SON DAKİKA
Özhanlar Mobilya

KARA GÖZLÜK

KARA GÖZLÜK
A- A+

Emine henüz altı yaşındaydı, okula başlamasına daha zaman vardı. Günleri çoğunlukla evin içinde geçerdi. Annesi temizlik yaparken Emine de eline bir bez alır, annesinin peşinden ayrılmazdı. Aslında pek bir işe yaradığı yoktu ama kendince annesine yardım ettiğini sanır, onun her hareketini dikkatle taklit ederdi. Bazen kovayı taşır gibi yapar, bazen de yerleri silerken annesi gibi ciddileşirdi.

Annesi yorulduğunda Emine bu kez dedesinin yanına koşardı. Evden dışarı çıkamayan dedesiyle saatlerce oyunlar oynardı. Dedesi bir zamanlar kamyon şoförüydü; yolları, şehirleri, uzun geceleri anlatırdı ona. Ama geçirdiği bir trafik kazasından sonra sol bacağını kaybetmiş, o günden sonra evin içinde kalmıştı. Şimdi direksiyon başında olan dedesi değil, babasıydı. Babası da şehirler arasında kamyon sürer, ekmeğini yollardan kazanırdı. Emine bazen dedesinin anlattığı yolları hayal eder, bazen de babasının ne zaman döneceğini düşünerek camdan dışarı bakardı.

Babası çoğu zaman iki üç günde bir eve ya gelir ya da hiç gelemezdi. Emine, kapının her açılışında başını kaldırır, gelenin babası olup olmadığına bakardı. Çünkü babası ekmek parası için günlerce evden uzakta kalır, geceyle gündüzü birbirine karıştırarak direksiyon sallardı.

Şoförlük kolay değildi. Uykusuz geceler, karanlık yollar, bitmek bilmeyen kilometreler… Her mola yerinde aklı evde kalırdı. Küçük kızının yüzünü, eşinin sesini, bir köşede sessizce oturan babasını düşünürdü. Yol uzadıkça hasreti büyür, direksiyon başında geçen her saat omuzlarına biraz daha yük olurdu. O yollarda yalnızca kamyonu değil, ailesine duyduğu özlemi de taşırdı.

Zahide, memnuniyetsizliğini çoğu zaman kendi kendine söylenip durarak dile getirirdi. Evliliğini, eşini ve kaderini sorgulardı. Kendini başka kadınlarla kıyaslar; onların süslenip çarşı, pazar gezdiğini, kendi hayatının ise sabah akşam evin içinde geçtiğini düşünürdü. Küçük kızıyla ve engelli kayınbabasıyla ilgilenmekten başını kaldıramıyor, kendisine ait tek bir an bile bulamıyordu.

Üstelik kocasını doğru dürüst göremiyordu. Mehmet eve geldiğinde bıraktığı para, ancak yeme içmeye yetiyor; geriye ne bir gelecek umudu ne de bir teselli kalıyordu. Zahide bu hâline artık dayanamaz olmuştu. İçindeki isyan büyüyor, bazen evi de kızını da ardında bırakıp gitmeyi düşünüyordu. Zaten kocasının varlığıyla yokluğu arasında neredeyse hiçbir fark yoktu.

Bir gece yarısı, oturdukları evin kapısı hızlı hızlı çalmaya başladı. Evdeki herkes uykudaydı. Kapının o sert ve ısrarlı sesiyle Zahide yataktan fırladı. Üzerine alelacele bir şeyler geçirirken kalbi yerinden çıkacak gibiydi. Kapıya yöneldiğinde kayınbabası da uyanmış, bastonuna dayanarak arkasından gelmişti.

“Sen dur kızım, ben bakarım,” dedi titrek bir sesle. “Gece yarısı… hayırdır inşallah.”

Kapıyı açtıklarında karşılarında resmi kıyafetli iki polis memurunu gördüler. İkisinin de içini bir anda ağır bir korku kapladı. Telaşla ne olduğunu sordular. Polisler, Mehmet’in Bolu Dağı’nda trafik kazası geçirdiğini; kullandığı kamyonun uçuruma yuvarlandığını ve hayatını kaybettiğini büyük bir üzüntüyle bildirdiler.

Bu sırada Emine de uyanmış, sessizce kapının önüne gelmişti. Söylenen her kelimeyi, anlamaya çalışır gibi gözleri büyüyerek dinliyordu. Polislerin sözleri bitmeden Mehmet’in babasının elindeki baston yere düştü. Dizleri tutmamış, olduğu yere yığılmıştı. Polisler hemen yanına koşup onu yerden kaldırarak odaya götürdüler.

Zahide ise olduğu yerde donup kalmıştı. Ne ağlayabiliyor ne konuşabiliyordu. Sesi çıkmıyor ne diyeceğini ne yapacağını bilemiyordu. Sanki dünya bir anda duruvermişti. Polisler, cenazenin Şoförler Odası tarafından Bolu’daki morgdan alınarak aileye ulaştırılacağını, sabah kendileriyle irtibat kurulacağını söyleyip evden ayrıldılar.

Kapı kapandığında, evin içini ağır bir sessizlik kapladı. O geceden sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı.

Polisler gittikten sonra Zahide olduğu yerde kaldı. Kapı kapanmıştı ama sanki Mehmet hâlâ o kapının ardındaydı. İçeri girmeye mecali yoktu. Dizlerinin bağı çözülmüş, göğsüne ağır bir taş oturmuştu. Ağlamak istiyor ama ağlayamıyordu. Gözlerinden yaş gelmiyor, boğazındaki düğüm bir türlü çözülmüyordu. O an ne dul olduğunu ne de bir çocuğu babasız bıraktığını tam olarak kavrayabiliyordu. Sadece derin, tarifsiz bir boşluk hissediyordu.

Sabaha kadar ne uyuyabildi ne de konuşabildi. Kayınbabası yatağa yatırılmış, Emine sessizce bir köşeye sinmişti. Zahide, kızına bakmaya bile çekiniyordu. Çünkü bakarsa çökeceğini, kendini tutamayacağını biliyordu. Güneş doğduğunda bile evin içi karanlıktı.

Sabah saatlerinde telefonlar çalmaya başladı. Haber tez yayılmıştı. Akrabalar, komşular birer birer eve doldu. Zahide artık yalnız değildi ama bu kalabalığın içinde kendini daha da yapayalnız hissediyordu. Kim konuşsa kulağında uğultuya dönüşüyor, söylenen hiçbir söz yüreğindeki boşluğu doldurmuyordu.

Cenaze öğleden sonra eve getirildi. Kamyon kasasında değil, bu kez sessiz bir tabutun içindeydi Mehmet. Tabut kapının önüne indirildiğinde Zahide’nin içinden bir şey koptu. O an feryadı koptu, sesi ilk kez o zaman çıktı. Yıllardır içine attığı her şey, bir çığlık olup döküldü. Tabuta sarıldı, dizlerinin üzerine çöktü. “Kalk Mehmet,” dedi, “bak geldin ama konuşmuyorsun…” Kimse onu yerinden kaldıramadı.

Emine ise kalabalığın arasında babasının tabutuna uzaktan bakıyordu. Yaklaşmaya korkuyor, bunun bir oyun olmadığını artık yavaş yavaş anlıyordu. Babası bir daha kapıdan girmeyecek, bir daha onu kucağına almayacaktı.

Cenaze yıkandı, kefenlendi. Öğle namazına müteakip şehir mezarlığında defnedileceği söylendi. Zahide, Mehmet’i son kez görmek istedi. Yüzü açıldığında bir an nefesi kesildi. Yollarda yıpranan yüz şimdi bembeyazdı, sessizdi. Elini uzattı, soğukluğunu hissettiğinde gerçek tüm ağırlığıyla üzerine çöktü.

Mezarlıkta toprak atılırken Emine komşularının kucağında sessizce olan biteni izliyordu. Her kürek darbesiyle biraz daha yalnız kaldığını hissediyordu. Mehmet artık toprağın altındaydı; geride borçlar, yarım kalmış bir hayat, bir çocuk ve yorgun bir kadın bırakmıştı.

Mezarlık dağıldığında herkes evine gitti. Zahide ise eve değil, bambaşka bir hayata dönüyordu. Artık ne eşine kızabileceği ne de onun yokluğuna isyan edebileceği bir evlilik vardı. Sadece geçim derdi, büyütülmesi gereken bir çocuk ve yaşlı, engelli bir kayınbaba kalmıştı.

O günden sonra Zahide’nin hayatı ikiye ayrıldı: Mehmet’ten önce ve Mehmet’ten sonra.

Ebru’nun gelişi Zahide’nin içinde bastırmaya çalıştığı bir kapıyı aralıyordu. Mehmet hayattayken yalnızca uzaktan baktığı, adını koyamadığı o dış dünya şimdi Ebru’nun sesiyle, kahkahasıyla eve sızıyordu. Her gelişinde Zahide’nin yüreğinde hafif bir ürperti olurdu hem merak eder hem de bu meraktan utanırdı.

Kayınbabasının bakışları bu değişimi sezmişti. Ebru içeri girdiğinde bastonuna daha sıkı tutunur, sessizce köşesine çekilirdi. Söylemek istedikleri dilinin ucuna kadar gelir, fakat hiçbir zaman dökülmezdi. Çünkü biliyordu; artık bu evde sözü geçen kendisi değildi. Gücü, yaşı ve sakatlığıyla birlikte yavaş yavaş tükenmişti. Gelini kendisini kapı dışarı ederse ne yapacaktı, gidecek yeri de yoktu.

Zahide ise kayınbabasının suskunluğunu bir kabulleniş sanıyordu. İçindeki boşluk büyüdükçe Ebru’ya daha çok kulak veriyor, onun anlattığı hayatlara istemeden de olsa özeniyordu. Geceleri yatağına uzandığında Mehmet’in yokluğunu değil, yaşayamadığı ihtimalleri düşünür olmuştu. Bu düşünceler onu hem korkutuyor hem de gizlice cezbediyordu.

Bir akşamüstü Ebru yine kapıyı çaldığında, Zahide bu kez tereddüt etmeden kapıyı açtı. İçeri dolan ses, kahkaha ve sokak kokusu evin duvarlarına çarparak yayıldı. Kayınbabası sedirde oturuyordu; bastonu dizlerinin arasında, gözleri yerdeydi.

Ebru konuşuyor, anlatıyor, dışarıdaki hayatı süslü kelimelerle Zahide’nin önüne seriyordu. Zahide başını sallıyor, arada gülümsüyor, içindeki boşluğu o sözlerle doldurmaya çalışıyordu. O sırada sedirden bastonun yere sertçe vurulduğu duyuldu.

“Yeter!” dedi yaşlı adam. Sesi titriyordu ama kararlıydı. “Bu evde bir ölünün hatırası var. Her gelenle biraz daha siliniyor.”

Oda bir anda sessizliğe gömüldü. Zahide ilk kez kayınbabasının gözlerine baktı. O bakışta bir öfke, bir korku verme mesajı vardı. Kayınbabasının gözlerinde ise kaybolma korkusu, sokağa düşme korkusu, oğlunun hatırasını yitirme korkusu…

Ebru ayağa kalktı, dudaklarını büzüp küçümseyen bir gülümsemeyle kapıya yöneldi. “Ben sadece gelin hanıma arkadaşlık ediyorum,” dedi ve çıktı.

Kapı kapandığında Zahide olduğu yerde kaldı. İçinde bir şey kırılmıştı. Kime kızdığını, kime üzüldüğünü bile bilmiyordu. O an anladı ki, bu evde artık herkes biraz yalnızdı; herkes biraz suskundu ve herkes kendi korkusuyla yaşamaya mahkûmdu.

Emine okula başlamıştı. Dedesiyle annesi arasındaki gerilimi tam olarak kavrayacak yaşta değildi; ama evdeki havanın değiştiğini seziyordu. Evde olduğu zamanlarda ya annesi Ebru’yla dışarıda olurdu ya da yanındayken bile Emine’yle doğru dürüst ilgilenmezdi.

Emine, derslerinden arta kalan zamanlarda dedesiyle oturup sohbet etmeye çalışırdı. Ne var ki bu sohbetler artık eski tadını vermiyordu. Dedesi konuşurken sık sık dalar, gözleri uzaklara takılırdı. Emine bunu fark edince sessizleşir, fazla üstelemezdi.

Çoğu zaman odasına çekilir, ders çalışmaya gayret ederdi. Bazen de evin içinde temizlik yapar, kendince ufak tefek yemekler hazırlardı. Yaşına göre erken öğrenilmiş bir sorumluluk duygusu vardı üzerinde.

Annesi, Ebru’nun kendisine bir iş bulduğunu söylüyordu. Her gün öğlene doğru evden çıkıyor, “işe gidiyorum” diyerek Ebru’yla birlikte ayrılıyordu. Çoğu zaman geç saatlere kadar eve dönmüyor; o saatlere kadar çalıştığını söylüyordu. Emine bu sözleri sorgulamıyor, yalnızca annesinin yokluğuna alışmaya çalışıyordu.

Zahide’nin kılığı kıyafeti de zamanla değişmişti. Artık eskisi gibi sade giyinmiyor, makyaj yapmaya özen gösteriyordu. Tavırları, konuşması, yürüyüşü bile farklılaşmış; sanki hayatında görünmez bir sınıf atlamış gibiydi. Bu değişim, evin duvarlarına yabancı bir rüzgâr gibi sinmişti.

Kayınbabası ise olup biteni sezmemek mümkün değilmiş gibi her şeyi fark ediyordu. Gördüklerini dillendiremiyor, içine atıyordu. Elinden hiçbir şey gelmemesi, onu daha da içine kapanık bir hâle sürüklüyordu. İçinde kanayan yara, sessizlikle besleniyor; gün geçtikçe biraz daha büyüyordu.

O akşam hava erkenden kararmıştı. Evde yalnızca dedeyle Emine vardı. Saat ilerledikçe Zahide’nin gelişi gecikmiş, kapının her gıcırtısı dedenin içini ürpertir olmuştu. Emine odasında ders çalışıyordu; ev sessizdi ama o sessizlik ağırdı.

Birden dışarıdan bir arabanın sesi duyuldu. Evlerinin önünde yavaşladı, durdu. Farların ışığı pencereye vurdu. Dede yerinden doğrulmaya çalıştı, bastonuna yaslanarak pencereye yaklaştı. Perdeyi araladığında gördüğü manzara, içine yıllardır biriken korkunun adını koyar gibiydi.

Zahide, yabancı bir adamın kullandığı arabadan indi. Üzerindeki elbise gündüz künden farklıydı; yüzündeki makyaj geceye yakışır biçimde belirgindi. Adam camı indirip bir şeyler söyledi, Zahide başını eğip gülümsedi. Ardından kapıyı kapatıp eve doğru yürüdü.

Araba sessizce uzaklaştığında dede hâlâ pencerenin önünde duruyordu. Bastonunun ucunun titrediğini fark etti. İçindeki yara artık sızlamıyor, yanıyordu.

Kapı açıldığında Zahide, dedeyle göz göze geldi. Bir anlık duraksama oldu. Hiçbiri konuşmadı. Zahide başını çevirdi, ayakkabılarını çıkarıp içeri geçti. O sessizlikte söylenmeyen her söz, evin duvarlarına çarpıp geri döndü.

Emine odasından çıkıp annesine baktı. Annesinin yüzünde tanımadığı bir ifade vardı. Ne yorgunluktu bu ne de sevinç. Emine hiçbir şey sormadı. O gece herkes kendi odasına çekildi; ama kimse uyuyamadı.

Ev, ilk kez bu kadar yabancıydı.

Dedikodu, mahallede sabah ezanı kadar erken dolaşıma girdi. Kimse yüksek sesle konuşmuyor, ama herkes her şeyi biliyordu. Ebru’nun ve Zahide’nin öğle vakitleri birlikte çıkıp akşam karanlığında dönmeleri, artık kimsenin gözünden kaçmıyordu.

Bakkalın önünde yarım ağızla edilen laflar, sokağın başında biraz daha açılıyor; kapı önlerinde ise iyice büyüyordu. “İş dedikleri bu muymuş?” diyenler vardı. “Kadın başına, dul hâliyle…” diye söze girip cümleyi tamamlamayanlar… Herkes bildiğini ima ediyor, ama kimse açıkça söylemeye cesaret edemiyordu.

Ebru’nun adı zaten eskiden beri mahallede temkinle anılırdı. Zahide’nin onunla bu kadar sıkı fıkı olması, dedikodunun ateşine körükle gitmişti. “Yoldan çıkarıyor,” diyen de vardı; “Zaten gönlü varmış,” diyen de… Sözler ağızdan ağıza dolaştıkça sertleşiyor, kirleniyordu.

Zahide bunu fark ediyordu. Bakkala gittiğinde bakışların arkasından geldiğini hissediyor, selamların eskisi kadar sıcak olmadığını anlıyordu. Ama belli etmemeye çalışıyor, başını daha dik tutuyor, adımlarını hızlandırıyordu. Bu da mahallede “iyice değişti” sözlerinin çoğalmasına yetiyordu.

Ebru ise aldırmaz görünüyordu. Dudaklarının kenarındaki o umursamaz gülümsemeyle, mahalleliyi küçümsercesine süzüyor; fısıltıların kendisine güç verdiğini saklamıyordu.

Evde ise bu dedikodular, duvarların arasından sızan soğuk gibi hissediliyordu. Dede artık kapı önüne bile çıkmaz olmuştu. Emine, okuldan dönerken annesinin adının fısıltılara karıştığını duyuyor, ama hiçbir şey anlamamış gibi yürümeye devam ediyordu. Küçük kalbi, anlamadığı bu yükle biraz daha ağırlaşıyordu.

İlkokulu bitiren Emine, artık mahallede dolaşan dedikodulara kulak tıkayamaz hâle gelmişti. Annesiyle arasına giren soğukluk giderek derinleşmiş, evdeki sessizlik ağır bir yük gibi üzerine çökmüştü. Gün geçtikçe Emine’nin dünyası daralıyor, hayatı neredeyse yalnızca dedesi ve ev işleriyle sınırlı kalıyordu.

Bir gün yine ev işleriyle uğraşırken, elindeki tuz ruhu şişesi bir anlık dalgınlıkla yere düştü. Şişenin kapağı açıldı ve sıçrayan tuz ruhu yüzüne geldi. Emine acı içinde çığlık atarken dedesi büyük bir panikle yanına geldi. Ne yapacağını bilemeden, apar topar bir taksi çağırdı ve Emine’yi hemen hastaneye götürdü.

Hastanede yapılan ilk müdahalede, yüzünde kalıcı bir hasar olmadığı anlaşıldı. Ancak asıl yıkıcı haber kısa süre sonra geldi: Tuz ruhu Emine’nin gözlerine büyük zarar vermişti. Doktorların tüm çabalarına rağmen Emine, görme yetisini tamamen kaybetmişti.

O gece annesi Zahide, her zamanki gibi geç saatlerde eve döndü. Evin sessizliğini fark etti ama bunu önemsemedi. Bir an için dedesiyle birlikte evi terk ettiklerini düşündü. Ne onları aradı ne de sabaha kadar gerçek bir merak duydu.

Sabah olduğunda hâlâ kimsenin gelmemesi, Zahide’nin kafasında kesin bir yargıya dönüştü: Evi terk etmişlerdi. Ta ki kayınbabası hastaneden çıkıp eve gelene kadar… Olanları öğrenip onu evde bırakıp aceleyle hastaneye giden Zahide, kızını ve doktorları gördü. Emine’nin durumu tüm çıplaklığıyla yüzüne çarptı.

Doktorlar, Emine’nin artık göremeyeceğini söylediklerinde, Zahide’nin yüreği kızının acısıyla değil, kendi yükünün ağırlığıyla sızladı. Üzülmek yerine, içinden geçen düşünce dudaklarından döküldü: “Sakat bir kayınbabadan sonra şimdi de kör bir kızla mı uğraşacağım?”

Bu sözlerle birlikte, Emine’nin kararan dünyası sadece gözleriyle sınırlı kalmadı; annesinin kalbi de ona kapanmış oldu.

Emine yaklaşık bir hafta boyunca hastanede yattı. Doktorların yapabileceği tıbbi bir müdahale kalmamıştı; bu süreçte uygulanan tedavilerden çok, psikolojik destek ön plandaydı. Ancak zaten darbe almış olan dünyası, bu olaydan sonra büyük bir deprem yaşamış gibi tamamen yıkılmıştı. Karanlık artık sadece gözlerinde değil, ruhunun en derin yerindeydi.

Annesi ise sanki hiçbir şey olmamış gibi hayatına devam ediyordu. Evdeki sessizlik, Emine’nin acısını daha da büyütürken Zahide’nin kayıtsızlığı bu acıyı katlanılmaz hâle getiriyordu. Günler geçtikçe dedesi bu duruma daha fazla dayanamaz oldu. Torununun içine düştüğü karanlık ve evin içini kaplayan umutsuzluk, onun yorgun bedenini de tüketti.

Aradan birkaç ay geçmeden dedesi hayata gözlerini yumdu. Onun ölümüyle birlikte Emine, bu dünyada kendisini tutan son dala da veda etmiş oldu. Artık ne elinden tutan vardı ne de sesini duyan… Emine, koskoca dünyada yapayalnız kalmıştı.

Artık sabah mıydı, gece mi; Emine bunu ayırt edemiyordu. Gözlerinin önünde uzanan karanlık, zamana da çökmüş gibiydi. Işık yoktu, renk yoktu; sadece sesler ve sessizliğin arasına sıkışmış bir kalp atışı… Her nefesinde, dünyanın ondan bir parça daha kopardığını hissediyordu.

Görmek neydi? diye sordu kendine. Bir yüz müydü, bir yol mu, yoksa dedesinin elinin sıcaklığı mı? Hepsi aynı anda uzaklaşmıştı. Hatırladıkça canı acıyordu; unuttukça da suçlu hissediyordu. Karanlık, yalnızca gözlerinde değil, düşüncelerinin kıyısında da pusuydu.

Evin içinde adımlar yankılanıyordu ama kimse ona ait değildi. Annesinin sesi, bir duvarın ardından geliyormuş gibi soğuk ve uzak… Emine, o sesin annesine değil, hayatın başka bir yerinde akan bambaşka bir yaşama ait olduğunu biliyordu. Emine ben buradayım, demek istedi. Ben hâlâ varım. Ama sesi boğazında düğümleniyor, kelimeler karanlığa düşüp kayboluyordu.

Dedesi… Onu düşündüğünde kalbi sızladı. Elini uzatsa tutacak bir el vardı bir zamanlar. Şimdi uzattığında, boşlukla karşılaşıyordu. Boşluk, insanın en ağır yüküydü. Karanlıktan daha ağır, sessizlikten daha keskin…

Korkma, dedi kendine. Karanlık bir son değil. Bunu kaç kez tekrarladı bilmiyordu. Belki de inanmak için değil, hayatta kalmak içindi bu cümle. Çünkü karanlıkta insan ya kendine tutunur ya da yavaş yavaş silinirdi.

Emine, silinmemeye karar verdi. Gözleri görmüyordu ama kalbi hâlâ atıyordu. Acı vardı, öfke vardı, kırgınlık vardı; ama bunların arasında küçük, inatçı bir kıvılcım da vardı. Henüz adını koyamadığı bir direnç…

Karanlığın içinde, kendi sesini dinlemeyi öğrendi. Ve o ses ona fısıldadı: Yalnızsın ama bitmedin.

Aylar geçtikçe Emine, evin içinde kendine küçük de olsa bir dünya kurmayı başarmıştı. Eşyaların yerini adım adım öğrenmiş, duvarların mesafesini, kapı eşiklerini, masanın köşesini belleğine kazımıştı. Nerede yavaşlaması, nerede elini uzatması gerektiğini artık sezgileriyle biliyordu. Karanlığın içinde yolunu, sabrıyla ve hafızasıyla çizmişti.

Gün geçtikçe kendi işini kendi görür olmuştu. Sabahları erkenden kalkıyor, ocağın başında çayın suyunu dinleyerek ne zaman kaynadığını anlıyor, demliği el yordamıyla yerleştiriyordu. Kendi başına kahvaltısını yapıyor, yemeğini hazırlıyor, evi derleyip topluyordu. Hayat, elinden alınan gözlerinin yerine ona başka yollar öğretmişti.

Annesi ise evi artık bir otel gibi kullanıyordu. Girip çıkıyor, varlığıyla yokluğu arasındaki fark hissedilmiyordu. Emine’nin temel ihtiyaçlarını karşılayacak kadar gıda ve giysi alıyor, bunun dışında kızının dünyasına dokunmuyordu. Aynı çatı altında iki yabancı gibi yaşıyorlardı.

Bir gün yine “işe gidiyorum” diyerek evden çıkarken, Zahide Emine’yi kapının önünde oturur hâlde buldu. Ne yaptığını sorduğunda, Emine başını hafifçe kaldırdı.

“Dinliyorum,” dedi sakin bir sesle.

“Ne dinliyorsun?”

“Geçip giden insanları… Ayak seslerini. Kuşların kanat çırpışını. Rüzgârın duvarlara çarpışını…”

Bir an durdu, sonra içten bir kabullenişle ekledi: “Artık hiçbirini göremiyorum ama sesleriyle avunuyorum.”

Bu sözler, kapı aralığında asılı kaldı. Zahide cevap vermeden çıktı. Emine ise yerinden kalkmadı. Çünkü o an biliyordu: Görmediği dünyayı, duyduklarıyla yeniden kuruyordu. Karanlığın içinde, kendi sessiz direncini büyütüyordu.

Görme yetisini yitireli altı yıldan fazla olmuştu. O gün Emine, kapının kolunu her zamankinden daha uzun süre tuttu. Avucunun içinde soğuk metalin ağırlığı vardı; kapının ardında ise bilmediği, görmediği ama varlığını tüm hücrelerinde hissettiği bir dünya… Kalbi hızlı hızlı atıyordu. Korkuyorum, dedi içinden. Ama korkmak, vazgeçmek demek değil.

Kapıyı araladığında dışarıdan gelen sesler bir anda üzerine döküldü. Bir araba geçti, ardından çocuk kahkahaları duyuldu. Bir kapı kapandı, bir pencere açıldı. Emine, baston yerine duvara yakın yürümeyi seçti. Ayağını eşiğin üzerinden geçirirken, sanki hayatla arasındaki görünmez bir çizgiyi aşmış gibiydi.

İlk adım… Sonra bir tane daha. Ayakları titredi ama durmadı. Ellerini duvara sürterek ilerledi, adımlarını saydı. Bir… iki… üç… Her adımda karanlık biraz daha geride kalıyordu. Düşmedi. Geri dönmedi. Sadece yürüdü.

Sokağın ortasında durduğunda nefesi kesilmişti. Ama bu, korkudan çok şaşkınlıktı. Çünkü başarmıştı. Yalnızdı ama ayaktaydı. Kimse onu tutmamış, kimse itmemişti. İlk kez, kendi gücünü bu kadar net hissetti.

O sırada bir ses duydu. “Abla, iyi misin?”

Genç bir çocuktu bu. Sesinde merak vardı, acıma yoktu. Emine gülümsedi. “İyiyim,” dedi. “Sadece yürümeyi öğreniyorum.”

Çocuk bir an durdu, sonra heyecanla konuştu: “İstersen ben buradayım. Düşersen tutarım seni.”

Emine başını salladı. “Gerekirse,” dedi. “Ama şimdilik kendim denemek istiyorum.”

Çocuk sessizce yanında durdu. Emine birkaç adım daha attı. Dünya hâlâ karanlıktı ama artık ürkütücü değildi.

Zahide, o sabah kalktığında Emine’nin evin içinde olmadığını fark etti. İçine tuhaf bir huzursuzluk çöktü. Odalara seslendi, cevap alamadı. Kalbi sıkıştı. Ya başına bir şey geldiyse?

Kapının önüne çıktığında sokağın sesleriyle birlikte, Emine’nin sesini duydu. Konuşuyordu. Gülüyordu.

Bir köşede durup onları dinledi. Emine’nin sesi… güçlüydü. Titremiyordu. Zahide’nin göğsünde bastırdığı bir duygu kabardı. Bu bir sevinç değildi. Bu, geç kalmış bir suçluluktu.

Kör, diye düşündü. Ama benden daha cesur.

O an, Emine’nin ona artık ihtiyacı olmadığını fark etti. Ve bu fark ediş, Zahide’nin canını kızının körlüğünden daha çok yaktı. Çünkü bu kez suçlayacak kimse yoktu. Ne kader ne dedikodu ne hayat… Sadece kendisi vardı.

Zahide içeri girdi. Emine geldiğinde, ona hiçbir şey sormadı. Ama ilk kez, kızının adımlarını dinledi. Bu adımlar, evin içinde yankılanan bir hesaplaşmaydı.

Ertesi gün Emine, mutfakta çay koyarken radyoyu açtı. Daha önce hiç dikkat etmediği bir sesti bu. Konuşan bir kadın, sonra bir türkü…

“Gözlerin görmezse gönlün görsün,” diyordu şarkı.

Emine durdu. Dinledi. Sözler kalbine değdi. Zahide uyanmış yanına gelmişti. Elinde bir paket vardı, kızının elini tuttu ve paketi onun avucunun içine bıraktı. Emine şaşırmıştı, bunun ne olduğunu sorduğunda Zahide paketi açarak içinden çıkardığı siyah bir güneş gözlüğünü kızının yüzüne yerleştirerek artık sokağa çıkarken bunu takarsın dedi. Emine duygulanmıştı ilk kez annesine teşekkür etti ama annesi onu duymadı bile, çoktan odasına gitmiş dışarı çıkmak için hazırlık yapıyordu.

O günden sonra radyo, evin içindeki boşluğu dolduran bir dosta dönüştü. Sesler ona dünyayı anlatıyordu. Haberler, şarkılar, insan hikâyeleri…

Emine artık biliyordu: Görmek, sadece gözlerle olmazdı. Bazı insanlar karanlıkta daha net görürdü. Ve o, yavaş yavaş o insanlardan biri oluyordu.

Yine sokağa çıktığı bir gün, o genç çocuk yanına yaklaştı. “Seninle birlikte yürüyebilir miyim?” dedi çekingen bir sesle. 

Emine, “Olur. Bana yolu da tarif edersin.” Yan yana yürüyerek parka gittiler. Bir bankta oturup biraz soluklandılar. Çevrede oynayan çocukların kahkahaları, kuş cıvıltıları ve rüzgârda hışırdayan ağaç yaprakları Emine’nin içini tarifsiz bir huzurla doldurmuştu. Uzun zamandır ilk kez, dünyayı göremese de hayatın seslerini bu kadar yakından hissediyordu.

Ali’ye başına gelenleri, gözlerini kaybetmesine neden olan o talihsiz olayları anlattı. Konuşurken sesi zaman zaman titredi ama Ali sabırla dinledi, hiç sözünü kesmedi. Emine, anlatırken hafiflemişti; sanki yükünün bir kısmını o banka bırakmış gibiydi.

Eve doğru yürümek için parkın çıkışına geldiklerinde, sokağın köşesinden bir ses duyuldu: “Ali!”

Yanındaki genç çocuk gülümseyerek, “Abim beni çağırıyor,” dedi. “İstersen seninle evinin olduğu yere kadar geleyim.”

Tam o sırada Ali’nin abisi yanlarına gelmişti. Ali, abisi Hasan’ı Emine’yle tanıştırdı. Gözlerinin görmediğini söylerken Emine dışarı çıkarken annesinin kendisine aldığı o kara gözlüğü çıkartarak gözlerinin görmediğini anlaması için Hasan’a göstererek kara gözlüğünü tekrar taktı.

Hasan, kısa bir duraksamadan sonra içten bir sesle, “Geçmiş olsun,” dedi. Ardından Emine’ye bakıp ekledi: “Çok güzel gözlerin var, niçin o kara gözlüklerinle o güzel ela gözlerini saklıyorsun.”

Emine bu söz karşısında bir an durdu. Gözleri artık görmüyordu belki ama ilk kez biri ona, acımadan, eksiltmeden, sadece güzelliğini fark ederek bakmıştı. İçinde, uzun zamandır unuttuğu bir duygu kıpırdandı.

Emine eve girdikten sonra Ali ile Hasan da kendi evlerine doğru yürümeye başladılar. Bir süre sessizce ilerlediler. Sessizliği Ali bozdu. “Abi,” dedi heyecanla, “ne kadar güzel bir kız, değil mi?”

Hasan, belli belirsiz gülümsedi ve başıyla onayladı. Bu kısa hareket, onun da aynı düşünceyi paylaştığını anlatmaya yetiyordu.

Ertesi gün Emine sokağa çıktığında Ali onu görür görmez koşarak yanına geldi.
“Parka gidelim mi?” diye sordu, çocukça bir sevinçle.

“Olur, elbette,” dedi Emine. Yan yana yürümeye başladılar. O sırada Hasan, bakkalın önünde arkadaşlarıyla sohbet ediyordu. Ali ile Emine’yi görünce arkadaşlarından ayrıldı ve yanlarına geldi. Kısa bir selamlaşmanın ardından o da onlara katıldı.

Parka vardıklarında Ali, oyun oynayan arkadaşlarını fark edince, “Ben biraz onlarla oynayayım,” dedi. Hasan’la Emine’yi bankta bırakarak sevinçle arkadaşlarının yanına koştu.

Hasan ile Emine ilk başlarda biraz çekingen oturdular. Söze nasıl başlayacaklarını bilemez gibiydiler. Kısa cümleler kuruldu, araya küçük sessizlikler girdi. Ama zamanla sohbet, kendiliğinden akmaya başladı. Günlük şeylerden söz ettiler; çocukluk anılarından, hayattan… Konuştukça aralarındaki mesafe yavaş yavaş silindi. Çekingenlik yerini sıcaklığa bıraktı. Bir süre sonra neşeyle konuşuyor, bazen de kahkahalarla gülüyorlardı.

Emine, annesinin çalıştığını anlattı. Kendisinin de annesinin eve getirdiği, bir tekstil firmasına ait ürünlerin etiketlerine askı ipi taktığını söyledi.
“İşi bitirince,” dedi gülümseyerek, “ya ev işleriyle uğraşırım ya da bugün olduğu gibi biraz dışarı çıkarım.”

Hasan dikkatle dinledi. Ardından o da kendini açtı. Bir fabrikada çalıştığını, o günün hafta sonu olması sebebiyle evde olduğunu söyledi. “Hafta içi pek nefes almaya fırsat kalmıyor,” diye ekledi.

Emine, Hasan’ın sesindeki yorgunluğu fark etti. Hasan ise Emine’nin anlattıklarının arkasındaki sessiz gücü hissetmişti. İkisi de farkında olmadan, yalnızca kelimelerle değil, birbirlerini dinleyerek de yakınlaşmışlardı.

Emine, uzun zamandır ilk kez birinin yanında kendini bu kadar rahat hissettiğini fark etti. Hasan ise onun yalnızca sessizliğini değil, gülüşünü de tanımaya başlamıştı.

Parktaki banktan yükselen kahkahalar, yalnızca ağaçların arasına değil, mahallenin kulaklarına da karışıyordu. O gün olmasa bile, ertesi gün, bir sonraki gün… Emine’nin sokağa çıkış saatleriyle Hasan’ın hafta sonları bakkal önünde oyalanmaları artık daha sık aynı zamana denk gelmeye başlamıştı. Bunu ilk fark edenler, her şeyi fark etmeye alışkın olan mahalle gözleriydi.

Bakkala ekmek almaya çıkan bir kadın, adımlarını yavaşlatıyor; penceresinden sokağı süzen yaşlı bir adam, bastonuna biraz daha yaslanıyordu. Çocuklar masumca bakıyor, ama büyüklerin bakışları daha uzun, daha hesaplı oluyordu. Kimse açık açık bir şey söylemiyor, ama fısıltılar çoktan doğmaya başlamıştı.

“Görmedin mi?” diye mırıldandı biri. “Her hafta sonu parktalar,” dedi diğeri.
“Ali bahane,” diye ekledi üçüncüsü, sesini alçaltarak.

Emine bunu doğrudan duymuyordu belki, ama havadaki değişimi hissediyordu. Hasan da farkındaydı. Parktan dönerken omuzlarının biraz daha dikleştiğini, yürüyüşünün daha temkinli olduğunu hissediyordu.

Mahalle, alışık olduğu düzenin dışına çıkan her şeyi önce seyreder, sonra tartar, en sonunda da hükmünü verirdi. Emine ile Hasan arasındaki bu sessiz yakınlık, henüz kimsenin diline düşmemişti belki, ama çoktan gözlere yerleşmişti.

Ve mahalle bir şeyi gözüne kestiyse, artık o hikâye yalnızca iki kişiye ait olmaktan çıkardı.

Günler sonra annesiyle Ebru, Emine’yi karşılarına alıp artık etiket işini bırakmasını söylediler. Annesiyle Ebru karşısına oturduğunda Emine, havadaki gerginliği hemen hissetti. Söylenen sözler başta masum gibiydi; “etiket işi”, “yoruluyorsun”, “bu güzellik boşa gidiyor” cümleleri peş peşe dizildi. Emine önce anlamak istemedi. Kulağı duyuyor ama zihni direniyordu. Ebru’nun yarım bıraktığı cümleler, annesinin tehditkâr sözleri giderek ağırlaştı.

Sonra bir an geldi… Söylenmeyen kelime, Emine’nin içine bir taş gibi düştü. Ne istediklerini artık biliyordu. Yüreği sıkıştı, boğazına bir düğüm oturdu. Ondan istenen şey sadece bir iş değildi; kendisinden, utancından, sınırlarından vazgeçmesiydi.

Birden ağlamaya başladı. “Ben yapamam,” dedi. “Ben sizin gibi olamam.” Sesi yükselmedi ama kararlıydı. O kararlılık, annesinin yüzünü sertleştirdi, Ebru’nun sesini inceltti. İkisi de konuştu, nasihat verdi, korkuttu, kandırmaya çalıştı. Emine ise tek bir cümlede kaldı: Hayır.

Kendini odasına attığında kalbi hâlâ hızlı atıyordu. Duvarlar üzerine geliyormuş gibiydi. O gece uyuyamadan sabahladı. Geçmişi, annesini, yoksulluğu, yalnızlığını düşündü. Ama hepsinin üstünde bir duygu vardı: Kendini kaybetme korkusu.

Sabah olduğunda kararını sessizce verdi. Yatağından kalktı, kahvaltısını yaptı. Kapıyı kapatıp sokağa çıktı. Parka gidecekti. Ağaçların arasında, kimsenin onu ikna etmeye çalışmadığı bir yerde oturacak; ilk kez kendi hayatı için, sadece kendi adına düşünecekti.

Parka giden yolu artık ezbere biliyordu; adımlarını nereye bastığını düşünmeden atıyordu. Sessiz bir köşede, gölgede kalan bir bank bulup oturduğunda zamanın nasıl geçtiğini fark etmedi. Hafta sonu olmasına rağmen saat erkendi, park henüz kalabalıklaşmamıştı. Arada bir geçen birkaç kişi dışında etraf sakindi; kuş sesleri, rüzgârın yapraklarla fısıltısı Emine’ye iyi geliyordu.

Yaklaşık yarım saat sonra Hasan göründü. Elinde tek bir kırmızı gül vardı. Yanına oturdu, hiçbir şey sormadan elini tuttu ve gülü avucuna bıraktı. Sonra hafif bir sitemle konuştu: “Eve baktım, kapının önünde yoktun. Parka geldiğini tahmin ettim. Ama yine o kara gözlüğü takmışsın… Bu güzel güneşli günde, o güzel gözlerini saklayarak insanları bu güzellikten mahrum ediyorsun.”

Bunları söylerken gülümseyerek gözlüğü yüzünden çekip aldı. Emine bir an afalladı. Gözlük gidince her şey açığa çıktı. O güzel ela gözler kıpkırmızıydı, kan çanağına dönmüştü. Hasan’ın gülümsemesi anında silindi. “Ne oldu sana?” diye sordu endişeyle.

Emine önce başını çevirdi, konuşmak istemedi. Dudaklarını ısırdı, gözleri doldu. Ama daha fazla tutamadı. Kırık cümlelerle, dün yaşananları bir bir anlatmaya başladı.

Emine anlatırken Hasan hiç sözünü kesmedi. Elini elinden çekmedi; aksine biraz daha sıkı tuttu. Yüzündeki ifade değişmişti, gözlerindeki yumuşaklık yerini ağır bir ciddiyete bırakmıştı. Emine’nin her cümlesi, Hasan’ın içinde sessiz bir öfke biriktiriyor ama bunu dışarı vurmuyordu.

Anlattıkları bittiğinde kısa bir sessizlik oldu. Hasan derin bir nefes aldı.
“Kimsenin seni buna zorlamaya hakkı yok,” dedi sakin ama net bir sesle. “Ne annenin ne de başka birinin. Sen bir eşya değilsin, satılacak bir şey hiç değilsin.”

Emine başını eğdi, utançla karışık bir korku vardı yüzünde. Hasan bunu fark etti. Elini bırakıp onun yüzünü avuçlarının içine alarak “Bu yaşadıkların senin suçun değil. Güzel olman da yoksul olman da… Hiçbiri seni mecbur bırakmaz.”

Sesini yükseltmedi ama sözleri sertti. Parktaki sessizlikte cümleleri daha da ağırlaşıyordu.
“Eğer bu evde kalmak istemiyorsan, yalnız değilsin,” diye devam etti. “Seni o ortama geri göndermem. Gerekirse ben dururum karşısına herkesin.”

Emine’nin gözlerinden yaşlar süzüldü. İlk kez biri onun için böyle konuşuyordu. İlk kez biri onu korumayı bir görev gibi üstlenmişti. Hasan cebinden mendil çıkarıp uzattı. “Ağlamak ayıp değil,” dedi yumuşak bir sesle. “Ama susmak zorunda değilsin.”

O an Emine, parkta değil de sanki bir duvarın arkasında duruyormuş gibi hissetti. Rüzgâr yüzüne vuruyor ama içi ilk kez biraz olsun ısınıyordu.

Hasan bir süre sessiz kaldı. Etrafa baktı; parkta oynayan çocukları, bankta oturan yaşlı bir çifti, yavaş yavaş artan kalabalığı süzdü. Sonra yeniden Emine’ye döndü. Bu kez sesi daha kararlıydı.

“Beni iyi dinle,” dedi. “Bu böyle devam edemez. Senin oraya geri dönüp her gün aynı baskıyı yaşamanı izleyemem.”

Emine ürkek bir bakışla başını kaldırdı. Hasan devam etti: “Benim çalıştığım fabrikanın yanında bir kadın sığınma evi var. Orada kalanlara iş de ayarlanıyor. Temiz, güvenli bir yer. İstersen bugün birlikte gider, konuşuruz. Kimse seni zorlayamaz, kimse adresini de öğrenemez.”

Emine şaşırmıştı. İlk kez bir çözüm, ilk kez gerçek bir çıkış kapısı duyuyordu. “Ya annem?” diye fısıldadı.

Hasan tereddüt etmeden cevap verdi: “Annen senin annen, evet. Ama seni buna zorladığı an annelik orada durur. Sen önce kendini kurtarmak zorundasın. Kimseye yük olmazsın. Çalışırsın, ayaklarının üzerinde durursun. Hayatını başkasının eline bırakmazsın.”

Emine’nin kalbi hızla atıyordu. Korku hâlâ vardı ama ilk kez korkunun yanında umut da belirmişti. “Ben seni yarı yolda bırakmam,” dedi Hasan. “Ama karar senin. Ne yaparsak birlikte yaparız. Ben seninle orada da görüşürüm”

Emine, elindeki kırmızı gülü kokladı. İlk kez o gül ve gülün kokusu sadece bir çiçek değil; başka bir hayatın ihtimali gibi duruyordu.

Emine uzun süre konuşmadı. Elindeki kırmızı gülü parmaklarının arasında yavaşça çevirdi. Dikenlerine dikkat ediyordu; sanki canı acırsa kararından vazgeçecekmiş gibi. Başını kaldırdığında gözleri hâlâ kızarıktı ama bakışlarında yeni bir şey vardı: kararlılık.

“Ben kaçmak istemiyorum,” dedi sonunda. Sesi titriyordu ama kelimeleri netti. “Sadece kendimi kurtarmak istiyorum.”

Hasan sessizce dinledi.

“Annemden kopmak kolay değil,” diye devam etti Emine. “Ama beni buna zorladığı bir ev, artık ev değil.” Derin bir nefes aldı. “O sığınma evine gidelim. Bugün gidelim. Korkuyorum ama… evde kalırsam daha çok korkacağımı biliyorum.”

Bu sözleri söylerken gözlerinden yaşlar süzüldü ama bu kez başını öne eğmedi.
“Benim için yaptıklarına teşekkür ederim,” dedi Hasan’a bakarak. “Ama artık ben kararımı verdim.”

Hasan hafifçe gülümsedi, ilk kez o gerginlik yüzünden çekilmişti. “Doğru olan bu,” dedi. “Cesaret korkusuzluk değildir. Korkarken yürümektir.”

Emine ayağa kalktı. Park ona artık dar geliyordu. Oturduğu banktan kalkarken sanki sadece yerinden değil, geçmişinden de doğruluyordu.

“Gidelim,” dedi. “Hayatım ilk kez benim olsun.”

Yorum yazın

Yorum yazmalısınız
İsim yazmalısınız
Doğru bir email yazmalısınız
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmayacaktır.

İrfan BAŞARANOĞLU yazıları

Çok okunanlar