SON DAKİKA
Özhanlar Mobilya

KÖYDEKİ ÇOCUKLUĞUM

KÖYDEKİ ÇOCUKLUĞUM
A- A+

İrfan üniversiteyi bitirmiş, memleketine dönmüştü. Daha önce de gelip giderdi ama bu kez gelişi farklıydı; bu defa temelliydi. Artık dönüş bileti olmayan bir yolculuktu bu.

Çocukluğu ve gençliği, babasının görevi nedeniyle Anadolu’nun çeşitli illerinde geçmişti. Her tayin yeni bir şehir, her şehir yeni bir alışma süreci demekti. Bu yüzden memleket hasreti, içinde yarım kalmış bir türkü gibi hep sızlardı. Malatya’ya ancak yaz aylarında gelebilirdi; o da okulların tatil olduğu zamanlarda… Hekimhan’a bağlı Hasançelebi nahiyesine, oradan da Köylü köyüne. Hasançelebi’de annesinin babası Kır Hasan’ın ocağına, Köylü köyünde ise babasının babası Cücük Alin’in evine sığınırdı.

Ailesiyle birlikte yaz boyunca kalırlardı. Babası görevinden dolayı gelemezse daha çok nahiyede; babası da gelmişse çoğunlukla köyde kalınırdı. O yaz günleri onun için iki ayrı dünyanın kapısını aralardı.

Köyde toprağın kokusunu içine çeker, sabahın erken saatlerinde, kendisinden çok önce uyanıp bahçedeki işlerini bitirmiş dedesinin sesiyle gözlerini açardı. Dedesinin avludan gelen sesi, ağır adımlarla yürüyüşü, kapının tokmağını tutuşu… Hepsi güne başlayan bir ritüelin parçasıydı.

Nahiyede ise hayat biraz daha farklıydı. Annesinin babası sabah kahvaltısını yaptıktan sonra köşker dükkânına gider, akşama kadar orada çalışırdı. Dükkânın önünden geçenleri selamlar, ayakkabı tamir eder, derinin kokusunu gün boyu içine çekerdi. Hayatı köyden çok şehre benzerdi. Torunlarıyla çok vakit geçirmez görünürdü ama sevgisini sessiz yaşardı; göz ucuyla takip eder, ihtiyaçlarını sezdirmeden giderirdi.

İrfan’ın yıllar sonra en çok özlediği şey o sabah kahvaltılarıydı. Taze yumurta, bahçeden yeni koparılmış maydanoz ve yeşil soğan… Köy yufkasının arasına sarılmış bir dürümün tadına doyum olmazdı. Bir de odun ateşinde kara çaydanlıkta kaynayan suyun üzerine demlikte demlenen çayın kokusu… O çayın tadı bambaşkaydı.

O zamanlar çayını şekerli içerdi. Dedesi çuvalla şeker alır, iri kristalleri iki avucunun arasında kırarak ufaltır, sonra çay bardağına atıp karıştırırken şekerin bardakta erimesini seyrederdi. Çaydan yükselen buharın içinde şekerin eriyişini izlemek bile ayrı bir keyifti. Şimdi ise çayını şekersiz içiyordu. Ne zaman şeker atsa o eski tadı bulamıyor; sanki çocukluğun o saf lezzeti yılların içinde eriyip gitmiş gibi hissediyordu.

Ama yaz biter, okullar açılır, yine gurbet yolları görünürdü. O gidişler hep biraz eksik, biraz hüzünlü olurdu. Köyden ya da nahiyeden ayrılırken ardında yalnızca evleri değil; o sabah kahvaltılarını, dedelerinin, nenelerinin köydeki komşularının, akrabalarının sesini ve toprağın kokusunu da bırakırdı.

Şimdi ise durum başkaydı. Babası emekli olmuş, Malatya merkezde, sakin ve yeşillikler içindeki bir mahallede bahçeli güzel bir eve yerleşmişti. Artık geliş gidişlerin arasında sıkışmış bir misafir değildi. Otobüsün bagajına bavulunu yerleştirirken içinde garip bir duygu vardı: Hem ait olduğu yere dönmenin huzuru, hem de yıllarca uzaktan bakılan bir hayata gerçekten karışacak olmanın tedirginliği…

Malatya’ya döndükten bir süre sonra köye gidecek olmanın heyecanı içini sarmıştı. Yıllar sonra yeniden köy yollarına düşecekti. Ama biliyordu ki gideceği köy, çocukluğunda tanıdığı o eski köy değildi artık. Dedeleri, neneleri çoktan bu dünyadan göçüp gitmişti. Babası ise dedesinden kalan o eski kerpiç evi yıktırmış, bahçede düzenlemeler yaptırmıştı. Bir zamanlar çocukluk oyunlarının oynandığı, her köşesi anılarla dolu olan o bahçe şimdi bambaşka bir hâle bürünmüştü.

Yazın ailesiyle birlikte köye geldiklerinde, babasının bahçede yeni yaptırdığı eve yaz boyunca kullanacakları eşyaları yerleştirdiler. İki üç ay yetecek kadar yiyecek, mutfak eşyaları ve kişisel ihtiyaçlarını getirince burası adeta ikinci bir evleri olmuştu. Her şeyin düzenlenmesi, yerli yerine konulması birkaç gün sürdü.

İşler bitip de ortalık biraz sakinleşince içindeki merak onu dışarı çağırdı. Çocukluğunda yaz tatillerinde dolaştığı yerleri yeniden görmek istiyordu. Evden çıkıp köyün içine doğru yürümeye başladı. Her adımda geçmişten bir hatıra zihninde canlanıyor, yıllar öncesinin sesleri kulaklarında yankılanıyordu.

Önce dedesinin kardeşleri olan Mahmut ve Hüseyin dedesinin evlerine doğru yöneldi. Evler yanyana idi sanki aynı bahçenin içerisinde gibi. Dedesinin büyük kardeşi Hüseyin’in evi hâlâ ayakta duruyordu; duvarları eskimiş olsa da varlığını koruyordu. Ama küçük kardeşi Mahmut’un evi aynı talihi paylaşamamıştı. Bakımsızlığa terk edilmişti. Toprak damı çökmüş, duvarları yer yer yıkılmış, zamanın insafsızlığına boyun eğmiş gibiydi. Bir zamanlar içinde hayatın sürdüğü, çocuk seslerinin yankılandığı o evler şimdi sessizliğin ve yalnızlığın içinde yavaş yavaş toprağa karışıyordu.

Evlerin önüne gelip seyretmeye başladığında yüreği sızladı ama yapacak bir şey yoktu hayat böyle istemişti, İki kardeşin çocukları da gurbete taşınmış hayata tutunmaya çalışıyorlardı. Küçük kardeşin çocukları maddi imkansızlıklardan dolayı bu eski baba evi ile ilgilenememiş ve bu hale gelmişti. Büyük kardeşin çocukları eski evi ayakta tutmaya çalışıyorlardı. Sıla hasretini gidermek için arada bir gurbetten gelerek bu evde kalıyorlardı. 

Çocukluğunda Hüseyin dedesinin bazı torunları dedelerinin yanında kalıyordu. Onlarla iyi anlaşır, çocukluğunun eksik kalan yanlarını sanki onların yanında tamamlar gibi hissederdi. Yıllar sonra çıktığı o gezide, en çok da iyi anlaştığı Hüseyin dedesinin torunları Kenan ve Habip ile geçirdiği günler aklına düştü.

Sabahları erkenden evden çıkar, kuzenleriyle birlikte Çam Koyağı’nın yanındaki bahçelerine giderlerdi. Gün boyu orada oyalanır, kimi zaman ağaçların gölgesinde dinlenir, kimi zaman da kapının önünde türlü çocuk oyunlarıyla vakit geçirirlerdi. Kenan ve ondan birkaç yaş küçük olan Habip ile birlikte geçirilen o saatler, çocukluğun en sade ama en mutlu zamanlarıydı.

Mahmut dedesinin kapısının önünde büyük bir dut ağacı vardı. Gelip geçerken o ağaçtan dut koparıp yemek neredeyse alışkanlık haline gelmişti. Aslında Ali dedesinin bahçesinde de kocaman dut ağaçları bulunurdu; dalları dolu dolu meyve verirdi. Ama nedense o, Mahmut dedesinin kapısının önündeki o dut ağacını daha çok severdi. Belki de eve daha yakın olduğu içindi, belki de çocukluğunun en güzel anıları o ağacın gölgesinde saklıydı.

Bazen kapının önünde sıkıldıklarında Kenan ve Habip’le birlikte Hüseyin dedesinin bahçesine giderlerdi. Orada saatlerce oyalanır, türlü oyunlar kurarlardı. En sevdikleri oyun ise Kenan’ın olan ve  çok sevdiği ve gözü gibi baktığı plastik oyuncak askerler ve kovboylarla kurdukları savaş oyunlarıydı. Küçük elleriyle kurdukları o hayali cephelerde kimi zaman asker olur, kimi zaman kovboy; ama her seferinde çocukluğun o sınırsız dünyasında kaybolup giderlerdi.

Bahçenin kenarında sarı çiçekli, çiçekleri aslan ağzını andıran bitkiler vardı. Onlardan birini koparıp iki parmağının arasında hafifçe sıktığında çiçek sanki ağzını açıp kapatıyormuş gibi olurdu. Çocuk akıllarıyla bunu bir oyuna çevirirlerdi. Çiçeği konuşturur, birbirlerine gösterir, kahkahalarla gülerlerdi. Doğanın o küçücük sırrı, onların dünyasında büyük bir eğlenceye dönüşürdü.

Bahçenin içinde küçük bir bahçe damı vardı. Yaz sıcağında damın gölgesi serin bir sığınak olurdu. Bazen oraya oturur, karşılarındaki bahçeyi ve hemen yukarıda yükselen Çam Koyağı’nı seyre dalarlardı. O koyak, çocuk gözleriyle bakıldığında sıradan bir yer değildi; sanki kendi içinde sakladığı hikâyeleri olan gizemli bir dünyaydı.

Çam Koyağı gerçekten de çevresindeki yerlerden farklıydı. Toprağı civardaki topraklara benzemezdi. Sarı renkliydi; ince ve yumuşak dokusuyla leblebi tozunu andırırdı. İçinden süzülen sular da berrak değil, sarımsı bir renk taşırdı; hafif kükürt kokusu koyakta dolaşan rüzgâra karışırdı.

Ama en ilginç olanı çam ağaçlarıydı. Başka yerlerde gördükleri gibi dümdüz yükselen ya da geniş dallarla etrafa yayılan ağaçlar değildi bunlar. Her biri ayrı bir şekle bürünmüş, sanki rüzgârın ve zamanın elinde yoğrulmuştu. Kimi eğilmiş bir ihtiyarı, kimi kolunu kaldırmış bir insanı, kimi de sessizce nöbet tutan bir askeri andırırdı. Çocuk hayal dünyasında bu ağaçların her biri birer kahramana dönüşür, koyak sanki görünmeyen bir masalın sahnesi olurdu.

Bir de orada, başka bahçelerde pek rastlanmayan karakavak dedikleri kavak ağaçları vardı. Uzun ve koyu gövdeleriyle diğer ağaçlardan hemen ayrılırlardı. Rüzgâr estiğinde yapraklarının çıkardığı o ince hışırtı, koyakta yankılanan sessizliğe gizli bir türkü gibi karışırdı.

O günlerde bunların hiçbiri ona farklı görünmüyordu. O sadece oyun oynayan bir çocuktu. Ama yıllar sonra hatırladığında anlayacaktı ki Çam Koyağı yalnızca bir yer değildi. Orası çocukluğun saklandığı bir hatıraydı.

Zaman geçtikçe insanlar değişmiş, evler yenilenmiş, bahçeler başkalaşmıştı. Ama Çam Koyağı, sarı toprağı, eğri büğrü çamları ve rüzgârda fısıldayan karakavaklarıyla sanki çocukluğun bekçisi gibi hâlâ orada duruyordu. 

Çam Koyağı’yla ilgili köyde dilden dile dolaşan bir inanış da vardı. O koyaktan ağaç kesmek ya da kozalak toplamak günahtı. Büyükler çocuklara hep böyle anlatırdı. Kimse bunun nedenini pek sorgulamazdı; çünkü köyde herkes bu sözü duyarak büyürdü.

Derlerdi ki, oradan ağaç kesen, odun götürüp yakan ya da kozalaklarını toplayıp ateşe atan kişinin evi yanarmış. Bu yüzden kimse o koyaktan bir dal bile koparmaya cesaret edemezdi. Çocuklar da büyüklerinden duydukları bu sözleri gerçek bir sır gibi kabul eder, koyaktaki ağaçlara dokunmadan yalnızca uzaktan bakarlardı.

Aslında yıllar sonra düşününce bunun köylüler arasında yerleşmiş bir koruma geleneği olduğunu anlayacaktı. Belki de o güzelim çamları ve koyağın doğal halini korumak için büyüklerin uydurduğu bir söylentiydi bu. Ama işe yaramıştı. Çünkü kimse oraya zarar vermeye cesaret edememişti.

Bu yüzden Çam Koyağı yıllar boyunca aynı kalmış, sarı toprağı, eğri büğrü çamları ve rüzgârla fısıldaşan karakavaklarıyla dokunulmamış bir yer gibi varlığını sürdürmüştü. Belki de koyaktaki o gizemli hava biraz da bu yüzden hiç bozulmamıştı.

Akşama doğru, güneş yavaş yavaş batıya eğilip ışığını yumuşatmaya başladığında toparlanır, köye dönmeye hazırlanırlardı. Bahçeden köye doğru giden yolun üzerinde eski bir değirmen vardı. Artık kullanılmayan bu değirmen, tepenin yamacında, derenin hemen kenarında duruyordu.

Değirmenin içine, yukarıdan aşağı doğru inen kocaman bir demir boru vardı; öyle ki içine bir yetişkin insanın bile sığabileceği büyüklükteydi. Eskiden tepeden gelen su bu borudan geçerek değirmenin çarkını döndürürmüş.

Bahçeye her geldiklerinde mutlaka bu değirmene uğrarlardı. Borunun üst tarafı hemen patikanın yanındaydı ve orada eski bir sulama kanalı bulunurdu. O kanaldan akan suyun zamanında bu borudan aşağıya doğru inip değirmeni çalıştırdığı belli oluyordu.

Ama artık değirmen sessizdi. Demir boru yılların etkisiyle pas tutmuş, bazı yerleri pasın kemirmesiyle delinmişti. İçinden su akması artık mümkün görünmüyordu.

Çocuklar için ise burası ayrı bir eğlence yeriydi. Borunun ağzına eğilir, avazları çıktığı kadar bağırırlardı. Sesleri borunun içinde yankılanır, o metal tınıyla geri döndükçe kahkahalarla gülerlerdi. Bazen de yerden küçük çakıl taşları bulur, borunun içine atarlardı. Taşın demire çarpa çarpa çıkardığı o tıkırtılı ses, borunun içinde uzun uzun yankılanırdı. Onlar da başlarını eğip o sesi dinler, sanki gizli bir mağaranın içinden gelen bir sesmiş gibi merakla birbirlerine bakarlardı.

Çocukluklarının o küçük maceraları, akşamın serinliğinde köye doğru yürürken bile içlerinde tatlı bir sevinç bırakırdı.

Dereden karşıya geçerken taştan taşa atlayarak ilerlerlerdi. Bazen bir taşın üzerinde durup suya bakarlar, berrak suyun içinde sağa sola kaçışan küçücük balıkları görürlerdi. Ellerini suya uzatıp yakalamaya çalışsalar da bir türlü başaramazlardı. Balıklar, suyun içinde bir parıltı gibi kayıp giderdi.

Karşı kıyıya geçtikten sonra yol, iki yanına sıralanmış uzun kavak ağaçlarının arasından uzayıp giderdi. Kavakların yaprakları rüzgârla hafif hafif titreşir, o ince hışırtı akşam serinliğine karışırdı. Yeşilliklerin içinden geçen o yolda yürürken gün boyu süren oyunların ardından tatlı bir yorgunluk çökerdi üzerlerine. Köye doğru ilerlerken bir yandan da yarın ne yapacaklarının planını kurarlardı.

Yol boyunca dere kenarı yemyeşil bahçelerle doluydu. Kayısı, elma ve türlü meyve ağaçları dallarını dereye ve yola doğru uzatırdı. Hele yolun kenarında duran o vişne ağacı… Çocukların en sevdiği yerlerden biriydi. Yetişebildikleri dallardaki kızarmış, minicik ama ekşi mi ekşi vişnelerden birkaç tane koparıp ağızlarına atarlardı. Birkaç taneden sonra elleri ve dudaklarının kenarı kıpkırmızı olurdu.

Vişnelerin sahibi bir gün çıkıp da “Vişne koparmışsınız” dese inkâr etmeleri mümkün değildi. Çünkü her şey ortadaydı. Ellerinin kırmızılığı, ağızlarının kenarındaki izler onları ele verirdi. Ama bunu da pek dert etmezlerdi. Köy yerinde bunun adı “göz hakkı” idi. Yol kenarındaki meyveden geçenin birkaç tane koparması ayıp sayılmazdı. Onlar da bu küçük hakka sığınarak gülüşe gülüşe yollarına devam ederlerdi.

Akşam güneşi iyice alçalmış olur, köyün evleri yavaş yavaş görünmeye başlardı. Gün boyu süren o küçük maceralar, çocukluklarının en sade ama en güzel hatıralarını sessizce biriktirirdi.

O günleri hatırladıkça içini saran o sıcaklıkla yıllar sonra yeniden köyün yolunu tuttuğunda, sanki zamanın iki ayrı kapısından aynı anda geçiyormuş gibi hissetti. Çocukluğunda koşarak, gülerek geçtiği o yollar şimdi daha sessizdi. Ama her adımda hafızasının derinliklerinden bir ses yükseliyor, geçmişin gölgeleri bugünün üzerine düşüyordu.

Dereye vardığında bir an durdu. Eskiden taştan taşa atlayarak geçtiği o yer hâlâ oradaydı. Su yine akıyordu ama çocukluğundaki o berraklık ve coşku sanki biraz eksilmişti. Yine de suyun içinde gözleri küçücük balıkları aradı. Belki aynı balıklar değildi ama suyun içindeki o kıpırtı ona yıllar önce ellerini suya daldırıp yakalamaya çalıştığı günleri hatırlattı. O zamanlar tutamadığı o küçük balıklar gibi çocukluk da avuçlarından kayıp gitmişti.

Başını kaldırıp karşı kıyıya baktı. Bir zamanlar taştan taşa sıçrayarak geçtiği dereyi bu kez ağır ağır adımlarla geçti. Karşıya vardığında geriye dönüp iki yanına sıralanan kavak ağaçlarının bulunduğu yola göz gezdirdi. Bazıları hâlâ ayaktaydı, bazıları ise yok olmuştu. Rüzgâr yaprakların arasından geçerken yine o tanıdık hışırtıyı çıkarıyordu. O sesi duyunca, sanki Kenan ve Habip’in kahkahaları rüzgârın içinde yeniden canlandı.

Yol kenarındaki vişne ağacını aradı gözleri. Bir zamanlar dallarından gizlice koparıp yedikleri o ekşi vişneler… Ağacın yerinde yaşlanmış bir gövde duruyordu. Belki aynı ağaçtı, belki de onun yerine büyüyen başka bir ağaç. Ama o an dudaklarının kenarında çocukluğun o ekşi tadını yeniden hissetti. Ellerinin ve ağzının kıpkırmızı olduğu günleri düşündü. O günlerin masumluğu, bugün geriye dönüp bakınca insanın yüreğini burkan bir güzelliğe dönüşüyordu.

Sonra gözleri yukarıya, Çam Koyağı’nın bulunduğu yere kaydı. Sarı toprağı, eğri büğrü çamlarıyla koyak hâlâ oradaydı. Sanki yıllardır aynı yerde duruyor, zamanın geçişine sessizce tanıklık ediyordu. Bir zamanlar kendilerine “Buradan ağaç kesen ya da kozalak toplayanın evi yanar” diye anlatılan o gizemli sözleri hatırladı. Şimdi anlıyordu ki o sözler aslında doğayı korumak için söylenmiş bir köy bilgeliğiydi.

Koyağa doğru baktığında çocukluğunun gölgeleri gözlerinin önünden geçti. Aslan ağzına benzeyen bitkinin çiçekleriyle oynayan çocuklar, borunun içine bağırarak kahkahalar atan sesler, dereden geçerken birbirine meydan okuyan küçük adımlar… Hepsi sanki rüzgârın içinde hâlâ dolaşıyordu.

Ama o çocuklar artık yoktu. Zaman onları alıp başka yerlere savurmuştu.

O an anladı ki köy değişmişti, insanlar değişmişti, hatta kendisi de değişmişti. Ama çocukluk… çocukluk hiçbir yere gitmemişti. Sadece bu toprakların içinde, dere kenarındaki taşların arasında, rüzgârın kavak yapraklarında çıkardığı seste saklanmıştı.

Ve o, yıllar sonra köyün yolunda dururken fark etti: İnsan aslında büyüdüğünde çocukluğunu kaybetmez. Sadece onu bıraktığı yerlere geri dönmeyi unutmuş olur.

Yorum yazın

Yorum yazmalısınız
İsim yazmalısınız
Doğru bir email yazmalısınız
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmayacaktır.

İrfan BAŞARANOĞLU yazıları

Çok okunanlar