SON DAKİKA
Özhanlar Mobilya
İrfan BAŞARANOĞLU

İSTENMEYEN GELİN

İSTENMEYEN GELİN
A- A+

Hacer Ana, evin direği değil, adeta hükümranıydı. Sözü evde kanun gibiydi; eşi Davut da oğulları da büyük oğlu Mehmet’in karısı Hatice de onun iradesine boyun eğerdi. Davut, karısının sert bakışlarından çekinir, en ufak bir şeye bile karışmazdı. Karnını doyurur doyurmaz evden çıkar, kahvenin yolunu tutar; akşam olmadan da geri dönmezdi.

Küçük oğul Hasan, ağabeyi Mehmet’le birlikte tarlada, bağda, bahçede çalışarak gününü geçirirdi. Ev, gün boyu Hacer Ana ile Hatice’ye kalırdı. İşte asıl ağırlık da o saatlerde çökerdi Hatice’nin omuzlarına.

Hacer Ana, her gün başka bir iş buyurur, verdiği talimatlar bitmek bilmezdi. Hatice’nin yaptığı hiçbir işi beğenmez, ne kadar uğraşırsa uğraşsın mutlaka bir kusur bulurdu. Silinen yerler yeterince temiz değildi, pişen yemek ya tuzsuzdu ya fazla yağlı. Hatice, sesini çıkaramaz, içine atar ne söylese eksik ne yapsa yanlış sayılırdı. Gün geçtikçe, kendi emeğine olan inancı bile Hacer Ana’nın sert sözleri arasında yavaş yavaş ezilirdi.

Hatice, sabahın erken saatlerinde tandırın başındaydı. Hamuru yoğurmuş, ekmeği pişirmiş, evi baştan sona süpürmüştü. Yorgunluğu dizlerine vurmuştu ama ses etmedi. Tencerenin kapağını kapattığı sırada Hacer Ana mutfağa girdi.

Bir süre hiçbir şey söylemeden etrafa baktı. Sonra tandırın yanına yaklaşıp ekmeği eline aldı.

“Bu mu ekmek?” dedi, yüzünü buruşturarak. “Ne kabarmış ne pişmiş. İnsan bilmediği işi niye yapar?”

Hatice’nin eli ayağına dolaştı. “Ana, daha sıcakken öyle olur… Birazdan”

Sözünü bitiremeden Hacer Ana ekmeği tezgâha bıraktı.

“Bahane dinlemem,” dedi sertçe. “Benim evimde iş ya düzgün yapılır ya hiç yapılmaz.”

Hatice başını eğdi. Gözleri dolmuştu ama ağlamadı. Ağlamayı bile kendine yakıştıramıyordu artık. İçinden bir şeylerin koptuğunu hissetti ne sesiydi bu ne de gözyaşı. Sessiz, derin bir yorgunluktu.

Hacer Ana arkasını dönüp çıkarken mutfakta sadece tandırın sönmekte olan ateşi kaldı. Hatice, ekmeğe baktı, sonra ellerine… O an anladı: Bu evde ne kadar uğraşırsa uğraşsın, yaptığı hiçbir şey yetmeyecekti.

Mehmet akşamüstü eve girdiğinde üstü başı toprak içindeydi. Gün boyu tarlada çalışmanın yorgunluğu omuzlarına çökmüştü. Kapıdan içeri adımını attığında her zamanki gibi annesinin sesiyle karşılaşmayı bekledi; bir emir, bir sitem ya da yüksek bir uyarı… Ama ev sessizdi.

Bu sessizlik Mehmet’in içini huzurla değil, tuhaf bir sıkıntıyla doldurdu. Sofranın hazır olduğunu haber veren ses yerine, mutfaktan hafif bir tıkırtı geliyordu. Hatice, başı önünde, ağır ağır tabakları diziyordu. Ne yüzünde bir ifade vardı ne de gözlerinde eskisi gibi canlılık.

Mehmet, farkında olmadan durdu. “Bir şey mi var?” diye sordu.

Hatice başını kaldırmadan, kısa bir cevap verdi: “Yok.”

Ama Mehmet o “yok” un içinde çok şey olduğunu hissetti. Hatice’nin sesi ne kızgındı ne de kırgın; sanki içinden çekilmiş gibiydi. Sofraya oturduklarında yemek buharı yükseliyor, ama evin içi hâlâ soğuk kalıyordu. Mehmet annesine baktı. Hacer Ana her zamanki gibi dik oturuyor, hiçbir şey olmamış gibi sofranın kurulmasını bekliyordu.

Mehmet ilk kez annesinin bakışlarıyla Hatice’nin sessizliği arasında bir bağ kurdu. Gün boyu yaşananları bilmiyordu ama evde bir şeylerin kırıldığını sezmişti. Babası ve Hasan’da gelince hep beraber sofraya oturdular. Mehmet’in kaşığı elinde durdu. İçinden bir rahatsızlık geçti; bu rahatsızlık ne yorgunluktu ne de açlık.

O akşam Mehmet, annesinin otoritesiyle karısının suskunluğu arasında sıkıştığını fark etti. Hangisine yaklaşsa ötekinden uzaklaşacağını bilerek, sessizce yemeğini bitirdi. Ama içindeki huzursuzluk, sofrada kalmadı; gece boyunca peşini bırakmadı.

Hatice işleri toparlamış, oğlu Mahmut’u da yatağına yatırmıştı. Yorgun bedeniyle kocasının yanına ilişti ama gözlerine uyku girmiyordu. Bir süre sessizce tavana baktı; içinde birikenler artık susmaya niyetli değildi. Mehmet’e dönerek, titreyen bir sesle, “Artık dayanamıyorum,” dedi. “Bu evin gelini miyim, hizmetçisi mi, kölesi mi… ben bile bilmiyorum.”  Sözleri biter bitmez hüngür hüngür ağlamaya başladı. Mehmet uzun zamandır olan bitenin farkındaydı. İçinde büyüyen huzursuzluğu susturmaya çalışmış, ama hep ertelemişti. Hatice’nin gözyaşları ve bu çaresiz haykırışı, kafasında aylarca dolaşan düşünceyi bir karara dönüştürdü. O gece kendi kendine söz verdi:
Sabah olunca eşyaları toplayacak, oğlunu ve karısını yanına alacak, bu evden çıkacaklardı. Artık kasabaya göçmenin zamanı gelmişti.

Hatice her zamanki gibi gün ağarmadan kalkmış, sofrayı hazırlamıştı. Ama o sabah sofranın üstünde dolaşan bir sessizlik vardı ne bardak ne kaşık sesleri ne de alışıldık homurtular… Herkes farkındaydı, ama kimse adını koymuyordu. Mehmet o gün her zamanki çalışma kıyafetlerini giymemişti. Bu durum Hacer Ana’nın gözünden kaçmadı. Dayanamadı, sertçe sordu: “Bu kıyafet de ne? Bugün tarlaya gitmeyecek misin?” Mehmet önce annesine, sonra babasına ve Hasan’a baktı. Sesi sakin ama kararlıydı: “Biz yarından tezi yok kasabaya taşınıyoruz. Bundan sonra işlerle Hasan’la babam ilgilenir.”
Davut’la Hasan bir şey söylemedi. Aslında bunun olacağını çoktandır biliyorlardı; sadece kimse yüksek sesle dile getirmeye cesaret edememişti.
Hacer Ana’nın yüzü bir anda asıldı. Dudaklarını büzdü, sesi alayla sertlik arasında gidip geldi: “Karının peşine düşüp kasabaya gideceksin ha! Git bakalım… Karın burada çok iş görüyordu, orada da görür artık.”
Sofranın üstüne bu sözlerle ağır bir suskunluk daha çöktü.

Hatice konuşulanları başından beri sessizce dinliyordu. Ne başını kaldırdı ne de tek bir söz etti. Önünde duran ekmeğin ucunu parmaklarının arasında ezip durdu; sanki yıllardır içine attıklarını oraya sıkıştırıyordu. Hacer Ana’nın sözleri sofranın ortasına bırakılmış ağır bir taş gibiydi.

Mehmet cevap vermek istedi, ama Hatice usulca elini dizinin üstüne koydu. O küçücük dokunuş, “uzatma” diyen bir sessizlikti. Sonra yavaşça ayağa kalktı. Sofrayı toplar gibi yaptı ama aslında kimsenin yüzüne bakmadan oradan uzaklaşmak istiyordu.

Kapıya yönelirken bir an durdu. Sırtı dönüktü ama sesi netti:
“Ben kimsenin peşine düşmüyorum,” dedi. “Sadece nefes alabileceğimiz bir yere gidiyoruz.”

Ardından odadan çıktı. Sofrada kalanlar, onun arkasından kapanan kapının sesini uzun süre kulaklarında taşıdı. O kapı sadece bir odanın değil, yıllardır süren bir düzenin de kapısıydı.

Hatice odaya girer girmez sandığın kapağını açtı. Ne alacağını, neyi geride bırakacağını düşünmeden, eline geleni sandığa ve bohçaya doldurmaya başladı. Tencere, çarşaf, Mahmut’un küçük yeleği… Her parça, bu evde geçen yıllardan koparılmış bir hatıra gibiydi.

Avluda ayak sesleri çoğaldı. Komşular bir şeyler olduğunu anlamıştı. Kimisi kapı aralığından baktı, kimisi kuyu başında fısıldaştı. “Mehmet kasabaya gidiyormuş,” diyen sesler, rüzgâr gibi dolaştı evin etrafında.

Hacer Ana evin içinde dolaşıp durdu. Bir sandığa baktı, bir bohçaya. Bir şey demiyordu ama suskunluğu her sözden ağırdı. Hatice’nin elinden bir yorganı çekip aldı. “Bunu da mı götüreceksin?” dedi.
Hatice başını kaldırmadı. “Benim emeğim,” diye fısıldadı.

Mehmet ahıra indi, at arabasını hazırladı. Eli titriyordu ama yüzüne belli etmemeye çalışıyordu. Hasan uzaktan izledi. Yardım etmek istiyor, ama adım atamıyordu. Bu evde kalmanın yükü, gidenin yükünden az değildi.

Mahmut olan biteni anlamıyordu. Annesinin eteğine tutunmuş, kocaman gözlerle etrafa bakıyordu. Hatice onu kucağına aldı, sıkıca sarıldı. “Korkma,” dedi, “gidiyoruz.”

Gün yükselirken eşyalar kapının önüne dizildi ve arabaya yüklendi. O ana kadar kimsenin söylemediği gerçek, artık herkesin gözünün önündeydi. Bu evden bir gelin değil, yılların sessizliğini sırtına almış bir kadın çıkıyordu.

Mehmet son kez avluya baktı. Taş duvarlara, incir ağacına, çocukluğuna… Sonra başını eğdi. Geri dönmedi. Hasan’la birlikte arabanın önüne oturarak kasabaya doğru yol aldılar. Mehmet kasabada önce dayıoğlunun evine gidecek sonrada bir ev bularak eşyaları oraya taşıyacaktı. Bir ara dayıoğlu ile bunu konuşmuşlar ve oda ne zaman isterseniz gelin demişti.

Onlar evden ayrıldıktan sonra Davut, ardına bile bakmadan kahveye gitti. Aslında gittiği yer kahve değildi; Hacer Ana’nın çenesinden kaçıyordu. Ev bir anda ona fazla dar gelmişti.

Çok geçmeden komşular kapıyı çalmaya başladı. Kimi merakla, kimi de sözüm ona teselli için gelmişti. Hacer Ana avlunun ortasında oturuyor, geleni gideni karşılıyordu. Sesi yüksek, yüzü sertti ama içindeki huzursuzluk bakışlarından taşıyordu.

Gelenlerin arasında Zeynep de vardı. Komşunun kızıydı; sessiz, uslu, söz dinleyen… Hacer Ana’yla da iyi anlaşırdı. Onun bir dediğini iki etmezdi. Hacer Ana çoktandır Zeynep’i Hasan’a yakıştırıyordu. Bugün, bunu dillendirmek için de uygun bir gün sayılırdı.

Konu dönüp dolaşıp Hatice’ye geldi. Hacer Ana söze girdi:
“Elinden bir iş gelmezdi zaten,” dedi. “Gitti ya… Bundan sonra biz rahat ederiz.” Sonra sözlerini bilinçli bir gevşeklikle sürdürdü:
“Hasan’a da gül gibi bir eş buluruz. Mesela Zeynep kızım gibi… Eli iş tutar, huyu suyu yerindedir. Gül gibi geçinir gideriz.”

Zeynep başını eğdi, utangaç bir tebessümle sustu. Ama Hacer Ana’nın sözü çoktan yerine ulaşmıştı. O sözler, hem Hatice’nin ardından atılmış bir gölgeydi hem de Zeynep’in önüne serilmiş sessiz bir kader.

Oysa Hasan’ın köyde bir sevdiği vardı: İdris emminin kızı Makbule. Sessizce, kimseye duyurmadan büyümüş bir sevda… Mehmet’le Hatice gitmişti ama geride Hasan’ın önüne bırakılmış ağır günler kalmıştı. Babası çoğu zaman evde olmazdı; olduğunda da işlerin ucundan tutmaz, bir kenarda oturup sigarasını tüttürürdü. Tarlanın, ahırın, evin yükü Hasan’ın omuzlarındaydı.

Aradan birkaç gün geçmişti ki Hacer Ana Hasan’ı karşısına aldı. Lafı dolandırmadı:
“Artık evlenme zamanın geldi. Bu eve bir gelin girmeli,” dedi.
Hasan başını salladı. Annesine hak veriyordu. İçinden, “Şimdi Makbule’den söz açarım,” diye geçirdi. Böylece ikisi de muradına erecekti.

Ama Hasan nasıl başlayacağını düşünürken Hacer Ana sözü ele aldı. Zeynep’ten bahsetmeye başladı; usluluğunu, becerikliliğini, söz dinleyişini övdü. Sonunda da açık açık söyledi: “Zeynep evimize yakışır bir gelin olur.”

Hasan bir an ne diyeceğini bilemedi. Sanki dili tutulmuştu. Zeynep’le olmazdı. Onun kalbi Makbule’deydi; Makbule de onu seviyordu. Uzun bir sessizlik oldu. Hasan bu sessizlikte babasının yüzüne baktı. Davut’un gözlerinde ne karşı çıkış vardı ne destek… Sadece boş bir bakış.

Hasan derin bir nefes aldı, annesine döndü: “Ana,” dedi, “ben Makbule’yi seviyorum. O da beni seviyor. İdris dayının kızı Makbule.”

Hacer Ana’nın gözleri bir anda faltaşı gibi açıldı. Sesi sertleşti:
“Olmaz! Zeynep evimize yakışır.”

Hasan daha fazla dayanamadı. Sesi ilk kez bu kadar net ve kesindi:
“Ana, ya Makbule… ya da hiç kimse.”

O sözle birlikte odanın içindeki hava ağırlaştı. Bu kez geri adım atacak biri yoktu.

Zeynep, anadan gördüğü yakınlıkla bu eve daha sık gelip gitmeye başlamıştı. Hacer Ana’nın yanından ayrılmıyor, elinden ne iş gelirse yapıyor, bir dediğini iki etmiyordu. Sanki daha şimdiden bu evin geliniymiş gibi davranıyor; mutfağın düzenini öğreniyor, tandırın başında nasıl durulacağını, yoğurdun nasıl mayalanacağını dikkatle izliyordu.

İçinde sessiz bir umut vardı: Bir gün bu eve gelin olarak girecekti.

Hacer Ana da bunu istiyordu. Zeynep’in uysallığı, söz dinler hâli, kendisine duyduğu bağlılık hoşuna gidiyordu. “Elimin altında olur,” diye geçiriyordu içinden. “Ne dersem yapar.” Ama asıl mesele Hasan’dı. Oğlunu nasıl razı edeceğini düşünüp duruyordu.

Bir akşam yine konu dönüp dolaşıp evliliğe geldi. Hacer Ana divanda oturmuş yün çorap örerken söze girdi: Hasan, ben artık ihtiyarladım. İşlere yetişemiyorum. Çabuk yoruluyorum. Senin de evlilik zamanın geldi geçiyor.

Hasan başını kaldırdı. Bu konuşmayı kaçıncı kez yaptıklarını bilmiyordu ama sabrı tükenmişti. Ana, sana son kez söylüyorum. Ya Makbule… ya hiç kimse.

Odadaki hava bir anda ağırlaştı. Hacer Ana’nın şişleri elinde durdu. Gözleri sertleşti. O sırada Davut, belki de yıllardır ilk kez söze karıştı. Hacer kadın, oğlanın istediği kızı isteyelim. Bak, senin dediğini kabul etmiyor.

Bu söz, Hacer Ana’nın içine oturdu ama belli etmedi. Dudaklarını ince bir çizgi hâline getirip sustu.

Birkaç gün sonra, akşamüstü vakti İdris Dayı’nın kapısı çalındı. Makbule’yi Hasan’a istediler. Kız tarafı da razıydı zaten. Hasan ile Makbule’nin gönlü bir olmuştu; büyüklerin rızası da eklenince iş çabuk ilerledi.

Nişan, kına derken iki ay içinde düğün yapıldı. Davul zurna eşliğinde Makbule gelin olup o eve geldi.

Ama o evin kapısından içeri adım attığı ilk gün, yüzüne çarpan şey soğuk bir bakış oldu.

Hacer Ana’nın yüzü asıktı. İçinde kaynayan öfkeyi saklamaya çalışsa da gözleri ele veriyordu. “Ben seni çabuk kaçırmasını bilirim,” diye geçirdi içinden. “Bu evde söz benim.”

Makbule’ye kin besleyen yalnızca Hacer Ana değildi. Zeynep de içten içe yanıyordu. O evin kapısında gelin olarak durması gerekenin kendisi olduğuna inanıyordu. Şimdi ise misafir gibi gelip gitmek zorunda kalacaktı.

Yüzünde mahcup bir tebessüm, içinde kıskançlığın koru…

Artık bu evde görünmeyen bir savaş başlamıştı. Biri gelin, biri kaynana, biri de dışarıdan ama içeriye en yakın duran…

Ve herkes kendi içindeki ateşi saklayarak yaşamaya çalışacaktı.

Makbule gelin olarak geleli henüz saatler olmuştu. Evin kokusuna, odaların düzenine, kimin nerede oturduğuna alışmaya çalışıyordu. Her adımını dikkatle atıyor, her sözü ölçerek söylüyordu. Hacer Ana’nın bakışları hep üzerindeydi ve üzerinden daha gelinliğini çıkarmamıştı. 

Hacer Ana, sesi sert ama sakin bir tonla konuştu: Gelin misafirlere keşkek yapacaksın.

Makbule bir an duraksadı. Keşkek zor yemektir; ateşi ayarı ister, sabır ister. Kendi evinde yapmıştı ama burada, bu mutfakta, bu gözlerin altında yapmak başkaydı. Helede ilk günden, gelinliği üzerindeyken.

Tamam ana, dedi yavaşça.

Hacer Ana kenara çekilmedi. Ocağın başında dikildi. Her hareketi izliyordu. Buğdayın yıkanışına, etin tencereye atılışına, suyun miktarına kadar her şeye bakıyordu.

Makbule’nin elleri hafif titriyordu ama belli etmemeye çalıştı. Tencere ağır ağır kaynamaya başladı. Tahta kaşıkla karıştırırken sırtında bir bakışın ağırlığını hissediyordu.

Bir süre sonra Hacer Ana kaşığı elinden aldı. Suyu fazla koymuşsun. Keşkek böyle sulu olmaz. Ananın evinde böyle mi öğrettiler sana?

Söz bıçak gibi indi Makbule’nin içine. Yüzü kızardı ama başını eğdi. Biraz daha kaynayınca çeker ana, dedi usulca.

Hacer Ana dudak büktü. Göreceğiz.

Hasan, babası ve misafirler avluda oturuyorlardı. Sofra kuruldu. Keşkek ortaya kondu. Hacer Ana ilk kaşığı aldı. Herkesin gözü onun üzerindeydi. Yüzü bir an ifadesiz kaldı. Sonra kaşığı tabağa bıraktı. Eh… olmuş işte, dedi isteksizce.

“Olmuş işte.”  Ne övgü ne takdir. Sadece küçümseyen bir kabul.

Ama misafirlerden biri söze karıştı: Hacer, gayet güzel olmuş. Gelininin eli lezzetliymiş.

Hacer Ana’nın yüzü gerildi. Makbule başını daha da eğdi. O an sevinmeye bile korktu.

Sofra dağıldıktan sonra Makbule gelinliğini çıkartmış tekrar mutfağa geçmişti. Mutfakta yalnız kaldıklarında Hacer Ana kapıyı hafifçe kapattı. Bu evde benim dediğim olur. Çok da heveslenme. Daha öğreneceğin çok şey var, dedi soğuk bir sesle.

Makbule ilk kez başını kaldırdı. Gözleri doluydu ama ağlamadı.  Öğrenirim ana, dedi. Yeter ki öğret.

Bu söz Hacer Ana’yı bir an durdurdu. Beklediği cevap bu değildi. İtiraz, kırgınlık, gözyaşı bekliyordu. Ama karşısında sabır vardı.

O gün Makbule bir şeyi anladı: Bu evde savaş bağırarak değil, sabrederek verilecekti.

Ve Hacer Ana da bir şeyi fark etti: Bu gelin kolay kolay kaçmayacaktı.

Sabah erkenden kalktı. Hacer Ana’dan önce uyanmak, iyi bir gelin olduğunu göstermek istiyordu. Avluyu süpürdü, tandıra odun taşıdı, çayı demledi. İçinde küçük bir sevinç vardı. “Belki bugün yüzü güler,” diye düşündü.

İlk günler misafirler gelip gidiyordu, Makbule bu günlerde hiç durmadan ev işi ile uğraşıyordu. Her misafirden sonra ev dağılmış, yorgunluk duvarlara sinmiş oluyordu. Hacer Ana avluda komşu kızı Zeynep’le oturuyordu. Makbule içeride bulaşık yıkarken sesler kulağına kadar geliyordu.

Zeynep, sözünü ölçer gibi yaparak konuştu: Hacer ana, gelinin genç tabii… Elinden geleni yapıyor ama o günkü keşkek biraz sulu gibiydi sanki.

Hacer Ana’nın zaten içinde bekleyen kıvılcım alev aldı. Ben de öyle dedim. Bizim evin usulünü bilmez daha.

Zeynep başını eğip hafifçe gülümsedi. O gülümsemenin içinde masumiyet yoktu. Zamanla öğrenir… Tabii öğrenmek isterse.

Bu söz bilerek bırakılmış bir taştı. Hacer Ana’nın içine düştü. Zeynep devam etti: Şimdiki gençler benim gibi pek sabırlı değiller. Anasının evinde nasıl gördüyse öyle yapmaya alışık oluyorlar. Büyük sözü dinlemek zor gelir bazısına.

Makbule’nin elleri suyun içinde dondu. Her kelimeyi duyuyordu. Yüreği sıkıştı ama dışarı çıkmadı. O an anladı: Bu savaş sadece mutfakta değildi.

Hacer Ana avludan sert bir sesle bağırdı: Makbule! Çaylar nerede kaldı?

Ses, duvarlara çarpıp mutfağa kadar geldi. Makbule o sırada bulaşık yıkıyordu. Elleri sabunluydu. Bir an durdu, derin bir nefes aldı. Elini aceleyle duruladı, önlüğüne sildi. Demliği kontrol etti; çay ne çok açık ne de koyuydu aslında. Ama bu evde mesele çayın rengi değildi, biliyordu.

Tepsiye bardakları dizdi, titrememeye çalışarak avluya çıktı.

Zeynep hemen bardağı eline aldı, çayı ışığa doğru kaldırıp baktı. Biraz açık olmuş ama… neyse, dedi dudak kenarında belli belirsiz bir gülümsemeyle.

O “neyse”nin içinde küçümseme vardı.

Hacer Ana bardağı eline aldı, bir yudum aldıktan sonra yüzünü buruşturdu. Bir dahakine demli getir, dedi sertçe. Bizim evde çay böyle içilmez.

Makbule başını eğdi. Olur ana.

Ne itiraz etti ne savundu kendini. Sadece tepsiyi topladı, sessizce mutfağa döndü.

Arkasından Zeynep’in sesi duyuldu: Taze gelin işte… Öğrenecek daha.

Hacer Ana da iç çekti: Öğrenecek tabii… Ben öğretmesini bilirim.

Bu söz Makbule’nin sırtına değdi sanki. Musluğu açtı. Su gürültüyle akarken gözlerinden süzülen iki damla yaşa karıştı. Kimse görmesin diye yüzünü lavaboya doğru eğdi.

“Çay açıkmış…” diye geçirdi içinden. “Keşkek suluymuş…”

Mesele hiçbir zaman çay değildi.

O sırada Hasan ve babası kapıdan içeri girdi. Avludaki havayı sezdi. Annesinin yüzündeki sertlik, Zeynep’in memnun bakışı gözünden kaçmadı. Ne oldu yine? diye sordu.

Hacer Ana omuz silkti. Bir şey yok. Gelin çayı açık yapmış. Onu söyledik.

 

Hasan’ın bakışı mutfağa kaydı. Musluk sesi geliyordu. İçinde bir huzursuzluk kabardı. Bu kadarı çay için fazla değil miydi?

 

İlk kez annesinin sözlerinin Makbule’yi incitebileceğini açıkça düşündü.

 

Avludaki sessizlik ağırlaştı.

 

Zeynep bardağını yudumlarken içinden geçirdi: “Daha alışacak bu evin düzenine…”

 

Ama kimse fark etmedi ki o gün Makbule’nin içinde başka bir şey demlenmeye başlamıştı. Sessiz, koyu ve sabırlı bir direnç…

 

Gece herkes odasına çekildiğinde Hasan avluda bir süre tek başına oturdu. İçine bir huzursuzluk çökmüştü. Annesinin sertliğini bilirdi ama şimdi ortada başka bir şey vardı. Görünmeyen bir itişme, sessiz bir hesaplaşma.

 

Makbule ise o gece ilk kez yalnız kaldığında dayanamadı.

 

Küçük odada, çeyiz sandığının yanına oturdu. Başını dizlerine yasladı. Gözyaşları sessizce akıyordu. “Ben ne yaptım?” diye geçirdi içinden.
“Sevdim… Geldim… Yuvası olsun istedim.”

 

Anasının evini düşündü. Oradaki sıcaklığı, kahkahaları… Burada ise her adım ölçülü, her nefes dikkatliydi. Ama sonra Hasan’ın yüzü geldi gözünün önüne. Onun kararlı sesi: “Ya Makbule ya hiç kimse.” O söz Makbule’nin içini biraz ısıttı. Gözyaşlarını sildi. Kendi kendine fısıldadı: Kaçmayacağım. Sabredeceğim. Bu ev benim de evim olacak.

O sırada kapı hafifçe aralandı. Hasan içeri girdi. Makbule’nin kızarmış gözlerini görünce durdu. Ağladın mı sen?

 

Makbule başını salladı. Yok… Yoruldum biraz.

 

Hasan yaklaştı. İlk kez annesiyle karısı arasında kalmanın ağırlığını omuzlarında hissetti.

 

O gece Hasan da anladı: Bu evde artık sadece oğul değildi. Bir kadının sığınağıydı.

 

Ve komşu evde, karanlığın içinde, Zeynep kendi odasında yatağında bir sağa bir sola dönerken içinden şunu geçiriyordu: “Daha bu başlangıç…”

 

Birkaç ay geçmişti. Evdeki görünmeyen gerilim sürerken bu kez başka bir gölge düştü ocağın üzerine.

 

Davut hastalandı.

 

Önce “üşüttüm” dedi, geçer sandılar. Ama geçmedi. Yatağa düştü. Gün geçtikçe zayıfladı, sesi inceldi. Eskiden köşede sessizce sigarasını tüttüren adam, şimdi yastığa yaslanmış tavana bakıyordu.

 

Bir akşam Hasan’ı yanına çağırdı. Hasan… gel oğlum.

 

Hasan babasının yatağının kenarına oturdu. İlk kez babasını bu kadar güçsüz görüyordu. İçine bir ürperti düştü. 

 

Davut derin bir nefes aldı.  Oğlum… ben son günlerimi yaşıyorum.

Hasan hemen itiraz etti: Baba, öyle konuşma.

 

Davut elini hafifçe kaldırdı. Dinle beni. İnsan bazı şeyleri geç söyler. Ben de geç söyledim.

 

Bir an sustu. Gözleri kapının aralığına kaydı, sanki kimse duymasın ister gibi sesini alçalttı. Karına iyi bak Hasan. Annenin kışkırtmalarına aldırma.

 

Hasan dondu kaldı. Babasından böyle bir söz beklemiyordu.

Ben yıllarca anandan çektim, dedi Davut yavaşça. Ses etmedim. Sustum. Ev dağılmasın dedim. Ama sustukça büyüdü. Sen susma.

Hasan’ın boğazı düğümlendi.

 

Bak abin… Mehmet. Onu da karısıyla birlikte bu evden kaçırttı. Burada kalacaklarına küstüler gittiler. Kendi bağı bahçesi varken bir tavuk çiftliğinde iş bulmuş orada çalışıyormuş. Ben engel olamadım. Gücüm yetmedi.

 

Davut’un gözleri dolmuştu. Siz öyle olmayın. Sen karının arkasında dur. Kadın dediğin güven ister. Eğer sen durmazsan, o bu evde tutunamaz.

 

Hasan başını eğdi. İçinde yıllardır fark etmediği bir şey yerinden oynadı. Annesine duyduğu alışılmış saygı ile karısına duyduğu sorumluluk ilk kez bu kadar net karşı karşıya gelmişti.

 

Davut son bir güçle oğlunun elini tuttu. Mutlu olun oğlum… Ben olamadım. Siz olun.

 

O an Hasan, babasının aslında yıllarca ne kadar yalnız olduğunu fark etti.

 

Kapı aralığında Makbule duruyordu. Su getirmek için gelmişti ama konuşmaları duymuştu. Sessizce geri çekildi. Gözlerinden yaşlar süzüldü.

 

O gece evin içinde farklı bir sessizlik vardı.

 

Hacer Ana hâlâ güçlü görünüyordu. Ama ilk kez, Davut’un sözleri bu evin duvarlarına kazınmıştı.

 

Hasan artık sadece bir oğul değildi. Bir karar vermesi gerekecekti.

Birkaç gün sonra Davut vefat etti. Ev bir anda kalabalıkla doldu. Ağıt sesleri, Kur’an okuyanların mırıltısı, gelen giden komşular… Hasan başı önde, içine kapanmış; Makbule siyah yazmasıyla sessizce hizmet ediyor, Hacer Ana ise hem dimdik hem de kırılmış görünüyordu.

Kasabadan Mehmet ve Hatice de geldiler. Aylardır uzak durdukları o evin kapısından bu kez cenaze için girdiler.

Davut toprağa verildi. Mezarlık dönüşü evin içine ağır bir sessizlik çöktü. Ama bu sessizlik huzurlu değildi.

Hacer Ana, kocasının acısını yaşıyordu elbette. Fakat Mehmet ile Hatice’yi yeniden o evin içinde görmek, eski defterleri de açmıştı. İçindeki öfke kabarıyor, bir yere çarpacak yer arıyordu. Ve o yer yine Makbule oldu.

Hasan ile Mehmet odada baş başa oturmuşlardı. Kapı kapalıydı ama sesleri alçaktı.

Abi… anam artık iyice çekilmez oldu, dedi Hasan. Babam da ölmeden önce söyledi zaten… Sen biliyorsun.

Mehmet başını salladı. Gözlerinde eski günlerin yorgunluğu vardı. Biliyorum Hasan. Biz de çok çektik. Hatice’yi gözümün önünde ezdi. Bir yere kadar dayanılıyor.

Hasan ilk kez abisiyle bu kadar açık konuşuyordu. İçindeki yük hafifler gibi oldu.

O sırada mutfakta başka bir hava vardı. Hatice, yıllar önce terk ettiği o mutfakta şimdi Makbule’nin yanında duruyordu. Tencerenin kapağını kaldırdı, hafifçe gülümsedi. Korkma, dedi alçak sesle. Ben de geçtim bu yollardan.

Makbule gözlerini kaçırdı. Ben bir şey demiyorum abla. Sabrediyorum.

Hatice elini onun omzuna koydu. Sabır iyidir ama tek başına yetmez. Hasan’ın arkanda durması lazım.

Tam o sırada Hacer Ana kapının eşiğinde belirdi. İki kadının yan yana, fısıltıyla konuştuğunu görünce yüzü gerildi. Ne o? İşleri bitirdiniz de çeneye mi başladınız? diye sertçe bağırdı. Makbule! Git yatağımı ser. Yatacağım.

Mutfaktaki hava bir anda kesildi. Makbule başını eğdi. Tamam ana.

Hiçbir şey demeden önlüğünü çıkardı, odaya yöneldi.

Hatice arkasından baktı. Yıllar önce kendisinin de aynı şekilde susturulduğu günleri hatırladı.

Akşamüstü Mehmet, Hasan’a döndü. Olmazsa al kasabaya getir anamı bir süre. Bizde kalsın. Belki ortam değişir, sakinleşir. Kasaba iyi gelir.

Hasan düşündü. Bu fikir hem umut hem de riskti. Bakarız abi, dedi.

Ama içinden şunu geçirdi: “Anam bu evi bırakır mı?”

O gece evin içinde üç ayrı ateş yanıyordu:

Hacer Ana’nın yasla karışık öfkesi, Hasan’ın karar verme zorunluluğu ve Makbule’nin sabrının sessiz direnci.

Davut’un yokluğu hissediliyordu. Çünkü artık o evde dengeyi tutan son suskunluk da toprağa verilmişti.

Ve herkes biliyordu ki… Bu ev ya yeniden şekillenecek,
Ya da bir kez daha bir gelini kaybedecekti.

Aradan aylar geçmişti.
Ne Hacer Ana huyundan vazgeçmişti ne de Makbule bir türlü huzura erebilmişti. Ev, aynı damın altında yaşayan üç insan için de daralmış; duvarlar konuşulan her sözü, edilen her sitemi içine çekmişti. Hasan ise iki ateş arasında kalmıştı. Bir yanda annesi, öte yanda sevdiği kadın… İçinde büyüyen sıkıntıya rağmen bir çözüm yolu arıyor, ama hangi kapıyı çalsa vicdanı karşısına dikiliyordu.

Babalarının cenazesinde ağabeyiyle yaptığı konuşma birden zihninde canlandı. O gün, mezarlığın kenarında, toprağın başında sessizce konuşmuşlardı. “Anamı bir süreliğine senin yanına göndersem ne dersin?” demişti Hasan. Ağabeyi de başını sallamıştı: “İyi olur. Hem siz biraz rahat edersiniz.”

O zaman cesaret edememişti. Ama şimdi aradığı fırsat sanki kendi ayağına gelmişti.

O akşam yine sofrada aynı hava vardı. Makbule, gün boyu didinmiş, elinden geleni yapmıştı. Ama Hacer Ana daha ilk lokmada kaşlarını çatmıştı.

“Bu ne kızım? Aylar geçti, hâlâ bir yemek yapmayı beceremedin!” diye homurdandı.

Bir anda yerdeki siniye sertçe vurdu. Sini devrildi, yemekler yere saçıldı. O an sofradaki nimet, lokma olmaktan çıkmış, zehir gibi bir suskunluğa dönüşmüştü.

“Sen nasıl bir kadınsın?” diye devam etti. “Ama suç sende değil… Suç söz dinlemeyen oğlumda! Ona Zeynep’i alacaktım ki… İnat etti! Zeynep becerikliydi, eli iş tutardı. Yaptığı yemeğin tadına doyum olmazdı. Hem benim sözümden çıkmazdı, bana karşı saygılıydı. Bir dediğimi iki etmezdi…”

Aylarca içinde sakladığı bütün kırgınlığı, öfkeyi, pişmanlığı bir solukta döküvermişti.

Makbule başını önüne eğmişti. Gözleri dolmuş ama tek kelime etmemişti. Hasan ise annesinin sözlerini her duyduğunda biraz daha içten çöken bir adam olmuştu.

O an içinde bir şey koptu.

İlk kez, yıllardır sesini yükseltmeye cesaret edemediği annesine dönüp bağırdı: “Yeter artık ana!”

Sesi evin duvarlarında yankılandı. Makbule irkildi. Hacer Ana donup kaldı.

“Eşyalarını topla. Sabah kasabaya, abimin yanına gidiyorsun.”

Bu söz, sadece bir karar değil, Hasan’ın içindeki yılların birikmiş feryadıydı.

O gece evde kimse konuşmadı. Ama herkes biliyordu ki artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı.

Sabah, köyden kasabaya giden eski kamyonet tozlu yolun kenarında durmuştu. Hasan, annesinin küçük bohçasını kasaya yerleştirdi. Hacer Ana hiç konuşmuyordu. Yüzünde alışılmış o sert ifade vardı ama gözlerinin kenarındaki çizgiler ilk kez yorgun görünüyordu.

Hasan kapıyı kapatmadan önce bir an durdu. “Orada rahat edersin ana,” diyebildi sadece.

Hacer Ana başını çevirdi ne onayladı ne de karşı çıktı. Kamyonet ağır ağır hareket etti. Tekerlerin kaldırdığı toz, sabah serinliğinde havaya karışırken Hasan uzun süre arkasından baktı. İçinde bir ferahlıkla suçluluk birbirine karışmıştı. Eve doğru yürürken adımları hafiflemişti ama yüreği ağırdı.

Kasabada Mehmet annesini yol kenarında karşıladı. Bohçayı elinden aldı. “Gel ana,” dedi kısa bir sesle.

Eve vardıklarında içerisi sessizdi. Hatice, Mehmet’le birlikte tavuk çiftliğindeydi. Ev, gün ortası yalnızlığını yaşıyordu.

Mehmet annesini içeri buyur etti. “Sen keyfine bak ana,” dedi. “Uzan, dinlen. Biz Hatice’yle çiftlikteyiz. İşimiz bitince akşama geliriz. Dolapta yemek, ekmek var. Acıkınca yersin.”

Sözleri ne soğuktu ne de sıcak; olması gerektiği kadardı.

Hacer Ana ağır adımlarla sedire oturdu. Etrafına bakındı. Bu ev tanıdıktı ama artık ona ait değildi. Duvarlarda Hatice’nin serdiği danteller, pencere kenarındaki saksılar, mutfaktaki düzen… Hepsi başka bir kadının elinin izini taşıyordu.

Mehmet kapıyı kapatıp gittiğinde evin sessizliği büyüdü.

Hacer Ana ilk kez, kimseye söz geçiremediği bir evin ortasında tek başına kalmıştı.  Ve bu sessizlik, yıllardır ettiği sözlerden daha ağırdı.

Akşamüstü kapı açıldığında Hatice ile Mehmet içeri girdiler. Gün boyu çiftlikte çalışmanın yorgunluğu üzerlerindeydi. Hacer Ana divanda oturmuştu. Sırtı yastığa yaslı, elleri dizlerinde, yüzü asık… Eve girenlere dönüp bakmadı bile.

Hatice yumuşak bir sesle, “Hoş gelmişsin anne,” dedi.

Hacer Ana duymamış gibi davrandı. Gözlerini başka tarafa çevirdi.

Hatice bir an durdu ama üzerinde durmadı. Eskisi gibi içine kapanan, her sözden alınan Hatice değildi artık. Zaman onu değiştirmişti. Evin kadını olduğunu kabullenmiş, sorumluluğunu omuzlamıştı. Ne bir bakıştan ürküyor ne de bir sessizlikten inciniyordu. Mutfağa geçti, sofrayı hazırlamaya koyuldu.

Mehmet de annesinin bu tavrını görmezden gelmedi. “Ana,” dedi sakin ama net bir sesle, “Hatice sana hoş geldin dedi.”

Sesinde saygı vardı ama aynı zamanda bir sınır da. Eskisi gibi annesinin her sözünü sineye çeken bir oğul değildi artık.

Hacer Ana başını hafifçe kaldırdı, dudaklarını kıpırdattı ama kelime çıkmadı. Sonra yine sustu.

Günler haftalara dönüştü. Evde kimse ona kötü davranmıyordu; ama kimse onun etrafında da dönmüyordu. Sözünün ağırlığı yoktu artık. Sofrada fikir sorulmuyor, evin düzeni onun isteğine göre kurulmuyordu.

Hacer Ana, oğlunun evinde ilk kez kendini bir misafir gibi hissetti. Hatta misafirden de öte… Sanki sığıntıydı.

O eski buyurgan, dediği dedik kadın gitmişti. Yerine sessiz, içine kapanık, çoğu zaman dalıp giden biri gelmişti. Bazen pencereden dışarı bakıyor, bazen elindeki tespihi farkında olmadan çeviriyordu. İçinde neyin hesaplaşması vardı, kimse bilmiyordu.

Köyde ise hayat değişmişti.

Makbule ile Hasan, aylar sonra ilk kez rahat bir nefes almışlardı. Evde bağırtı yoktu, sofrada huzursuzluk yoktu. Küçük şeylere bile gülünebiliyordu artık. Tarladaki işlerini birlikte yapıyor, akşamları yorgun ama huzurlu oturuyorlardı.

Ama Makbule’nin içi yine de tam rahat değildi. Geceleri bazen düşüncelere dalıyordu. Hacer Ana’yı hatırlıyordu. Ne kadar huysuz olursa olsun, o Hasan’ın annesiydi. Evin büyüğüydü.

Bir akşam, sobanın başında otururlarken yavaşça söze girdi:
“Hasan…”

Hasan başını kaldırdı. “Ne oldu?”

“İstersen… al getir ananı. Belki artık eski huylarından vazgeçmiştir. Başımızda bir büyüğümüz bulunsun.”

Bu söz, Makbule’nin olgunluğunun sessiz bir göstergesiydi.

Hasan bir süre sustu. İçinde hem geçmişin yarası hem şimdiki huzurun korkusu vardı.

“Bakalım,” dedi ağır ağır. “Yakında kasabaya gideceğim. Yanlarına uğrar, durum vaziyete bakarım.”

Makbule başını salladı.

Her ikisi de biliyordu ki bazen huzur, affetmekle sınanırdı.
Ve asıl imtihan, geçmiş kapıyı tekrar çaldığında başlardı.

Birkaç hafta sonra Hasan kasabaya gitti. İşlerini bitirdiğinde akşam olmak üzereydi. Güneş yavaş yavaş eğilmiş, sokaklara loş bir serinlik çökmüştü. İçinde tuhaf bir sıkıntı vardı. Adımlarını hızlandırdı ve ağabeyinin evinin kapısını çaldı.

Kapıyı Hatice açtı. Ardından Mehmet göründü. “Gel Hasan, hoş geldin,” dediler.

Hasan içeri girer girmez gözleri etrafı taradı. “Anam nerede?” diye sordu.

Mehmet’in yüzü bir an gölgelendi. “İçeride,” dedi kısık bir sesle. “Hasta yatıyor… Artık son günlerini yaşıyor.”

Bu söz, Hasan’ın göğsüne taş gibi oturdu. “Ne demek son günleri?” diye fısıldadı.

Mehmet derin bir nefes aldı. “Doktor öyle dedi. Biz elimizden geldiğince bakıyoruz. Ben de Hatice de çalışıyoruz biliyorsun. Sabah çıkıyoruz, akşam dönüyoruz. Her zaman yanında olamıyoruz ama elimizden geleni yapıyoruz.”

Hasan ağır adımlarla içeri geçti. Annesi sedirde yatıyordu. Yüzü iyice solmuş, yanakları çökmüştü. O güçlü, buyurgan kadından geriye ince bir gölge kalmış gibiydi. Gözleri yarı kapalıydı. Hasan yaklaştı, elini tuttu. El kemik gibi hafifti.

“Anam…” dedi, sesi titreyerek.

Hacer Ana gözlerini araladı. Oğlunu görünce bakışlarında kısa bir ışıltı belirdi. Dudakları kıpırdadı ama kelimeler çıkmadı.

Hasan o an içinde derin bir sızı hissetti. Onu kasabaya gönderdiği sabahı hatırladı. Söylediği sert sözleri… İçindeki kırgınlığı… Şimdi hepsi anlamsız görünüyordu.

O gece Hasan köye dönmedi. Annesinin başucunda oturdu. Bazen elini tuttu, bazen sessizce yüzüne baktı. İçinde bir pişmanlık, bir evlat aczi vardı.

Köyde Makbule ise telaşlanmadı. Hasan’ın kasabaya, abisinin ve annesinin yanına gideceğini biliyordu. 

“Demek gece orada kalacak,” diye düşündü. “Yarın gelir. Belki annesini de getirir.”

Evin içinde bir sessizlik vardı ama bu kez huzursuz değildi. Makbule içten içe bir şeylerin değişmek üzere olduğunu hissediyor, adını koyamadığı bir bekleyişle sabahı bekliyordu.

Çünkü bazen insan, geçmişle hesaplaşmadan geleceğe yürüyemezdi.
Ve Hasan o gece, annesinin başucunda sadece bir evlat olarak kalmıştı.

Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte Hasan bir taksi tuttu. Annesini dikkatlice arka koltuğa yerleştirdi. Yol boyunca pek konuşmadı. Hacer Ana’nın başı cam kenarına yaslıydı; gözleri kapalı, nefesi ince ve düzensizdi. Hasan ara sıra dönüp yüzüne baktı. İçinde hem acele hem geç kalmışlık duygusu vardı.

Taksi köyde evin önünde durduğunda Makbule perdeyi aralayıp baktı. Aracı görünce yüreği hızlandı. Hemen başörtüsünü düzeltti, kapıya koştu.

Hasan kapıyı açarken Makbule annesini o halde görünce bir an duraksadı. Zayıflamış, küçülmüş, sanki yıllarca süren sertliğini yolda bırakmış gibiydi.

“Hoş geldin ana…” dedi yumuşak bir sesle.

Birlikte koluna girdiler. Hasan bir yanından, Makbule diğer yanından tutarak Hacer Ana’yı yavaşça içeri aldılar. Her adımda sanki biraz daha hafifliyor, biraz daha kırılganlaşıyordu.

Makbule hemen odaya yöneldi. Yatağı havalandırdı, temiz çarşaf serdi, yastığı kabarttı. Bir yandan eli işteydi, bir yandan Hasan’a soruyordu: “Ne zamandır böyle?”

Hasan yorgun bir sesle cevap verdi: “Günlerdir hastaymış. Doktor ilaç vermiş ama… yaşlılık işte. Abimle Hatice yengem de çalışıyor ya… Gündüzleri pek ilgilenememişler.”

Makbule içini çekti. “Keşke önceden haber verselerdi. Ya da sen daha önce gitseydin. Alır getirirdin, ben bakardım.”

Sonra bir kararlılıkla ekledi: “Şimdi ona çok iyi bakacağım. Bir an önce iyileşecek.”

Sözleri umut doluydu ama yüreğinin derininde gerçeği biliyordu. Bu saatten sonra iyileşmek kolay değildi. Hacer Ana’nın yüzünde hayatın sonbaharı vardı.

Makbule yatağın kenarına oturdu. Kaynanasının elini tuttu. O el, bir zamanlar siniyi deviren, sert sözler savuran, evin düzenini tek başına belirleyen eldi. Şimdi ise ince, soğuk ve güçsüzdü.

Makbule içinden, “En azından son günlerinde ona iyi bakarım,” diye geçirdi.

Geçmişte yaşanan kırgınlıklar, söylenen ağır sözler o an anlamını yitirmişti. Hacer Ana’nın ona yaptıklarını hatırlıyor ama artık içinde öfke duymuyordu.

Çünkü bazı hesaplar hayattayken kapanır, bazıları ise insanın vicdanında erir giderdi.

O evde, yıllar sonra ilk kez, gelin ile kaynana arasında sessiz bir merhamet köprüsü kuruluyordu.

 

Yorum yazın

Yorum yazmalısınız
İsim yazmalısınız
Doğru bir email yazmalısınız
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmayacaktır.

İrfan BAŞARANOĞLU yazıları

Çok okunanlar