ANA OĞUL
Ümmü kadın her sabah olduğu gibi yine erkenden kalktı. Evi derleyip topladı; zaten ev dediğin, iki oda bir mutfaktan ibaretti. Oğlu için süt ısıttı, sac ekmeğinin arasına biraz peynir koyup dürüm yaptı. Hepsini bir tabağa yerleştirerek oğlunun başucuna bıraktı. Bir saat sonra okula gidecek olan Fahri, uyandığında kahvaltısını bunlarla yapacaktı.
Kocası Hıdır ise çoğu zaman olduğu gibi yine gece sarhoş gelmiş, hâlâ yatıyordu. Ümmü kadın, eski şalvarını ve entarisini giydi; başını sıkıca bağladı. Evden çıkmadan önce oğlunu usulca uyandırdı, önlüğünü giymesini, kahvaltısını yapıp öyle okula gitmesini tembihledi.
Ümmü kadın, çapasını omzuna vurup köy yolunda ilerlerken aklı geride bıraktığı evdeydi. Bir yandan ırgatlığa gidecek, bir yandan da çocuğunu hayata tutundurmanın yolunu arayacaktı. “Yeter ki Fahri okusun,” diye geçirirdi içinden. Kendi çektiğini onun çekmesine razı değildi. Ellerindeki nasırlar, sırtındaki ağrılar, yediği dayak… Hepsi gelip geçerdi; yeter ki o çocuk bu evden kurtulsun.
Fahri ise okul yolunda arkadaşlarının arasına pek karışmayan, sessiz bir çocuktu. Eve erken dönmek istemez, kitapların arasında kaybolmayı bir sığınak bilirdi. Babasının bağırışlarını, annesinin sessizliğini defterlerinin arasına saklardı. Öğretmeni onu fark etmişti; çalışkanlığı kadar bakışlarındaki erken büyümüşlüğü de…
Hıdır, aylar önce bir bakkal dükkânı açma hayaliyle tarlaları satmış; mal almak için gittiği şehirde bütün parasını pavyonda kaptırmıştı. Günler sonra beş parasız köye dönmüş, o günden sonra da neredeyse her gün içmeye başlamıştı. Geceleri dere kenarında, bağlarda, bahçelerde kendisi gibi birkaç köylü ile gece yarılarına kadar içip sabahları geç saatlere kadar ayılmadan yatarken farkında değildi: Bu ev yavaş yavaş dağılmıyor, aslında çoktan yıkılıyordu. O evde ayakta kalan tek şey, Ümmü kadının sabrı ve Fahri’nin umuduydu.
Ümmü kadın kazandığı parayı evi ve oğlu için harcarken, kocasının içki parasını da vermek zorunda kalıyordu; ama bu, ancak bir yere kadardı. Parayı vermediğinde ya dayak yiyecekti ya da kocası başkalarından borç alacaktı. Sonuçta yine aynı kapıya çıkacaktı. Bu yüzden Hıdır borca girmesin diye, dişini sıkarak parasını verirdi.
Kocası çok zorda kaldığı zamanlarda o da ırgatlığa giderdi. Çünkü artık kendisine ait ne bir tarlası kalmıştı ne de bağı, bahçesi… Hepsini çoktan kaybetmişti. Bu gidişle evini ve ailesini de kaybedecekti. Ama Ümmü, bunların hepsini görmesine rağmen sabrediyor, çilesini sessizce çekmeye devam ediyordu.
O akşam Ümmü kadın eve döndüğünde hava çoktan kararmıştı. Ellerindeki çatlaklar sızlıyor, belindeki ağrı adımlarını ağırlaştırıyordu. Kapıyı açar açmaz evin içindeki ağır içki kokusu yüzüne çarptı. Hıdır, sofranın başında oturmuş, boş bardağa bakıyordu. Fahri köşede sessizce ders çalışıyordu; kalemi titriyor, ama başını kaldırmıyordu.
“Para var mı?” dedi Hıdır, gözlerini kaçırmadan.
Ümmü kadın çapasını kapının yanına bıraktı. O an ilk kez, içinden yükselen sesi bastıramadı. Gün boyu sırtında taşıdığı yük, bir anda diline vurdu.
“Yok,” dedi. “Bu kadar. Ev için, çocuk için çalışıyorum. İçki için değil.”
Hıdır’ın yüzü bir an gerildi. Önünde duran siniye vurdu. Bir şişeden kalan yarım çay bardağı rakısı da döküldü. Fahri irkildi ama yine de başını kaldırmadı. Ümmü kadın ise yerinden kımıldamadı. Ne geri çekildi ne de ağladı. Yıllardır yaptığı hiçbir şeyi yapmadı o gece.
“Yeter,” dedi kısık ama kararlı bir sesle. “Ben yoruldum.”
Hıdır bir şeyler söylendi, küfretti. Ama Ümmü kadın artık duymuyordu. O an, dayaktan değil; bu hayatın böyle sürmesinden korktuğunu fark etti. Hıdır’ın gözleriyle ilk kez göz göze geldi. O bakışta ne korku vardı ne de sitem… Sadece bir beklenti.
O gece Ümmü kadın anladı: Sabır bazen erdemdi ama bazen de yıkım. Ve bazı evler sessizlikle değil, susarak çökerdi.
Hıdır, siniyi kenara savurarak ayağa kalktı. Kapının arkasında asılı duran ceketini üzerine geçirip yalpalaya yalpalaya dere boyuna doğru yürüdü. Arkadaşlarının orada olduğunu tahmin ediyordu; tahmin ettiği gibi de oldu. Onu görenler zaten çakırkeyifti. Hıdır’ı çilingir sofrasına çağırdılar.
Saatler geçti, içkiler tükendi. Evlerine dönmek için kalktıklarında Hıdır uyuklar gibiydi; ayağa kalkacak hâli yoktu. Arkadaşları onu kollarından tutup kaldırdılar, hep birlikte köye doğru sallana sallana yürümeye başladılar.
Hıdır, evinin bulunduğu sokağın başına gelince onlardan ayrıldı. “Seni eve bırakalım,” dedilerse de itiraz etti. Daha iki adım atmıştı ki ayağı irice bir taşa takıldı. Dengesini kaybedip olduğu yere düştü. Düşerken başını yol kenarında duran, yeni kesilmiş bir ağacın kütüğüne sertçe çarptı.
Arkadaşları hemen yanına koştular. Hıdır’ın başından ve burnundan kan fışkırıyordu. Onu ayağa kaldırmaya çalıştılar ama Hıdır hareketsizdi. Başını tutan arkadaşı bir an irkildi; Hıdır’ın gözleri kaymıştı. Artık nefes almıyordu.
Hıdır ölmüştü.
Gece yarısına doğru kapı sertçe vuruldu. Ümmü kadın yerinden sıçradı. Fahri uykusunda irkildi ama kalkmadı. Kapıyı açtığında karşısında iki köylüyü gördü; yüzleri solgun, gözleri yere bakıyordu. O an, söylenecek sözü duymadan anlamıştı aslında. İçine bir soğukluk çöktü, ama sesi titremedi.
“Ümmü bacı…” dediler, kelimeler boğazlarında düğümlenerek. “Dere yolundan gelirken… Hıdır düştü.”
Ümmü kadın bir şey sormadı. Ne “nasıl” dedi ne “neden.” Yalnızca başını salladı. Sanki yıllardır beklenen bir haber, nihayet gecikmeden gelmişti. İçeri dönüp Fahri’ye baktı. Çocuğun yüzü uykuda bile yorgundu. O an ağlamadı; ağlarsa çökeceğini biliyordu.
Hıdır’ın cansız bedenini alıp evine getirdiklerinde köylülerde toplanmıştı. Ümmü kadın bu kalabalığın içinde kapının ağzında dimdik duruyordu. Kadınlar fısıldaşıyor, erkekler susuyordu. Kimse “iyi adamdı” demeye cesaret edemedi. Kimse de “hak etti” diyemedi. Ölüm, her şeyi eşitlemişti.
Ümmü kadın yüzüne baktı Hıdır’ın. Onu kapıdan içeri taşırlarken. Yıllardır tanıdığı o yüz, şimdi yabancıydı. İçinde ne öfke kaldı ne acı… Sadece büyük bir yorgunluk. Bir ömrün yükü omuzlarından iner gibi oldu ama yerine daha ağır bir sessizlik çöktü.
Fahri annesinin yanına sokuldu. Elini tuttu. O küçük el, Ümmü kadına hayatta kaldığını hatırlattı. Başını eğip oğlunun saçlarını okşadı. “Bak,” dedi içinden, “Şimdi ikimiz kaldık. Ama bu kez ayakta duracağız.”
O gece Ümmü kadın ilk kez korkmadı. Çünkü artık ne kapı gıcırdayacaktı ne de sarhoş bir adım evin içine düşecekti. Acı vardı, yokluk vardı… Ama şiddet yoktu.
Ve bazı kadınlar, en çok cenazelerde özgürleşirdi.
Sabah olduğunda cenaze kaldırıldı; ardından köylüler gelip gitmeye başladı. Birkaç gün sonra ise gelen giden kesildi, ev yeniden sessizliğe büründü.
İki gün sonra Fahri’nin öğretmeni onu karşısına alıp uzun uzun konuştu. Okulların kapanmasına bir hafta kalmıştı; Fahri mezun olacak, ortaokula başlayacaktı. O gün dersten sonra öğretmen, Fahri’yle birlikte eve geldi.
Öğretmen, Ümmü kadınla da konuştu. Fahri’nin çalışkanlığından, zeki ve başarılı bir öğrenci oluşundan söz etti. Elindeki bütün imkânları kullanarak oğlunu sonuna kadar okutmasını istedi. Gerekirse bu evi satıp ilçede yeni bir hayat kurmalarının doğru olacağını, zaten kendilerini burada bağlayan bir şeyin olmadığını söyledi.
İlçede tanıdığı bir kırtasiyeci arkadaşı vardı; kendisini kırmayacağını anlattı. Fahri’ye orada bir iş ayarlayabileceğini, tatil süresince arkadaşına yardım edeceğini söyledi. Zaten okullar kapalı olduğu için işlerin ağır olmayacağını da ekledi. Kendisi için de başka bir iş bulmaya çalışacağına söz verdi.
O gece Ümmü kadın uyuyamadı. Evin içi sessizdi; alışık olmadığı bir sessizlikti bu. Ne kapı gıcırdıyordu ne de gecenin bir yarısı duyulan ayak sesleri… Yorganın altında gözleri tavana takılı kaldı. Öğretmenin söyledikleri kulaklarında dönüp duruyordu.
“Bu evi satmak…”
Duvarlara baktı. Bir zamanlar sobanın başında kavga edilen, ağlanan, susulan o odalara… Acı da vardı bu evde ama Fahri’nin ilk adımları da burada atılmıştı. Yine de anladı ki bazı evler hatıra diye tutulmaz; insanı içinde tutuyorsa bırakılırdı.
Yan odada yatan Fahri gözünün önüne geldi. Fahrinin varlığı ona güç verdi.
“Ben dayanırım,” dedi içinden, “ama bu çocuk burada kalırsa, benim yaşadığımı yaşar.”
Sabaha karşı kararını verdi. Gün doğarken başını örtüp avluya çıktı. Gökyüzü açıktı. İçinde ilk kez net bir yol belirmişti. Korku vardı ama geri adım yoktu.
Ertesi gün öğretmeni yeniden geldiğinde Ümmü kadın sözü uzatmadı. “Evi satarız,” dedi. “Yeter ki Fahri okusun.”
Öğretmen başını salladı, gözleri doldu. Fahri ise annesinin yüzüne baktı; o yüz ilk kez bu kadar kararlıydı. Çocuk bir şey söylemedi ama o gün, büyüdüğünü hissetti. Ümmü kadın ve öğretmen muhtarın yanına gittiler ve planlarını anlattılar. Evi satılığa çıkardıklarını söylediler.
Muhtarda öğlene doğru köy kahvesinde bunu köylülere duyurdu. Yakında oğlunu everecek olan Hüsnü dayı hemen eve müşteri oldu ve ev kısa sürede satıldı.
Bir hafta sonra evin kapısı kilitlendi. Ümmü kadın anahtarı avucunda bir süre tuttu, sonra Hüsnü dayıya uzattı. Ardına bakmadan yürüdüler. Köy arkalarında kaldı; tozlu yol önlerinde uzandı.
İlçeye vardıklarında kalabalık, Ümmü kadını ürküttü ama Fahri’nin gözleri parlıyordu. Kırtasiyeci dükkânının önünde durduklarında öğretmen sözünü tutmuştu. Fahri, raflara dizilen defterlere dokunurken, hayatının da yavaş yavaş düzene girdiğini hissediyordu.
O gün Ümmü kadın anladı: Bazı yolculuklar kaçış değildir. Kurtuluştur.
Köyden yıllar önce ilçeye yerleşmiş bir köylülerine haber salmışlardı. Onlar da ana oğul için iki göz bir ev bulup kiralamışlardı. Ev parasından iki aylık kirayı peşin ödediler. Köyden getirdikleri birkaç parça eşyayı yerleştirip yeni hayatlarına sessizce başladılar.
İki hafta geçti geçmedi, öğretmen kırtasiye dükkânına uğradı. Fahri’yi yanına çağırıp annesi için yardımcı kadın olarak bir iş bulduğunu söyledi. Ertesi sabah birlikte dükkâna gelmelerini tembihledi.
Ertesi sabah Ümmü kadın gün doğmadan uyandı. Köydeki sabahlarından farkı yoktu ama bu kez yol başka, umut başkaydı. Başını örttü, en temiz entarisini giydi. Fahri kapının önünde onu bekliyordu; gözlerinde hem gurur hem de çekingenlik vardı.
Birlikte kırtasiye dükkânına gittiler. Öğretmen söz verdiği gibi oradaydı. Ümmü kadını alarak bir mağazaya götürdü, mağaza sahibi olan orta yaşlı kadına tanıttı. Kadın, Ümmü’ye baştan aşağı baktı ne küçümseyerek ne de acıyarak… Sadece anlayarak.
“İş zor değil,” dedi. “Temizlik, çay, öğlen yemeği… Güven yeter.”
Ümmü kadın başını salladı. “Yaparım,” dedi. Yıllardır yaptığı her şeyi bir kelimeye sığdırmıştı.
Öğretmen işi bitince kırtasiye dükkanına geri döndü ve Fahri’yi yanına alarak “Şimdi sıra sende,Okula.” Dedi ve onunda ortaokula kaydını yaptırdı.
Ümmü kadın işe koyulurken elleri titriyordu ama içi sakindi. İlk kez kazandığı para, dayak korkusuyla değil; emeğiyle gelecekti. Birkaç hafta sonra okullar açılmıştı. Öğleye doğru Fahri annesinin yanına uğramış okula gidiyordu. Annesi mağazanın camından dışarı baktı. Fahri okul yolunda, sırtında çantasıyla uzaklaşıyordu.
Ümmü kadın içinden bir dua geçirdi: “Allah’ım, ben çektiğimi çektim. Bu çocuğun yolunu açık et.”
Ve o gün, Ümmü’nün yorgun düşüncelerinde, iki göz bir evin sessiz hayali filizlenmeye başladı. Geleceğe dair hayallere dalan Ümmü, bu hayalleri gerçekleştirmek için azimle çalışıyor; mağaza sahibiyle diğer çalışanlar da onu bu gayreti nedeniyle takdir ediyordu.
Sömestr tatili geldiğinde öğretmen mağazaya uğramıştı. O sırada Fahri de annesine gelmiş, birkaç günlüğüne de olsa kırtasiye dükkânında yardım edecekti. Ümmü kadınla bir süre sohbet ettikten sonra, öğretmeniyle birlikte kırtasiye dükkânına doğru yürüdüler.
Yol boyunca Fahri, ortaokulu bitirdikten sonra liseyi de okuyup üniversiteye gideceğini, ileride neler yapmak istediğini heyecanla anlattı. Öğretmeni Fahri’nin başını okşadı. “Bu hayallerden sakın vazgeçme,” dedi. Ana oğulun ayrı ayrı hayalleri vardı ama ikisinin hayali bir yerde kesişiyordu.
Kırtasiye dükkânına geldiklerinde, emekli öğretmen olan dükkân sahibi gülümseyerek,
“Bizim çırak öğretmenini de bulmuş getirmiş,” dedi. Sonra Fahri’ye dönüp, “Hadi bakalım, bize iki çay söyle. Sen de ne içeceksen onu söyle,” diye ekledi.
Yıllar sessiz ama kararlı adımlarla geçti. Fahri büyüdü; kitapların arasında, annesinin emeğinin gölgesinde… Ortaokulu bitirdi, ardından liseyi. Her sabah annesinin erken kalkıp işe gidişini gördü; her akşam yorgun ama dimdik dönüşünü. Ümmü kadın hayalini hiç yüksek sesle söylemedi ama her ay kenara koyduğu birkaç kuruşla o hayali biraz daha büyüttü.
Fahri üniversiteyi kazandığı gün, Ümmü kadın ilk kez uzun uzun ağladı. Bu, çaresizlikten değil; şükürdendi. Oğlunun eline uzattığı zarf, yılların sessiz mücadelesinin karşılığıydı. Fahri annesinin ellerini tuttu. “Bu senin eserin ana,” dedi.
Üniversite yılları da kolay geçmedi ama artık yalnız değillerdi. Fahri tatillerde çalıştı, annesi yine emek verdi. Ve bir gün, ilçenin kenar mahallesinde, küçük ama güneş alan iki göz bir evin kapısı açıldı. Ümmü kadın anahtarı avucunda tuttu, tıpkı yıllar önce köyde bıraktığı evin anahtarı gibi… Ama bu kez ardına bakmadı.
Evin penceresinden içeri giren ışık, yorgun duvarlara umut gibi vuruyordu. Ümmü kadın eşyaları yerleştirirken durdu, derin bir nefes aldı. “Bak Fahri,” dedi, “Biz bunu yaptık.”
Fahri başını salladı. O an anladı ki bazı insanlar hayata borçlu doğar, bazıları ise borcunu ödeyerek yaşar. Annesi ikinci gruptandı.
Ve Ümmü’nün yorgun düşüncelerinde filizlenen o sessiz hayal, bir evin duvarlarında, bir oğlun geleceğinde gerçeğe dönüşmüştü.
Fahri, üniversiteyi başarıyla bitirmiş; yurt dışı bağlantılı büyük bir şirkette işe başlamıştı. Kısa sürede gösterdiği başarılı çalışmalarla dikkat çekti. Şirket, Fahri’yi Amerika’daki merkezine eğitim için göndermeye karar verdi.
Ümmü kadın o gün de her zamanki gibi erkenden kalkmıştı. Evin içini toparlamış, çayı ocağa koymuştu. Kapı çalındığında elindeki bezi tezgâha bıraktı. Kapıyı açtığında oğlunu karşısında görünce heyecanla boynuna sarıldı; Fahri de anasına sımsıkı sarıldı.
Fahri içeri girdiğinde yüzünde alışık olmadığı bir heyecan vardı. Oturdu, bir süre konuşmadı. Ümmü kadın oğlunun yüzüne dikkatle baktı; kalbinin hızlandığını hissetti. Çünkü Fahri, bu kez büyük şehirden haber vermeden gelmişti.
Dayanamadı, merakını yenemeyerek sordu: “Bir şey mi oldu oğlum?”
Fahri derin bir nefes aldı. “Ana,” dedi, “beni Amerika’ya gönderiyorlar.”
Ümmü kadın önce anlamadı. Kelime kulaklarında dolaştı, yerine oturmadı.
“Nereye?” diye sordu kısık bir sesle.
“Şirketin merkezine… Eğitim için.”
O an Ümmü kadının elleri titredi. Sandalyeye tutundu. Ne ağladı ne güldü. Gözleri doldu, ama yaşlar akmadı. Yıllar önce içinden sessizce filizlenen hayal, bir anda dünyanın öbür ucuna uzanmıştı. “Demek oralara kadar gitti yolumuz…” diye geçirdi içinden.
Sonra oğluna baktı. Karşısında artık çocuk Fahri yoktu. Emekle büyütülmüş, alın teriyle yoğrulmuş bir adam duruyordu. “Git,” dedi. “Git oğlum. Yolun açık olsun.”
O gece Ümmü kadın uzun süre dua etti. Yoksulluk için değil, yalnızlık için değil… Oğlunun ayağı taşa değmesin diye.
İlçenin garajı kalabalıktı. Fahri elindeki ufak seyahat çantası ile anasına sarılmış duruyordu. Üzerinde annesinin ütülediği gömlek vardı. Ümmü kadın sessizdi; kalabalığın içinde küçülmüş gibiydi ama dimdik ayakta duruyordu.
Anons yapıldığında Fahri annesine döndü. “Hakkını helal et ana, şirkete uğrayıp işlerimi bitirip oradan da Amerika’ya gideceğim dedi.” dedi.
Ümmü kadın oğlunun yüzüne dokundu. “Helal olsun,” dedi. “Sen okudun, çalıştın. Benim borcum yok sana.”
Fahri eğildi, annesinin elini öptü. O an, çocukluğundan kalan ne varsa geride bıraktı. Otobüse binerken bir kez daha dönüp baktı. Ümmü kadın yerinden kıpırdamamıştı. Elini kaldırdı, gözleri dolu ama yüzü gururluydu.
Otobüs garajdan ayrıldığında Fahri pencereden aşağı baktı. Kendisine el sallayan annesinin sabrını, emeğini, sessiz direnişini gördü. Amerika’ya gidiyordu ama taşıdığı hikâye Anadolu’nun en yoksul köşesinden çıkmıştı.
Ve Fahri o an anladı: Bazı insanlar ülke değiştirir, bazıları kader.
Fahri için Amerika, önce yüksek binalardan ve yabancı dilden ibaretti. İlk günler, sabahları şirketin misafirhanesinde odasının perdesini araladığında gördüğü şehir, ona hem büyük hem soğuk gelirdi. İnsanlar hızlıydı; kimse kimseye bakmıyor, kimse kimsenin hikâyesini merak etmiyordu. Fahri, bu kalabalığın içinde Anadolu’dan taşıdığı sessizliğini koruyordu.
Eğitim programı zorluydu. Saatler süren toplantılar, bitmeyen sunumlar, yabancı terimler… Ama Fahri yılmadı. Köyde sabahın köründe kalkmayı, ilçede çalışırken yorulmamayı öğrenmişti. Orada öğrendiği sabır, burada en büyük gücüydü. Not alıyor, sorular soruyor, anlamadığı hiçbir şeyi geçiştirmiyordu.
Kısa sürede fark edildi. Disiplini, çözüm üretme becerisi ve işi sahiplenişi yöneticilerin dikkatini çekti. Bir gün, toplantı çıkışında Amerikalı bir yönetici omzuna dokundu: “Senin bakışın farklı,” dedi. Fahri o an, yıllar önce annesinin sabrının boşa gitmediğini anladı.
Akşamları odasına çekildiğinde annesini arardı. Ümmü kadın her seferinde aynı soruyu sorardı: “Aç mısın oğlum?” Binlerce kilometre uzaktan bile annelik değişmiyordu. Fahri gülümserdi. “Merak etme ana,” derdi, “burada da doyuyorum.”
Aylar geçtikçe Fahri değişti; ama köklerinden kopmadı. İngilizcesi akıcılaştı, özgüveni arttı. Artık toplantılarda susan değil, sözü dinlenen biriydi. Amerika ona yalnızca meslek öğretmemişti; kendine inanmayı da öğretmişti.
Eğitim sonunda şirket Fahri’ye kalıcı bir pozisyon teklif etti. Bu, sadece bir iş değil, kaderin yön değiştirmesiydi. Fahri teklif mektubunu elinde tutarken, aklına dere kenarında içen bir baba, sabah karanlığında tarlaya giden bir anne geldi. O geçmiş, şimdi onu yukarı taşıyan merdivenin basamaklarıydı.
O gece annesine uzun bir mesaj yazdı. “Ana,” dedi, “Sen bana yalnızca ekmek değil, sabır öğrettin. Ben buraya onunla geldim.”
Ümmü’nün nasırlı elleriyle yoğrulan bir hayat, Fahri’nin ayak izleriyle kıtalar aşmış; kader, susarak direnen bir annenin sabrına sonunda boyun eğmişti.
Ve Fahri anladı ki: Bazı kaderler doğulan yerde yazılmaz, emekle yeniden yazılır.
































