SON DAKİKA
İrfan BAŞARANOĞLU

GÜLER MİSİN AĞLAR MISIN

GÜLER MİSİN AĞLAR MISIN
A- A+

Lüks sitenin geniş bahçesindeki ortak havuzun etrafı, yaz sıcağının da etkisiyle oldukça hareketliydi. Kadınların bir kısmı şezlonglarına uzanmış güneşin altında bronzlaşırken, bazıları da çocuklarıyla birlikte havuzda serinliğin tadını çıkarıyordu. Böylesi kavurucu bir havada yapılacak en iyi iş buydu.

Havuzun biraz ilerisindeki büyük masada ise dört kadın oturmuş hararetli bir sohbete dalmıştı. Hafta sonu olması sebebiyle çalışan kadınların bir kısmı da evdeydi; bu yüzden site her zamankinden daha kalabalıktı. Erkekler ise klimanın serinliğine sığınmış, sitenin kafeteryasında toplanmışlardı. Kimileri çaylarını yudumlarken sohbet ediyor, kimileri de okey masasına kurulmuş oyunun keyfini sürüyordu. 

Kadınlar konuşadursun, güneş yavaş yavaş tepede kendini hissettirmeye başlamış, havuzdan gelen çocuk seslerine arada bir su sıçramalarının neşeli çınlamaları karışmıştı. Masadakilerden avukat olan Ayla, güneş gözlüğünü düzelterek önündeki soğumuş kahveden bir yudum aldı.

“Bu hafta üç duruşmam vardı, biri sabah dokuzda, diğeri öğleden sonra… Eve geldiğimde ayakta duracak halim kalmamıştı,” dedi, omuzlarını hafifçe silkip. Diğer Avukat Selin de başını salladı.

“İnsan bazen kendi hayatını yaşamayı unutuyor,” diye ekledi. “Hep başkalarının derdi, başkalarının kavgası…”

Sağlık teknisyeni olan Derya, iki avukatın yüzündeki yorgunluğa bakıp gülümsedi. “Siz hiç acil servise gelin de görün,” dedi. “İlle de sıranın kendisine gelmesini beklemeyen, her şeyi bildiğini sanan hastalarla uğraşmak… Bir de üstüne gece nöbetleri eklenince, sabah güneşi insanın gözünü yakıyor vallahi.”

Masadaki tek ev hanımı olan Güler ise içini çekti. “Hepiniz şikâyet ediyorsunuz ama inanın, bazen çalışmak istiyorum,” dedi. “Ev işlerini bitirince boş boş oturmaktan sıkılıyorum. Çocuklar büyüdü; oğlum bir fabrikada, kızım da bir sosyal hizmetler kurumunda çalışıyor. Görüyorsunuz, eşimin de hafta sonu tatili bile yok. Sabah kalk, kahvaltı hazırla, topla; sonra temizlik, yemek, çamaşır derken öğlene doğru işim bitiyor. Eşim hafta sonları bile çalışıyor, çocuklar da arkadaşlarıyla buluşunca ben hepten yalnız kalıyorum. Bu da benim için sıkıcı bir yaşam oluyor.”

Ayla, yumuşak bir tebessümle, “Eşin bugün yine işte mi?” diye sordu.

Güler başını salladı. “Evet… Benzinlikte çalışıyor ya, hafta sonu tatili yok. Bizimkinin en yoğun günleri hafta sonları. Alıştım artık ama bazen birlikte bir kahvaltı etmeyi bile özlüyorum.”

Masadaki üç kadın birbirine bakıp aynı anda başlarıyla onayladılar. Her biri kendi hayatında farklı bir telaşın içindeydi ama yorgunlukları birbirine benziyordu. Bir an için hepsi Güler’e imrenmişti; dışarıdan bakıldığında evde olmanın rahatlığı cazip görünüyordu. Fakat Güler’in yalnızlığı ve sıkıntısı da aynı derecede gerçekti.

Havuzun kenarında bir çocuk çığlık atarak suya atlayınca hepsi istemsizce dönüp baktı. Ardından hafif bir rüzgâr esti, masanın üzerindeki peçeteyi uçurdu. Yaz sıcağının altında, sohbetleri de rüzgâr gibi kendiliğinden başka bir konuya doğru akmaya başladı.

Avukat kadınlar, Güler’in anlattıklarını dinlerken birbirlerine kısa, kararsız bakışlar attılar. Aslında akıllarına bir fikir gelmişti ama nasıl söyleyeceklerini kestiremiyorlardı. Bazı günler işten geç döndüklerinde çocukları okuldan geldikten sonra evde yalnız kalıyor, özellikle küçük olanın ödevleri aksıyor, yemek düzeni bozuluyordu. Güler’in düzenli, güvenilir ve sakin bir yapısı var gibiydi hem kendi çocuklarını büyütmüş olması hem de yıllardır aynı sitede yaşamaları ona karşı bir güven duygusu oluşturuyordu. Ancak teklif biraz hassastı. Güler’i kırmak istemiyor, “çalışmak istiyorum” sözlerini fırsata çevirmiş gibi görünmekten çekiniyorlardı.

Güler, “Bir soğuk bir şey alıp geleyim,” diyerek masadan kalkıp kafeteryanın kantinine doğru yürüdüğünde, kadınlar göz göze geldi. Teknisyen olan Derya’ya konuyu açtılar.

Derya alçak bir sesle. “Ben yıllardır Güler’le kapı kapıyayım. Huyunu suyunu az da bilirim. Ama önce bana iyice anlatın konuyu, bakalım gerçekten ona uygun bir şey mi?”

Ayla ve Selin hafifçe öne eğildiler; sesleri neredeyse fısıltı gibiydi. “Bizim çocuklar okuldan erken geliyor,” dedi Selin. “Biz de bazı günler işten çıkamıyoruz. Güler isterse, tabii kabul ederse, haftanın birkaç günü çocuklara göz kulak olabilir diye düşündük.”

Ayla hemen ekledi: “Yani öyle tam zamanlı bir iş gibi değil. Hem üç dört saatlik bir şey olur. Güler de sıkıldığını söylüyor ya… Hem bir uğraş olur hem de biz çok rahat ederiz. Ama bunu nasıl söyleyeceğimizi bilemedik.”

Derya başını salladı. “Aslında fena bir fikir değil. Güler sıkıldığını söylüyor ya. Böyle bir şey ona hem iyi gelir hem de kendini işe yarar hisseder. Ama doğrudan para teklif ederseniz gururu incinebilir. Ona ‘destek’ ya da ‘yardım’ gibi sunmak gerek.”

“Sen nasıl önerirsin?” diye sordu Ayla. Derya kısa bir düşünme molası verdi. “Ben Güler’in huyunu tam bilemiyorum. Direkt ‘çalış’ demek yanlış olur. Ama ‘Sen olduğun için içimiz rahat eder’ derseniz, onu değerli hissettirirsiniz. Ayrıca bunu onun yalnızlık hissini azaltacak bir şey olarak anlatırsanız daha kolay kabul eder.”

Tam o sırada Güler, elinde bir şişe soğuk soda ve gülümseyen yüzüyle kantinden geri dönüyordu. Üç kadın bir anda susup kendilerini masadaki peçeteyle, telefonla, bardağın buğusuyla oyalamaya başladılar. Konuşmanın rengi bir anda değişmişti; belli ki birazdan Güler masaya oturunca başka bir konu açılacak, bu mesele ise doğru zamanı bekleyecekti.

Güler yeniden masaya oturduğunda sodasını bardağa doldurup bir yudum aldı. Sıcak havanın altında içindeki serinlik onu biraz rahatlattı ama yüzündeki yorgun ifadeyi gizleyemedi.

“Şimdi eve gidip televizyonun karşısına geçeceğim,” dedi iç çekerek. “Her zamanki gibi uyuklayıp dururum. Evde kimse de yok… Vallahi can sıkıntısından patlayacağım.”

Tam o sırada Ayla’nın küçük oğlu havuzdan fırlayıp sırılsıklam hâlde masaya koştu. Nefes nefese, “Anne, bana biraz para verir misin? Dondurma alacağım,” dedi.

Ayla çantasını karıştırdı ama yanında bozuk para olmadığını fark etti. “Oğlum, bozuk param kalmamış. Baban kafeteryada, git ondan iste,” dedi.

Çocuk başını sallayıp koşarak kafeteryaya doğru uzaklaştı. Ayla arkasından bakarken Güler, alışmış bir anne refleksiyle seslendi:

“Terli terli dondurma yeme sakın! Sonra bademciklerin şişer, hasta olursun.”

Ayla ve Selin, Güler’in bu uyarısını duyduklarında göz göze geldiler. Tam da bekledikleri andı bu. Güler’in çocuklara karşı doğal ilgisi, annelik tecrübesi ve o şefkat dolu sesi, yapmak istedikleri teklifin aslında ne kadar yerinde olduğunu gösteriyordu.

Ayla hafifçe öne eğildi. “Güler…” dedi yumuşak bir tonda. “Şimdi aklıma bir şey geldi ama bilmiyorum, nasıl karşılarsın?”

Güler merakla başını kaldırdı. “Hayırdır? Söyleyin bakalım.”

Selin söze girdi. “Aslında biz bunu aramızda konuştuk. Hani dedin ya sıkılıyorum, evde yalnız kalıyorum diye… Haftanın bazı günleri bizim çocuklar okuldan biraz erken geliyor. Biz de işten ancak akşamüstü dönüyoruz. Ödevleri, yemekleri, bazen ortalık darmadağın oluyor. Ayla da ben de düşünüp duruyorduk, kim olsa gözümüz arkada kalmaz diye.”

Ayla devam etti, sesinde ürkek bir samimiyet vardı: “Sen var ya… çocuklara nasıl konuştuğunu gördük az önce. Biz aslında… hani kabul edersen… böyle üç dört saatliğine çocuklara göz kulak olabilir misin diye düşündük. Hem sana bir uğraş olur, yalnız kalmazsın. Hem de biz çok rahat ederiz.”

Güler önce bir an durdu, gözlerini kadınların yüzünde gezdirdi. Sanki teklif kulağına iyi gelmişti ama şaşırdığı da yüzünden belliydi.

Selin hemen ekledi: “Bak, bu öyle çalışma gibi değil. Senin hoşuna giderse, sen istersen. Ücret de düşünürüz ama… önemli olan bizim içimizin rahat etmesi. Sen olunca gönlümüz pek bir ferah olur.”

Güler bardağı elinde tutarken hafifçe gülümsedi, ama cevabı henüz belli değildi. Masanın etrafındaki hava bir anda bekleyişle doldu. Güler, bardağı elinde tutmuş hâlde bir süre ikisinin de yüzüne baktı. Şaşkınlıkla karışık hafif bir tebessüm belirdi dudaklarında. “Yani… bilmem ki,” dedi yavaşça. “Benim aklıma hiç böyle bir şey gelmemişti. Çocuklara bakmak… ödev, yemek… Sizin güvenmeniz elbette güzel ama… ben yıllardır evdeyim, unuttum sayılır böyle şeyleri.”

Ayla hemen atıldı. “Güler, çocuklara az önce nasıl hitap ettiğini hatırlıyor musun? ‘Terli terli dondurma yeme’ diyen bir anne her şeyi hatırlar merak etme,” dedi gülümseyerek.

Selin de başıyla onayladı. “Hem sen kendi iki çocuğunu büyütmüş bir kadınsın. Bizimkiler de çok uslu çocuklar. Üstelik sadece birkaç saatlik bir şey. Ne ağır bir sorumluluk ne de seni yoracak bir durum.”

Güler bir an havuza baktı; suyun üzerindeki parıltılar gözlerine yansırken düşünüyordu. “Evde gerçekten çok sıkılıyorum,” dedi. “Bazen bir ses olsun istiyorum. Bir uğraşım olsa fena olmaz gibi…”

Sonra yine tereddütle ekledi: “Ama ücret konusu… hani ben sizin komşunuzum. Öyle para almak falan, bilmiyorum…”

Ayla hemen elini Güler’in koluna koydu. “Bak, bunu iş gibi düşünme. Bizim sana teşekkürümüz gibi düşün. Sen olursan içimiz rahat edecek. Bizim için de bir destek olur.”

Selin de aynı sakinlikle, “Hem bu senin de hoşuna gidecek bir şey olacak. Hem kendini meşgul edersin hem de yalnız kalmamış olursun,” dedi.

Güler’in yüzündeki kararsızlık yerini hafif bir aydınlanmaya bıraktı.
“Olabilir…” dedi yavaşça. “Denemek isterim aslında. Bir-iki gün bakarım, eğer olur derseniz devam ederiz.”

Ayla ve Selin’in yüzü bir anda sevinçle aydınlandı.
“Harika!” dedi Ayla. “Vallahi çok sevindik. Bunu eşlerimizle konuşuruz, detayları da birlikte ayarlarız. Zaten ağır bir şey yok. Sadece eve gidip çocuklarla ilgilenmen yeterli.”

Güler hafifçe gülerek başını salladı. “Peki. O zaman bir deneyelim bakalım. Belki gerçekten dediğiniz gibi sıkıntıma iyi gelir.”

Tam o sırada Ayla’nın oğlu tekrar masaya geldi, elindeki dondurmanın yarısı akıyordu. “Anne, babam para verdi,” dedi neşeyle.

Güler hemen çocuğa döndü. “Bak oğlum, terli terli yeme. Sonra boğazın ağrır.”

Çocuk masumca gülümsedi, “Tamam Güler teyze,” dedi.

Ayla ve Selin birbirlerine bakıp sessizce gülümsediler. Güler’in bu teklife uygun olup olmadığı sorusu artık cevaplanmıştı.

Hafta başı geldiğinde Güler, sabah erkenden kalkıp eşini ve çocuklarını işe uğurladı. Evi topladı, çamaşırı astı, akşama hazırlayacağı yemeğin malzemelerini doğradı, tencerede ağır ağır pişmeye bıraktı. Saat henüz erkendi ama Güler’in içinde uzun süredir hissetmediği bir hareketlilik vardı. Sanki bu küçük görev, ona yeniden işe yarama duygusunu hatırlatmıştı.

Ama bunun yanında başka bir his daha vardı. Tarifi zor, hafif gururla karışık bir heyecan… Belki de yıllardır ilk kez birileri onu “önemsedikleri için” bir işe çağırmıştı. Kendine bile söyleyemediği bir hoşnutluk vardı içinde. Ama bu hisle yüzleşmeye de cesaret edemiyordu.

Saatler geçti. Ayla’nın oğlu okul yolunda gözüktüğünde Güler hemen balkondaki pencereden fark etti onu. Evinden çıkıp Ayla’nın kapısını açtı, sıcak bir “Hoş geldin oğlum”la içeri buyur etti. Çocuğun sırt çantasını aldı, üzerini değiştirmesine yardım etti. Ardından ona sandviç ve meyve suyu hazırladı. Oğlan dersinin başına oturunca Güler hızlıca mutfağı toparladı, fazlalıkları düzeltti ve kendi evine döndü.

Derya’nın kızı biraz daha geç gelmişti. Güler bir ara pencereden bakınca küçük kızın yanında bir arkadaşıyla sitenin bahçesinde yürüdüğünü gördü. Kapısını açıp içeri aldığı gibi, hafif sitemle:

“Neden geciktin kızım? Merak ettim seni,” dedi.Kız başını eğerek,
“Arkadaşımla kırtasiyeye uğradık Güler teyze, resim dersi için malzeme aldım,” diye açıkladı.

“Bir daha haber vermeden gecikme, tamam mı?” dedi Güler, yumuşak ama kararlı bir tonda. Sonra kızı alıp Selin’in evine geçti.

Selin’in evi, tıpkı Ayla’nınki gibi, modern mobilyalar, pırıl pırıl bir mutfak ve kaliteli eşyalarla döşenmişti. Perdelerin dokusu bile göz doyuruyordu. Duvarlardaki tablolar, yerlerdeki halılar, ışığın odaya düşüşü… Her şey derli toplu, özenli ve pahalıydı.

Güler, kızın çantasını bıraktıktan sonra ona da küçük bir atıştırmalık hazırladı. Kız mutfak masasında yerken Güler odalara ve salona göz attı. Selin’in kızı uykusuz olduğunu uyumak istediğini söylediğinde pijamalarını giydirerek onu yatırdı ve kapının önüne çıkıp evine doğru yürüdü. Ama aklı hâlâ o evdeydi… Hem Ayla’nın hem Selin’in evinde.

Kendi kapısını açtığında karşılaştığı manzara bir anda gözüne daha farklı göründü. Eskiyen oturma grubu, kumaşı biraz solmuş perdeler, yıllardır değiştirmeye fırsat bulamadığı mutfak dolapları, düzensiz raflar… Eşyalarının hepsi temizdi ama yaşanmışlık izleri taşıyordu. Özenle ama kıt kanaat alınmış şeylerdi.

“Aynı sitede oturuyoruz…” diye geçirdi içinden. “Onların evleri saray gibi… Benimkinin haline bak, kayınbabamdan kalma bu ev de olmasa.”

Ayla da avukattı, Selin’de. Kocaları iş adamıydı, işleri yolunda, gelirleri yerindeydi.
“Benim oğlan fabrikada, kızım küçük bir memur… Eşim de benzinlikte.”
Yıllardır didiniyorlardı ama hâlâ bir türlü rahat bir yaşam kuramamışlardı.

Güler’in içinden bir şey kabardı… Tanıdık ama yıllardır bastırdığı bir duygu: Kıskançlık.

Bunu kendine itiraf etmek bile zor geldi. “Ben kimseyi kıskanmam,” diye mırıldandı neredeyse savunur gibi. Ama gerçek kulağına fısıldar gibiydi:
“Neden olmasın? Sen de insansın…”

Güler sandalyesine oturup odanın etrafına baktı. Bir an düşündü; acaba bu küçük iş, onun içinde başka kapılar mı açacaktı? Yoksa farkında olmadan kalbinde bir yangın mı başlatmıştı?

Birkaç hafta boyunca Güler hem çocuklarla ilgilenmiş hem de ev işlerini çekip çevirmişti. Bu süreçte Ayla da Selin de yaptıkları her alışverişte onu unutmuyor, kendi ihtiyaçlarının yanı sıra Güler’e de ayrıca alışveriş yapıyorlardı. Eve et, kahvaltılık ya da başka erzak alacak olsalar mutlaka Güler için de bir pay ayırıyor, eksik bırakmamaya özen gösteriyorlardı. Güler’in dolabı tıka basa dolu oluyordu ve çoğu zaman bu yiyecekler dışarıda kalıyordu. Güler bir gün beyaz eşya mağazasına giderek büyük bir buzdolabı aldı. Akşam geç saatlerde eve gelen eşi dolabı görünce bu dolap neyin nesi diye sorduğunda, eski dolap yetmiyordu bende kendi paramla bunu aldım dedi.

Aradan iki ay geçmiş, okullar nihayet tatil olmuştu. Ayla ile Selin çoktan kendi aralarında konuşup anlaşmış, çocuklarını da yanlarına alarak birkaç günlüğüne deniz kenarına gitmeye karar vermişlerdi.

Güler, onların hazırlık telaşını sessizce izlemiş, valizlerin kapanışıyla birlikte ev bir anda tenhalaşmıştı. Çocukların neşeli sesleri kesilince, ortalığa bir sessizlik çöktü. Günlerdir düzeniyle, koşturmasıyla dolu ev şimdi sanki nefesini tutmuş gibiydi.

Ayla giderken Güler’e, “Biz yokken arada bir evi kontrol edersin, eşlerimiz işlerinden dolayı bizimle gelmiyor, onların evde olmadığı zamanlarda gelir evi bir kontrol edersin, sende dinlen biraz. Kendine de zaman ayır,” demişti. Selin ise her zamanki zarafetiyle, “Bir şeye ihtiyacın olursa ara, sakın çekinme,” diye tembihlemişti.

Birkaç gün boyunca gündüzleri evlerdeki işleri hafifletti, çocuk odalarını düzenledi, mutfağı toparladı. Ayla ile Selin’in deniz kenarından gönderdiği fotoğraflar ve kısa mesajlar, Güler’i düşmüş olduğu boşluktan çıkartıyordu. Çocukların güneşten kızarmış yüzleri, kumsalda yaptıkları kum kaleleri Güler’i gülümsetiyor; bir yandan da onların yokluğunda evin aslında ne kadar dolu olduğunu fark ettiriyordu.

Günler böylece ağır ağır ilerlerken tatilciler dönmüş Güler’e de hediyeler getirmişlerdi. Tatil dönüşü adli yıl tatilinin başlaması nedeni ile fazla yoğun olmayan Ayla ve Selin’in evine daha sık gitmeye başlayan Güler Selin’in gar dolabını düzenlerken bir kenara ayırdığı bazı giysilerini görünce bunlar çok güzelmiş bu elbiseden bulsam da kızıma da alsam ona çok yakışır dedi. Selin’de biraz düşündükten sonra istersen bunu alabilirsin dedi. İşte her şey ondan sonra başladı. 

Elbise yumuşacıktı, rengi solmamıştı, kumaşı hâlâ yeniydi. Güler önce tereddüt etti. Elbiseyi yavaşça katlayıp kenara koyarken yüzündeki mahcup gülümsemeyi gizleyemedi.

O günden sonra Selin’in bakışı değişti Güler’e. Artık o sessizce kendinin yükünü alan, güvenilir bir dost gibiydi. Gardırobun kapağını açtığında bazen, kendi kıyafetlerinden bazılarını ayırıp “Bunu Güler beğenir, kızına götürsün” diye düşünür olmuştu. Ayla da benzer şekilde davranıyor, arada sırada aldığı küçük hediyeleri “Bunu görünce seni hatırladım,” diyerek uzatıyordu.

Günler böyle akıp giderken, bir gün Selin’in kocası komodinin üzerinde duran parfümünü bulamadı. Sesinde hafif bir huzursuzlukla Selin’e sordu, ama Selin de görmediğini söyledi. Aslında bu ilk değildi; bazı günler kravatı, bazı günler bir gömleği, bazen de yeni alınmış bir çorap ortadan kayboluyordu. Selin de zaman zaman aradığı eşyaları bulamıyordu ama kocasına bir şey demeye çekiniyordu.

Şüpheleri büyüyen kocası, Selin’den habersiz eve gizli kamera yerleştirdi. Artık evde neler olup bittiğini kendi gözleriyle görmek istiyordu.

Bir sabah, Selin işe gitmek için hazırlanırken takılarından bazılarının yerinde olmadığını fark etti. Kalbine ansızın bir sıkıntı çöktü; belli ki evde bir terslik vardı. Kocasına bu durumu anlatmaya karar verdi. Ancak kocası, “Şimdi işe gitmem lazım, önemli bir toplantım var. Akşama konuşuruz,” diyerek apar topar evden çıktı.

Selin, bürosuna gitmek üzere arabasına yürürken Ayla’yı gördü. “Gel, seni de bırakayım. Hem biraz laflarız,” dedi.

Araba yola koyulduğunda Ayla’nın gözü, Selin’in küpelerine takıldı. “Çok güzelmiş, sana da çok yakışmış,” dedi hayranlıkla.

Selin iç çekti. “Aslında en sevdiğim diğer küpemi takacaktım ama bulamadım. Son günlerde evde bir şeyler kayboluyor, ne olduğunu anlayamadım.”

Ayla, bir an duraksadı. “Bende de öyle… Ben de bazı eşyalarımı bulamıyorum,” dedi; sonra ikisi aynı anda birbirine baktı. Bakışlarının içinde aynı hayat bulan şüphe vardı.

İkisi de aynı şeyi düşünüyordu. Ama yüksek sesle söylemeye cesaret edemiyorlardı. Yoksa… Güler mi?

Ayla, kendi ofisine geçmeden önce Selin’in ofisine uğradı. Bir süre birlikte oturup sabah kahvelerini içtiler. İkisinin de yüzünden belli oluyordu; canları sıkkın, keyifleri kaçmıştı. Durum değerlendirmesi yaparken, evlerinde yaşanan bu tuhaflıkların artık göz ardı edilemeyeceğini anladılar.

Ayla, kupasını masaya koyarken derin bir nefes aldı. “Bu işin bir açıklaması olmalı Selin… Böyle devam edemez,” dedi.

Selin de aynı kaygıyla başını salladı. “Evet, mutlaka konuşmamız lazım. Hem eşlerimizle hem de gerekirse…” Cümlesini tamamlayamadı; ikisinin de zihninde aynı ihtimal dolaşıp duruyordu.

Sonunda Ayla kararını verdi. “Akşam eşimi de alıp size geleceğiz. Hep birlikte konuşur, ne yapacağımıza karar veririz,” dedi.

Selin bu öneriyi duyunca biraz olsun rahatladı. “İyi olur Ayla… Artık bir şeyleri netleştirmemiz gerekiyor,” diye karşılık verdi.

İkisi de kahvelerinden son yudumu alırken, içlerinden yükselen huzursuzluk bir türlü dinmedi. O akşamın hem yüzleşme hem de gerçeklerin ortaya çıkacağı bir gece olacağını hissediyorlardı.

Akşam olduğunda Selin’in evinde sessiz bir bekleyiş vardı. Selin, salondaki küçük lambayı yakmış, hafif bir loşluk içinde bir ileri bir geri yürüyordu. İçindeki tedirginlik büyüdükçe nefesi sıklaşıyor, aklına bin tane ihtimal geliyordu. Birkaç dakika sonra kapı çaldı.

Selin kapıyı açtığında Ayla ile eşi içeri girdi. Ayla, Selin’in yüzüne baktığında gün boyu bastırdığı yorgunluğu daha net fark etti. “İyisin değil mi?” diye sordu, elini Selin’in koluna dokundurarak. Selin zoraki bir tebessümle başını salladı. “İyi olmaya çalışıyorum.”

Onlar salona geçerken Selin’in kocası da işten gelip eve ulaşmıştı. Takım elbisesinin ceketini çıkardı, ama yüzündeki ciddiyet hiç değişmedi. Herkes yerini aldığında salonda ağır bir sessizlik çöktü. Bu tür konuşmaların nasıl başlayacağını kimse bilemezdi; herkes birbirine bakıyor, ama kelimeler bir türlü ağızdan çıkmıyordu.

Sonunda Selin konuşmayı başlattı. “Biliyorsunuz… Evde bazı eşyalar kayboluyor. Hem benim hem eşimin.”

Ayla başını öne eğdi. “Bizde de aynı şeyler oldu. Çorap, toka, hatta geçen gün rujumu bile bulamadım.”

Selin’in eşi, hafifçe öne eğilerek konuştu: “Ben bu durumu araştırmak için eve gizli kamera yerleştirdim. Akşam görüntülere bakacaktım… Ama hep beraber izlememiz daha doğru olur.”

Bu söz salonda yeni bir gerilim yarattı. Ayla’nın eşi kaşlarını kaldırdı. “Gizli kamera mı? Demek o kadar şüphelendin.”

Selin’in eşi başını salladı. “Kaybolan şeylerin sayısı artıyordu. Bir yabancının eve girmiş olması ihtimali bile beni rahatsız etti.”

Ayla ve Selin göz göze geldi. İkisinin de içinden geçen aynıydı ama yüksek sesle söylemeye cesaret edemiyorlardı. Ayla nihayet fısıltıya yakın bir sesle konuştu: “Peki… görüntülerde kim var? Ne göreceğiz?”

Selin’in eşi kumandayı eline aldı ve televizyonu açtı. “Bilmiyorum… Ama artık bilmek zorundayız.”

Televizyon ekranı açıldı, mavi bir ışık salonu doldurdu. Herkes koltuğunda gerildi, nefesler tutuldu. Selin’in eşinin parmağı “oynat” tuşuna giderken odadaki sessizlik neredeyse kulakları uğuldattı. Ve video başladı… Ekrana giren ilk siluet, hiç beklemedikleri birine benziyordu. Ayla’nın eli, farkında olmadan ağzına gitti. Selin’in yüzü bir anda bembeyaz kesildi. Ayla’nın boğuk sesi o sessizliği delen tek şey oldu: “Bu… Güler değil mi?”

Ekrandaki görüntü netleştiğinde herkes biraz daha öne eğildi. Kamera açısı yatak odasının kapısını gösteriyordu. Kapı yavaşça aralandı ve içeri biri girdi. Hareketleri temkinliydi, etrafa bakıyor, kimsenin olup olmadığını kontrol ediyordu.

Görüntüdeki kişi, Güler’di.

Ayla’nın eli titremeye başladı. “İnanamıyorum…” diye fısıldadı.

Selin’in kalbi göğsünde öyle bir çarpmaya başladı ki, nefes alırken bile zorlandığını hissetti.

Videoda Güler komodine doğru yaklaştı. Çekmeceleri tek tek açıyor, içlerinde bir şeyler arıyordu. Bir süre sonra küçük bir kutu buldu. Kutuyu açtı, içindeki küpeleri, yüzüğü eline aldı; ışığa doğru tutup inceledi. Sonra etrafına bakıp hızlıca ceplerinden birine yerleştirdi.

Ayla’nın eşi başını iki yana salladı. “Bunu yaptığına inanamıyorum… Hem de sizin evde.”

Selin’in eşi çenesini sıktı, sesi sertti: “Devamı var.”

Video ileri sardı. Bu kez salon görünüyordu. Güler, sanki evin sahibiymiş gibi rahat bir şekilde yerde duran bir çorabı, masanın üzerindeki bir parfüm şişesini ve sehpanın yanındaki küçük bir kutuyu alıyordu.

Ayla hıçkırığı tutamayıp elini ağzına götürdü. Selin’in yüzünden yaşlar süzülmeye başladı. “Biz ona güvendik… Anahtarlarımızı verdik… Çocuklarımızı bile emanet ettik…”

Videonun son anlarında Güler arkasına bakmadan hızla kapıdan çıktı.

Selin’in kocası görüntüyü durdurdu. Odada keskin bir sessizlik oluştu; nefesler bile tedirgin çıkıyordu.

Ayla gözlerini sildi ve sessizce konuştu: “Selin… bunu nasıl yapar? Biz ona bir aile yakınlığıyla yaklaştık.”

Selin, gözyaşlarını tutamadan konuştu: “Güler bana yaşı benden büyük olmasına rağmen ‘abla’ diyordu. Evime girip çıkan biriydi… Bizim evimizi kendi evi gibi gördüğü için mi yaptı, yoksa başka bir nedeni mi var?”

Ayla’nın eşi derin bir nefes aldı: “Bu artık açıklanacak bir yanlışlık değil. Bu düpedüz hırsızlık.”

Selin’in eşi kararlı bir ses tonuyla konuştu: “Bu gece Güler’le yüzleşeceğiz. Hep birlikte.”

Ayla başını kaldırdı, gözlerinde hem öfke hem kırgınlık vardı: “Evet. Bunu konuşmadan bırakamayız.”

Selin zoraki bir nefes aldı, sanki yıkılmış gibi seslendi: “Peki Güler’e ne diyeceğiz?”

Selin’in eşi kısa bir sessizliğin ardından yanıtladı: “Gerçekleri.”

Dördü birlikte, ağır ama kararlı adımlarla Güler’in evine gittiler. Ayla’nın eşi zile bastığında içeriden ayak sesleri duyuldu.

Güler kapıyı açtığında karşısındaki kalabalığı görünce yüzü bir anda bembeyaz oldu. “Hayırdır?” diye sordu, sesi titriyordu.

Selin’in eşi doğrudan konuya girdi. “Güler, söylememiz gereken şeyler var. Evimizde kaybolan eşyaların neden kaybolduğunu öğrendik. Güvenlik kamerası kayıtlarını izledik.”

Güler önce ne diyeceğini bilemedi. Gözleri sürekli birinden diğerine kayıyordu. “Ben… anlamadım… ne kamerası… yanlış görmüşsünüzdür… ben öyle şey”

Ama Selin araya girdi, sesi kırgınlıktan çatlamıştı: “Güler, kamera seni çekti. İnkâr etme artık.”

Güler’in ayakları çözüldü, dudakları titredi, fakat bu kez konuşamadı. Sanki inkâr edecek gücü de nefesi de kalmamış gibiydi.

Selin’in eşi daha sert bir tonla devam etti: “Şimdi evlerden çaldığın tüm eşyaları getireceksin. Hepsini. Yoksa polisi çağıracağım. Bunu kendi aramızda çözmek istememizin tek nedeni çocukların ve senin ailendir. Bu şansı kullan.”

Güler, başını önüne eğerek içeri döndü. Birkaç dakika sonra, zorlanarak sürüklediği kocaman bir bavulla geri geldi. Bavulun fermuarı açıldığında herkesin gözleri şokla büyüdü. İçinde parfümler, takılar, gömlekler, kravatlar, makyaj malzemeleri, oyuncaklar, hatta Ayla’nın aradığı küçük bir süs biblosu bile vardı.

Tam o sırada asansör kapısı açıldı. Güler’in kocası işten gelmiş, kapıdaki kalabalığı görünce bir anda paniğe kapılmıştı. “Ne oluyor burada?” dedi yüksek sesle.

Ayla’nın eşi durumu kısa ve net bir şekilde anlattı. Güler’in kocası duyduklarını sindiremedi; gözleri kararmış gibi duvara yaslandı. Ardından öfkesi patladı: “Bu doğru mu Güler?! Sen böyle bir şeyi nasıl yaparsın?!”

Güler’in sesi neredeyse fısıltıydı. “Ben… ben sadece…” Ama kendini savunacak cümle bulamadı.

Bu bağırış çağırış sırasında içeride odalarında olan Güler’in oğlu ile kızı kapıya çıktılar. Çocukların gözleri korkuyla büyümüştü. Kızının sesi inceydi: “Anne, ne oluyor?”

Güler yüzünü kapattı, ağlamaya başladı. Çocukların o halini görmek herkesi derinden yaraladı. Komşular da gürültüyü duyunca merdivenlere doluşmuş, olup biteni şaşkın ve meraklı bakışlarla izliyorlardı.

Bir süre kimse konuşamadı. Sanki zaman durmuş, herkes nefesini tutmuştu.

Ayla başını eğdi, gözleri çocuklara kaydı. “Bu kadar şeyin ortasında kalmalarını istemiyorum…” diye fısıldadı.

Selin’in eşi ise kararlıydı ama öfkesi biraz olsun yumuşamıştı: “Güler, bu yaptığın çok büyük bir şey. Hem arkadaşlığı hem komşuluğu hem güveni yıktın. Ama çocukların hatırına… şimdi çözüm bulacağız.”

Güler’in kocası hâlâ öfke ile titriyor, gözlerindeki kırgınlık her kelimesine ağırlık katıyordu: “Bunca zaman… bize bunu nasıl yaptın, Güleeer?”

Apartman boşluğunda yankılanan bu çığlık, herkesin kalbine saplanan bir ok gibiydi. Komşular merdivenlerde suskun bir şekilde izliyor, nefes bile almaktan çekinir gibiydi.

Güler, gözyaşları içinde çözülmüş, titreyen elleriyle bavulun içindekileri tek tek çıkarmaya başladı. Her eşya, utancının bir parçası gibi yere düşüyordu. Eline denk gelen bir elbiseyi havaya kaldırdı ve mahcup bir sesle Selin’e doğru uzattı: “Bu da… senin galiba.”

Selin’in gözleri fal taşı gibi açıldı. “Ben… ben bunu haftalar önce kaybetmiştim…” diyebildi ancak. Söyleyebildikleri bu kadardı; kelimeleri boğazına düğümlenmişti.

Ayla, Selin’in yüzünü görünce dayanamadı. “Güler misin, ağlar mısın…” diye söylenerek başını iki yana salladı. Hüzün mü, öfke mi, şaşkınlık mı? kendisinin bile ayırt edemediği bir duygu karmaşasıyla bakıyordu Güler’e.

O sırada Ayla’nın eşi öne çıktı. Güler’in yerlerde duran eşyaların önünde çöküşünü izledikten sonra, artık daha fazla konuşmanın bir anlamı olmadığını fark etmişti. Bavulun ağzını sertçe kapattı.

“Bunları eve götürüyoruz. Eksik var mı, tek tek kontrol edeceğiz,” dedi. Sesindeki kesinlik, herkesin içinde bir kapı kapattı sanki. Sonra ekledi: “Gerekirse yine görüşürüz.”

Bu cümlede bir tehdit yoktu; ama bir dostluğun, bir güvenin tamamen sona erdiğinin haberi vardı.

Ayla’nın eşi bavulu kavradığı gibi asansöre yürüdü. Ayla da arkasından gitti. Selin donakalmış hâlde kapıya tutunarak onları izledi. Güler’in kocası ise hâlâ neye inanacağını bilemez bir hâlde, elini başına koyup apartman boşluğuna bakıyordu. Çocuklar kapı eşiğinde sessizce bakıyorlardı.

Asansör kapısı kapanırken, içerideki sessizliğe rağmen herkesin kalbi aynı şeyi söylüyordu:

Yorum yazın

Yorum yazmalısınız
İsim yazmalısınız
Doğru bir email yazmalısınız
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmayacaktır.

İrfan BAŞARANOĞLU yazıları

Çok okunanlar