TAŞRADAN GELEN KIZ

Aysel Ana, akşam eve gelen oğluyla sofrada bir süre sohbet ettikten sonra içini döktü: “Bu günlerde Çelebiye gitmek istiyorum,” dedi. “Eş, dost, akraba… Hepsini bir görüp hasret gidereyim. İnsan bir daha görür mü, göremez mi diye düşünmeden edemiyor.”
Bu sözler üzerine oğlu Halil, gelini Fatma ve torunları Aydın ile Aysun bir an durup Aysel Ana’nın yüzüne baktılar. Halil hemen itiraz etti: “Anne, ne demek bir daha görür müyüm? Ne zaman istersen gider, hepsini görürsün.”
Tam o sırada torunu Aydın, “Babaanne, ben de geleyim mi? Hem bu hafta okullarda tatil oluyor” diye sorunca Fatma araya girdi: “Senin ne işin var küçücük kasabada? Babaannen yalnız gitsin, sonra biz hep birlikte gideriz,” dedi.
Aysun da hevesle söze katıldı: “Evet, yazın gideriz. Her taraf yemyeşil olur, rengârenk çiçekler açar. Hem Ilıcaya hem de dipsiz göle gideriz.”
Bu konuşmaları sessizce dinleyen Fatma, yapılan planlardan hiç hoşnut olmamıştı. Oysa kendisi de o kasabada doğmuş, orada büyümüştü.
Halil, Fatma’yla Hasançelebi’de evlenmiş; evliliğin ardından kayısı ticaretine atılmıştı. Birkaç yıl sonra Malatya’ya taşınmışlardı. Halil, gün geçtikçe işlerini büyütmüş, babadan kalan arazileri satarak burada bir kayısı işleme fabrikası kurmuştu. Annesini de yanına alarak eşi ve annesiyle birlikte bir villada yaşamaya başlamışlardı.
Bu süreçte önce kızları Aysun dünyaya gelmiş, birkaç yıl sonra da oğulları Aydın doğmuştu. Halil, işlerinin yoğunluğundan dolayı evle fazla ilgilenemiyordu. Evin düzeni ve çocukların bakımı, gelinle kaynananın omuzlarına kalmıştı; Fatma ile Aysel Ana, evi birlikte idare ediyorlardı.
Çocuklar büyümeye başladıkça Fatma’nın evle ilgisi giderek azaldı. Çocukları kaynanasına emanet ediyor; gezmelere, çay partilerine, Analar arasında yapılan “gün” toplantılarına katılıyordu. Kendi dünyasında, yavaş yavaş şehrin sosyetesine karıştığını düşünüyordu.
Fatma’nın evden her çıkışı, Aysel Ana’nın omuzlarına biraz daha yük bindiriyordu. Sabah erkenden kalkıyor, çocukların kahvaltısını hazırlıyor, Aydın’ı okula, Aysun’u kursa yetiştiriyor; akşam olunca da Halil’in dönüş saatine göre sofrayı kuruyordu. Kimse bir şey söylemiyordu ama ev, yavaş yavaş onun sırtında dönüyordu.
Fatma ise aynanın karşısında daha çok vakit geçirir olmuştu. Şehirli kadınların giydiği elbiseler, taktığı takılar, konuştuğu kelimeler değişmişti. Hasançelebi’deki günlerini, dar sokakları, çeşmeden su taşıdığı, keçi sağdığı, tarlaya gittiği günleri, tozlu yolları artık ağzına bile almıyordu. Sanki geçmişi, üstünden çıkarıp bir kenara bırakılmış eski bir elbise gibiydi.
Bir gün Fatma yine hazırlanıp çıkarken Aysel Ana dayanamadı: “Fatma kızım,” dedi, “çocuklar seni pek göremez oldu. Ev de seni özler oldu.”
Fatma aynadan gözlerini ayırmadan cevap verdi: “Anne, artık devir değişti. Her gün evde oturulmaz. İnsan biraz da kendine vakit ayırmalı. Sende biraz çık dolaş her gün her gün evde”
Bu sözler Aysel Ana’nın içine bir taş gibi oturdu. Bir şey demedi. Çünkü bilirdi; kelimeler bazen insanın kendi yerini daha da daraltırdı. İçinden, “Bizim zamanımızda kendine vakit ayırmak, çocuk uyuyunca yapılan duaydı,” diye geçirdi.
O akşam Halil eve geç geldi. Yorgundu, sofraya oturur oturmaz telefona daldı. Kimse konuşmadı. Masada üç kuşak vardı ama aralarında uzanan mesafe, odanın boyunu aşmıştı.
Aysel Ana o gece yatağında uzun süre uyuyamadı. Tavanı seyrederken kasabayı düşündü; tanıdık yüzleri, eski evleri, kapı önünde edilen sohbetleri… Orada kimse kimseye yabancı değildi. Buradaysa kalabalığın içinde, kendi evinde bile misafir gibiydi.
İşte o düşüncelerle, ertesi gün sofrada “Hasançelebi’ye gitmek istiyorum” demişti. Bu, sadece bir ziyaret isteği değil; yavaş yavaş silinen bir hayata tutunma çabasıydı.
Oğlu hafta sonu arabayı sana veririm, şoför alır seni götürür bir iki gün kalır gelirsin, hem çocuklarda evde olur seni yolcu ederler dedi.
Aysel Ana, Hasançelebi’ye gideceği sabah herkesten önce uyandı. Ev henüz sessizdi; koridorlarda ayak sesleri yankılanmıyor, duvar saatinin tıkırtısı bile sanki kısılmıştı. Küçük valizini bir gün önceden hazırlamıştı zaten. İçine birkaç parça giysi koymuştu. Birde almış olduğu hediyelik eşyaları koyduğu bir kutu vardı.
Mutfakta çayı demledi. Alışkanlıktı; gideceği gün bile evi kendi düzeniyle bırakmak isterdi. Kahvaltıdan sonra şoför gelmişti. Ailece Aysel Ana’yı arabaya bindirdiler, eşyaları bagaja yerleştirdikten sonra el sallayarak yolcu ettiler.
Şoför Ahmet, yakın akrabalarının oğluydu; annesiyle babası Hasançelebi’de yaşıyordu. Bu yolculuk onun için de bir bahaneydi aslında hem Aysel Ana’yı götürecek hem de anne babasını görmüş olacaktı. Ahmet’in gözleri yolda, aklı ise Hasançelebi’de kalan anne babasındaydı. Yol boyunca fazla konuşmadılar.
Otomobil ilerledikçe şehir yavaş yavaş geride kaldı. Yüksek binalar yerini kayısı bahçelerine, tarlalara, dağların eteklerine bıraktı. Aysel Ana camdan dışarı bakarken her virajda bir hatıra canlandı gözünde. Aynı yollardan en son Malatya’ya gelirken geçmişti; kocasını toprağa verdikten sonra, evde yalnız kalmaması için oğlu onu da alıp şehre dönmüştü. Şimdi ise tek başına, yılların yüküyle Hasançelebi’ye doğduğu büyüdüğü kasabasına dönüyordu.
Otomobil Hekimhan’a yaklaştığında, “İlçeye bir girelim de bakayım,” dedi Aysel Ana. “Ben görmeyeli gelişmiş mi acaba?”
İlçeye vardıklarında Ahmet arabayı uygun bir yere park etti. Aysel Ana ile birlikte çarşıya çıktılar. Çarşı pek değişmemişti; kahveler biraz daha kalabalıktı. Kocasıyla hana geldikleri günlerde ekmek aldıkları fırın hâlâ yerindeydi, dumanı tüterek çalışıyordu.
Fırını görünce Aysel Ana gülmeye başladı. Ahmet, bu ani gülüşe şaşırdı. “Ne oldu Aysel Ana, neye güldün?” diye sordu.
Aysel Ana, doğru mu değil mi belli olmayan, eskilerden kalma bir hikâyeyi anlatmaya başladı. Günlerden bir gün köyden hana gelen bir karı koca varmış. Adam önce karısına bir dondurma almış. Sonra fırının önünden geçerken sıcak birkaç somun ekmek… Kadın, çarşının ortasında dondurma yemeye çekindiği için, “Eve gidince yerim,” diye dondurmayı sıcak ekmeğin arasına koymuş. Kocası bu durumu fark etmemiş.
Köye vardıklarında kadın ekmeği açmış ki içi bomboş… Sadece külah kırıntıları kalmış. Durumu kocasına anlatınca adam başını sallayıp, “Allah iyiliğini versin karı,” demiş. “Dondurma sıcak ekmeğin arasına konur mu? Onu oradayken, erimeden yiyecektin.”
Hekimhan’dan çıkıp kasabaya yaklaştıkça Aysel Ana’nın kalbi hızlandı. Yol kenarındaki kayısı ağaçları, bağlar, bahçeler… İstasyon binası, bir zamanlar onlarca işçinin çalıştığı demir-çelik tesisleri ve onlardan geriye kalan barakalar… İstasyondan gelenlerin kana kana su içtiği Ceviz ağacının gölgesindeki çeşme… Uzaktan görünen eski evler…
Hepsi yerli yerindeydi. Zaman sanki kasabaya hiç uğramamıştı; yalnızca onun üzerinden geçip gitmişti.
Ahmet’in baba evinin önünde durduklarında Aysel Ana otomobilden indi. Toprağın kokusunu derin derin içine çekti. Bu koku, şehirdeki hiçbir parfümde yoktu. Birkaç kişi onu tanımış gibi baktı; göz göze gelince başıyla selam verdi. Kimse adını söylemedi ama herkes tanır gibiydi.
Ahmet valizini ve birkaç parça eşyayı eline aldı. Aysel Ana da yavaş adımlarla Ahmet’in peşinden yürümeye başladı. Her adımda, yıllardır içinde biriken ağırlık biraz daha hafifliyordu. Biliyordu; bu yolculuk sadece kasabaya değil, kendine doğruydu.
Ahmet kapıyı tıklatmadan önce bir an durdu. Elini kapının tokmağına götürürken çocukluğunu düşündü; bu kapıdan kaç kez girip çıkmış, kaç kez annesinin sesini duymuştu. Tokmağı usulca vurdu.
Kapı açılır açılmaz annesi karşısında belirdi. Saçları eskisinden daha beyaz, yüzü biraz daha çizgiliydi ama bakışı aynıydı. Ahmet bir şey söyleyemeden annesi sarıldı: “Hoş geldin oğlum,” dedi, sesi titreyerek. “Yolun mu düştü, yoksa hasret mi?”
Ahmet başını annesinin omzuna yasladı. “Hasret ana,” dedi kısaca. Fazlasına gerek yoktu.
Annesi bu sırada Aysel Ana’yı fark etti. Bir an durdu, sonra yüzü aydınlandı. “Hoş geldin Aysel abla,” dedi. “Evin de kapımız da açık sana.”
Aysel Ana gülümsedi. Bu gülümseme, şehirde uzun zamandır yüzüne uğramayan bir misafirdi. “Hoş bulduk,” dedi. “İnsan bazen tanıdık bir kapıya varınca nefes alabiliyor.”
İçeri girdiklerinde evin içi eski ama sıcaktı. Sobanın üzerindeki çaydanlık tıkırdıyordu. Duvarlarda yılların izi, eşyaların üzerinde alışılmış bir düzen vardı. Aysel Ana bir sandalyeye oturduğunda, içinden bir yük daha kalktı. Yabancı değildi; bu ev, ona kendi evini hatırlatıyordu.
Bir süre sonra Ahmet, Aysel Ana’yı kendi evine götürmek için hazırlandı. Aysel Ana yolu biliyordu; ama yine de yavaş yürümeyi seçti. Ahmet’te ona ayak uydurdu. Aysel Ana her adımda geçmişe biraz daha yaklaşıyordu.
Evinin sokağına girdiğinde kalbi yeniden çarpmaya başladı. Kapı hâlâ yerindeydi. Boyası dökülmüş, kilidi eskimişti ama duruyordu. Elini kapıya koydu. Soğuktu. Bir an tereddüt etti; çünkü o kapının ardında, yıllardır dokunmadığı anılar vardı.
Anahtarı cebinden çıkardı. Kilide sokarken eli titredi. Kapı ağır bir sesle açıldı. İçeri adım attığında, eski evin kokusu yüzüne çarptı. Tahta döşemeler, pencerenin önündeki sedir, duvardaki çivi… Her şey bıraktığı gibiydi.
Aysel Ana ortada durdu. Eşyalar suskundu ama hatıralar konuşuyordu. “Geldim,” dedi fısıltıyla. Kime söylediğini bilmiyordu; belki evine, belki geçmişine, belki de çoktan toprağa karışmış olana.
Kapıyı arkasından usulca kapattı. O an anladı ki; insan bazen bir kapıyı açınca dışarıdan değil, içinden giriyordu.
Aysel Ana, evin ışığını yaktığında loş bir sarılık duvarlara yayıldı. Elektrik vardı ama sanki ev, alışık olmadığı bu aydınlığa temkinli yaklaşıyordu. Pencereleri açtı; akşam serinliği içeri doldu. Kasabanın gecesi sessizdi. Şehirdeki gibi korna sesi yoktu, acele yoktu. Sadece uzaktan bir köpeğin havlaması, bir de rüzgârın dut ağacının dallarını hışırdatışı duyuluyordu.
Mutfağa geçti. Raflarda hâlâ eski tabaklar, taslar, fincanlar duruyordu. Ocağın başına geçtiğinde yıllar önceki hâlini anımsadı. Kocası gelmeden önce yemeği hazırlar, ardından çayı koyardı. Çünkü kocası yemekten sonra sedire geçer, sigarasını yakar ve hiç gecikmeden çayını isterdi.
Odaları tek tek gezdikten sonra kapının önüne çıktı. Ahmet kapıda onu bekliyordu. Başını kaldırıp gökyüzüne baktı; yıldızlar pırıl pırıldı. Şehirde unuttuğu bir gökyüzüydü bu.
O gece evde kalmak istedi ama Ahmet bırakmadı. “Kalma,” dedi, “hem annem sana gücenir hem de bana kızar.”
Birlikte geri döndüler. Yemekten sonra çaylar içilirken Ahmet’in annesiyle babasıyla koyu bir sohbete daldılar. Eski günlerden, kasabadan, Aysel Ana’nın rahmetli kocasından söz ettiler. Sohbet uzadıkça uzadı; saatler gece yarısını geçti. Oysa burada insanlar bu saatlere kadar oturmaya alışık değildi. Erken yatar, erken kalkarlardı.
Sabah uyandığında ev halkı ayaktaydı. Birlikte kahvaltı ettiler. Kahvaltıdan sonra Aysel Ana Ahmet’e döndü: “Sen benimle gelme,” dedi. “Annenle babanla hasret gider. Ben şöyle bir dolaşıp eş dostu ziyaret edeceğim. Yalnız bagajdaki kutuyu çıkar, hediyelerden yanıma alayım.”
Ahmet kutuyu getirdi. Aysel Ana açıp içinden Ahmet’in annesiyle babasına aldığı hediyeleri verdi. Ardından gideceği yerler için hazırladıklarını ayırarak büyükçe bir çantaya yerleştirdi.
Çantayı eline alıp kapıya yönelirken Ahmet, “Öğlen yemeğine geç kalmayın,” deyince Aysel Ana gülümsedi: “Gittiğim yerde bir tas çorba verirler herhâlde,” dedi.
Kapıdan çıkarken yüzünde hafif bir tebessüm vardı. Çünkü kasabada, insanın aç kalmayacağına dair sessiz bir güven olurdu.
Aysel Ana, akşama kadar epeyce eş, dost ve akraba ziyaretinde bulunmuş; hasret gidermişti. Geri döndüğünde Ahmet onu kapıda karşıladı. Günün yorgunluğu yüzünden belliydi. “Yarın da eski komşularımı ziyaret ederim,” dedi. “Ondan sonra yola çıkarız.”
Annesinin hazırladığı akşam yemeğini iştahla yediler. Ahmet ile Aysel Ana’nın yöresel yemekleri ne kadar özledikleri, tabaklarını sıyırmalarından belliydi. Ahmet, babasıyla birlikte haberleri izlerken iki kadın mutfakta hem iş yapıyor hem de sohbet ediyordu.
Sabah güzel bir kahvaltının ardından Aysel Ana, eski komşularını ziyaret etmek üzere hazırlanırken cep telefonu çaldı. Arayan oğlu Halil’di. Kasaba ziyaretinin nasıl geçtiğini soruyordu. Aysel Ana, özlem giderdiğini; bu ziyaretin kendisini adeta gençleştirdiğini anlattı.
Konuşma bitince Ahmet’i yanına çağırdı. “Kocamın mezarını ziyaret etmek istiyorum,” dedi. “Bugün mü gidelim, yoksa yarın dönerken mi?”
Ahmet biraz düşündü. “Dönerken ziyaret ederiz,” dedi. “Hem zaman kaybı da olmaz.”
Aysel Ana evden çıkıp kendi evinin bulunduğu sokağa girdi. Gündüz gözüyle evi görünce yine duygulandı. Kapının önünde durup evi seyrederken eskilere daldı. Eve tekrar girmek istemedi; doğruca komşusu Hatice’nin evine yöneldi.
Kapıyı çaldığında genç bir kız açtı. “Buyurun teyze, kimi aramıştınız?” dedi.
“Adın ne kızım, kimin kızısın?” diye sordu Aysel Ana.
Bu sırada içeriden bir ses geldi: “Kim geldi kızım?”
Ses Hatice’nindi. Demek ki bu genç kız da onun kızıydı. Adının Sunay olduğunu öğrendi. Aysel Ana kapıdan içeri doğru seslendi: “Hatice, benim… Aysel ablan.”
Hatice koşarak kapıya geldi, Aysel Ana’ya sarıldı. “Hoş geldin,” dedi. “Hemen içeri buyur.”
“Sizi çok özlemişim Hatice,” dedi Aysel Ana.
Hatice de duygulandı: “Biz de seni çok özledik. Ne iyi ettin de geldin. Dün Zeliha seni görmüş, söyledi. Ben de işlerimi toparlayıp sana gelmeyi düşünüyordum.”
Sonra kızına döndü: “Sunay, kızım, bize birer kahve yap da içelim,” dedi.
Ev, kahve kokusuyla ve yılların biriktirdiği hasretle dolmaya başlamıştı.
Sohbet sırasında konu Sunay’a geldi. Ortaokulu bitirmiş, LGS sınavı sonucunda Malatya Fen Lisesi’ni kazanmıştı. Ancak aile ne yapacağını bilemiyordu. Ne şehre göçecek durumları vardı ne de kızlarının yanında kalabileceği bir akraba… Bu yüzden, istemeye istemeye onu buradaki liseye göndermeyi düşünüyorlardı.
Bunu duyan Aysel Ana’nın içi burkuldu. Belli etmemeye çalıştı. “Allah büyüktür,” dedi. “Elbet bir çıkar yol bulunur. Yeter ki Sunay kızımız okusun. Anladığım kadarıyla çalışkan bir öğrenci, geleceği de parlak. Üstelik çok terbiyeli bir kız.”
Bu sözleri söylerken yüzü sakindi ama aklından türlü düşünceler geçiyordu. Henüz tam şekillenmemişti; sadece içini yoklayan bir niyet, kalbinin bir köşesinde yavaş yavaş filizleniyordu.
Biliyordu ki Malatya’ya döndükten sonra oğluyla ve geliniyle konuşacak, o zaman bu düşünceye gerçek bir biçim verecekti.
Aysel Ana, Hatice ile odada otururken fincanın içindeki telveye dalıp gitti. Okumak… diye düşündü. Bir kız çocuğunun elinden alınabilecek en ağır şey bu. Kendi gençliği geldi aklına. İstese de okuyamamıştı; hayat, önüne başka yollar çıkarmıştı. Şimdi karşısında, yolu açık ama önü kapatılmak üzere olan bir kız vardı.
İmkân meselesi değil bu, diye geçirdi içinden. İmkân dediğin bazen cesarettir, bazen de bir kapıyı açmaktır. Kendi evini düşündü. Malatya’daki geniş odaları, boş kalan birkaç odayı… Torunlarının okula gidip geldiği sabahları… İçinde büyüyen düşünce artık daha netti ama henüz dillendirmeye hazır değildi. Önce Halil’le, sonra Fatma’yla konuşmalıyım, dedi kendi kendine. Ama Sunay beklememeli.
O sırada Sunay odaya girdi. Elinde boş tepsi ile fincanları aldı. Aysel Ana başını kaldırdı, ona gülümsedi. “Gel kızım,” dedi, “şöyle yanıma otur.”
Sunay çekingen bir edayla sandalyeye oturdu. “Okulu kazandığını duydum,” dedi Aysel Ana. “Fen Lisesi kolay kazanılmaz.”
Sunay’ın gözleri parladı, sonra hemen söndü. “İstedim çok,” dedi. “Ama… bilmiyorum.”
Aysel Ana elini kızın elinin üzerine koydu. “Sen istemekten vazgeçme,” dedi yavaşça. “Gerisi Allah’ın izniyle yolunu bulur.”
“Okuyabilir miyim sizce?” diye sordu Sunay, sesi neredeyse fısıltıydı.
Aysel Ana gözlerinin içine baktı. Orada korkuyla karışık bir umut vardı. “Okuyacaksın,” dedi kararlı ama yumuşak bir sesle. “Yol uzun olabilir ama yürüyeni yolda bırakmazlar.”
Sunay başını eğdi. Dudaklarını ısırdı. “Ben çok çalışırım,” dedi. “Yeter ki bir şans olsun.”
Aysel Ana o an kararının kalbinde çoktan verildiğini anladı. Bir çocuğun geleceği, insanın kendi korkularından daha ağırdır, diye düşündü.
Sunay ayağa kalkarken Aysel Ana ekledi: “Kimseye bir şey söyleme kızım,” dedi. “Ama umudunu diri tut.”
Sunay kapıdan çıkarken arkasını dönüp baktı. “Teşekkür ederim Aysel teyze,” dedi. “İlk defa biri bana böyle konuştu.”
Aysel Ana yalnız kaldığında derin bir nefes aldı. Demek ki, dedi içinden, bu kasaba ziyareti bir amaca hizmet edecek güzel bir işe vesile olacak.
Aysel Ana, onlarla vedalaşıp ayrıldıktan sonra birkaç komşusunu daha ziyaret etti. Öğlene doğru ziyaretlerini tamamlayıp Ahmet’in yanına döndü. Ahmet, bavulları arabaya yerleştirmiş, yola çıkmak için hazır bekliyordu.
Annesi, öğlen yemeğini yiyip öyle çıkmaları konusunda ısrar ettiyse de kabul ettiremedi. “Yemekten sonra insanın üzerine bir ağırlık çöker,” dedi Ahmet. “Çok acıkırsak yolda bir şeyler atıştırırız. Zaten yolumuz ne ki; iki, üç saatlik yol.”
Aysel Ana, yaptıkları için teşekkür etti. Vedalar kısa ama içtendi. Ardından yola çıktılar.
Mezarlığa geldiklerinde Aysel Ana, kocasının mezarının başına gitti. Ellerini açıp dua ederken Ahmet de bir bidon su doldurmuş, mezarı usulca suluyordu. Rüzgâr hafif hafif esiyor, ağaçların yaprakları hışırdıyordu.
Aysel Ana dua ederken içinden konuştu: “Senin için güzel bir hayır yapacağım,” dedi fısıltıyla. “Hem de genç bir kızın hayatına dokunacağım.”
Ahmet de duasını edip yanına geldi. Bir süre sessizce beklediler. Sonra arabaya binip Malatya’ya doğru yola çıktılar. Yol o günün şartlarında zorluydu ama Aysel Ana’nın içi ilk kez bu kadar rahattı; çünkü artık niyeti, duasıyla birlikte yola çıkmıştı.
Malatya’ya döndüklerinde akşamüstü olmuştu. Ev her zamanki gibiydi; düzenli, sessiz ve biraz da mesafeli. Aysel Ana valizini odasına bırakırken Halil salondaydı, Fatma mutfakta akşam yemeğiyle uğraşıyordu. Bir süre kimse bir şey söylemedi. Ama Aysel Ana’nın yüzündeki ifade, bu sessizliğin uzun sürmeyeceğini söylüyordu.
Yemekten sonra Aysel Ana, Halil’e dönerek konuştu: “Kasabada Hatice’nin kızı Sunay’ı gördüm,” dedi. “Fen Lisesi’ni kazanmış.”
Halil şaşırdı. “Fen Lisesi mi? Büyük başarı.”
Aysel Ana başını salladı. “Başarı ama yarım kalacak. Gidecek yeri yok. Şehre taşınamıyorlar, burada yanında kalacağı kimse de yok.”
Fatma bu sırada mutfaktan geldi, konuşmanın ortasına denk geldi. “Ne demek yani?” dedi temkinli bir sesle.
Aysel Ana sözünü saklamadı: “Sunay’ın burada okumasını istiyorum. Bizim evde.”
O an odanın havası değişti. Fatma’nın yüzü gerildi. “Anne, kusura bakmayın ama bu çok büyük bir sorumluluk,” dedi. “Ev, çocuklar, düzen… Bir de yabancı bir kız…”
“Yabancı değil,” dedi Aysel Ana sakin ama net bir sesle. “Bu toprakların çocuğu. Benim komşumun kızı, zaten sana da uzaktan akraba. Okumak isteyen bir kız.”
Fatma sesini biraz yükseltti: “Peki ya yarın bir sorun çıkarsa? Ya uyum sağlayamazsa? Her geleni eve mi alacağız?”
Aysel Ana ilk kez sertleşti. “Her geleni değil,” dedi. “Hakkı olanı. Ben bu evde misafir değilim Fatma. Bu evde payım var, sözüm var.”
Halil araya girdi: “Anne, sakin olalım. Fatma da haklı endişeler taşıyor.”
Aysel Ana Halil’e döndü. “Ben de haklıyım oğlum,” dedi. “Bir kızın geleceği söz konusu. Ben okuyamadım. Şimdi onun önünde bir fırsat var; ben onu geri çeviremem.”
Bir an sessizlik oldu. Fatma başka bir şey söylemedi ama yüzündeki hoşnutsuzluk gizlenemiyordu. Bu arada başka bir şey aklına geldi, kız ev işlerine yardım eder, okuyamazsa da burada kalır evin bütün işlerini yapar. Aysel Ana ise kararını vermişti. Bu konuşma, geri dönüşü olmayan bir yolun başlangıcıydı.
Aradan kısa bir süre geçti. Gerekli konuşmalar yapıldı, okul işleri halledildi. Sunay’ın Malatya’ya gelişi sessiz oldu ne büyük sevinçler ne de gösterişli vedalar… Sadece bir anne duası, bir kız umudu vardı.
Otobüsten indiğinde Sunay etrafına ürkekçe baktı. Şehir büyüktü, kalabalıktı. Aysel Ana onu görünce yanına gitti, elini tuttu. “Korkma,” dedi. “Her yer ilk başta yabancı gelir.” Ahmet’te Sunay’ın eşyalarını arabaya yerleştirdi.
Sunay başını salladı. “Ben çalışırım,” dedi. “Sizi mahcup etmem.”
Aysel Ana gülümsedi. “Mahcubiyet değil bu kızım,” dedi. “Bu bir emanet.”
Eve girdiklerinde Fatma mesafeliydi ama suskundu. Halil kısa bir hoş geldin dedi. Aysel Ana Sunay’ı odasına götürdü. Küçük ama aydınlık bir odaydı. Pencerenin önüne yaklaştılar.
“Bak,” dedi Aysel Ana, “buradan gökyüzü görünür. Yıldızlar her yerde aynıdır.”
Sunay pencereye baktı. Gözleri doldu ama ağlamadı. “Ben buradan büyüyeceğim,” dedi fısıltıyla.
Aysel Ana o an anladı ki verdiği karar sadece bir kızın hayatını değil, kendi vicdanını da tamamlamıştı. Bazı evler, diye düşündü, kapısıyla değil, kalbiyle büyür.
Günler sonra Sunay’ın okulun kapısından içeri adım attığı ilk sabah, Malatya Fen Lisesi’nin bahçesi ona olduğundan daha büyük göründü. Kalabalık vardı ama kendini yapayalnız hissediyordu. Üniforması düzgündü, çantası yeni ama elleri titriyordu. Kasabada alıştığı sessizlik burada yoktu; herkes bir yerlere yetişiyor, yüksek sesle konuşuyor, gülüyordu.
Sınıfa girdiğinde öğretmen adını okudu. “Sunay Taşar.”
Kalkıp “Buradayım” dedi. Sesinin titrediğini kendisi bile duydu. Arka sıralardan birkaç bakış üstüne çevrildi. Kimse kötü bir şey söylemedi ama o bakışlar, ilk günde insanın omuzlarına yük bindirmeye yetiyordu. Kendi aralarında Taşradan gelen kız sıkılgan diye konuşmalar geçti. Nasıl alışacak buralara.
Dersler zor değildi; konular tanıdıktı. Zor olan, aralarda konuşulan şehre dair kelimelerdi. Kurslar, özel dersler, hafta sonu planları… Sunay susmayı seçti. Defterine daha sıkı sarıldı. Ben buraya konuşmaya değil, okumaya geldim, dedi içinden.
Öğle arasında bahçede tek başına kaldı. Tam banklardan birine oturacakken yanına bir kız geldi. “Fen Lisesi zor mu?” diye sordu.
Sunay başını kaldırdı, gülümsedi. “Zor ama güzel,” dedi. O gülümseme, günün ilk nefesi gibiydi.
Akşam eve döndüğünde yorgundu. Ayakkabılarını sessizce çıkardı. Aysel Ana mutfaktan seslendi: “Nasıl geçti kızım?”
Sunay bir an durdu, sonra doğruca gerçeği seçti: “Kolay değil,” dedi. “Ama yapacağım.”
Aysel Ana başını salladı. “Zor olan kıymetlidir,” dedi. “Sabreden kazanır.”
O gece Halil geç geldi. Fatma Sunay’ı yanına çağırarak akşam için sofrayı sen hazırla bakalım ne kadar beceriklisin görelim dedi. Sunay hemen mutfağa geçerek bir şey söylemeden sofrayı hazırladı. Masayı gören Fatma aferin kız Sunay sen bayağı becerikliymişsin, Sabahları kahvaltı sofrasını da hazırlayabilirsin, böylece Aysel Ana da bende erken kalkmak zorunda kalmayız. Sende çocuklarda kahvaltınızı yapar çıkarsınız dedi. Mutfakta Aysel Ana Sunayla birlikte akşam yemeği için masayı hazırlarken bu konuşulanları duymuş suratı asılmışsa da bir şey söylememişti. Sunay çoğunu Aysel Ana yaptı ben sadece ona yardım ettim dedi.
Halil yemekten sonra salona girdiğinde Aysel Ana’nın elinde Sunay’ın defteri vardı; kenarlarına düşülmüş notlara bakıyordu.
“Anne,” dedi Halil, “yorulmadın mı bu kadar yükle?”
Aysel Ana başını kaldırdı. “Yük değil oğlum,” dedi. “Bu bir emanet.”
Halil sustu. Bir süre sonra Sunay’ın kapısının önünden geçti. Kız, masanın başında ders çalışıyordu. Kimseye yük olmadan, kimseye şikâyet etmeden…
Ertesi gün Halil fabrikadan erken çıkmış bir yere uğradıktan sonra yolunun üzerinde olan okulun önünden geçiyordu. Fen Lisesi’nin önünde durdu, bahçeye baktı. Öğrenciler dağılıyordu. Sunay’ı uzaktan gördü; çantasını sırtlamış yürüyordu. O an Halil’in içindeki tereddüt, yerini başka bir duyguya bıraktı: sahiplenmeye.
Akşam yemeğinde Fatma yine mesafeliydi. Halil söze girdi: “Sunay’ın masasına daha iyi bir lamba alalım,” dedi. “Bir de hafta sonları onu dershaneye yazdıralım.”
Fatma şaşırdı. “Sen gerçekten istiyor musun bunu?” diye sordu.
Halil kararlıydı. “İstiyorum,” dedi. “Bir kızın geleceğine ortak olmak, zarar değil. Hem artık iki kızımız var”
Aysel Ana o an hiçbir şey söylemedi. Sadece başını eğdi. İçinden, Demek ki, dedi, iyilik sabırla anlatılırmış.
Sunay haftalar içinde bu yeni hayata alıştı. Hem ev işlerinde elinden geleni yapıyor hem de sabahları Aysun ve Aydın’la birlikte hazırladıkları kahvaltı masasında sohbet ediyordu. Aysun üniversiteye gidiyordu; Sunay ona merakla sorular soruyor, üniversite hayatına dair anlattıklarını dikkatle dinliyordu. Aydın ise Sunay’ı çok sevmişti. Derslerinde zorlandığında yanına geliyor, ondan yardım istiyordu.
Sunay ikisiyle de kısa sürede çok iyi anlaştı. Aralarındaki bağ, zamanla arkadaşlıktan kardeşliğe dönüştü. Evde gülüşler arttı, sofralar uzadı. Ancak Fatma bu yakınlaşmadan hoşnut değildi; bakışlarıyla, suskunluğuyla bunu her fırsatta belli ediyordu.
Sunay zorlandı, düştü, kalktı. Bazen Fatma’nın mesafesi canını yaktı, bazen sessizliğin ağırlığına dayandı. Ama her akşam ders masasının başına oturduğunda, arkasında bir evin durduğunu bildi. Bu bilgi, en zor denklemleri bile çözer gibiydi; çünkü insan, yalnız olmadığını bilince daha sağlam duruyordu.
Ve Aysel Ana, her gece ışığı söndürürken aynı duayı etti: Bir kapı açtım ya Rabbim, ardı aydınlık olsun.
Sunay, tatillerde annesiyle babasının yanına gidiyor; orada geçirdiği birkaç günün ardından çoğu zaman erken dönüyordu. Eve döndüğünde ev işlerinde büyük bir yükü üstleniyor, Aysel Ana’ya ciddi anlamda yardımcı oluyordu. Fatma ise Sunay geldikten sonra ev işleriyle ilgisini iyice azaltmıştı.
Sunay, derslerini aksatmadan Aysel Ana’yla birlikte evi çekip çeviriyor, bunu yaparken hiçbir zaman şikâyet etmiyordu. Çalışkanlığı ve sessizliği, evin düzenini olduğu kadar havasını da değiştirmişti. Bazıları için bu bir kolaylıktı, bazıları içinse fark edilmeden büyüyen bir rahatsızlık.
Bir akşamüstüydü. Ev her zamanki gibi sakindi. Sunay mutfakta Aysel Ana’yla birlikte akşam yemeğini hazırlıyor, Aysun odasında ders çalışıyor, Aydın salonda ödev yapıyordu. Fatma ise koltukta oturmuş telefona dalmıştı. Uzaktan bakıldığında her şey yerli yerindeydi ama evin içinde görünmeyen bir gerilim dolaşıyordu.
Aysel Ana bunu uzun zamandır hissediyordu. Sunay’ın her işi üstlenişini, Fatma’nın her geçen gün biraz daha geri çekilişini… Sessizliğin artık adaletli olmadığını anladı.
Yemek hazırlanıp sofraya konduğunda Aysel Ana oturmadan önce durdu. Elindeki kaşığı masaya bıraktı. Sesi ne yüksekti ne de titrek; ama kararlıydı.
“Fatma,” dedi, “bir şey konuşacağız.”
Fatma başını kaldırdı, şaşkındı. “Şimdi mi anne?”
“Şimdi,” dedi Aysel Ana. “Çünkü bu evde herkes duyacak.”
Sunay irkildi, geri çekilmek istedi ama Aysel Ana eliyle durdurdu. “Sen de kal kızım.”
Aysel Ana sofranın başına geçti. “Sunay bu eve misafir diye geldi,” dedi. “Ama bir süredir evin yükünü misafir gibi değil, evin kızı gibi taşıyor.”
Fatma kaşlarını çattı. “Kimse ondan bunu istemedi,” dedi.
“Doğru,” dedi Aysel Ana. “Ama kimse de ‘yeter’ demedi.”
Kısa bir sessizlik oldu. Kimsenin sesi çıkmıyordu. “Ben bu evi yıllarca seninle birlikte çevirdim,” diye devam etti. “Şimdi görüyorum ki Sunay dersini aksatmadan, sesini çıkarmadan her şeye yetişmeye çalışıyor. Bu iyi niyet sömürülmeye başlarsa, adı fedakârlık olmaz.”
Fatma ilk kez gözlerini kaçırdı. “Ben de yapıyorum anne, yoruluyorum, hem Sunay kendi istiyor.”
“Yorulmak herkesin hakkı,” dedi Aysel Ana. “Ama yükü başkasına bırakmak değil. Sunay’ın tek görevi okumak. Ev işi yardım olur, görev olmaz.”
Halil o sırada eve girdi. Konuşmanın ortasına düştü ama durumu hemen anladı. Aysel Ana ona dönmedi bile. “Ben kararımı verdim,” dedi. “Bu evde herkes payına düşeni yapacak. Sunay dersinden başka bir şey düşünmeyecek.”
Sunay’ın gözleri doldu. “Ben razıyım Aysel teyze,” demek istedi ama Aysel Ana başını salladı. “Razı olmak başka, doğru olan başka kızım.”
Fatma uzun bir nefes aldı. Söyleyecek çok şeyi vardı ama kelimeler yerini bulamadı. İlk kez, Aysel Ana’nın sessizliğinin aslında bir sabır olduğunu fark etti.
O akşam sofraya oturuldu. Herkes yemeğini yedi. Konuşmalar azdı ama hava daha temizdi. Çünkü ilk kez, bir haksızlık adıyla anılmıştı.
Gece Sunay odasına çekildiğinde masasının lambasını yaktı. Defterini açtı. Kalemi daha sağlam tutuyordu artık. Çünkü biliyordu: Bu evde sadece kalmıyor, korunuyordu.
Ve Aysel Ana, ışıkları kapatırken içinden şunu geçirdi: İyilik bazen susmak değildir. Bazen doğru yerde konuşmaktır.,
Sunay artık tamamen derslerine yoğunlaşmıştı. Son sınıfa gelene kadar her yıl takdirname alarak sınıfını geçmiş, çalışkanlığıyla öğretmenlerinin de takdirini kazanmıştı. O gün okulda mezuniyet töreni vardı.
Halil erkenden telefon etmiş, Sunay’ın annesiyle babasını da Malatya’ya getirtmişti. Hep birlikte; Halil, Fatma, Aysel Ana, çocuklar ve Sunay’ın ailesi törenin yapılacağı salonda yerlerini aldılar. Salon, gençlerin heyecanı ve ailelerin gurur dolu bakışlarıyla doluydu.
Mezun olan son sınıf öğrencileri sahneye çağrılıyor, karneleri, takdirnameleri ve diplomaları tek tek veriliyordu. Sunay’ın kalbi hızlı hızlı atıyordu. İsmi anons edildiğinde sahneye çıktı, belgesini aldı. Yerine döndüğünde sevinçle herkese tek tek sarıldı. En uzun sarıldığı Aysel Ana oldu.
“Bunların hepsi sizin sayenizde,” dedi fısıltıyla.
Aysel Ana’nın gözleri doluydu. Sunay’ın annesiyle babası da kızlarına bakarken gururla ağlıyorlardı. Fatma biraz mesafeli durdu; yine de tebrik etti. “Artık önünde üniversite var,” dedi, hafif bir kinayeyle. “Bakalım onu ne yapacaksın.”
Kimse bu söze takılmadı. O anın ağırlığı daha büyüktü.
Derken salonda bir sessizlik oldu. Okul müdürü elinde mikrofonla sahneye çıktı.
“Şimdi,” dedi boğazını temizleyerek, “okulumuzu başarıyla temsil eden ilk üç öğrencimize ödüllerini vereceğiz.”
Üçüncü olan öğrenciye ödülünü kendisi verdi. İkinci öğrenciye İl Millî Eğitim Müdürü ödülü verdi. Sıra okul birincisine gelmişti.
“Okul birincimizin ödülünü vermek üzere Sayın Valimizi sahneye davet ediyorum,” dedi müdür.
Salondaki heyecan bir anda yükseldi. Herkes merak içindeydi. Vali sahneye çıktı, mikrofonu eline aldı. “Başarılarıyla gurur duyduğumuz bu öğrencimizi ben de sizler gibi çok merak ediyorum,” dedi gülümseyerek.
Müdür ikinci mikrofonu aldı. Kısa bir duraklamadan sonra, net ve yüksek bir sesle açıkladı: “Okulumuz birincisi… Sunay Taşar.”
Sunay yerinde donup kaldı. İsmini duymuştu ama sanki bir başkasının adı söylenmiş gibiydi. Alkışlar yükselmiş, salon ayağa kalkmıştı. Aysel Ana hafifçe koluna dokundu. “Kalk kızım,” dedi. “Bu senin anın.”
Sunay titreyen adımlarla sahneye çıktı. Vali ödülünü verirken kulağına eğilip, “Yolun açık olsun,” dedi.
Sahneden indiğinde ilk baktığı yer Aysel Ana oldu. Onun gözlerinden süzülen yaşları gördü. Ardından annesinin ve babasının ağladığını fark etti. O an tutamadı kendini; gözyaşları yanaklarından süzüldü. Aysun ve Aydın yanına koşup ona sarıldılar. “Başardın,” dediler. “Gerçekten başardın.”
Sunay o an anladı: Bu sadece bir birincilik değildi. Bu, bir evin kapısını açan cesaretin, susarak yapılan iyiliklerin ve vazgeçilmeyen bir inancın karşılığıydı.
Sunay’ın önünde artık üniversite hayali vardı. Sınav sonucunu beklerken, annesi ve babasıyla birlikte kasabalarına dönmeden önce Aysel Ana’ya ve ailesine tek tek teşekkür edip minnettarlıklarını dile getirdiler. Hasançelebi’ye vardıklarında günler ağır ağır akıyor, sınav sonucunu büyük bir heyecanla bekliyorlardı.
Sonuçların açıklandığını duyduğunda, Valinin kendisine hediye ettiği laptopu titreyen ellerle açtı. Ekranda yazanları okuduğunda gözlerine inanamadı: İnönü Üniversitesi Tıp Fakültesi’ni kazanmıştı. Önce tarifsiz bir mutluluk kapladı içini, ardından derin bir sessizlik… Bundan sonra ne yapacaktı, nasıl okuyacaktı? Artık Aysel Ana’dan ve ailesinden bir kez daha yardım istemeye yüzü yoktu.
Yine de müjdeyi anne ve babasıyla paylaştı. Babası, “Ne yapalım kızım,” dedi, “bahçeyi satarız, seni bir yurda yerleştirir, elimizden geldiğince masraflarını karşılarız.” Bu sözler Sunay’ın yüreğini hem burktu hem de güç verdi.
Bir süre sonra Aysel Ana’yı arayıp haberi ona da verdi. Aysel Ana’nın sesi her zamanki gibi sakindi ama kararlıydı: “Birlikte bir yola çıktık Sunay,” dedi. “Seni yarı yolda bırakamam. Üniversite bitene kadar seninleyim.”
Bu sözler, Sunay’ın yüreğine serpilmiş bir avuç su gibi ferahlattı.
Sunay Malatya’ya gelmiş, üniversiteye kaydını yaptırmıştı. Aysel Ana, Sunay’ı karşısına alıp uzun uzun konuştu. İsterse yine bu evde kalmaya devam edebileceğini, isterse özel bir kız yurdunda, sadece kendisine ait bir odaya yerleştirilebileceğini; üniversite bitene kadar da tüm masraflarını karşılayacağını söyledi.
Sunay, utana sıkıla, bu evde onlara daha fazla yük olmak istemediğini dile getirdi. Yurtta kalmasının herkes için daha doğru olacağını, ama sık sık onları ziyaret edeceğini de ekledi.
Büyük bir mutlulukla üniversite hayatına başlamış, yurttaki odasına yerleşmişti. Üniversitede her gün Aysun’la görüşüyor, evdekilerden haber alıyordu. Kendisi de hafta sonları onları ziyarete gidiyor, o evin kapısını her açışında yeniden güç buluyordu.
Yıllar geçmiş Aysun mezun olup evlenmiş eşi ile başka bir şehire taşınmıştı. Aydın da üniversiteye başlamıştı. Artık Sunay sık sık ziyarete gidemiyordu, dersleri çok yoğundu son sınıfa gelmişti ve hastanede çalışıyordu.
Bir gün hastanedeyken kendisine bir telefon geldi. Aysel Ana çok hastaydı ve Sunay’ı görmek istiyordu. Sunay hemen izin aldı; bir taksiye bindiği gibi doğruca Aysel Ana’nın yanına gitti.
Aysel Ana odasında, yatağın içinde yatıyordu. Belli belirsiz, kısık bir sesle Sunay’ı yatağının yanına çağırdı. Sunay’ın gözleri doldu; Aysel Ana’yı bu halde göreceğini hiç düşünmemişti. Daha iki hafta önce yanına gelmiş, uzun uzun sohbet etmiş, birlikte kahkahalar atmışlardı.
Yatağın başucuna gelen Sunay’ın gözlerinden yaşlar süzülmeye başladı. Aysel Ana’nın elini ve yanaklarını öperek, “Ne oldu sana böyle?” diyebildi sadece. O sırada odanın bir köşesinde oğlu Halil, gelini Fatma ve torunu Aydın sessizce duruyorlardı.
Aysel Ana, tüm gücünü toplayarak Sunay’a baktı: “Sen,” dedi, “benim yapamadıklarımı benim yerime yaptın. Ben okuyamadım, sen okudun… bir doktor oldun. Sanki ben okumuşum, ben doktor olmuşum gibi hissettim. Sana teşekkür ederim.”
Sunay hıçkırıklarını tutamadan, “Asıl ben teşekkür ederim,” dedi. “Bunların hepsi sizlerin sayesinde oldu.” Ardından başını çevirip Halil’e ve ailesine baktı; gözlerindeki minnet, kelimelerden çok daha fazlasını anlatıyordu.
Başını tekrar çevirdiğinde Aysel Ana’nın gözlerinin kapalı olduğunu gördü. İçini keskin bir acı kapladı. Hemen nabzını yokladı, nefesini kontrol etti, kalbini dinledi… Ama hiçbirinden bir karşılık alamadı.
Aysel Ana, kasabaya yaptığı bir ziyarette taşradan bir kız çocuğunu alıp hayatına dokunmuştu; o kız şimdi bir doktordu. Bu dünyadaki görevini tamamlamış olmanın huzuru ile öbür dünyaya göçmüştü.
Cenazeyi ertesi gün Hasançelebi’ye götürdüler. Aysel Ana’yı, kocasının mezarının yanına defnettiler.
Aradan beş altı ay geçmişti. Sunay, arada bir yine ziyarete geliyordu. Bu ziyaretlerde Halil, Sunay’ın bir ihtiyacı olup olmadığını soruyor, her türlü yardımı yapmaya hazır olduğunu söylüyordu. Sunay ise teşekkür ederek,
“Artık maaş da almaya başladım,” diyordu. “Uzmanlık sınavının sonucu da yakında açıklanır. O zaman tam anlamıyla kendi ayaklarımın üzerinde duracağım. Hepsi sizlerin sayesinde oldu.”
Sunay gittikten sonra Fatma, biriken duygularını daha fazla tutamadı: “Yetmez mi artık?” dedi. “Bu kızı ölene kadar sırtımızda mı taşıyacağız? Maaş da alıyormuş, yeter artık!”
Bu sözler Halil’le aralarında sert bir tartışmaya dönüştü. Sesleri duyan Aydın odasından çıkıp salona geldi. O anda annesinin terler içinde kaldığını, nefes almakta zorlandığını fark etti. Halil de durumu gördü ama önce bunun Fatma’nın siniri ve bağırması yüzünden olduğunu sandı.
Fatma’nın yüzü bir anda bembeyaz kesildi, yanındaki kanepeye yığılıp kaldı. Halil ne olduğunu anlamaya çalışırken Aydın koşarak odasına gitti ve Sunay’ı aradı.
Sunay o sırada caddeye çıkmış, durakta otobüs bekliyordu. Telefonuna baktığında Aydın’ın adını gördü. “Acaba bir şey mi unuttum?” diye düşündü ve telefonu açtı. “Sunay abla,” dedi Aydın telaşla, “anneme bir şey oldu, kanepeye yığılıp kaldı. Ne yapacağız?”
Sunay hiç düşünmeden koşarak eve yöneldi. Kapıyı çalıp hızla salona girdiğinde Fatma’nın zor nefes aldığını, alnından ter damlacıklarının süzüldüğünü ve hiçbir tepki vermediğini gördü. Anlamıştı… kalp krizi geçiriyordu.
Hemen ilk müdahaleyi yapmaya başladı. Aydın’a, ambulansı arayıp kalp krizi geçiren bir hasta olduğunu söylemesini istedi. Ambulans gelene kadar Sunay elinden gelen her şeyi yaparak Fatma’yı hayatta tutmaya çalıştı.
Ambulans geldiğinde Fatma’yı seyyar yaşam ünitesine bağlayıp üniversite hastanesine götürdüler. Birkaç gün yoğun bakımda kalan Fatma, durumu düzelince normal servise alındı. O günler boyunca Sunay her gün onunla yakından ilgilendi, bir an olsun yanından ayrılmadı.
Taburcu olacağı gün Halil, Aynur ve Aydın onu eve götürmek için geldiklerinde Sunay yine Fatma’nın yanındaydı. Fatma, gözleri dolu dolu, kısık bir sesle konuştu: “Aysel Anneme de sana da çok teşekkür ederim,” dedi. “Bugün yaşıyorsam, sizlerin sayesinde yaşıyorum.”
Sunay ve Halil, Fatma’nın bu sözleriyle kendini affettirmek istediğini ve aslında ne demek istediğini çok iyi anlamışlardı.
Fatma iyice iyileşince Aynur eşinin yanına evine döndü, dönerken de Sunay’a ailem sana emanet dedi. Bu söz Sunay için büyük anlam taşıyordu.
Uzmanlık sınavının sonucu açıklandığında Sunay hastanedeydi. Bilgisayar ekranında adını ve kazandığı bölümü gördüğünde derin bir nefes aldı. İçinden ilk geçen isim Aysel Ana oldu. “Gördün mü?” dedi sessizce. “Başardık.”
O akşam yine aileyi ziyarete gitti. Evin küçük bahçesine girdiğinde rüzgâr hafifçe esiyor, Aysel Ana’nın yıllarca suladığı ağaçların yaprakları hışırdıyordu. Halil, Fatma ve Aydın onu kapıda karşıladılar. Bu kez misafir gibi değil, evin kızı gibi…
Ertesi gün Sunay, Hasançelebi’ye gitmiş ve Aysel Ana’nın mezarının başındaydı. Elindeki uzmanlık sınav sonuç belgesinin yazıcı çıktısını gösterdikten sonra katlayıp cebine koydu. Toprağa baktı, sesi titreyerek konuştu: “Sen bir çocuğun kaderini değiştirdin. Taşradan gelen bir kızı bu günlere getirdin. Ben artık sadece doktor değilim; senin yarım kalan hayallerinin de taşıyıcısıyım.”
Sunay o an anladı: Aysel Ana yalnızca bir hayat kurtarmamıştı; bir insan yetiştirmiş, bir aile kurmuş, iyiliği nesilden nesle bırakmıştı.
Kasabadan ayrılırken arkasına son kez baktı. Yol uzundu ama artık korkmuyordu. Çünkü nerede bir yaralı, nerede bir umut varsa; Sunay orada olacaktı.
Ve Aysel Ana…
Onun adı, artık bir mezar taşında değil; Sunay’ın attığı her adımda, tuttuğu her elde, kurtardığı her hayatta yaşamaya devam ediyordu.

































