HACİVAT VE KARAGÖZ
Ramazan’ın yarısı geride kalmıştı. Bugün on altıncı günüydü. Cuma günü öğleden sonra evden çıkmıştım. Depremden sonra sıra sıra dizilen konteyner işyerlerinin önünden geçerek yürüyordum. Şehrin yaraları tam anlamı ile henüz sarılmamıştı; ama hayat, her şeye rağmen akmaya devam ediyordu.
Konteynerlerin arasından ilerleyip depremden fazla etkilenmemiş, marketlerin çoğunun bulunduğu Güngör Caddesi’ne döndüm. Caddeden aşağı doğru yürürken köşeyi döner dönmez yaklaşık elli metre ileride bir otobüs durağı vardır. Durağın hemen yanında da şirin bir anaokulu vardır. Tabelasında “Yaşam ve Paylaşım” yazıyordu. İsmi kısa ama anlamı derindi.
Okulun önünden geçerken bahçe kapısının yanında bir kadın ve iki çocuk dikkatimi çekti. Biri kız, biri erkekti. Kadın kapının önünde oturmuş, yola bakıyor, gelip geçenleri izliyordu. Yüzünde derin bir düşüncenin izleri vardı. Kılık kıyafetlerinden yoksul oldukları hemen anlaşılıyordu. Kadının yanında eski bir bebek arabası duruyordu. İçinde bazı eski püskü kıyafetler ve poşetler vardı.
Erkek çocuk bahçe kapısının merdivenine oturmuştu. Dirseğini dizine dayamış, başını elinin üzerine koymuştu. Sessizce okulun içini izliyordu. Kız çocuğu ise ayakta duruyor, kendisinden en fazla bir yaş büyük görünen kardeşi gibi o da büyük camekânlı giriş katından içeri bakıyordu.
İlk anda onların bahçedeki oyuncaklara baktığını ve hayaller kurduğunu düşündüm. Ama birkaç adım atıp yanlarından geçerken içeriye gözüm ilişti.
Büyük camekânlı girişte, rengârenk kıyafetleriyle anaokulu çocukları minik sandalyelere oturmuşlardı. Sanki küçük bir tiyatro salonu gibi düzenlenmişti. Karşılarında Hacivat ve Karagöz kıyafetli iki oyuncu vardı. Çocuklar büyük bir neşe içinde, kahkahalar atarak oyunu izliyordu.
O anda anladım.
Kapının önündeki iki çocuk da dışarıdan bu oyunu izlemeye çalışıyordu.
Bu düşüncelerle birkaç metre ilerlemiştim ki birden durdum. İçimde bir şey beni geri döndürdü. Geri dönüp okulun bahçe kapısından içeri girdim. Kapının yanında duran genç bayan bir görevliye işaret ederek, çocukların kapının yanına gelip buradan izleyebilmeleri için ricada bulundum.
Genç kadın başıyla onayladı. Ardından içeriden başka bir genç kadın kapıya doğru geldi. Kapıyı açıp dışarı çıktı. Okulun yöneticisi ya da öğretmeni olduğunu düşündüm.
Bize doğru yürürken gözlerini sildiğini fark ettim.
Yanımıza geldiğinde çocuklara baktı ve titrek bir sesle:
“Beni ağlattınız…” dedi.
Sonra kapıyı biraz daha açarak çocuklara gülümsedi.
“Haydi,” dedi, “içeri gelin.”
Çocuklar geri çekilir gibi yaptılar. Çekiniyor, içeri girmek istemiyorlardı. Bu bayanla birlikte onları birkaç kez içeri girmeleri için ısrar ettik ama çocuklar gitmemekte direndiler. Anneleri Arapça bir şeyler söyleyince bir anda gözleri ışıldadı ve ağır adımlarla okulun bahçesine girdiler.
Ben bunların yıllar önce ne umutlarla Suriye’deki iç savaştan kaçarak ülkemize gelen Suriyeli aile olduğunu anladım. Durmuş hâlâ onları izliyordum. Bu kez de okulun içine girmek istemiyorlardı. Bayan fazla ısrar etmedi. İçeri girip iki küçük sandalye getirdi ve çocukları girişin hemen yanına koyduğu o sandalyelere oturttu.
Artık çocuklar Hacivat ve Karagöz’ü daha yakından izleyebiliyorlardı. İçerideki çocuklar bir süre oyunu bırakıp bu iki kardeşe baktılar. Kim bilir o küçücük yüreklerinden ve akıllarından neler geçiyordu… Belki merak, belki şaşkınlık, belki de sessiz bir hüzün. Bir süre sonra tekrar oyuna döndüler.
Az önce onları içeri davet eden ve sandalyeleri getiren bayan, elinde çikolatalar ve küçük hediyelerle tekrar geldi. Gülümseyerek bu küçük armağanları iki kardeşe uzattı.
Ramazan’ın o sakin ve merhametli öğleden sonralarından biriydi. Depremin yaralarını sarmaya çalışan şehirde yükselen hayat hâlâ kırılgan ama dirençliydi. Belli ki o iki küçük Suriyeli kardeş savaşın, göçün ve yokluğun içinden geçerek gelmişti. Onların gözlerindeki çekingenlikte hem yabancı bir ülkede olmanın ürkekliği hem de yaşlarından büyük acıların izi vardı. Ama o an, Karagöz ile Hacivat’ın oyununu izledikçe çocukların gözlerinde küçük de olsa bir sevinç parlıyordu. Sanki bütün dillerin ötesinde, çocukluğun ortak dili konuşuluyordu.
İçerideki çocuklar da aslında onların yaşadıklarına benzer acıları yaşamışlardı. Daha birkaç yıl önce, herkesin “yüzyılın depremi” dediği o büyük felaket bu şehrin de üzerine çökmüştü. Evler yıkılmış, insanlar sokaklara dökülmüş, çocuklar korkuyla annelerine sarılmıştı. O günleri yaşayan bu çocukların çoğu bir süreliğine başka şehirlere gitmek zorunda kalmıştı. Korkmuş, ağlamış, geceleri uykularından sıçrayarak uyanmışlardı.
Ama zaman geçtikçe çoğu yeniden memleketine dönebilmişti. Yıkılan evlerinin yerinde belki şimdi yeni evler vardı ama yine de kendi şehirlerindeydiler, kendi sokaklarında oynuyor, kendi insanlarının arasında büyümeye devam ediyorlardı.
Oysa bahçedeki o iki Suriyeli kardeş için durum farklıydı. Onların gidecekleri bir memleket kalmamış gibiydi. Savaş onları yurtlarından koparmış, yabancı bir ülkenin sokaklarına savurmuştu. Başka bir dilin konuşulduğu, başka yüzlerin olduğu bir şehirde tutunmaya çalışıyorlardı. Belki aç kalmış, belki soğuk gecelerde annelerine sarılarak uyumuşlardı. Küçücük yaşlarında, çocukların hiç tanımaması gereken korkuları ve yokluğu tanımışlardı.
Ramazan ayının o merhametli günlerinden biriydi bugün. İnsanların iftara hazırlandığı, telaşlandığı, sofralarda paylaşmanın ve dayanışmanın konuşulduğu bir vakit… Ama o iki küçük kardeş, okulun bahçesindeki sandalyelerinde oturmuş, Hacivat ve Karagöz’e bakarken sanki başka bir dünyanın çocukları gibiydiler.
Oyunu izlerken yüzlerinde beliren o kısa gülümseme, belki de o gün yaşadıkları en büyük sevinçti. Çikolataları ellerine aldıklarında gözlerindeki parıltı, Ramazan’ın gerçek anlamını anlatıyordu. Bazen bir çocuğun yüzünde beliren küçücük bir tebessüm, dünyanın en zengin sofralarından bile daha değerli olabiliyordu.
Oysa bu küçük sevinçten kısa bir süre önce, anneleriyle birlikte sokakları dolaşıp çöp konteynerlerini karıştırdıkları belliydi. Belki işe yarar bir şey, belki de karınlarını doyuracak bir parça yiyecek aramışlardı. Üzerlerindeki kirlenmiş kıyafetler, elbiselerine sinmiş yağ ve çöp kokusu, annelerinin yanında duran o eski ve yıpranmış bebek arabası… Hepsi biraz önce yaşadıkları yoksulluğun ve çaresizliğin sessiz tanıkları gibiydi.
Ama yine de o anda, Hacivat ve Karagöz’ün renkli parlak kıyafetlerinin ışıltıları çocukların yüzlerine vururken, iki küçük çocuğun yüzünde beliren o masum gülümseme bütün yorgunlukları, bütün yoksullukları bir anlığına unutturuyordu. Çünkü bazen bir çocuğun kalbine değen küçücük bir iyilik, dünyanın bütün acılarını bir anlığına da olsa susturabiliyordu.
Ramazan ayının ortasında, ülke gündeminde “antrikotlu iftar sofraları” tartışılırken, biraz önce yaşadıklarıma bakınca içimde derin bir tezat duygusu oluştu. Bir yanda lüks sofraların konuşulduğu, gösterişli iftarların tartışıldığı bir gündem; diğer yanda ise biraz önce çöp konteynerlerini karıştırarak karınlarını doyuracak bir şey arayan iki küçük çocuk ve Anneleri…
Bu Suriyeli aileyi kendi ülkelerinden koparıp buralara savuran savaşların, çatışmaların ve büyük hesapların sahipleri ise bugün çok uzaklarda, başka ülkelerde, izole edilmiş güvenli ve lüks hayatlarını sürdürüyorlar. Onların aldığı kararların, yürüttüğü savaşların bedelini ise ne onlar ödüyor ne de onların çocukları.
Bedeli; yurdundan koparılan, başka ülkelere savrulan, yabancı sokaklarda tutunmaya çalışan bu yoksul insanlar ödüyor. Tıpkı bugün okul bahçesinde gördüğüm, çöp kokusu sinmiş kıyafetleriyle sandalyelerinde oturup Hacivat ve Karagöz’ü izleyen o iki küçük kardeş gibi.
İşte bu yüzden, bir yanda antrikotlu iftar sofralarının tartışıldığı bir Ramazan akşamında, diğer yanda çöp konteynerlerinde yiyecek arayan çocukların varlığı, aslında saklanamayacak kadar büyük bir gerçeği bütün çıplaklığıyla gözler önüne seriyordu.
Ramazan’ın merhamet ve paylaşma çağrısı, belki de en çok bu çocukların sessiz bakışlarında yankılanıyordu.
Anladım ki Hacivat ve Karagöz oynuyor, çocuklar gülüyor, hayat sanki kısa bir an için bütün acılarını unutuyordu.
Ama ben o iki çocuğun gözlerinde şunu gördüm: Dünya bazen çok büyük bir sofraya benziyordu… Fakat o sofrada herkesin yeri yoktu.
Ve bazı çocuklar, o sofranın sadece uzaktan bakan misafirleri olarak kalıyordu.


































