YALNIZ ADAM
İkinci çocuğunu kucağına aldığında Mümin otuz yaşındaydı. Karısı Halime, evlendikten iki yıl sonra kızları Zeynep’i dünyaya getirmiş, birlikte onu büyütmek için ellerinden gelen çabayı göstermişlerdi. Zeynep dört yaşına geldiğinde, ona bir kardeş verme düşüncesi karı kocanın gönlünde yeşermişti.
Kısa bir süre sonra Zeynep’in bir erkek kardeşi oldu. Halime, hem ev işleriyle ilgileniyor hem de küçük Ferhat’a bakıyordu. Mümin ise her gün işine gidip geliyor, akşam olunca kızına vakit ayırıyordu. Bazen de Ferhat’ı kucağına alır, Zeynep’le birlikte onu sever, evin içinde sıcacık bir mutluluk havası estirirdi.
Günler geçtikçe küçük evin içi daha da canlanmıştı. Ferhat’ın ilk gülüşü, ilk emekleyişi herkes için ayrı bir heyecan oluyordu. Zeynep ise kardeşine karşı büyük bir sevgi besliyordu. Onun başından bir an olsun ayrılmak istemez, annesine “Ben bakarım” diyerek küçük elleriyle yardım etmeye çalışırdı.
Halime bazen yorgun düşse de çocuklarının sesini duyunca bütün yorgunluğu unutuyordu. Akşamları ikisini de yanına alır, saçlarını okşayarak onları uyuturdu. O anlarda evin içini tarifsiz bir huzur kaplardı.
Mümin ise her akşam işten dönerken kapıyı açmadan önce bir an durur, içeriden gelen sesleri dinlerdi. Çocuklarının kahkahaları onun için dünyanın en güzel müziğiydi. İçeri girdiğinde Zeynep koşarak boynuna sarılır, Ferhat da küçük kollarını babasına uzatırdı.
Bir akşam Zeynep, kardeşinin başını okşarken annesine sordu:
“Anne, Ferhat hep bizimle kalacak değil mi?”
Halime gülümseyerek kızına baktı: “Elbette kızım, biz bir aileyiz. Hep birlikteyiz.”
O gece Mümin, çocuklarını uyurken izledi. İçinden sessizce şükretti. Hayat zor olsa da, sahip olduğu bu küçük ama sevgi dolu aile onun en büyük zenginliğiydi.
Hayat akıp gidiyordu. Günler, aylar birbirini kovalarken Zeynep artık okul çağına gelmişti. Okula başlayacağı gün, içinde hem büyük bir heyecan hem de tatlı bir telaş vardı. Halime sabah erkenden kalkıp Zeynep’in saçlarını özenle taradı, en güzel elbiselerini giydirdi. Mümin ise kızının elinden tutup onu okula götürürken içinden tarifsiz bir gurur duyuyordu.
Zeynep, okulun kapısından içeri girerken bir an durup arkasına baktı. Babasının gözlerindeki güveni görünce cesaret buldu ve gülümseyerek sınıfına doğru yürüdü.
Evde ise Ferhat büyüyordu. Artık emekleyen değil, yürümeye çalışan bir çocuk olmuştu. Düşe kalka attığı her adım, evin içinde yeni bir sevinç dalgası oluşturuyordu. Zeynep okuldan geldiğinde ilk işi kardeşini kucaklamak olur, ona öğrendiği yeni şeyleri anlatırdı. Ferhat anlamasa da ablasının sesini duyunca kahkahalar atardı.
Akşamları yine aynı sıcaklık vardı o evde. Mümin işten döner, Zeynep okulda yaşadıklarını anlatır, Ferhat ise babasının kucağında uyuyakalırdı. Halime hepsini izlerken yorgunluğunu unutuyor, “Hayat ne olursa olsun devam ediyor,” diye içinden geçiriyordu.
Ve o küçük evde, her geçen gün biraz daha büyüyen bir sevgi vardı.
Yıllar böylece akıp giderken Zeynep üniversiteye başlamıştı. Dört yıl sürecek bu yolculuk, onu uzun süre evinden ve ailesinden uzak bırakacaktı. Evden ayrıldığı gün, herkesin içinde tarif edilmesi zor bir boşluk oluşmuştu.
Mümin ve Halime kızlarını çok özlüyor, ama hayatın getirdiği bu yeni düzene alışmaya çalışıyorlardı. Zaman zaman Zeynep’in odasına girip eşyalarına bakıyor, onun kokusunu hatırlatan küçük detaylarla avunuyorlardı. Telefonda duydukları sesi ise hasretlerini biraz olsun dindiriyordu.
Ferhat artık büyümüş, evin neşesi olmanın yanında anne babasına da destek olmaya başlamıştı. Ablasının yokluğunu o da hissediyor, ama bunu çoğu zaman belli etmemeye çalışıyordu. Akşamları annesiyle babasının yanında oturur, sohbet eder, bazen de eski günleri anarak hep birlikte gülümserlerdi.
Zeynep ise gurbette kendi hayatını kurmaya çalışıyordu. Yeni arkadaşlar, yeni bir şehir, yeni sorumluluklar… Ama her akşam, ne kadar yorulursa yorulsun, aklı mutlaka evine giderdi. Annesinin sesi, babasının nasihatleri, kardeşinin kahkahası kulağında çınlardı.
Ve herkes biliyordu ki; mesafeler ne kadar uzak olursa olsun, o evdeki bağ hiç kopmayacaktı.
Zeynep üniversite hayatının ilk yıllarında kendini derslerine vermişti. Yeni bir şehir, yeni insanlar derken zaman hızla akıp gidiyordu. Üçüncü sınıfa geldiğinde ise hayatına beklemediği bir duygu girdi.
Aynı fakültede okuyan, sakin ve anlayışlı bir genç olan hemşerisi Ali ile tanıştı. Başlangıçta sadece dersler üzerine konuşuyor, birlikte kütüphanede vakit geçiriyorlardı. Zamanla bu arkadaşlık yerini daha derin bir bağa bıraktı. Zeynep, Ali’nin yanında kendini huzurlu hissediyor; Ali de Zeynep’in samimiyetine ve içtenliğine hayran kalıyordu.
Bu süreçte Zeynep, ailesine olan bağlılığını da hiç ihmal etmedi. Annesiyle yaptığı uzun telefon konuşmalarında Ali’den bahsetmeye başlamış, Halime kızının sesindeki mutluluğu hemen fark etmişti. Mümin ise her zamanki gibi temkinli ama kızının iyi olmasını isteyen bir baba olarak dinliyordu.
Yıllar geçip son sınıfa gelindiğinde, Zeynep artık hem hayata hem de kendine daha güvenen bir genç kadına dönüşmüştü. Mezuniyet günü geldiğinde, Mümin, Halime ve Ferhat da onu yalnız bırakmadı. Kalabalığın içinde kızlarını sahnede görmek, Mümin’in gözlerini doldurmuştu. Halime ise sessizce dua ediyor, kızının o günlere gelişini düşünüyordu.
Zeynep diplomasını alıp ailesine doğru yürüdüğünde, ilk olarak babasına sarıldı. Mümin’in “Gurur duyuyorum kızım” sözü, onun için her şeyden değerliydi. Ardından annesine ve kardeşine sarıldı. Ferhat, ablasına bakıp gülerek: “Artık büyüdün abla,” dedi.
O gün sadece bir mezuniyet değil, aynı zamanda yeni bir hayatın başlangıcıydı. Zeynep için hem ailesinin gururu hem de kalbinde filizlenen aşk, geleceğe umutla bakmasının en güzel sebepleriydi.
Zeynep mezun olduktan sonra hayatında yeni bir sayfa açılmıştı. Ali ile olan bağı artık daha da güçlenmiş, zamanla bu güzel birliktelik evlilik kararıyla taçlanmıştı. Bu haber hem sevinci hem de derin bir hüznü beraberinde getirmişti.
Halime kızının gelinlik giyeceği günü hayal ederken gözleri doluyor, Mümin ise içten içe tarifsiz bir duygu yaşıyordu. Bir yanda kızının mutluluğu, diğer yanda onu evden uğurlayacak olmanın ağırlığı…
Düğün günü geldiğinde evin içi kalabalık ama bir o kadar da duyguluydu. Zeynep gelinliğiyle annesinin karşısına çıktığında, Halime kendini tutamadı, gözyaşları sessizce süzüldü. Mümin ise kızına bakıp derin bir nefes aldı; sanki yıllar bir anda gözlerinin önünden geçmişti.
Kızının elini Ali’ye teslim ederken sadece şunu söyledi: “Onu üzme… o bizim en kıymetlimiz.”
Zeynep baba evinden çıkarken bir an durdu, dönüp evine baktı. O duvarların içinde büyümüş, gülmüş, ağlamıştı. Annesine sarıldı, sonra babasına… Ferhat ise ablasını bırakmak istemezcesine sıkıca sarıldı.
Kapı kapandığında ev bir anda sessizliğe büründü.
Zaman geçtikçe Mümin ve Halime bu yeni düzene alışmaya çalıştılar. Zeynep artık kendi yuvasındaydı. Arayıp sorması, ziyaretleri onların tesellisi oluyordu.
Ama içlerinde yeni bir düşünce filizlenmişti…
Bir akşam, Ferhat dışarıdayken Halime sessizce konuştu: “Bir gün Ferhat da evlenip gidecek…”
Mümin derin bir iç çekti: “O zaman biz yine baş başa kalacağız.”
İkisi de bir süre sustu. Bu düşünce hem hüzün veriyor hem de yıllar önceki hallerini hatırlatıyordu. Hayat bir döngüydü… Çocuklar büyüyor, kendi yollarını çiziyor, anne babalar ise arkada kalan hatıralarla baş başa kalıyordu.
Mümin, Halime’nin elini tuttu: “Biz yine birlikteyiz… yeter ki bu hiç değişmesin.”
Halime başını eşinin omzuna yasladı. Evin içinde artık daha az ses vardı belki, ama o sessizliğin içinde yılların biriktirdiği derin bir sevgi vardı.
Zaman, kimseye fark ettirmeden akıp gitmeye devam ediyordu. Ferhat da büyümüş, ablasının izinden giderek üniversiteyi kazanmıştı. Evden ayrıldığı gün, Mümin ve Halime bir kez daha aynı duyguları yaşamışlardı. Bu kez giden oğullarıydı.
Ev yine sessizleşmişti.
Ferhat üniversite yıllarında olgunlaşmış, sorumluluk sahibi bir genç olmuştu. Eğitimini başarıyla tamamladıktan sonra askerliğini yapmak üzere evden ayrıldı. O gün Halime’nin yüreği bir başka titremişti. Mümin ise oğlunu uğurlarken gururla omzuna dokunmuştu:
“Git gel aslan gibi oğlum,” demişti.
Askerlik günleri de gelip geçmiş, Ferhat sağ salim evine dönmüştü. Ardından iş arama süreci başlamış, kısa bir süre sonra istediği gibi bir iş bulmuştu. Artık kendi ayakları üzerinde duran bir adam olmuştu.
Derken bir gün Ferhat, annesiyle babasının karşısına oturup hayatındaki önemli bir kararı paylaştı. O da evlenmek istiyordu…
Bu haber Mümin ve Halime’nin yüreğinde hem sevinç hem de derin bir hüzün bıraktı. Çünkü bu, son çocuğun da yuvadan uçacağı anlamına geliyordu.
Düğün günü geldiğinde, Mümin ve Halime bir kez daha aynı duyguları yaşadılar. Bu kez oğullarını uğurluyorlardı. Ferhat, annesine sarıldığında Halime gözyaşlarını tutamadı. Mümin ise oğlunun sırtını sıvazlayarak: “Mutlu ol yeter,” dedi.
O gece, kapı kapandığında ev tamamen sessizliğe büründü.
Artık ne Zeynep’in ne de Ferhat’ın sesi vardı o evde…
Mümin ve Halime, yıllar önce çocuk sesleriyle dolup taşan o evde, şimdi baş başa kalmışlardı. Ama bu yalnızlık, boşluk gibi değil; hatıralarla dolu bir sessizlikti.
Duvarlarda çocuklarının büyüdüğü yılların izleri, kalplerinde ise hiç eksilmeyen bir sevgi vardı.
Bir akşam, birlikte otururken Halime sessizce sordu: Ne çabuk büyüdüler değil mi?”
Mümin hafifçe gülümsedi: “Biz de onların peşinden büyüdük…”
Ve o evde, artık iki kişi kalmış olsa da bir ömürlük sevgi hâlâ dimdik ayaktaydı.
Aradan geçen yıllar, Mümin ve Halime’yi birbirine daha da yaklaştırmıştı. Ev artık sessizdi ama o sessizliğin içinde bir ömürlük hatıralar yankılanıyordu.
Derken bir bayram arefesi sabahı…
Kapı erken saatlerde çaldı. Halime telaşla kapıya yöneldi. Kapıyı açtığında karşısında Zeynep’i, Ali’yi ve küçük torunlarını gördü. Ardından Ferhat ve eşi de içeri girdi. Bir anda ev, yıllar önceki gibi neşeyle doldu.
Çocuk sesleri, kahkahalar, “Anne!”, “Baba!” diye seslenen evlatlar…
Halime gözyaşlarını tutamadı, tek tek hepsine sarıldı. Mümin ise kapının önünde bir an durup bu manzarayı izledi. Yüzünde derin bir gülümseme vardı.
Ev bir anda eski günlerine dönmüştü.
Mutfakta bayram telaşı başladı. Halime yıllardır değişmeyen alışkanlıkla sofrayı donattı. Mümin torunlarını dizine oturtup onlara eski hikâyeler anlatmaya başladı. Zeynep annesine yardım ediyor, Ferhat babasıyla sohbet ediyordu.
Bir ara herkes sofranın etrafında toplandığında Mümin derin bir nefes aldı ve şöyle dedi: “Demek ki insan ne ekerse onu biçiyor… Biz sevgi ektik, bugün bunun karşılığını görüyoruz.”
Herkesin gözleri doldu ama yüzlerde kocaman bir tebessüm vardı.
Bayram sabahı erkenden kalkan ev halkında tatlı bir telaş vardı. Mutfaktan gelen kahvaltı hazırlıklarının sesi, odalarda yankılanan çocuk neşesine karışıyordu. Herkes bayramın heyecanını içinde hissediyordu.
Mümin, oğlunu ve damadını da yanına alarak camiye bayram namazına gitmek üzere evden çıktı. Sabahın serinliği yüzlerine vururken, sokaklarda aynı huzurlu telaşı yaşayan insanlar vardı.
Caminin avlusuna geldiklerinde Mümin bir an duraksadı. Yıllar önce, küçük Ferhat’ın elinden tutup onu ilk kez bayram namazına getirdiği günler gözlerinin önünden geçti. O günkü heyecan, o küçük elin sıcaklığı…
Şimdi ise yanında büyümüş oğlu, damadı ve onların çocukları vardı.
Torunlarından biri Mümin’in elini tuttu. O an, zaman sanki bir çember gibi kapanmıştı. Geçmişle bugün aynı duyguda buluşmuştu. Mümin’in gözleri doldu ama yüzünde huzurlu bir tebessüm vardı.
Namaz sonrası herkes birbirine sarılırken, Mümin içinden sessizce şükretti. Bir zamanlar evlat olarak yanında olanlar, şimdi kendi aileleriyle onun yanındaydı.
Hayat değişmişti, yıllar geçmişti… Ama bayramın o sıcaklığı, o birlik duygusu hiç değişmemişti.
Akşam üzeri vedalaşma vakti geldiğinde bu kez ayrılık daha hafifti. Çünkü artık biliyorlardı; bu ev hiçbir zaman boş kalmayacaktı. Her bayram, her fırsatta yine dolup taşacaktı.
Kapı kapandıktan sonra Halime, Mümin’e dönüp gülümsedi:
“Yalnız değiliz…”
Mümin başını salladı: “Hiç olmadık ki…”
Ve o evde, yılların içinden süzülen sevgi, bayramın bereketiyle bir kez daha çoğalmıştı.
Yıllar geçtikçe çocukların arayıp sorması azalmış, artık bayramlarda bile gelmez olmuşlardı. O kalabalık, neşeli günlerin yerini derin bir sessizlik almıştı.
Mümin ile Halime, çoğu zaman pencere kenarında ya da balkonda yan yana oturur, gözlerini yola dikerdi. Belki bir araba durur, belki kapı çalar umuduyla saatler geçerdi. Her geçen dakika umut biraz daha incelir, ama hiçbir zaman tamamen kaybolmazdı.
Halime bazen iç çekerek: “Acaba bugün gelirler mi?” diye sorardı.
Mümin ise gözlerini uzaklara diker, yavaşça: “Belki…” derdi.
O “belki”, onların en büyük umudu olmuştu artık.
Geçmiş bayramlar gözlerinin önünden geçerdi; çocuk sesleri, kahkahalar, sofralar… Şimdi ise aynı evde iki kişi, hatıralarla baş başaydı.
Bir gün kapı çalar gibi olur, ikisi de heyecanla yerinden kalkardı. Ama çoğu zaman bu sadece bir yanılgı olurdu. Yine de birbirlerine belli etmeden umut etmeye devam ederlerdi.
Çünkü anne baba yüreği, ne olursa olsun beklemekten vazgeçmezdi.
Aylarca umutla bekledikleri çocukları, bir gün ansızın çıkıp geldiler…
Ama bu geliş ne bir bayram ziyaretiydi ne de özlem gidermek içindi.
Kapı çaldığında kapıyı komşulardan birisi açtı. İçeri girdiklerinde Mümin salonda bir köşede komşuları ile oturuyordu ama omuzları düşmüş sessizce oturuyordu. Başını kaldırdığında Zeynep’i, Ferhat’ı ve torunlarını gördü. Bir anlığına yüzü aydınlandı… ama o sevinç, çocuklarının gözlerindeki hüzünle yarım kaldı.
Hiç kimse konuşamadı.
Mümin’in kalbi sıkıştı. Tekrar başını eğdi… Halime artık yoktu.
O evin sessizliği bu kez bambaşkaydı. Yıllarca o pencerede bekleyen, kapıya kulak kesilen, “belki gelirler” diye umut eden Halime, artık o evde değildi.
Çocuklar annelerinin yokluğunda eve adım attıklarında, her köşede onun izini gördüler. Mutfakta, pencere kenarında, balkondaki sandalyede… Her yerde onun sabrı, sevgisi ve bekleyişi vardı.
Zeynep hıçkırıklarını tutamayarak: “Anne…” diye fısıldadı.
Ferhat başını eğdi. İçinde büyüyen pişmanlık, kelimelere sığmayacak kadar ağırdı.
Mümin sessizce oturduğu yerden konuştu: “Çok bekledi sizi… Her gün… Her bayram…”
O an, zaman durmuş gibiydi.
Hiçbir bayram, hiçbir ziyaret bu eksikliği dolduramayacaktı artık. Çünkü bazı kapılar, geç kalındığında bir daha aynı şekilde açılmıyordu.
Ev yine dolmuştu belki… Ama bu kez içindeki en büyük eksikle.
Aradan iki ay geçmişti. Çocuklar çoktan kendi evlerine dönmüş, herkes yeniden hayatın telaşına kapılmıştı. Günler akıp gidiyordu… Ama Mümin için zaman, sanki yerinde sayıyordu.
Evde tek başınaydı. Çocukları ne kadar ısrar etse de onların yanına gitmemiş, anılarla dolu bu evi terk etmeye gönlü razı olmamıştı.
Her sabah uyandığında, elini alışkanlıkla yanına uzatıyor, eşini arıyordu. Boşluğu fark ettiğinde içinden bir şey kopar gibi oluyordu. “Mutfağa geçmiştir…” diye düşünerek kalkıyor, belki kahvaltıyı hazırlıyordur umuduyla mutfağa gidiyordu. Ama orası da sessizdi. Ne demlenen çayın buharı vardı ne de tanıdık bir telaş…
Kendi kendine kahvaltı hazırlıyordu artık. Sessiz, eksik… Lokmalar boğazına düğümleniyor, sadece yemiş olmak için yiyordu. Ardından televizyonu açıyor, ses olsun diye açık bırakıyordu çoğu zaman. Gözleri ekranda, aklı geçmişte…
Sonra kendini sokağa atıyordu. Amaçsız adımlar, tanıdık sokaklar… Her köşe başı bir hatıra, her duvar bir anı fısıldıyordu. Ne kadar dolaşsa da kaçamıyordu içindeki yalnızlıktan. Yorulunca eve dönüyordu.
Ama o eski dönüşler yoktu artık. Kapıyı açtığında onu karşılayan ne bir ses vardı ne de bir gülümseme… Ev, ev olmaktan çıkmış, sessiz bir kabuğa dönüşmüştü.
Akşamları kendince bir şeyler hazırlıyor, karnını doyurmaya çalışıyordu. Ama yemek dediği, sadece açlığı bastırmaktan ibaretti. Ne tadı vardı ne de anlamı…
Yine televizyonu açıyor, kanepeye uzanıyordu. Görüntüler akıp gidiyor, o ise yavaşça uykuya teslim oluyordu. Çoğu zaman televizyon açık kalıyor, oda loş bir ışıkla geceyi bekliyordu.
Gece yarısı ansızın uyanıyordu. Evin sessizliği daha da ağırlaşıyor, içini bir sıkıntı kaplıyordu. İstemeye istemeye yatak odasına gidiyor, boş yatağa uzanıyordu. Uzun süre tavana bakıyor, uyku bir türlü gelmiyordu.
Ve sonunda, yorgunluğa yenik düşüp kısa bir uykuya dalıyordu…,
Bazen kızı ya da oğlu telefon ediyor, halini hatırını soruyorlardı. Yine böyle bir gün telefon çaldı. Mümin, telefonun uzun süre çalmasına rağmen hemen açamadı. Çünkü hastaydı… Yerinden kalkmak bile zor geliyordu. Zorlanarak doğruldu, ağır adımlarla telefona ulaştı.
“İyiyim,” dedi her zamanki gibi. Ama sesi onu ele veriyordu.
Oğlu, babasının sesinden bir şeylerin yolunda gitmediğini hemen anlamıştı. Fazla uzatmadan işinden izin aldı ve soluğu babasının yanında aldı. Mümin’i görünce içi sızladı; zayıflamış, bitkin düşmüştü. İştahsızlık onu iyice tüketmişti.
Hiç vakit kaybetmeden doktora götürdü. Muayene, ilaçlar… Eczaneden gerekli ilaçları aldıktan sonra onu kendi evine götürdü. Bu kez itiraz etmesine fırsat vermedi.
Artık orada kalacaktı.
Akşama doğru babasının evine gidip giyeceklerini, gerekli eşyalarını toparladı ve geri getirdi. Mümin, bir hafta içinde kendini toparladı. Yavaş yavaş eski gücüne kavuşuyordu.
Artık tamamen yalnız değildi. Ailesinin bir kısmı da olsa yanındaydı.
Akşamları oğlu ile uzun uzun sohbet ediyor, torunlarını dizine oturtup masallar anlatıyordu. Çocukların gülüşü, Mümin’in dünyasındaki o eski sessizliği biraz olsun dağıtıyordu.
Arada bir kızı ve ailesi de ziyarete geliyor, “Biraz da bize gel, bizde kal,” diye ısrar ediyordu. Mümin her seferinde “Bakalım…” diyordu. Ama içinde hep aynı düşünce vardı: kendi evine dönmek.
Çünkü gündüz olunca herkes kendi yoluna gidiyordu. Oğlu ve gelini işe, çocuklar okula… Ev yine sessizliğe bürünüyordu. Mümin yine yalnız kalıyordu.
Kendi evindeyken de yalnızdı, evet… Ama orada içi daha rahattı. İstediği gibi çıkıp dolaşabiliyor, tanıdık sokaklarda kaybolabiliyordu. Oysa burada misafirdi. Ne kadar sevgiyle karşılanırsa karşılansın, yine de kendini ait hissetmiyordu.
Çoğu gün dışarı çıkıyor, parkta bir banka oturuyordu. Bastonuna dayanıp çenesini ellerinin üzerine bırakıyor, dalıp gidiyordu. Geçmişle geleceğin arasında, sessiz bir yolculuğa çıkıyordu sanki.
Kızının evine gitse de farklı olmayacaktı. Yine gündüzleri herkes gidecek, o tek başına kalacaktı. Değişen sadece duvarlar olacaktı.
Bir gün yine parkta oturmuş, düşüncelere dalmışken küçük bir çocuk annesinin elini çekiştirerek onu gösterdi:
“Anne, bu dede her gün neden burada böyle oturuyor?”
Kadın, kısa bir bakış attı Mümin’e. “Ne yapsın kızım… Yalnızdır. Kafasını dinliyordur,” dedi.
Mümin, bu sözleri duydu.
Hafifçe başını eğdi. İçinden bir ses, “Haklılar…” dedi. Yalnız bir adamdı… Kafasını dinliyordu.
Ama kafasının içinde neler kopuyordu, hangi anılarla boğuşuyordu, hangi özlemleri taşıyordu… Bunu kimse bilmiyordu.


































