SON DAKİKA
Özhanlar Mobilya

EVLİLİĞE HEVES

EVLİLİĞE HEVES
A- A+

 

Hümeyra, kitaplarını göğsüne bastırmış, koşar adım kendisini çağıran arkadaşlarının yanına doğru ilerliyordu. Kampüsün kalabalığı arasında Sevgi ile Filiz’i uzaktan seçmişti. Yanlarında Mehmet, Metin ve daha önce hiç görmediği bir delikanlı vardı.

İktisat Fakültesi son sınıf öğrencisi olan Hümeyra, arkadaşlarının yanına vardığında hafifçe nefes nefese kalmıştı. Sevgi gülümseyerek onu yeni misafirleriyle tanıştırdı. Delikanlının adı Orhan’dı. Metin’in arkadaşıydı; babasının şirketinde çalışıyordu ve mezuniyeti yaklaşan dostunu ziyaret etmek için okula gelmişti. Hatta Metin’e, mezun olduktan sonra aynı şirkette birlikte çalışma teklifinde bulunmuştu.

Tanışmanın ardından Orhan, herkesi kampüsün yakınındaki bir kafeye davet etti. Masaya oturduklarında ilk anda hafif bir resmiyet vardı; kahveler söylendi, kısa cümlelerle başlayan sohbet zamanla açıldı. Gülüşmeler çoğaldı, cümleler uzadı. Gün, beklenmedik bir sıcaklıkla güzelleşmişti.

Orhan’ın bakışları sık sık Hümeyra’ya kayıyordu. Başlarda biraz çekingen konuşuyor, kelimelerini seçerek kuruyordu cümlelerini. Hümeyra da aynı mesafeyi korumaya özen gösteriyor, sesine istemsizce yerleşen heyecanı bastırmaya çalışıyordu. Fakat zaman ilerledikçe aralarındaki hava yumuşadı. Küçük bir espriyle başlayan samimiyet, ortak bir düşüncede buluşmanın verdiği rahatlıkla derinleşti. Orhan, Hümeyra’dan hoşlandığını kendine itiraf etmişti. Hümeyra da onun nezaketinden ve ölçülü tavırlarından etkilenmişti; yine de duruşunu bozmayarak ağırbaşlılığını korumaya gayret ediyordu.

Akşamın serinliği çökmeye başladığında kafeden birlikte çıktılar. Sokak lambalarının ışığında yollar ayrılma vakti gelmişti. Dört arkadaş bir yöne doğru yürürken Orhan, Hümeyra’ya döndü:

“İstersen seni bırakabilirim,” dedi, sesinde ince bir rica.

Hümeyra kısa bir duraksamanın ardından gülümsedi. “Teşekkür ederim, bir dolmuşa atlar giderim,” diye karşılık verdi.

Orhan ısrar etmedi. “O hâlde tekrar görüşmek üzere,” dedi.

Vedalaştılar. Hümeyra dolmuş durağına doğru yürürken içindeki hafif kıpırtıyı bastıramıyordu. Gün, sıradan başlamıştı ama kalbinde yeni bir sayfanın ilk cümlesi çoktan yazılmış gibiydi.

O gece Hümeyra, her zamanki gibi ders notlarını masasına yaydı ama satırlar gözlerinin önünde akıp gidiyordu. Rakamlar, grafikler, teoriler… Hiçbiri zihninde yer etmiyordu. Aklı, kafede yarım kalan bir bakışta, bir cümlenin arasına sıkışmış gülümsemede kalmıştı.

“Tekrar görüşmek üzere…”

Bu söz kulağında yankılanıyordu.

Kendi kendine kızdı. “Abartma Hümeyra,” dedi fısıltıyla. “Sadece tanıştın.”

Ama kalp, mantığın kurduğu cümleleri pek dinlemiyordu.

Ertesi gün okulda Sevgi ile Filiz çoktan konuyu açmıştı.

“Orhan senden hoşlandı,” dedi Filiz, göz kırparak. Hümeyra aldırmaz görünmeye çalıştı. “Ne alakası var? Herkesle gayet normal konuşuyordu.”

Sevgi gülerek başını salladı. “Hayır, herkesle değil.”

Hümeyra cevap vermedi. İçten içe onların fark ettiği şeyi kendisi de fark etmişti.

Aradan iki gün geçmişti. Öğle arasında telefonu çaldı. Bilmediği bir numara…

Bir an tereddüt etti. Sonra açtı. 

“Merhaba Hümeyra, ben Orhan.”

Sesini duyduğu an kalbi istemsizce hızlandı ama sesi sakin çıktı:

“Merhaba.”

“Umarım rahatsız etmiyorumdur. Metin’den numaranı aldım. O gün sohbet yarım kaldı gibi geldi. Eğer müsaitsen, bir kahve daha içmek isterim.”

Bu defa sessizlik biraz daha uzun sürdü. Hümeyra pencereye doğru yürüdü. Kampüs bahçesinde öğrenciler gülüşüyor, hayat olağan akışında sürüyordu. Oysa onun içinde küçük bir eşik vardı şimdi. Atarsa başka bir sayfa açılacaktı.

“Bu hafta biraz yoğunum,” dedi temkinli bir sesle. “Ama hafta sonu olabilir.”

Orhan’ın sesi belirgin şekilde yumuşadı. “Benim için ne zaman uygun olursan.”

Bu cümlede acele yoktu. Baskı yoktu. Sadece beklemeye razı bir ton.

Hümeyra telefonu kapattığında kalbinde garip bir huzur vardı. Orhan’ın ısrar etmeyişi, sınırlarına saygı duyması içini rahatlatmıştı. Bu, hoşlanmaktan daha kıymetli bir şeydi.

Cumartesi günü buluştular. Bu kez daha sakindi ortam. Daha bilinçli bakışlar, daha ölçülü cümleler vardı. Orhan işinden, hedeflerinden söz etti. Babasının şirketinde çalışsa da kendi ayakları üzerinde durma isteğinden bahsetti. Hümeyra da hayallerini anlattı; sadece bir yerde çalışmak değil, kendi emeğiyle bir iz bırakmak istediğini…

Konuşma ilerledikçe aralarında görünmeyen bir köprü kuruldu. Aynı ciddiyet, aynı gelecek kaygısı, aynı mücadele azmi…

Akşam ayrılırken Orhan bu kez teklif etmedi. “Dolmuş durağına kadar eşlik edeyim mi?” diye sordu sadece.

Hümeyra bu kez hayır demedi.

Yan yana yürüdüler. Aralarında birkaç santim mesafe vardı ama o mesafe artık yabancılık değildi; korunmuş bir nezaket alanıydı.

Durağa geldiklerinde kısa bir sessizlik oldu.

“Hümeyra,” dedi Orhan, gözlerinin içine bakarak. “Seni tanımak istiyorum. Acele etmeden… Ama ciddi olarak.”

Bu cümle, basit bir ilgi ifadesi değildi. İçinde niyet vardı.

Hümeyra’nın kalbi yine hızlandı. Ama bu kez korkudan değil.

“Ben de,” dedi yavaşça. “Ama ağırdan alalım.”

Orhan gülümsedi. “En sağlam adımlar yavaş atılanlardır.”

Dolmuş geldi. Hümeyra binerken geriye dönüp baktı. Orhan hâlâ oradaydı. Gitmiyordu. El salladı.

O an Hümeyra şunu hissetti: Bu, gelip geçici bir heyecan değil…

Belki de hayatın yönünü sessizce değiştirecek bir başlangıçtı.

Orhan ve Hümeyra fırsat buldukça hafta sonları buluşuyor, her görüşmede aralarındaki mesafe biraz daha azalıyor, cümleler daha içten, bakışlar daha anlamlı hâle geliyordu. Artık yalnızca hoş bir tanışıklık değil, bilinçli bir yakınlık vardı aralarında.

Ancak mezuniyete birkaç hafta kala Hümeyra kendini tamamen derslerine verdi. Sınavlarını takıntısız, eksiksiz ve gururla vermek istiyordu. Orhan’la yüz yüze görüşmeleri azaldı; günler telefon konuşmalarıyla, kısa mesajlarla geçti. Orhan bazen sitem eder gibi olsa da Hümeyra’nın kararlılığını takdir ediyor, onun bu disiplinine hayranlık duyuyordu.

Ve beklenen gün geldi. Sınavlar bitti. Hümeyra ve arkadaşları mezun olmuştu. Yılların emeği bir kep atma anında göğe savrulmuştu.

Bu sırada Metin, Orhan’ın babasının şirketine başvurmuş ve deneme amaçlı işe başlayacağını öğrenmişti. Bu haberle birlikte hem mezuniyeti hem de yeni başlangıcı kutlamak için hepsini davet etti.

O akşam kahkahalar masadan taşıyordu. Gençliğin verdiği umut, gelecek planlarının heyecanı havada asılıydı. Tam o sırada Orhan, Hümeyra’ya dönerek: “Seninle konuşmak istediğim önemli bir konu var,” dedi.

Kafenin daha sessiz bir köşesine geçtiler. Masaya karşılıklı oturduklarında Orhan’ın yüzündeki ciddiyet fark ediliyordu.

“Hümeyra,” dedi yavaşça, “ben bu ilişkiye geçici bir heyecan olarak bakmıyorum. Seni hayatımda kalıcı olarak görmek istiyorum. İleriye dönük, ciddi adımlar atmak istiyorum.”

Bu sözler Hümeyra’nın kalbine hem sıcak bir dalga hem de hafif bir sorumluluk yükü bıraktı.

“Benim de niyetim ciddi,” dedi sakin bir sesle. “Ama bazı şeyleri zamana bırakmak daha doğru olur. Acele etmeden…”

Orhan başını salladı. Onun temkinli yanını seviyordu.

Tekrar arkadaşlarının yanına döndüklerinde Hümeyra’nın gözlerinde belirgin bir ışıltı vardı. Sevgi ile Filiz birbirlerine bakıp gülümsediler. Bir şeylerin değiştiği belliydi.

Haftalar ilerledikçe bu ilişki artık adı konmamış bir birliktelik olmaktan çıkıp resmiyete doğru yürüyen bir yola girmişti.

Bir hafta sonu sahilde yürürlerken Orhan birden durdu. Hümeyra şaşkınlıkla yüzüne baktı. Orhan cebinden küçük bir kutu çıkardı.

“Ben sensiz bir gelecek düşünemiyorum,” dedi. “Benimle evlenir misin?”

Hümeyra’nın kalbi hızla çarpmaya başladı. Bu anı hayal etmişti ama bu kadar erken beklemiyordu.

“Orhan…” dedi tereddütle. “Henüz bir iş bulamadım. Ben mesleğimi yapmak istiyorum. Ayaklarımın üzerinde durmak istiyorum.”

Orhan elini tuttu. “Bunların hepsini yaparsın. Ama bunu birlikte yapalım. Benim maaşım yeter. Maddi olarak hiçbir sıkıntımız olmaz.”

Hümeyra sustu. İçinde iki ses vardı. Biri bağımsızlığı fısıldıyor, diğeri sevdiği adamın güven veren sıcaklığını hatırlatıyordu.

Orhan’ın ısrarı, sevgisi ve kurduğu gelecek hayali ağır bastı. “Evet,” dedi sonunda.

Orhan’ın yüzündeki sevinç, Hümeyra’nın tereddütlerini bir anlığına unutturdu.

Evlilikleri ilk zamanlarda gerçekten de sıcak ve huzurluydu. Birlikte dışarı çıkıyor, uzun yürüyüşler yapıyor, kısa tatillere gidiyor, gençliğin verdiği enerjiyi doyasıya yaşıyorlardı. Aynı evde uyanmak, birlikte kahvaltı etmek, akşamları yan yana oturmak Hümeyra’ya huzur veriyordu.

Fakat içindeki çalışma arzusu sönmemişti. Her fırsatta iş ilanlarına bakıyor, başvurular yapıyor, görüşmelere gidiyordu. Ancak olumlu dönüşler gelmiyordu. Zaman geçtikçe bu durum onun içinde görünmeyen bir eksiklik duygusu oluşturmaya başladı.

Orhan ise farklı düşünüyordu. “Ne gereği var?” diyordu. “Benim maaşım yetiyor. Hem yakında şirketin başına geçeceğim. Daha rahat yaşayacağız.”

Hümeyra gülümsüyordu ama içinde küçük bir boşluk büyüyordu.

Çünkü mesele para değildi. Mesele, kendi emeğiyle var olabilmekti. Ve o boşluk, ileride büyüyebilecek bir çatlağın ilk işaretiydi…

Günler haftaları, haftalar ayları kovalamıştı. Orhan artık şirketin başındaydı. Babası sözünü tutmuş, yönetimi ona devrederek emekliye ayrılmıştı. Dışarıdan bakıldığında bu bir başarı hikâyesiydi: genç yaşta büyük bir sorumluluk, güçlü bir gelecek, hazır bir düzen.

Ama hayat, uzaktan göründüğü kadar pürüzsüz değildi.

Orhan sabah erken saatlerde evden çıkıyor, çoğu zaman Hümeyra uyanmadan kapıyı sessizce kapatıyordu. Akşamları ise geç saatlerde dönüyor, yorgunluk omuzlarına çökmüş hâlde salona giriyordu. Kravatını gevşetirken yüzündeki gerginlik saklanamıyordu. Telefonu hiç susmuyor, toplantılar, hesaplar, imzalar birbirini kovalıyordu.

Birdenbire kendini yoğun bir iş temposunun ortasında bulmuştu. Babasının yıllardır omuzladığı yük şimdi onun sırtındaydı. Başını kaşıyacak vakti yoktu. Karar vermesi gereken dosyalar, çözmesi gereken problemler, memnun edilmesi gereken müşteriler…

Yıllarca süren eğitim hayatının ardından, üniversite bitmiş, iş hayatı başlamıştı ama Orhan bunun böyle bir ağırlıkla geleceğini hesap etmemişti.

Bazen ofis camından dışarı bakarken içini tarif edemediği bir sıkışma kaplıyordu. Sosyal medyada arkadaşlarının paylaşımlarını görüyordu: hafta sonu kaçamakları, yurt dışı gezileri, sahil kenarında çekilmiş kahkahalı fotoğraflar… Onlar hâlâ gençliklerini yaşıyor gibiydi.

O ise takım elbisesinin içinde hızla büyümek zorunda kalmış bir çocuk gibi hissediyordu kendini.

Bir akşam eve döndüğünde Hümeyra heyecanla bir iş başvurusundan söz ederken Orhan dalgın dalgın dinledi. Zihni hâlâ gün içindeki hesaplarda, toplantılardaydı. O an içinde bir düşünce kıpırdadı:

“Ben ne zaman genç oldum?”

Bu soru onu ürküttü.

Erken yaşta, büyük bir hevesle yaptığı evlilik… O günlerde doğru gibi görünen karar şimdi zihninde farklı bir gölge bırakmaya başlamıştı. Sorumluluklar üst üste gelmişti: şirket, evlilik, gelecek planları…

Bazen içinden şu cümle geçiyordu: “Acaba acele mi ettim?”

Bu düşünceyi yüksek sesle söylemiyor, hatta kendine bile tam itiraf etmiyordu. Ama yorgun gecelerde, karanlık odada tavana bakarken o soru zihninde dolaşıp duruyordu.

Hümeyra hâlâ umutla iş arıyor, hayallerini diri tutmaya çalışıyordu. Orhan ise her geçen gün biraz daha içine kapanıyor, biraz daha gerginleşiyordu.

Henüz açık bir tartışma yoktu. Ama görünmeyen bir mesafe, yavaş yavaş aralarına yerleşmeye başlamıştı.

Bir öğleden sonra Sevgi, Hümeyra’yı ziyarete gelmişti. Ev sessizdi. Salon derli topluydu ama içinde yaşanmışlık hissi eksikti sanki. Çaylar kondu, karşılıklı koltuklara oturdular.

Başta eski günlerden söz ettiler. Üniversite anıları, mezuniyet gecesi, hayaller… Derken sohbet yavaş yavaş bugüne geldi.

Hümeyra’nın sesi bu noktada biraz ağırlaştı.

“Sevgi, ben evde bunalmaya başladım,” dedi. “Sadece beklemek… Sadece o gelsin diye günü geçirmek… Ben çalışmak istiyorum. Kendi mesleğimi yapmak istiyorum.”

Sevgi bir an durdu, sonra gayet doğal bir öneride bulundu:

“E iyi ya, o zaman Orhan’ın şirketinde çalışsana. Hem birlikte olursunuz hem de sen boş kalmazsın.”

Bu fikir Hümeyra’nın zihninde bir kapı araladı. Neden olmasındı? Hem iş deneyimi kazanır hem de Orhan’la daha fazla vakit geçirebilirdi. Belki de aralarındaki mesafe böylece azalırdı.

Akşam Orhan eve geldiğinde yorgundu. Ceketini sandalyeye bıraktı, kravatını gevşetti. Hümeyra temkinli bir sesle konuyu açtı.

“Bugün Sevgi geldi… Sohbet ederken bir fikir çıktı ortaya,” dedi. “Ben senin şirkette çalışsam nasıl olur?”

Orhan başını kaldırdı. Yüzünde yorgunlukla karışık bir şaşkınlık vardı.

“Zaten evde birlikteyiz,” dedi kısa bir tonla. “Bir de şirkette mi beraber olacağız?”

Hümeyra sakinliğini korumaya çalıştı.  “Bu sadece birlikte olmak için değil. Ben çalışmak istiyorum. Kendimi geliştirmek istiyorum.”

Orhan derin bir nefes aldı, sonra sabırsız bir ifadeyle konuştu: “Madem bu kadar sıkılıyorsun, çocuk doğur. Çocuğun olur, onunla ilgilenirsin.”

Bu cümle Hümeyra’nın içinde bir yere sertçe çarptı. “Daha erken,” dedi kararlı bir sesle. “Ben kariyer sahibi olmak istiyorum. Okudum, emek verdim. Kendimi gerçekleştirmek istiyorum.”

Orhan’ın yüzü gerildi. “Olmaz,” dedi kestirip atarak. “Zaten bir hevesle erken yaşta evlendim. Üstüne bir de bu kadar ağır iş yükünün altına girdim. Bir de senin iş meselenle uğraşamam şimdi.”

O an odanın havası değişti.

Hümeyra ilk kez Orhan’ın cümlesindeki o sertliği bu kadar net hissetti. “Seninle uğraşamam” …

Bu söz bir tartışmadan daha fazlasıydı. İçinde bıkkınlık vardı. Belki pişmanlık.

Hümeyra bir şey demedi. Sadece sustu. Çünkü bazen cevap vermek, yarayı daha da büyütürdü.

Orhan televizyonu açtı. Haberlerin sesi odayı doldurdu ama aralarındaki sessizlik daha baskındı.

Hümeyra o gece yatağa uzandığında tavana bakarak düşündü: Demek mesele sadece iş değildi. Mesele, artık aynı hayali kurup kurmadıklarıydı. Ve ilk kez içinde şu soru belirdi: “Ben bu evlilikte gerçekten var mıyım?”

Hümeyra bütün yaşananların üzerine daha da hırslandı. İçindeki kırgınlık, yerini sessiz bir kararlılığa bıraktı. Her sabah bilgisayarın başına geçiyor, ilan sitelerini tarıyor, başvurular yapıyor, özgeçmişini güncelliyordu. Görüşmelere gidiyor, umutlanıyor, bekliyordu… Ama sonuç hep aynıydı: Olumsuz.

Bu arada Orhan’daki değişim daha görünür hâle gelmişti. Bazı geceler eve hiç gelmiyor, “çok geç oldu, seni rahatsız etmemek için otelde kaldım” diyordu. Geldiği zamanlarda ise evdeki hava daha da ağırlaşıyordu. Aynı salonda oturuyorlar ama birbirlerine ulaşamıyorlardı.

Hümeyra bunun yalnızca iş yoğunluğu olmadığını hissediyordu. Bir şey kopuyordu. Yavaş yavaş, sessizce…

Bir akşam dayanamadı. “Bu böyle gitmez!” diye bağırdı. “Evli miyiz, değil miyiz belli değil! Ben burada tek başıma neyi bekliyorum Orhan?”

Orhan bir an sustu. Gözlerinde yorgunluktan başka bir şey daha vardı: kaçış. “Ben kendimi dinlemek istiyorum,” dedi. “Evlilikten de, senden de, işlerden de bunaldım.”

Bu cümle, Hümeyra’nın içine soğuk bir taş gibi oturdu.

Orhan birkaç parça eşya topladı. Kapının önünde kısa bir duraksama oldu. Ama geri dönmedi.

Kapı kapandığında evin içindeki sessizlik uğultuya dönüştü.

O gece Hümeyra sabaha kadar uyuyamadı. Yatağın içinde dönüp durdu. Yastığa akan yaşları kimse görmedi. Bir yandan öfke, bir yandan sevgi… İkisi birbirine karışmıştı.

Sabah olduğunda gözleri şişti ama bakışları netti. Artık kendisi için ayakta duracaktı. İş aramalarına daha kararlı devam etti.

İki gün sonra kapı çaldı. Orhan’ın anne ve babası gelmişti. Orhan evde yoktu. Hümeyra, işleri yoğun olduğu için geç saatlere kadar çalıştığını, bazen otelde kaldığını söyledi. Ama kayınvalidesiyle kayınpederi bakıştılar. Bir şeylerin yolunda gitmediğini sezmişlerdi.

Hümeyra’yı yanlarına oturttular. “Neler oluyor kızım?” diye sordular yumuşak bir sesle.

O ana kadar güçlü durmaya çalışan Hümeyra birden hıçkırıklara boğuldu. İçinde biriktirdiği ne varsa döküldü. Orhan’ın değişimini, yalnızlığını, sözlerini…

Kayınpederi elini omzuna koydu. “Merak etme kızım,” dedi. “Ben gerekeni yapacağım.”

O söz, Hümeyra’ya kısa bir nefes oldu.

Ertesi gün Orhan babasıyla konuşmuştu. Gündüz saatlerinde eve geldi. Yüzü kararlı ama yorgundu.

“Hümeyra,” dedi, “ben artık dayanamıyorum. Ayrı yaşamak istiyorum. Bir hevesti evlendim… ama olmadı. Biraz ayrı deneyelim. Olmazsa boşanırız.”

Bu cümle, Hümeyra’nın kalbini ikiye böldü. “Madem böyle olacaktı, neden benimle evlendin?” dedi titreyen bir sesle. “Hani beni seviyordun?”

Orhan gözlerini kaçırdı. “Seni hâlâ seviyorum,” dedi. “Ama içimde tarif edemediğim bir sıkıntı var. Kendimi kaybetmiş gibiyim.”

Bu itiraf, sert bir reddedişten daha ağırdı.

Hümeyra gözyaşlarını sildi. “Ben de seni çok seviyorum,” dedi. “Madem böyle istiyorsun… bir süre ayrı kalalım.”

Bu cümlede kırgınlık vardı ama inat yoktu. Sevgi vardı ama teslimiyet de.

Orhan birkaç parça eşyasını daha aldı. Bu kez kapı kapanırken aralarında öfke yoktu. Sessiz bir vedaydı bu. Orhan sokağa çıktığında içinde bir boşluk hissetti. Sanki göğsünden bir parça sökülmüştü.

Hümeyra da aynı duyguyla koltuğa çöktü. Bu ayrılık düşmanlıkla değil, sevgiyle olmuştu. Ama bazen en acı ayrılıklar da zaten böyle olurdu.

Ertesi sabah telefon çaldığında Hümeyra hâlâ uykusuz gecenin ağırlığını taşıyordu. Arayan kayınpederiydi.

“Sana bir adres vereceğim kızım,” dedi sakin ama kararlı bir sesle. “Şirkete gideceksin, şirketin sahibi Selim Bey’i göreceksin. Benim can arkadaşımdır. Sana uygun bir iş verecek.”

Hümeyra bir an durdu. Bu beklenmedik destek kalbine sıcak bir dokunuş gibi geldi. Hemen kalem kâğıt aldı, adresi not etti. Telefonda duyduğu güven tonu, içindeki dağılmışlığı biraz olsun toparlamıştı.

Ertesi gün özenle hazırlandı. Aynada kendine baktığında gözlerindeki yorgunluğun yerini kararlı bir ifade almıştı. Bu yalnızca bir iş görüşmesi değildi; kendi ayakları üzerinde durma mücadelesinin ilk gerçek adımıydı.

Verilen adrese gittiğinde büyük ama gösterişsiz bir iş merkeziyle karşılaştı. İçeri girerken kalbi hızla çarpıyordu. Bir süre bekleme salonunda oturdu. Ellerini dizlerinde birleştirmiş, derin nefesler alıyordu.

Sonunda sekreter kapıyı açtı. “Selim Bey sizi bekliyor.”

Odaya girdiğinde karşısında babacan yüzlü, güler gözlü bir adam buldu. Selim Bey ayağa kalkıp elini uzattı.

“Demek Hümeyra sensin,” dedi sıcak bir sesle. “Abim kadar sevdiğim bir dostumun gelinisin.”

Uzun uzun konuştular. Hümeyra eğitiminden, üniversitedeki projelerinden, hayallerinden söz etti. İş deneyiminin az olduğunu saklamadı ama öğrenmeye ne kadar açık olduğunu net bir dille anlattı.

Selim Bey dikkatle dinledi. Arada sorular sordu. Notlar aldı. Sonunda arkasına yaslandı. “Anladığım kadarıyla pek iş deneyimin yok,” dedi yumuşak bir gülümsemeyle. “Ama iyi bir eğitim almışsın. En önemlisi de istekli ve kararlısın.”

Kısa bir duraksamadan sonra devam etti: “Benimle çalışacaksın. Sekreter gibi değil… Bir anlamda yardımcım olacaksın. İşin mutfağını göreceksin. Dosyaları, toplantıları, karar süreçlerini… Yanımda yetişeceksin. Eğer gösterdiğin gayreti sürdürürsen, birkaç yıl içinde yönetici olacak kadar bilgi ve tecrübe sahibi olursun.”

Hümeyra’nın gözleri doldu ama bu kez hüzünden değil. Bu, ona verilmiş bir lütuf değil; bir fırsattı. Ve o bu fırsatı hak etmek için hazırdı. “Çok çalışırım,” dedi net bir sesle.

Selim Bey başını salladı. “Ben de zaten çalışkan insan arıyorum.”

O an Hümeyra ilk kez uzun zamandır hissetmediği bir duyguyla doldu: Kendine güven. Şirketten çıktığında gökyüzü her zamankinden daha açık görünüyordu. İçindeki boşluk, yerini sağlam bir zemine bırakmaya başlamıştı. Belki evliliği belirsizlik içindeydi. Belki kalbi hâlâ Orhan için atıyordu. Ama artık yalnızca bekleyen bir kadın değildi. Kendi yoluna yürümeye başlamıştı. Eve döner dönmez kayınpederini aradı Hümeyra. Sesindeki heyecan saklanacak gibi değildi. Görüşmenin nasıl geçtiğini, Selim Bey’in söylediklerini bir bir anlattı. Telefonun diğer ucunda gurur dolu bir sessizlik vardı.

“Helal olsun sana kızım,” dedi kayınpederi. “Ben her zaman arkandayım. Haylaz oğluma da iyi bir ders vereceğiz.”

Bu sözler Hümeyra’nın yüzünde uzun zamandır eksik olan bir gülümseme oluşturdu. Bu artık yalnızca bir iş başlangıcı değil, aynı zamanda kendini yeniden inşa etme süreciydi.

Ertesi sabah büyük bir sevinçle yeni işine başladı. İlk günler yoğun ama öğreticiydi. İhale dosyaları, sözleşme maddeleri, yurt içi ve yurt dışı yazışmalar, mali tablolar… Üniversitede öğrendiği teorik bilgilerin şimdi gerçek hayattaki karşılığını görüyordu.

Selim Bey sözünü tutmuştu. Onu yalnızca bir çalışan gibi değil, yanında yetişen bir yönetici adayı gibi görüyordu. Toplantılara birlikte giriyorlar, karar süreçlerini tartışıyorlar, risk analizlerini değerlendiriyorlardı.

Hümeyra öğrenmeye açtı. Notlar alıyor, geceleri eve geldiğinde dosyaları tekrar inceliyor, eksik kaldığını düşündüğü konuları araştırıyordu. Kısa sürede Selim Bey’in en büyük yardımcısı hâline gelmişti.

Bir gün Selim Bey açıkça söyledi: “Artık bazı işlerde bana danışmadan da karar verebilirsin. Sana güveniyorum.”

Bu cümle Hümeyra için diplomasından daha kıymetliydi.

Aylar geçti.

Hümeyra artık şirket içinde saygı gören bir isimdi. Çoğu zaman Selim Bey’i temsilen ihalelere katılıyor, sözleşmelere imza atıyor, yeni iş anlaşmaları yapıyordu. Masanın diğer tarafında oturan deneyimli iş insanları onun yaşına bakıp ilk anda tereddüt etseler de, birkaç dakika konuştuktan sonra karşılarında güçlü bir profesyonel olduğunu anlıyorlardı.

Selim Bey onunla gurur duyuyordu. Zaman zaman Hümeyra’nın kayınpederini arayıp: “Gelininiz harika işler çıkarıyor,” diyordu. “Kısa sürede büyük yol aldı.”

Hümeyra artık kendi emeğiyle var olmuştu. Artık kimsenin gölgesinde değildi. Fakat… Akşamları eve döndüğünde anahtarını kapıya sokarken bazen içi burkuluyordu. Ev düzenliydi, sessizdi, eksiksizdi… Ama içinde bir boşluk vardı.

İşiyle adeta evliydi artık. Günleri toplantılarla, dosyalarla, başarılarla doluydu. Ama Orhan’ı özlemiyor değildi. Onu aramıyor, gururuna yenik düşüyordu belki; fakat geceleri bazen telefon rehberinde isminin üzerinde durup ekrana bakıyordu.

“Acaba şimdi ne yapıyor?” diye düşünüyordu. Başarı, kalpteki sevgiye her zaman hükmedemiyordu. Ve hayat, ikisini yeniden bir noktada buluşturacak mıydı… henüz bilinmiyordu.

Bir akşam kapı çaldı. Hümeyra, alışkanlıkla kapı dürbününden baktı… ve donup kaldı. Orhan.

Kalbi bir an duracak gibi oldu. Kapıyı açtığında Orhan hafif mahcup bir gülümsemeyle: “Beni içeri davet etmeyecek misin?” dedi.

Hümeyra hem afallamış hem de onu görünce istemsizce sevinmişti. Gözlerinin içi parladı. “Ne demek… burası senin evin,” dedi yumuşak bir sesle.

Orhan salona geçti. Oturduktan sonra derin bir nefes aldı. “Seninle konuşmak istediğim önemli konular var.”

Bu cümle Hümeyra’nın içini ürpertti. Bir an kalbi daraldı. “Ben bir çay demleyip geleyim,” dedi. “Rahat rahat konuşuruz.” Mutfağa geçtiğinde elleri hafif titriyordu. Çaydanlığa su koyarken aklından türlü ihtimaller geçiyordu. Acaba boşanmak mı istiyor? Bu düşünce yüreğine saplandı. İstemiyordu ama eğer Orhan bunu istiyorsa… razı olacaktı. Onu çok seviyordu. Onun mutsuzluğuna tutunarak mutlu olamazdı.

Çayları doldurup salona girdiğinde Orhan’ın duvardaki evlilik fotoğrafına baktığını gördü. Uzun uzun… Sessizce…

Hümeyra hiçbir şey söylemedi. Bardakları masaya bıraktı.

Orhan söze beklenmedik bir yerden başladı: “İşinde çok başarılıymışsın. Duyuyorum… Tebrik ederim.”

Hümeyra şaşırdı.

Orhan devam etti: “Senden uzak kaldığım süre boyunca çok düşündüm. Büyük bir aptallık yaptım. Evden ayrıldım… ama senden ayrı olamayacağımı anladım. Seni her zamankinden daha çok seviyorum.” Sesi titredi. “Evime dönmek istiyorum. Birlikte… ölene kadar mutlu yaşamak istiyorum.”

Hümeyra’nın gözleri doldu. O an içindeki bütün korkular dağıldı. Yanına yaklaşıp boynuna sarıldı.

“Ben de seni çok seviyorum,” dedi. “Eve dönersen… çok sevinirim.”

O gece Orhan evinde kaldı. Sabah birlikte kahvaltı yaptılar. Masadaki sade mutluluk, aylar süren fırtınadan sonra gelen bir bahar gibiydi. Sonra ikisi de işlerine gittiler.

Hümeyra o gün iş yerinde adeta ışıldıyordu. Gözlerindeki parıltı Selim Bey’in dikkatinden kaçmadı. “Bu enerji ne böyle?” diye sordu gülümseyerek.

Hümeyra her şeyi anlattı.

Selim Bey memnuniyetle başını salladı. “Demek iki rakip iş insanı aynı evde olacak,” dedi şakayla karışık. “Seni kutluyorum.”

Aradan bir yıldan fazla zaman geçti.

Bir gün Orhan’ın babası onu aradı. “Yönetim kurulunu topla,” dedi. “Önemli kararlar arifesindeyiz.”

Şirketi fiilen Orhan yönetiyordu ama babası hâlâ yönetim kurulu başkanıydı.

Toplantı günü belirlendi: Cuma, öğleden sonra. Aynı gün Orhan’ın babası Selim Bey’i aradı. Uzun uzun konuştular. Hümeyra’ya o gün izin verilmesini ve şirket merkezine gelmesini istedi. Hümeyra buna anlam verememişti. Selim Bey hiçbir şey söylemiyor, sadece gülümseyerek: “Kayınbaban seni şirketlerine çağırıyor, öğleden sonra orada olmanı istiyor,” demişti. Acaba yeni bir iş görüşmesi mi? diye düşündü.

Şirket binasına girdiğinde Orhan’ın odasına yöneldi. Kayınpederi de oradaydı. Bir süre sohbet edildi. Ardından yönetim kurulu üyeleri geldi. Büyük masanın etrafında toplandılar. Orhan’ın babası başkan sıfatıyla masanın bir ucunda, Orhan karşı ucunda, Hümeyra ise hemen Orhan’ın yanında oturuyordu.

Toplantı başladı.

Orhan’ın babası söz aldı: “Uzun süredir şirketi oğlum yönetiyor. Ben ise yalnızca yönetim kurulu başkanı olarak görevime devam ediyorum. Bugün bu görevi de tamamen bırakıyor ve şirketle olan resmî ilişkimi sonlandırıyorum.”

Hümeyra şaşkındı. İyi de bunların benimle ne ilgisi var? Ben neden buradayım? diye düşünmeye başladı.

Kayınpederi konuşmasının sonuna doğru ses tonunu daha da ciddileştirdi: “Yönetim kurulu başkanlığına oğlumu, başkan yardımcılığına ise gelinimi aday gösteriyorum. Ancak yetkilerinin eşdeğer olmasını, bir anlamda şirketi birlikte yönetmelerini öneriyorum.”

O an zaman durdu. Hümeyra, şaşkın gözlerle kayınpederine baktı. Oylama yapıldı. Sonuç netti. Orhan yönetim kurulu başkanı, Hümeyra ise eş başkan olarak seçilmişti.

Üyeler ayağa kalkıp ikisini de kutladılar. Hümeyra’nın aklı hâlâ başka yerdeydi. “Ben Selim Bey’e ne diyeceğim? Oradaki işim ne olacak?” diye fısıldadı.

Kayınpederi gülümsedi. “Ben onunla görüştüm. Her şeyden haberi var. Seni buraya birlikte hazırladık.”

O an Hümeyra gerçeği anladı. Bu yalnızca bir destek değildi. Bu, ona duyulan güvenin en büyük göstergesiydi.

Orhan elini masanın altında usulca Hümeyra’nın eline uzattı. Bu kez yan yana değil, gerçekten birlikteydiler. Artık sadece bir evlilik değil, bir ortaklık da kurmuşlardı.

Yönetim kurulu toplantısından sonra hayatları bambaşka bir ritme girmişti. Artık aynı masada karar alan, aynı imzanın ağırlığını taşıyan iki güçlü isimdiler. Ama akşamları eve döndüklerinde o sert iş dünyasının kapısını dışarıda bırakmaya özen gösteriyorlardı.

Bir akşam, uzun ve yorucu bir günün ardından salonda yan yana oturuyorlardı. Önlerinde yarım kalmış çay bardakları, masada açık bir dosya… Hümeyra dosyayı kapattı.

“Bazen düşünüyorum,” dedi yumuşak bir sesle, “hayat bizi ne kadar savurdu.”

Orhan ona baktı. “Savurdu ama düşürmedi,” dedi.

Aralarında artık eski kırılganlık yoktu. Birbirlerini kaybetmenin eşiğinden dönmüş iki insanın olgunluğu vardı.

Aradan birkaç ay geçmişti.

Hümeyra son zamanlarda kendini biraz yorgun hissediyordu. Sabahları hafif bir mide bulantısı, beklenmedik bir halsizlik… Önce iş temposuna bağladı. Ama içindeki küçük şüphe giderek büyüdü.

Bir sabah doktordan çıktığında elindeki sonucu uzun süre sessizce izledi. Gözleri doldu. Bu kez yalnız değildi.

Akşam Orhan eve geldiğinde Hümeyra her zamankinden daha sakindi. Sofra hazırlanmıştı. Yemekten sonra eline küçük bir kutu aldı.

Orhan şaşkınlıkla baktı. “Yeni bir yatırım mı?” diye şaka yaptı.

Hümeyra kutuyu ona uzattı. İçinden minik bir bebek patiği çıktı. Orhan önce anlamadı. Sonra gözleri büyüdü. “Hümeyra…?”

Hümeyra başını hafifçe salladı. “Evet.”

O an Orhan’ın yüzündeki ifade değişti. Şaşkınlık, sevinç, korku, heyecan… Hepsi bir aradaydı. Ayağa kalktı, Hümeyra’nın yanına geldi. “Gerçekten mi?” dedi fısıltıyla.

“Gerçekten.”

Orhan dizlerinin üzerine çöktü, başını Hümeyra’nın karnına yasladı. Aylar önce “çocuk doğur” cümlesini hoyratça söyleyen adam gitmişti. Yerine, bu mucize karşısında sessizce şükreden bir adam gelmişti.

“Bu kez hazır mıyız?” diye sordu Hümeyra gülümseyerek.

Orhan gözlerini kaldırdı. “Bu kez birlikteyiz,” dedi. “Hazırız.”

Hamilelik süreci, onların evliliğini daha da yumuşattı. İş yoğunluğu devam ediyordu ama Orhan artık saatlere daha dikkat ediyor, Hümeyra’yı yalnız bırakmamaya özen gösteriyordu. Toplantılar planlanıyor, seyahatler azaltılıyor, öncelikler değişiyordu.

Kayınpederi haberi aldığında gözleri dolmuştu. “Demek soy ağacı yeni bir filiz verecek,” demişti gururla.

Selim Bey de haberi duyduğunda Hümeyra’yı aradı. “Demek artık iki büyük sorumluluğun var,” dedi şakayla. “Biri şirket, biri hayatın kendisi.”

Ve bir sabah… Hastane odasında yeni bir ses yankılandı. Minik bir ağlayış.

Orhan’ın elleri titriyordu. Hümeyra yorgun ama huzurluydu. Hem bir iş kadını, hem bir eş, hem de artık bir anneydi.

Orhan bebeği kucağına aldığında gözleri doldu. “Biz bunu başardık,” dedi.

Hümeyra gülümsedi. “Hayır,” dedi yavaşça. “Biz her şeye rağmen birbirimizi bırakmadık. O yüzden buradayız.”

O küçük bebek, yalnızca aileye katılan yeni bir üye değildi. Onların ikinci şansının, büyümüş sevgilerinin, birlikte olgunlaşmış hayatlarının en somut hâliydi.

Ve bu kez hiçbir şey aceleyle, hevesle değil…

Bilerek, isteyerek, hazır olarak gelmişti.

 

Yorum yazın

Yorum yazmalısınız
İsim yazmalısınız
Doğru bir email yazmalısınız
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmayacaktır.

İrfan BAŞARANOĞLU yazıları

Çok okunanlar