocanın geleceğine dair umutları ise artık neredeyse tamamen tükenmişti. Zarife, onun gelmeyeceğini kabullenmeye başlamıştı. Her tren sesinde pencereye koşmuyor, her istasyondan gelen düdükte kalbi eskisi gibi çarpmıyordu artık. Beklemekten yorulmuştu. Umut etmekten de…
Bir gün Zarife eve geldiğinde Hülya onu kapıda karşıladı. Fakat bu kez kızının yüzünde önceki mektuptaki gibi büyük bir sevinç yoktu. Elinde bir zarf tutuyordu.
Zarife’nin gözleri hemen zarfa takıldı. Hülya, zarfı annesine uzattı. Babamdan, dedi.
Zarife bir an durdu. Hülya’nın sesindeki burukluğu fark etti. Açtın mı? diye sordu.
Hülya başını önüne eğdi. Açtım, anne. Seni bekleyemedim. Kusura bakma.
Zarife kızının yanına yaklaştı. Olsun kızım. Ne yazıyor yine baban?
Hülya derin bir nefes aldı. Sonra mektupta okuduklarını anlatmaya başladı. Babaları, Türkiye’ye geleceği günlere yakın bir zamanda bir kavgaya karışmıştı. Yaşanan olayın ardından tutuklanmış ve cezaevine gönderilmişti. Bu nedenle ne Türkiye’ye gelebilmiş ne de uzun süre ailesine haber verebilmişti.
Hülya anlatırken Zarife sessizce dinliyordu.
Kızının sesi zaman zaman titriyordu. Babam, daha iki yıl kadar gelemeyeceğini yazmış, dedi Hülya.
Zarife’nin yüzü değişmedi. Sanki bu haberi zaten bekliyormuş gibi sessiz kaldı.
Hülya devam etti: Cezaevinden çıkınca hemen temelli Türkiye’ye döneceğini söylüyor, anne. Bir daha gitmeyecekmiş.
Zarife, elindeki zarfı aldı. Kâğıda baktı. Yıllarca beklediği adam… Şimdi gerçekten gelmeyecekti. Üstelik önünde iki yıl daha vardı. İki uzun yıl… Hikmet’in ortaokulu okuyacağı, Hülya’nın büyüyeceği iki yıl… Zarife’nin yüzündeki çizgiler biraz daha derinleşmiş gibiydi. Fakat ağlamadı. Bu kez ağlayamadı bile. Belki de insan, bir süre sonra üzüntüye bile alışıyordu.
Hülya annesinin yüzüne baktı. Anne… Üzülme.
Zarife, kızının saçlarını okşadı. Üzülmüyorum kızım, dedi. Ama sesi, söylediklerinin aksini anlatıyordu. Biz bugüne kadar onsuz da yaşadık. Bundan sonra da yaşarız. Bu sözleri söylerken aslında kendisini ikna etmeye çalışıyordu.
Hülya annesine sarıldı.
Zarife de kızını sıkıca kucakladı.
O sırada dışarıdan tren düdüğü duyuldu. İkisi de istemsizce pencereye doğru baktı.
Kara tren…
Yıllardır Zarife’ye umut veren o tren sesi, şimdi ona başka bir şeyi hatırlatıyordu. Ayrılığı… Bekleyişi… Ve hayatın bazen insanın kurduğu planlara hiç aldırmadan kendi yolunda ilerlediğini… Zarife, pencerenin önüne gidip uzaklara baktı. Sonra derin bir nefes aldı. İki yıl… İki yıl daha çalışacaktı. Çocukları için… Evi için… Ve hayatın kendisi için… Arkasını döndü. Hülya’ya baktı. Hadi kızım, dedi. Ağabeyin birazdan gelir. Akşam yemeğini hazırlayalım.
Hayat yine devam ediyordu. Kara tren rayların üzerinde uzaklaşırken, Zarife de mutfağa doğru yürüdü. Çünkü beklemek, karın doyurmuyordu. Çalışmak gerekiyordu. Ve Zarife, yıllardır yaptığı gibi, yeniden hayatın yükünü omuzlarına aldı.

































