HEMŞİRE HANIM
Leyla, beklediği haberi bu sabah alacağına inanmak istiyordu. Günlerdir içinde büyüyen o sessiz bekleyiş, uykularını bölmüş; her sabah uyandığında kalbini hızla attırmıştı. Her gün bilgisayarın başına oturuyor, sınav sonuçlarının açıklanıp açıklanmadığını kontrol ediyordu. Çünkü sonuç açıklandığında alacağı haber, hayatını yalnızca değiştirmeyecek; yıllardır kurduğu hayalleri anlamlandıracaktı.
Birkaç ay önce Bahçelievler Sağlık Meslek Lisesi’ni başarıyla bitirmişti. Elinde diploması, yüreğinde insanlara dokunma arzusu vardı. Beyaz önlüğün ağırlığını daha giymeden hissetmiş, sorumluluğunu şimdiden omuzlarında taşımaya başlamıştı. Umutla endişe arasında gidip geliyor, “Ya olmazsa?” sorusunu her seferinde kendinden uzaklaştırmaya çalışıyordu. Çünkü Leyla için bu bekleyiş, yalnızca bir iş ya da kariyer meselesi değil; kendi ayakları üzerinde durabilmenin, hayata tutunmanın ilk sınavıydı.
Bilgisayarın güç düğmesine bastı. Ekranın açılmasını sabırsızlıkla beklerken gözlerini bir an bile ayıramıyordu. Zaman ağır ağır ilerliyor, geçen her dakika kalbinin üzerine biraz daha ağırlık bırakıyordu.
Bir anda ekran aydınlandı. Hemen ilgili internet sitesine girdi. Derin bir nefes aldı; o nefeste aylarca verdiği emek, geceleri kurduğu hayaller, beyaz önlükle koştuğu düşler vardı. Sonuç sayfası açıldı. Gerekli bilgileri girdi ve tuşa bastı.
Bir an oldu. Ne bir ses vardı ne de bir düşünce. Odanın içi, kalbinin gürültüsüne rağmen tuhaf bir sessizliğe gömüldü. Gözleri ekranda yazılı kelimelere takılı kaldı; okuduğunu anlıyor ama inanmakta zorlanıyordu.
Dudakları aralandı, ama tek bir kelime bile çıkmadı. Sevinç, bir çığlık gibi değil; derin, ağır ve sakin bir dalga gibi çöktü içine. Omuzlarındaki yükün yavaş yavaş çözüldüğünü hissetti.
Gözleri doldu. Bu, sadece bir sonucu görmenin sevinci değildi. Uykusuz gecelerin, ertelenmiş hayallerin, içten içe duyulan korkuların karşılığını almanın sessiz mutluluğuydu.
Leyla, ilk kez o an anladı: Bazı sevinçler gürültü istemez. İnsan, en mutlu olduğu anda bile susar.
Başarıyla bitirdiği okulu gibi, girdiği sınavı da başarıyla geçmiş; Kars Devlet Hastanesi’ne ataması yapılmıştı. Sevinçle mutfağa yöneldi. Kahvaltı masasına oturmaya hazırlanan anne ve babasına bu güzel haberi vermek için odasından hızlı adımlarla çıktı.
Leyla mutfağın eşiğinde durdu. Bir an, sanki kelimeler boğazında düğümlendi. Sonra gülümseyerek, titreyen bir sesle haberi söyledi.
Masanın başında oturan babası önce sustu. Çatalı elinde asılı kaldı, bakışları bir noktaya takılıp kaldı. Söylenenleri duyduğu hâlde cevap vermedi; çünkü bazı sevinçler, insana önce susmayı öğretirdi.
Annesinin gözleri doldu. Ellerini önlüğüne sildi, Leyla’ya doğru bir adım attı ama durdu. Gözlerinden süzülen yaşları saklamaya çalışmadı. O yaşlarda, yılların yorgunluğu, edilen dualar, içine atılan endişeler vardı.
Babası yavaşça başını kaldırdı. Gözleri nemliydi ama yüzünde derin bir gurur vardı. “Aferin kızım,” dedi, sesi her zamankinden daha kısık ama daha ağırdı. “Yolun açık olsun.”
O an mutfakta ne masa ne çay vardı. Sadece bir kızın emeği, bir annenin duası ve bir babanın susarak söylediği gururu duruyordu.
Birkaç gün sonra gerekli tüm evraklarını tamamladı, Kars’a gitmek için hazırlıklarını bitirdi. Annesiyle birlikte bavulunu hazırladı. Her yerleştirilen eşya, evden biraz daha uzaklaşmak gibiydi; her katlanan giysi, sessiz bir vedayı içinde taşıyordu.Formun Üstü
Tüm hazırlıklar bitince aklına Serap ablası geldi. O da aynı okuldan mezun olmuş, Leyla’dan iki sınıf üstteydi. Okul yıllarında, memleketi Erzincan’dan gelerek yatılı okuyan Serap’la aralarında güçlü bir bağ kurulmuş, kısa sürede abla–kardeş gibi olmuşlardı. Serap, iki yıl önce mezun olmuş; onun da tayini Kars Devlet Hastanesi’ne çıkmıştı.
İçini hafif bir rahatlama kapladı. Yalnız olmayacaktı. Hemen salona geçti, sehpanın üzerinde duran cep telefonunu aldı ve Serap’ı aradı.
Telefon kısa bir süre sonra açıldı. Leyla? Sesin titriyor, hayırdır?
Leyla haberi söylediğinde karşı tarafta bir anlık sessizlik oldu, ardından Serap’ın sevinçle yükselen sesi duyuldu. Biliyordum, dedi. Sen bunu başaracaktın. Kars zor gelir ilk başta ama insanı çabuk alıştırır kendine. Üşürsün, özlersin, bazen yorulursun… ama mesleğini gerçekten orada öğrenirsin.
Bir an durdu, sesi yumuşadı. Korkma, yalnız değilsin. Hastanede ben de seninleyim. İlk gününden itibaren yanında olacağım. Neyi, nasıl yapacağını birlikte öğreniriz. Hata yapmaktan da çekinme; herkes o yollardan geçti.
Sonra gülerek ekledi: Orası sadece bir görev yeri değil, insanın kendini tanıdığı bir yer. Güçlendiğini fark edeceksin. Sen zaten bu yükü taşıyacak yüreğe sahipsin.
Ardından ses tonu daha da yumuşadı: Şu an Erzincan’dayım, annemin yanındayım. Sen doğrudan buraya gel. Birkaç gün sonra Kars’a birlikte gideriz. Hem Erzincan’ı da gezdiririm sana.
Leyla, trenle gideceğini; bu yüzden Erzincan’da inip birkaç gün kalmanın ve birlikte yola çıkmalarının çok daha güzel olacağını söyledi.
Serap, bu habere hem iş açısından hem de çok sevdiği Leyla’yla aynı evde kalacak olmanın mutluluğuyla içten içe sevindi. Birlikte aynı evi paylaşacaklarını duymak, Leyla’nın bu konudaki son tereddütlerini de silip götürdü.
Leyla kendini ilk kez bu kadar güvende, bu kadar şanslı hissediyordu. Yol artık sadece bilinmeyene değil; paylaşılan bir hayata açılıyordu.
Telefon kapandığında Leyla’nın içindeki tedirginliğin yerini sakin bir cesaret almıştı. Artık yol belliydi. Serap ablasıyla aynı evi paylaşacaklarını önce annesine, sonra babasına söyledi. Bu haberi duyduklarında onların da içi rahatladı; kızlarını yalnız bir bilinmeze uğurlamıyor olmanın huzuru yüzlerine yansıdı.Formun Üstü
İki gün sonra yolculuğa başlamak üzere Yüksek Hızlı Trene bineceği Söğütlüçeşme Tren İstasyonuna geldiklerinde istasyon her zamankinden daha kalabalık görünüyordu Leyla’ya. Anonslar yankılanıyor, insanlar telaşla bir yerlere yetişmeye çalışıyordu. O karmaşanın ortasında, Leyla için zaman yavaşlamıştı. Bavulu ayaklarının dibindeydi; eli bir annesinin, bir babasının üzerindeydi.
Annesi Leyla’nın yakasını düzeltti, sanki çocukluğundan kalma bir alışkanlığı yeniden hatırlamış gibi. Gözleri doluydu ama ağlamamaya kararlıydı. “Üşütme,” dedi sadece. O tek kelimenin içinde bir annenin bütün korkuları ve duaları vardı.
Babası biraz geride duruyordu. Konuşmak istiyor, ama kelimeleri seçemiyordu. Sonunda Leyla’nın omzuna elini koydu. Eli ağırdı; güven veren, alışık olduğu o baba eli. “Bende seninle gelmeliydim ama sen istemedin, Serap ablan var diye içim rahat. Gurur duyuyorum seninle,” dedi. Başka hiçbir şeye gerek yoktu.
Tren düdüğü çaldığında Leyla’nın içi burkuldu. Annesine sarıldı; o kucak, evin kokusunu, çocukluğunu, korunaklı günleri taşıyordu. Babasına sarıldığında ise ayakta durmayı, güçlü olmayı öğrendiğini hissetti.
Vagondan içeri adım attığında dönüp bir kez daha baktı. Anne ve babası oradaydı; el sallıyorlardı. Tren hareket etti. Leyla camdan bakarken gözleri doldu ama gülümsedi. Çünkü bu ayrılık, bir kopuş değil; kendi hayatına doğru atılmış cesur bir adımdı.
Formun Üstü
Formun Altı
Formun Üstü
Formun Altı
Tren hızlanırken rayların ritmi Leyla’nın kalbine karıştı. Camdan dışarı baktı; geride kalan evler, tarlalar, istasyonlar birer birer silinirken içindeki duygu da değişiyordu. Ayrılığın sızısı hâlâ tazeydi ama artık yerini meraka bırakmıştı.
Koltuğuna sessizce otururken başının üstünde yer alan bavulunun üzerindeki etikete takıldı gözü. İsmi yazılıydı. O an, ilk kez gerçekten yola çıktığını hissetti. Bu yolculuk, sadece bir şehir değişikliği değil; kendi hayatına doğru atılmış uzun bir adımdı.
Tren gecenin içine doğru hızla ilerledikçe Leyla’nın düşünceleri de duruldu. Serap’ın sözleri kulaklarında yankılandı. Yalnız değildi. Bu düşünce, rayların tekdüzeliği gibi sakinleştiriciydi.
İzmit, Eskişehir, Ankara, Kırıkkale, Yozgat derken; yedi saatlik bir yolculuğun ardından Yüksek Hızlı Tren Sivas Garı’na girdi. Leyla burada inecekti. Erzincan’a ulaşmak için ya bir süre bekleyip Doğu Ekspresi’ne binecek ya da otogara geçip otobüsle yoluna devam edecekti.
Leyla, bir an durdu. Kalabalığın ve telaşın içinde içgüdüsüne kulak verdi. Otobüs daha hızlı olabilirdi ama Doğu Ekspresi’nin ağır ilerleyen, insana düşünmeyi öğreten bir hali vardı. Beklemeyi seçti. Yedi saatlik hızlı bir yolculuktan sonra daha kısa mesafe ama yolculuk süresi hemen hemen aynı bu yolculuğu tercih etti.
Doğu Ekspresi’nin gelmesine daha vakit vardı. Leyla, bu süreyi Sivas’ı gezerek değerlendirmeye, şehrin kendine özgü yerlerini görmeye karar verdi. Bavulunu garın emanetine teslim etti; ardından garın önünde bekleyen dolmuşlardan birine binerek şehir merkezine doğru yola çıktı.
Sivas, Leyla’yı serin bir rüzgârla karşıladı. Şehir, ilk bakışta sessiz ve ağırbaşlıydı; sokaklarında acele yoktu. İnsanlar yürürken bile sanki geçmişe saygı gösterir gibi sakindi. Leyla, dolmuştan indiğinde derin bir nefes aldı. Bu şehir, yüksek sesle konuşmuyor; insanın içine doğru sesleniyordu.
Yürüdükçe taş binalar dikkatini çekti. Geniş avlular, kalın duvarlar, zamana direnen kapılar… Adımlarını ister istemez yavaşlattı. Bir köşeyi döndüğünde karşısına çıkan tarihî yapılarla durdu. Gördükleri, kitap sayfalarından çıkıp karşısına dikilmiş gibiydi.
Çifte Minareli Medrese’nin önünde bir süre kaldı. Göğe doğru uzanan minareler, yıllara meydan okuyan bir sabırla ayakta duruyordu. Taşların üzerindeki işlemelere baktıkça, kimlerin gelip geçtiğini düşündü. Ardından Buruciye Medresesi’ne yöneldi. Avlusunda yürürken ayak sesleri yankılandı; sanki geçmiş, hâlâ konuşuyordu.
Sivas’ın tarihi, Leyla’ya uzak gelmedi. Tam tersine, tanıdık bir duygu bıraktı içinde. Çünkü bu topraklar; emekle, sabırla ve susarak ayakta kalanların hikâyesini taşıyordu. Leyla, bu şehirde kısa süreli bir yolcu olduğunu biliyordu ama aldığı hissin uzun süre kendisiyle kalacağını da aynı anda fark etti.
Gece epeyce ilerlediğinde bir lokantaya girip karnını güzelce doyurduktan sonra gara döndü. Gecikme olmazsa tren birkaç saat içinde gelecekti. Önce bavulunu emanetten alarak bekleme salonuna geçti. Okumak için yanında getirdiği romanı sırt çantasından çıkarıp sayfalarını çevirmeye başladı.
Bir süre sonra uykusu ağır bastı. Kitabı kapattı, oturduğu koltukta gözlerini yumup uyumaya çalıştı. Kısa bir uykunun ardından yapılan anonsla irkilerek uyandı. Etrafına baktığında garın kalabalıklaştığını, insanların telaşla hareketlendiğini fark etti.
Saatine baktı. Trenin gelmek üzere olduğunu anladı. Bavulunu eline aldı ve ağır adımlarla trenin kalkacağı perona doğru yürüdü. İçinde, yeni bir yolculuğun eşiğinde olmanın sessiz heyecanı vardı.
Peronda trenin gelişi beklenirken hava serinlemişti. Rayların üzerinde biriken sessizlik, arada bir yapılan anonslarla bölünüyordu. Doğu Ekspresi gara girdiğinde metalin sesi, geçmişten gelen bir selam gibiydi.
Biraz ağır olan bavuluyla trene binmeye çalışırken zorlandığını gören genç bir adam yanına gelip yardım etmek istediğini söyledi. Leyla bu teklifi memnuniyetle kabul etti; çünkü bavulu trenin merdivenlerinden çıkarmakta gerçekten güçlük çekiyordu.
Yardımı için teşekkür ederek biletini kontrol etti, kompartımanını bulup içeri girdi. Ancak bavul hâlâ elindeydi; başının üzerindeki bagaj bölümüne yerleştirememişti. Onu bir kenara çekip kompartımana yerleşti.
Tam o sırada kompartımana eşiyle birlikte giren orta yaşlı bir beyefendi, Leyla’nın bavulunu fark etti. Hiçbir şey söylemeden bavulu alıp bagaj bölümüne yerleştirdi. Leyla ayağa kalkarak ona yardım etmeye çalıştı ve başını eğerek teşekkür mahiyetinde selam vererek gülümsedi. Bu yolculuk, daha başlamadan küçük iyiliklerle güzelleşmişti.
Koltuğuna oturduğunda zamanın yavaşladığını hissetti. Diğer yolcular da yerlerine oturuyor, tren yavaş yavaş hızlanıyordu. Bu sırada kompartımana, az önce garda kendisine yardım eden genç girdi. Sırtında büyükçe bir sırt çantası, elinde ise aynı şekilde iri bir bavul vardı. Onları bagaj bölümüne yerleştirdikten son kapı yanındaki koltuğuna oturdu. Ne o Leylayı fark etmişti nede Leyla onu.
Leyla kompartımandaki hareketlerle pek ilgilenmiyor, camdan dışarı bakıyordu. Tren ilerledikçe Leyla’nın içi de hafifledi. Rayların ritmi çocukluğundan kalma yolculukları hatırlattı ona; annesinin camdan bakarken sustuğu, babasının valizleri sessizce taşıdığı günleri…
Doğu Ekspresi, Leyla’yı sadece Erzincan’a değil; geçmişiyle bugünü arasındaki o ince çizgiye doğru da götürüyordu. Bu yolculukta acele yoktu. Çünkü bazı başlangıçlar, yavaş gidince anlam kazanırdı. Leyla cam kenarında otururken yardım eden gençte kapı yanında oturuyordu. Kompartımanda şimdilik dört kişi vardı
Formun Üstü
Formun Altı
Tren hafifçe sarsıldığında Leyla başını camdan çevirdi. O an, gençle göz göze geldiler. İkisi de kısa bir tereddüt yaşadı; ardından gencin yüzünde tanıdık, sıcak bir gülümseme belirdi. Leyla da hafifçe gülümsedi. Biraz önce telaşla tam teşekkür edemedim, size çok teşekkür ederim. Yoksa hâlâ merdivenlerde uğraşıyor olurdum herhalde.
Genç başını salladı. Trenlerde bavul işi her zaman zordur. Özellikle bu hatta.
Kısa bir sessizlik oldu. Tren hızlanmaya başlamıştı.
Ben Leyla, dedi sonunda. Memnun oldum, ben de… dedi genç, adını söylerken sesi rayların ritmine karıştı.
Leyla yeniden camdan dışarı baktı. Konuşma kısa sürmüştü ama yolculuk artık ona biraz daha tanıdık geliyordu. Camdan dışarıyı seyrederken, kendisine yardım eden genci de düşünmeden edemedi. Sarışındı; mavi gözleri vardı. Uzun sarı saçlarını arkadan toplamıştı. Üzerinde sade ama özenli bir hâl vardı; entelektüel bir görüntüsü olsa da yakışıklılığı ilk bakışta fark ediliyordu.
Bu düşüncelerden uzaklaşmaya çalışırken zaman ilerlemişti. Kompartımandaki orta yaşlı çift, gençlerle sohbete başladı. Leyla, Erzincan’da bir arkadaşıyla buluşacağını söyledi. Genç ise görev amacıyla Kars’a gittiğini; daha önce arkadaşlarıyla gezmek için Kars’a geldiğini ve bu yüzden şehre pek de yabancı olmadığını anlattı.
Adamın eşi, yanında taşıdığı çantadan karton bardaklar ve termos çıkardı. Çay ikram etti. Ardından börek uzattı. Leyla ve genç, teşekkür ederek börek teklifini nazikçe geri çevirdiler. Çayın buğusu kompartımanın içine yayıldı; yolculuk, tanımadık insanlar arasında paylaşılan küçük bir sıcaklıkla daha da yumuşadı.Formun Üstü
Öğlene doğru
Formun Altı
Öğlene Tren Erzincan Garı’na girdi. Peronda bir hareketlenme oldu. Leyla kompartımanın kapısına yöneldiğinde kalbi hızlandı. Tam o sırada gözleri gençle karşılaştı.
Genç, ne olduğunu hemen anlayarak ayağa kalktı. Kapı kenarında olması hem Leyla’ya yol vermesini hem de bavulunu bagaj bölümünden indirmesini kolaylaştırdı. Bavulu dikkatlice indirip vagonun kapısına kadar ona eşlik etti. Perona vardıklarında bavulu zemine nazikçe bıraktı.
İyi günler, dedi gülümseyerek.
Leyla da aynı sıcaklıkla karşılık verdi: Tekrar teşekkür ederim. Size de iyi günler, iyi yolculuklar.
Kısa bir veda oldu. Tren yeniden hareketlenirken Leyla peronda kaldı. Yol ayrılmıştı ama ardında, yolculuğa eşlik eden küçük bir iyiliğin izi kalmıştı.
Leyla bu düşüncelerden sıyrılıp etrafına baktığında Serap’ı kalabalığın arasında hemen tanıdı. El sallıyordu. Yüzünde bildik o sıcak gülümseme vardı. Leyla vagondan iner inmez birbirlerine sarıldılar. O sarılma, aylar sonra kavuşulan bir kardeşliğin, paylaşılacak yeni bir hayatın habercisiydi.
Hoş geldin, dedi Serap.
İyi ki buradayım, diye karşılık verdi Leyla.
O an Erzincan, Leyla’ya yabancı bir şehir gibi gelmedi. Çünkü bazı yerler, insanı insanla karşılar; ev hissi de tam orada başlardı.
Leyla ve Serap, kucaklaşmanın ardından bir taksiye binip Serap’ın evine geldiler. Kapıda onları Serap’ın annesi karşıladı. Güler yüzlü, sıcak bir karşılamaydı bu. İçeri girer girmez Leyla’nın önce bir duş almasını, ardından öğle yemeği için sofraya oturacaklarını söylediler.
Leyla duşunu alıp yol yorgunluğunu ve üzerindeki tren tozunu geride bıraktı. Sofraya geçmeden önce ailesini aradı. Erzincan’da, Serap’ın evinde olduğunu; yolculuğunun iyi geçtiğini söyledi. İçleri rahatlasın ister gibiydi.
Yemekten sonra Serap’ın annesi, Leyla’nın biraz uzanıp dinlenmesini önerdi. Serap da gülümseyerek, zaman kalırsa dışarı çıkıp kısa bir gezinti yapabileceklerini, olmazsa ertesi günü sabahtan akşama kadar Erzincan’ı birlikte gezeceklerini söyledi.
Leyla başını salladı. İlk kez uzun zamandır kendini bu kadar güvende ve acele etmeden bir yere ait hissediyordu.Formun Üstü
Leyla, kendisi için hazırlanan yatağa uzandığında gözlerini kapar kapamaz uykuya daldı; hava kararana kadar deliksiz uyumuştu. Gezip dolaşma işi ertesi sabaha kalmıştı.
Akşam yemeğini yedikten sonra sofrayı toplamaya yardımcı oldu. Bulaşıklar makineye yerleştirildikten sonra Serap çay suyunu koydu, birlikte salona geçtiler. İkisi yan yana oturup koyu bir sohbete dalarken Serap’ın annesi de koltukta, elinde örgüsüyle onları izliyor; arada bir kulak kabartıyordu.
Serap ve Leyla okul günlerinden söz ederken çaylarını yudumluyor, sohbeti gittikçe derinleştiriyorlardı. Serap, Kars’ı ve hastaneyi anlatıyor; çalışma düzeninden, insanlarından kısa kısa bahsediyordu. Leyla ise can kulağıyla dinliyordu.
Saat epeyce ilerlediğinde Serap’ın annesi iyi geceler dileyip odasına çekildi. Sohbet daha da koyulaştı; konu, ister istemez geleceğe dair hayallere geldi.
Bir ara Serap, yolculuğun nasıl geçtiğini sordu. Leyla, trende tanıştığı yakışıklı gençten ve kompartımandaki orta yaşlı çiftten bahsetti.
Serap gülerek, Desene yakışıklı bir gençle yolculuk yapmışsın. Tahmin ediyorum ki pek de sıkılmamışsındır, dedi.
Leyla’nın yanakları hafifçe pembeleşti. Adını bile bilmiyorum, dedi. Söyledi ama trenin gürültüsünden duyamadım.
Serap omuz silkti. Ne olacak, Kars’ta nasılsa bir gün karşılaşırsınız. O zaman sorarsın.
İkisi de gülmeye başladı. Gecenin sessizliğinde, çayın buğusu ve gençliğin hafif umutları salona yayıldı.
Leyla sabah güneşinin perde aralığından süzülen ışığıyla uyandı. Uzun ve dinlendirici bir uykunun ardından içi hafiflemişti. Mutfağa geçtiğinde Serap ve annesi kahvaltı sofrasını hazırlıyordu. Çayın kokusu, evin içine yayılmıştı.
Kahvaltıdan sonra Leyla ve Serap dışarı çıktılar. Erzincan sabahları sakindi; sokaklar yeni uyanıyordu. Kısa bir yürüyüş yaptılar, Serap bildiği yerleri anlattı. Parklardan geçtiler, dükkân vitrinlerine baktılar. Leyla, şehrin dinginliğini sevdi. Erzincan ona acele etmeyen, insana nefes aldıran bir yer gibi gelmişti.
Bir kafede oturup çay içtiler. Leyla etrafı seyrederken, hayatının bu yeni dönemine alışmaya çalıştığını fark etti. Artık yoldaydı ve bu yol, korktuğu kadar yalnız değildi.
Eve döndüklerinde akşam olmuştu. Serap, yarın yola çıkacaklarını söyleyince Leyla bavulunu yeniden açtı. Birlikte eksiklere baktılar; kalın kazaklar, atkı, eldiven… Kars’ın soğuğu şimdiden konuşuluyordu.
Leyla eşyalarını yerleştirirken bir an durdu. Bu kez bavulunu kapatırken içi daha sakindi. Çünkü nereye gittiğini, kiminle gittiğini biliyordu.
Serap içini çekerek, Annemi de götürmek istiyorum ama şimdilik gelmek istemiyor. “Belki yaza doğru gelirim,” diyor, dedi.
Leyla gülümseyerek, Keşke gelseydi, bize can yoldaşı olurdu, diye karşılık verdi.
Erzincan’daki son geceleri de bir önceki gece gibi koyu sohbetlerle geçti. Gülüştüler, sustular, hayaller kurdular. Zamanın nasıl aktığını fark etmediler.
Sabah erkenden kalktılar. Serap’ın annesinin hazırladığı bol çeşitli, sıkı bir kahvaltı yaptılar. Ardından anneleri, trende yemeleri için börek, köfte ve meyve hazırladı; hepsini özenle paketledi.
Leyla ve Serap, yolculuk için son kontrollerini yaptılar. Bavullar kapandı, salon kapısının eşiğinde kısa bir duraklama oldu. Leyla gülümseyerek, Hazırız, dedi.
Leyla daha sonra pencereye yöneldi. Erzincan’dan ayrılacaklardı ama önlerinde yeni bir şehir, yeni bir başlangıç vardı. Kars artık bir isim değil; adım adım yaklaştıkları bir hayattı.
Öğlene doğru bir taksiye binip Kars’a gitmek üzere gara geldiler. Kısa bir bekleyişin ardından tren perona girdi. İki gün önce Leyla’yı buraya getiren tren, şimdi onu buradan alıp başka bir hayata doğru götürüyordu.
Tren durduğunda kapılar açıldı. Leyla ve Serap, bavullarıyla birlikte vagona yöneldiler. Basamakları çıkarken Leyla kısa bir an durdu. Ardından içeri adımını attı; bu adım, geride bırakılanlardan çok, önünde duranlara aitti.
Serap bavulları ona uzatırken Leyla, iki gün önce bavulu için kendisine yardım eden genci düşündü. Serap’ın “Al şunları,” diyen sesiyle irkildi, düşüncelerinden sıyrıldı. Bavulları trene çıkarmışlardı ama önlerinde bir engel daha vardı: bagaj bölümü.
Kompartımanlarını bulup bavulları içeri taşıdıktan sonra, ikisi birlikte zorlanarak da olsa bavulları yerleştirdiler. Serap, nefeslenirken Leyla’ya takıldı: Şimdi senin o yakışıklı delikanlı burada olsaydı, bu kadar yorulmazdık.
Leyla’nın yüzü yine pembeleşti. Gülümsedi ama bir şey söylemedi.
Kompartımana yerleşip ikisi de karşılıklı cam kenarına oturdu. Tren henüz hareket etmemişti. Leyla, Erzincan Garı’na son kez baktı. Peronda bekleyen insanlar, vedalaşmalar, el sallayanlar… Hepsi bir anlık görüntü gibi gözlerinin önünden geçti.
Serap karşı koltuğa otururken gülümsedi. Hazır mısın?
Leyla başını salladı. Hazırım, dedi.
Tren ağır ağır hareket etti. Erzincan geride kalırken Leyla’nın içi burkulmadı. Çünkü bu ayrılık, bir eksilme değil; bir tamamlanmaydı. Önlerinde Kars vardı. Yeni bir şehir, yeni bir görev, yeni bir hayat…
Rayların ritmi yeniden başladı. Leyla camdan dışarı bakarken içinden sessizce geçirdi: Bazı yolculuklar insanı bir yere değil, kendine götürür.
Tren ağır ağır raylar üzerinde hareket ederken raylardan yükselen o tanıdık ses vagonun içine yayıldı. Leyla, pencere kenarına iyice yerleşip camdan dışarı baktı. Erzincan yavaş yavaş geride kalıyordu; istasyon binaları, peronda el sallayan insanlar ve aceleyle yürüyen görevliler birer gölge gibi uzaklaştı.
Şehirden çıkıldıkça manzara değişmeye başladı. Geniş bozkırlar, sararmış otlar ve arada bir yükselen çıplak tepeler uzanıyordu gözlerinin önünde. Fırat’ın kıyısına yakın yerlerde toprak biraz daha koyulaşıyor, suyun verdiği hayat sessizce kendini hissettiriyordu. Tren bazen bir köyün kıyısından geçiyor, birkaç ev, bir minare ve dumanı tüten bacalar kısa bir anlığına görünüp kayboluyordu.
Dağlar yaklaştıkça hava serinledi sanki. Ufuk çizgisi sertleşmiş, taş ve toprak ağır bir suskunluğa bürünmüştü. Tünellerden geçerken kararan cam, Leyla’ya kendi yüzünü yansıtıyor; her tünelden çıkışta ise başka bir manzara, başka bir sessizlik karşılıyordu onu.
Leyla, bu uzun yolun sadece şehirleri değil, içindeki bazı alışkanlıkları da geride bıraktığını hissetti. Kars’a uzanan raylar, ona bilinmeyeni değil; sabırla bekleyen bir hayatı fısıldıyordu. Tren ilerledikçe kalbindeki tedirginlik yerini yavaş yavaş kabullenişe, ardından da sessiz bir umuda bıraktı.
Serap camdan dışarı bakıp, “Bak,” dedi, “asıl Doğu şimdi başlıyor.”
Leyla başını salladı. Yol uzundu ama artık gözünü korkutmuyordu.Formun Üstü
Tren Kars’a yaklaştıkça manzara ağır ağır değişti. Pencereden görünen toprak artık bembeyaz bir örtünün altına girmişti. Kar, bozkırın sertliğini yumuşatmış ama soğuğun varlığını daha da belirgin kılmıştı. Uzakta görünen dağlar sisin içinde silikleşiyor, rayların iki yanındaki direkler beyazın içinden sessizce geçip gidiyordu.
Vagonun içi sıcaktı ama camın ötesinde keskin bir ayaz hissediliyordu. Leyla nefesini cama verdi; buğu anında oluştu, parmaklarıyla küçük bir boşluk açtı. Dışarıda kar taneleri savruluyor, trenin hızıyla yön değiştiriyor, sanki yolcuları karşılamaya hazırlanıyordu.
Erzurum’dan sonraki küçük istasyonlar birer birer geride kalırken, peronlarda kalın montlara sarınmış insanlar görünüyordu. Omuzlar düşük, adımlar temkinliydi. Kars, daha uzaktan bile kendine has bir duruş sergiliyordu; acele etmeyen, sert ama vakur.
Tren yavaşladığında metalin soğuk sesi raylara çarptı. Leyla kalbinin hızlandığını hissetti. Bu, Erzincan’daki heyecana benzemiyordu. Daha derin, daha ağır bir duyguydu bu. Soğuk, sadece havada değil; insanın içini yoklayan bir sınav gibiydi.
Kars Garı göründüğünde kar altındaki binalar, yüksek tavanlı yapılar ve sarı ışıklar Leyla’ya yabancı ama tanıdık bir his verdi. Kapılar açıldığında içeri dolan soğuk hava yüzüne çarptı; nefesi kesildi bir an. Serap montunun fermuarını çekip gülümsedi: “Alışacaksın,” dedi, “Kars böyle karşılar insanı.”
Leyla perona ilk adımını attığında ayaz ayakkabısının içinden kemiklerine kadar işledi. Ama o adımda korkudan çok kararlılık vardı. Karın altında kalan bu şehir, ona kolaylık vaat etmiyordu. Ama bir yerlerde, tam da bu soğuğun içinde, kendine ait bir hayatın başlayacağını hissediyordu.
Formun Altı
Gardan çıkar çıkmaz vakit kaybetmeden bir taksiye bindiler. Karla kaplı sokaklardan geçerken Leyla camdan dışarı baktı; sarı sokak lambalarının altında parlayan beyazlık, şehre sessiz ama ağırbaşlı bir hava katıyordu. Birazdan varacakları ev, artık yalnızca Serap’ın değil, onun da yuvası olacaktı.
Apartmanın önüne geldiklerinde taksici de yardım etti. Bavullar asansöre yerleştirildi, kapılar kapandı. Asansör yukarı çıkarken Leyla’nın içindeki heyecan hafif bir ürpertiye dönüştü. Yeni bir şehir, yeni bir iş, yeni bir hayat… Hepsi birkaç adım ötedeydi.
Serap kapıyı açtı. Bavulları birlikte içeri aldılar. Leyla eşiği geçerken sağ ayağıyla adım attı; dudaklarının arasından sessiz bir dua döküldü. “Allah’ım, bu evde ve bu yeni hayatta bana kolaylık ver,” diye geçirdi içinden.
Evin içi sıcacıktı. Kaloriferler yanıyor, dışarıdaki ayazın sertliği daha kapıdan girerken geride kalıyordu. Serap hiç vakit kaybetmeden evi gezdirdi. Salon, mutfak, banyodan sonra boş odayı gösterdi. “Burası senin,” dedi gülümseyerek. “İstediğin gibi yerleşirsin.”
Leyla odanın kapısında bir an durdu. Henüz boştu ama gözünde şimdiden perdeler, küçük bir kitaplık, pencere kenarında bir sandalye canlandı. Burada yalnızca uyumayacak, düşünecek, büyüyecek, belki de kendini yeniden tanıyacaktı.
Serap, “Yarın sabah çıkarız,” dedi. “Odan için ne gerekiyorsa alırız. Hem Kars’ı biraz tanımış olursun hem de hastaneyi gösteririm sana.”
Leyla başını salladı. İçinde hafif bir yorgunluk vardı ama daha baskın olan şey huzurdu. Uzun bir yolun sonunda, soğuk bir şehirde, sıcak bir başlangıç yapmıştı.
Ertesi sabah erken uyandılar. Dışarıda gece yağan kar hâlâ yerindeydi; sokaklar beyaz, hava keskin ama berraktı. Serap kahvaltıyı hazırlarken Leyla pencereden dışarı baktı. İnsanlar kalın montlarıyla yürüyordu, nefesler buhar olup havaya karışıyordu. Kars, sertliğini saklamıyor ama insana kendini kabul ettiriyordu.
Kahvaltının ardından kalın atkılar sarıldı, eldivenler takıldı. “Hazırsan çıkalım,” dedi Serap. İlk durak, Leyla’nın odası için gerekli olanlardı. Ne de olsa artık burası onun eviydi.
Çarşıya indiklerinde Leyla etrafı dikkatle izledi. Dükkanlar sade ama samimiydi; vitrinlerde yün kazaklar, kalın perdeler, battaniyeler vardı. Esnafın sesi sert havaya inat sıcak çıkıyordu. Serap her yeri biliyor gibiydi; bir dükkândan perde, diğerinden halı, küçük ama kullanışlı bir masa aldılar. Leyla her eşyayı seçerken “Bu benim odam olacak,” düşüncesiyle bakıyordu. Bu fikir içini hem ürkütüyor hem de sevindiriyordu.
Bir kırtasiyede küçük bir masa lambası ve not defteri aldı. “Gece nöbetlerinden sonra yazarsın belki,” dedi Serap göz kırparak. Leyla gülümsedi. Henüz başlamamış bir hayatın alışkanlıkları bile yavaş yavaş şekilleniyordu.
Soğuk kendini iyice hissettirmeye başlayınca bir kafeye girdiler. Buharı tüten çaydan birer yudum alırken Leyla etrafına baktı. Yan masalarda oturan insanlar, kalın paltolarını çıkarmış, kendi hâllerinde sohbet ediyordu. Kimse acele etmiyor gibiydi; şehir, insanı yavaşlatan bir ritme sahipti.
Alışveriş tamamlandığında elleri dolu, içleri daha da doluydu. Leyla poşetleri taşırken yorgundu ama mutluydu. Tüm bu eşyaları mobilya aldıkları mağaza götürmüşler mobilyaları getirecek araba ile göndermelerini istemişlerdi. Araba akşama doğru gelecekti. Artık Kars sadece bir görev yeri değil, eşyalarıyla, sokaklarıyla, insanlarıyla ona ait olmaya başlayan bir yerdi.
Serap eve dönerken, “Bak,” dedi, “birkaç güne kadar burayı evim gibi değil, evimiz gibi hissedeceksin.”
Leyla başını salladı. İçinden sessizce, zaten hissetmeye başladım, diye geçirdi. Bindikleri dolmuştan eve varmadan iki durak önce indiler. Burası hastanenin kapısının önüydü.
Serap eliyle binayı işaret etti. “İşte,” dedi, “mesai günlerin artık burada geçecek.”
Hastane beş katlı, genişçe bir binaydı. Şehir hastaneleri kadar görkemli değildi ama düzenli ve sağlam duruyordu. Leyla bir süre dışarıdan baktı. Kapıdan girip çıkan insanlar, ambulansın sesi, hastanenin kendine özgü hareketliliği… Hepsi kısa süre sonra onun günlük hayatının parçası olacaktı.
Serap, “İstersen içeri girip gezdireyim,” dedi. Leyla başını salladı. “Bugünlük dışarıdan görmek yeter,” diye karşılık verdi. Alışverişin yorgunluğu üzerindeydi; hem eşyalar erken gelebilirdi. Eve gidip onları karşılamak istiyordu.
Eve doğru yürürken yanından geçtikleri hastaneye son bir kez baktı. İçinde hafif bir heyecan, belirsiz ama sıcak bir umut vardı. Çok yakında, bu kapıdan bir çalışan olarak girecekti.
Birkaç saat sonra aldıkları eşyalar gelmiş, yukarı taşınmıştı. Serap’la birlikte odayı yerleştirdiler. Perde asıldı, halı serildi, masa pencerenin yanına çekildi. Leyla bir adım geri çekilip odasına baktı. Burası artık onun yuvasıydı; daha doğrusu, büyük bir yuvanın içinde yalnızca kendisine ait küçük ama güvenli bir yerdi.
İşleri bitince görüntülü aramayla ailesini aradı. Kamerayı önce odasına çevirdi, sonra evi gösterdi. En son pencereye yürüyüp dışarıyı açtı; Kars’ın karla örtülü sokakları, sarı ışıkların altında sessizce uzanıyordu. Leyla’nın yüzündeki mutluluk ekrandan taşıyordu. Ailesi de bu sevince ortak oldu, dualar eksik olmadı.
Telefon kapandığında Leyla bir an durup derin bir nefes aldı. Yarın pazar günüydü. Ertesi gün ise Serap’la birlikte hastanedeki görevlerine başlayacaklardı. Yeni bir şehir, yeni bir hayat ve beyaz önlükle atılacak ilk adımlar… Hepsi artık çok yakındı.
Pazar gününü dinlenerek bavulundaki giysilerini yerleştirerek geçiren Leyla Serapla birlikte markete giderek alışveriş yaptılar. Öğlen ve akşam yemeğini yedikten bir süre televizyon izleyerek sohbet ettiler. Yarın başlayacağı ilk mesai gününün heyecanı ile odalarına çekildiler.
Sabah erkenden kalkmışlardı. Serap, hemşire kıyafetlerinin üzerine kalın montunu giymiş, atkısıyla ağzını burnunu iyice sarmıştı. “Sen de böyle yap,” diye tembihledi Leyla’yı. “Sabah ayazı fena olur burada.”
Birlikte evden çıktılar. Soğuk, yüzlerini keser gibiydi. Sessiz sokaklardan geçerek hastaneye doğru yürümeye başladılar. Leyla’nın adımları biraz tedirgindi; ilk günün heyecanı, ayazdan daha keskin hissediliyordu.
Hastaneye girdiklerinde Serap, Leyla’yı kendi servisinin hemşire odasına götürdü. Birer çay söylediler. Leyla çayını yudumlarken etrafı izliyor, hastanenin ritmine kulak veriyordu. Serap ise bir yandan gelen hastalarla ilgileniyor, bir yandan da gün içinde yapacağı işleri kafasında planlıyordu.
İşler biraz hafifleyince Serap başhekimliği aradı. Başhekimin hastanede olduğunu öğrenince, yerine bakması için bir arkadaşından rica etti. Önce başhemşirenin yanına gittiler. Kısa bir tanışmanın ardından hep birlikte başhekimin odasına geçtiler.
Tanışma faslı tamamlandıktan sonra başhekim, Serap ya da başhemşire eşliğinde personel servisine gidip işe başlama için gerekli prosedürlerin tamamlanmasını istedi. Bu sırada Leyla’nın çalışacağı polikliniğin de belirleneceğini söyledi.
Odadan çıkıldığında başhemşire, işlerinin yoğun olduğunu belirterek Serap’tan Leyla’yla ilgilenmesini rica etti. Serap gün boyunca Leyla’nın tüm işlemlerini tek tek tamamladı; evraklar, imzalar, kartlar… Giyeceği formaya kadar her şey hazırdı.
Geriye yalnızca tek bir konu kalmıştı: Leyla’nın hangi poliklinikte çalışacağı.
Akşam mesai bitiminde hastaneden çıkıp eve vardıklarında Leyla’nın içinde gururla karışık tarifsiz bir sevinç vardı. Uzun zamandır hayalini kurduğu emeline kavuşmuştu. Artık bekleyen değil, başlayan taraftaydı.
Yemeklerini yediler. Günün yorgunluğu biraz dinlenince hafifledi. Leyla ardından yeni aldığı formasını çıkarıp özenle ütüledi. Kumaşın üzerinden geçen ütü, sanki bugüne kadar yaşadığı tüm bekleyişlerin de üzerinden geçiyordu. Formasını hazır ettikten sonra sandalyenin arkasına astı.
Yarın sabah, artık resmen görevine başlayacaktı. Beyaz önlüğün ağırlığını değil; taşıdığı sorumluluğu, gururu ve umutları hissederek…
Sabah hastaneye geldiklerinde başhemşire, Serap’ı arayarak Leyla’yla birlikte odasına gelmelerini istedi. Odaya girdiklerinde başhemşire, Leyla’nın Dahiliye Polikliniği’nde Doktor Murat’la birlikte çalışacağını söyledi.
Ardından Serap’tan ricada bulunarak Leyla’yı polikliniğe götürmesini, ilk gün yapması gerekenleri anlatmasını istedi. Serap, daha önce anlattıklarının üzerinden bir kez daha geçti. Günlük iş akışını, dikkat etmesi gereken ayrıntıları tek tek hatırlattı.
“Zorlandığın bir durum olursa,” dedi, “hiç çekinmeden beni ara. Ne olursa olsun.”
Leyla başını salladı. Bu sözler içini rahatlattı.
Serap, onu poliklinikte bıraktıktan sonra kendi görev yerine döndü. Leyla ise yeni formasının içinde, biraz heyecanlı ama bir o kadar da hazır, ilk mesai gününe doğru adımını attı.Formun Üstü
Leyla, gelen hastaların kayıtlarını yapıyor, bir yandan da doktorun gelmesini bekliyordu. Yaşlı bir amcanın kaydını alırken gerekli bilgileri dikkatle not ediyordu ki kapı hızla açıldı. Doktor, selam vermeden odasına doğru yöneldi.
Leyla yüzünü tam olarak görememişti. Yine de refleksle, “Hoş geldiniz doktor bey,” diyebildi.
Doktor hiç duraksamada, “Hoş bulduk, ilk hastayı alalım,” dedi ve odasına geçti.
Leyla kayıt işlemini tamamladı. Kalemi bir an elinde durdu. İçinde hafif bir heyecan vardı. Birazdan birlikte çalışacağı doktordu bu. Yaşlı amcayı nazikçe yönlendirirken kendi kendine derin bir nefes aldı.
Artık iş başındaydı. Hastaları tek tek içeri alıyor, kayıtları düzenliyor, her adımı dikkatle takip ediyordu. Tam bu sırada masanın üzerindeki telefon çaldı. Arayan Serap’tı. İlk gününün nasıl geçtiğini, zorlanıp zorlanmadığını, takıldığı bir konu olup olmadığını sormak için aramıştı. Leyla kısa ama rahatlatıcı bir cevap verdi. Serap, “Sonra yine ararım,” diyerek telefonu kapattı.
Bir süre sonra hasta muayeneleri tamamlandı. Ortalık biraz sakinleşmişti ki telefon yeniden çaldı. Leyla, yine Serap arıyor sanarak ahizeyi kaldırdı.
“Efendim Se—” diyecekti ki söz yarım kaldı. “Efendim,” diyebildi sadece.
Karşıdan bir erkek sesi gelmişti. “Ben Doktor Murat,” dedi. “Bir hastanın dosyasıyla ilgili birkaç bilgi rica edeceğim.”
Leyla hemen bilgisayar ekranına döndü. İlgili hastanın dosyasını bulup istenen bilgileri tek tek aktardı. Konuşma kısa ve resmiydi. Telefon kapandığında Leyla bir an yerinde kaldı.
İçinde belirsiz bir şaşkınlık vardı. Bu sesi tanıyordu. Emin gibiydi. Ama bu nasıl mümkün olabilirdi? Daha yeni geldiği bu şehirde, ilk kez gördüğü bir insanın sesi neden bu kadar tanıdık geliyordu?
Sabahki “hoş bulduk” anı geldi aklına. Hayır, o kadar kısa bir konuşma değildi bu hisse sebep olacak olan. Bu ses, sanki daha önce bir yerde… daha uzun, daha sakin bir ortamda duyulmuştu.
Leyla başını hafifçe salladı. Olmaz, dedi içinden. Sadece yorgunluk.
Ama kalbi, bu açıklamaya pek ikna olmamıştı.Formun Üstü
Öğle arası yaklaşmıştı. Leyla yemeğe çıkmak için hazırlanıyordu ki doktorun hâlâ odasında olduğunu fark etti. Doktor Murat öğle arasına çıkmamıştı. Leyla bir an duraksadı; bu durumda nasıl çıkacağını bilemedi.
Tam o sırada telefon çaldı. Arayan Serap’tı. Onu beklediğini, birlikte yemeğe gideceklerini söylüyordu. Leyla, doktorun hâlâ içeride olduğunu, bu yüzden çıkıp çıkamayacağından emin olamadığını anlattı. “Yanına gir, yemeğe çıkacağını söyle,” dedi Serap. “Yoksa aç kalırsın. Ben poliklinikteyim, seni bekliyorum.”
Telefon kapandı.
Leyla kısa bir an düşündü. Sonra derin bir nefes alıp kapıyı hafifçe tıklattı ve içeri girdi. Doktor Murat, elindeki dosyaya eğilmiş, dikkatle satırları okuyordu. Başını kaldırmadan,
“Buyurun,” dedi.
Leyla durumu kısaca anlattı, öğle yemeği için izin istedi. Doktor Murat başını dosyadan kaldırmadan, “Tabii, afiyet olsun,” dedi ve yeniden dosyada yazılı olanları okumaya devam etti.
Leyla teşekkür edip odadan çıktı. Adımlarını hızlandırarak Serap’ın bulunduğu polikliniğe gitti. Birlikte yemekhanenin olduğu kata inerlerken, içindeki hafif gerginliğin yerini yavaş yavaş bir rahatlama aldığını fark etti. İlk gün, küçük tereddütlerle ama sağlam adımlarla ilerliyordu.
Yemekte Serap, Leyla’nın yüzüne dikkatle baktı. “Bir düşünceli hâlin var,” dedi. “Nedir?”
Leyla önce geçiştirmek istedi. “Bir şey yok,” dedi ama Serap ısrar edince dayanamadı. Doktor Murat’ın sesini tanıdığını hissettiğini, sanki onu daha önce bir yerde görmüş, hatta sohbet etmiş gibi geldiğini anlattı.
Serap gülerek başını salladı. “İnsan insana benzer,” dedi. “Sesler de öyle. Belki İstanbul’dan tanıdığın birine benziyordur. Takma kafana.”
Leyla da gülümsedi ama içindeki o küçük soru işareti tam olarak silinmedi.
Yemekten sonra ikisi de kendi görev yerlerine döndüler. Gün devam ediyordu; Leyla için ise her saat, bu yeni hayatın biraz daha içine girmek demekti.
Bir süre sonra telefon yeniden çaldı. Arayan Doktor Murat’tı.
“Hemşire Hanım, yanıma gelir misiniz?” dedi ve telefonu kapattı.
Leyla yerinden kalktı. Kapıyı hafifçe tıklatıp içeri girdiğinde doktor, masanın üzerinde duran bir isim listesini Leyla’ya doğru itti. “Burada adı yazılı hastaların dosyalarını alıp benimle yataklı servise gelir misiniz?” dedi.
Bu kez doktor konuşurken yüzünü Leyla’ya dönmüştü.
Leyla olduğu yerde donup kaldı.
Karşısındaki; sarışın, mavi gözlü, uzun sarı saçlarını arkadan bağlayan o gençti. Tren yolculuğunda bavuluna yardım eden, Erzincan Garı’nda nazikçe vedalaştığı o yakışıklı genç… Şimdi Doktor Murat olarak karşısında duruyordu.
Bir anlık sessizlik oldu. Kalbi göğsünde hızla çarpıyordu.
“Ta… tabii efendim,” diyebildi sonunda.
Odasından çıktığında kalbinin küt küt attığını hissediyordu. Dosyaları hazırlarken elleri hafifçe titredi. Bu kadar tesadüf olur mu? diye geçirdi içinden.
Kars’a geliş, tren, o yolculuk… Hepsi bir anda anlam kazanmış gibiydi. Ve Leyla, bu hikâyenin henüz daha yeni başladığını hissediyordu.
Mesainin bitimine az bir süre kala Doktor Murat’la Leyla’nın kontrolleri tamamlanmıştı. Odalarına döndüklerinde ikisi de çıkmaya hazırlanıyordu. Doktor Murat kapıdan çıkarken bir an durdu, başını çevirip Leyla’ya baktı. Söylemek istediği bir şey var gibiydi ama vazgeçti; hiçbir şey demeden çıktı.
Leyla da toparlandı. Serap’ın polikliniğine uğradı ve birlikte hastaneden çıktılar.
Eve geldiklerinde her zamanki düzen başladı. Ev toparlandı, akşam yemeği hazırlandı, sofraya oturuldu. Günün yorgunluğu konuşmaların arasına karıştı. Bir süre sonra Leyla çay demledi, tepsiyi alıp salona geçti. Serap’ın yanına oturdu. Televizyon açıktı; arada bakıyor, arada hastanede yaşadıklarını konuşuyorlardı.
Bir anda Leyla sustu. Elindeki çay bardağını masaya bıraktı. Sonra Serap’a döndü.
“Abla,” dedi, “sana bir şey söyleyeceğim.”
Serap merakla ona baktı. “Söyle bakalım,” dedi. İçinden, işle ilgili bir soru soracağını düşünüyordu.
Leyla derin bir nefes aldı. Bu kez anlatacağı şey, yalnızca iş değildi.
“Doktor Murat’ın sesi neden bana tanıdık geliyordu, şimdi anladım,” dedi Leyla. “O… trende bana yardım eden gençti.”
Serap bir an sustu. Gözleri büyüdü. Ardından kahkahayı bastı.
“Tesadüfün böylesi!” dedi. “Koca Kars’ta bir gün karşılaşırım dersin, meğer yanı başındaymış.”
Sonra gülümseyerek Leyla’ya baktı, sesinde hafif bir ima vardı: “Hadi hayırlısı bakalım…”
Leyla utangaç bir tebessümle çayından bir yudum aldı. İçinde beliren duygunun adını koymaya cesaret edemese de kalbinin o tesadüfe çoktan bir anlam yüklediğini hissediyordu.
Sabah hastaneye geldiklerinde Leyla, dünkü heyecandan farklı bir heyecanın içindeydi. Daha tanıdık, daha farkında bir duyguydu bu. Kalbi hızlı atıyordu ama ürkek değildi.
Doktor Murat geldiğinde, dünküne göre daha sıcak bir tavır sergiliyordu. Gülümseyerek,
“Günaydın hemşire hanım… yani Leyla Hanım, nasılsınız?” diye sordu.
Leyla kısa bir duraksamadan sonra, “Teşekkür ederim, iyiyim,” dedi.
Doktor Murat başını salladı, tebessüm ederek odasına yöneldi. Kapıdan girerken dönüp,
“Hastalarımızı alabiliriz,” dedi.
Leyla derin bir nefes aldı. Bilgisayar ekranına döndü. Parmakları klavyede ilerlerken, içindeki heyecanın bu kez yalnızca ilk gün olmanın telaşı olmadığını biliyordu.
Hasta muayeneleri tamamlandığında Leyla’nın masasındaki telefon çaldı. Arayan Doktor Murat’tı; onu odasına çağırıyordu. Leyla kapıyı hafifçe tıklatıp içeri girdi.
Doktor Murat, masasının önünde duran, hastaların dertlerini dinlerken oturttuğu sandalyeyi işaret ederek, “Buyurun, lütfen oturun,” dedi.
Leyla oturdu. Doktor Murat kısa bir an sustu, boğazını temizledi ve sonra söze girdi:
“Siz… Sivas’ta trene binen, Erzincan’da inen ve birlikte yolculuk ettiğimiz hanımefendi değil misiniz?” diye sordu.
Leyla başıyla onayladı. “Evet, oyum,” dedi.
İkisi de bir an birbirlerine baktılar. Ardından aynı anda gülümsediler.
Doktor Murat, hafif bir tebessümle, “Dağ dağa kavuşmazmış ama insan insana kavuşurmuş,” dedi.
Bir süre sohbet ettiler. Konuşma ne çok uzundu ne de mesafeliydi; sanki yolculuk orada kalmış, şimdi kaldığı yerden devam ediyordu. Sonra Doktor Murat, öğleden sonra yine yatan hastaları kontrol edeceğini söyledi. Masasının üzerindeki isim listesini Leyla’ya uzattı.
Leyla listeyi alırken, bu tesadüfün artık sadece bir rastlantı olmadığını hissediyordu.
Günler böyle geçip giderken aylar geçmiş, kırların ve dağların üzerindeki beyaz örtü kalkmış, yerini yeşilin her tonunun hâkim olduğu, aralarında çeşit çeşit çiçeklerin renklendirdiği bir örtü almıştı.
Bir gün Serap’ın annesi telefon etti. İki gün sonra yanlarına geleceğini söylemişti. Bu haber Serap’ı hem sevindirmiş hem de telaşlandırmıştı. Çünkü iki gün sonra nöbeti vardı ve annesini nasıl karşılayacağını düşünüyordu.
Leyla, Serap’ın bu telaşlı halini fark edip sordu: “Ne oldu, niye böyle telaşlısın?”
Serap derin bir nefes aldı ve anlattı.
Leyla gülümsedi: “Telaşlandığın şeye bak! Ben yarın nöbetçiyim, öbür gün de izinliyim. İstersen ben istasyona gider karşılarım. Hem o, benim de annem,” dedi.
Serap bunu duyduğunda içi rahatlamış, yüzüne hafif bir gülümseme yerleşmişti. Küçük bir yük kalkmış gibi hissediyordu.
Serap’ın annesini istasyonda karşılayan Leyla sıcacık kucaklaşmanın ardından, “Serap nöbetçi, bu yüzden ben karşılamaya geldim,” dedi.
Eve geldiklerinde Leyla hemen kahvaltı sofrası hazırladı. “Sizin hazırladığınız kahvaltılar gibi olmasa da beni mazur görün,” dedi gülümseyerek.
Serap’ın annesi yanında getirdiği bir kutuyu açtı. İçerisinden kendi elleriyle hazırladığı reçeller, marmelatlar, börek ve poğaçalar çıkardı ve masaya koydu. “Şimdi hem senin hem de benim hazırladığım kahvaltı gibi oldu,” dedi neşeyle.
Ertesi sabah Leyla çayı demledi, Erzincan’dan gelen börekten bir parça aldı ve yola koyuldu. Giderken Serap’ın annesi birkaç parça börek ve poğaçayı paketleyip Leyla’ya verdi: “Hastanede arkadaşlarınla yersin,” dedi.
O saatte birlikte kahvaltı yapacağı arkadaşları yoktu; herkes kendi polikliniğinde işinin başındaydı. Sadece Doktor Murat vardı ve ancak ona ikram edebilirdi.
Hastaneye vardığında hemen Serap’ın yanına uğradı. Serap’a, annesinin de kalktığını, kahvaltı masasıyla birlikte kendisini beklediğini söyledi.
Serap, Leyla’nın elindeki paketi görünce sormadan edemedi: “Bu nedir, annemiz mi verdi?”
“Evet,” dedi Leyla. “Börek ve poğaça. Burada arkadaşlarla yememiz için. İstersen biraz verebilirim, zaten hangi arkadaş vakit bulup yanına gelip bunlardan yiyecek? Ama ben Doktor Murat’a ikram edebilirim.”
Serap anlamlı anlamlı bakarak, “Yaa, hadi öyle olsun,” dedi.
Böylece Serap, eve gitmek üzere hastaneden ayrıldı. Leyla’da kendi polikliniğine gitti. Bugün de dünkü gibi fazla hasta yoktu. Kendi kendine, Havalar ısınıyor, ondan mı hastalar ve hastalıklar azalmış, diye düşündü.
Üç hastanın muayenesi tamamlanınca artık odada hasta kalmamıştı. Leyla, çay ocağını arayarak iki büyük fincan çay istedi. Çaylar geldiğinde, dolabında bulunan bir tabak aldı ve içine börek ve poğaçadan birkaç parça koydu. Ardından doktorun odasına gidip masasına bıraktı. “Serap hemşirenin annesi dün Erzincan’dan geldi, bunu o yapmış. Size de ikram edeyim dedim,” dedi.
Doktor Murat teşekkür etti. Sabah evden kahvaltı yapmadan çıktığını hatırlayarak, çabucak atıştırmaya başladı. Leyla ise onun mutluluğunu izlerken, bu küçük jestin günün telaşı içinde ne kadar sıcak bir an olduğunu fark etti.
Bir süre sonra Doktor Murat, elinde boş tabak ve fincanla gelerek onları Leyla’nın masasına bıraktı. “Teşekkür ederim,” dedi. “Serap hemşirenin annesinin ellerine sağlık, çok lezzetlilerdi. Zaten ev yemeklerini özlemişim.”
Leyla tebessüm etti, başını salladı.
“Canım ev yemeği istediğinde keşfettiğim bir yer var,” diye ekledi Doktor Murat. “Orada nefis ev yemekleri var, arada bir uğruyorum.”
Leyla, bu küçük sohbetin sıcaklığıyla içten bir gülümseme takındı. Günün yorgunluğu bir anlığına da olsa hafiflemişti.
“Bu nefis börek ve poğaçaları yiyince canım yine ev yemeği çekti,” dedi Doktor Murat, birden pat diye ekleyerek, “Bu akşam seninle oraya gidelim mi? Hem anne kız biraz baş başa kalır, sohbet ederler.”
Leyla hafifçe gülümsedi. “Bilmiyorum, teşekkür ederim… Ama Serap ablama bir sorayım bakalım, o ne diyecek,” dedi.
Doktor Murat gülümseyerek başını salladı: “Sor bakalım, senden haber bekliyorum,” diyerek odasına geçti.
Leyla, küçük bir heyecanla Serap’a dönüp durumu anlatmak için hazırlandı. Cebinden telefonunu çıkarttı ve Serap’ı aradı. Olanları heyecanla anlattı.
Serap, telefonun öbür ucunda hafifçe haince gülümseyerek, “Dur, ben de anneme sorayım bakalım, o ne diyecek,” dedi.
Birkaç dakika sonra Serap tekrar Leyla’ya döndü: “Gidebilirmişsin,” dedi. Ardından ekledi: “Kızım, kocaman oldun. Böyle şeyler için neden bizden izin alıyorsun? Ama iyi ediyorsun, teşekkür ederim. Seni çok seviyoruz, görüşmek üzere.”
Telefonu kapattıktan sonra Serap annesine dönerek, “Bu kız çok iyi, kendisini bizden biri olarak görüyor. Beni ablası, seni de annesi olarak… Allah bahtını açık etsin,” dedi.
Annesi de, “Amin,” dedi. Ardından merakla sordu: “Peki bu Doktor Murat kim?”
Serap, gülümseyerek tek tek annesine anlattı: Doktor Murat’ı, tren yolculuğunu, nasıl tanıştıklarını ve Leyla ile olan kısa sohbetlerini. Annesi dinledikçe gözleri parladı, gülümsemesi yüzünden hiç eksik olmadı.
Güzel bir ortamda yenen yemekten sonra kahvelerini içen Doktor Murat ve Hemşire Leyla, işletmeden çıkarak Murat’ın arabasına doğru yürümeye başladılar. Güzel havanın tadını çıkarıyor, birbirleriyle keyifli sohbet ediyorlardı.
Doktor Murat bir an durdu, Leyla’ya dönerek, “Eve gitmen şart mı? Biraz yürüyelim mi?” diye sordu.
Leyla’nın aklına hemen Serap’ın sözleri geldi: Kocaman oldun… Biraz düşündükten sonra, “Tamam, ama fazla geç kalmamak şartıyla,” dedi.
Kars Kalesi’ne doğru kaldırımları arşınlarken sohbetleri derinleşti. Yolculukları ve Leyla’nın göreve başlamasından sonra oluşan dostlukları üzerine konuştular. Yan yana yürürken elleri zaman zaman birbirine değiyordu; Leyla böyle anlarda hafifçe elini çekiyordu.
Bir süre sonra Murat, Leyla’nın elini nazikçe ama sıkıca tutarak, “Neden ellerini kaçırıyorsun?” diye sordu.
Leyla utangaç bir tavırla, “Ben alışkın değilim… Şimdiye kadar hiçbir erkekle el ele dolaşmadım,” dedi.
Murat’ın gözleri ışıldadı, tebessüm etti ve “Öyleyse ben ilk olayım. Ve bir daha asla elini bırakmayayım,” dedi.
Leyla, hafifçe gülümsedi. İçinde hem utangaç hem de sıcak bir mutluluk vardı. İki el birbirini tutarken sanki iki kalp de birbirine sarılıyordu.
Yaklaşık bir saat kadar sonra hava kararmaya başlamıştı. Murat, Leyla’yı oturdukları apartmanın önüne getirip arabadan indirdi ve uzun süre arkasından baktı. Leyla apartmana girip asansöre bindi ve üçüncü katın zilini çaldı; Murat hâlâ aşağıda, arabasında hayallere dalmıştı.
Bir süre sonra çalan cep telefonunun çalan zil sesi ile kendine geldi. Hastaneden arıyorlardı; bir hastasının durumu hakkında bilgi verip ne yapmaları gerektiğini soruyorlardı. Murat, hastaneye yakın olduğunu, iki-üç dakikaya orada olacağını söyleyerek hastaneye doğru yöneldi.
Serap, yüzü al al olmuş olarak içeri giren Leyla’yı sıkıştırmaya başladı:
“Neler oluyor, anlat bakalım!”
Serap’ın annesi araya girerek hafifçe sitemkâr bir şekilde, “Kızım, rahat bırak onu. Hem sana ne? Sen kendine bak, bu zaman oldu kucağıma bir torun veremedin,” dedi.
Leyla, üzerini değiştirip yanlarına geldiğinde, akşam yemeğini ve yemekten sonra yaptıkları gezintiyi utana sıkıla anlattı.
Serap’ın annesi gülümseyerek karşılık verdi: “Kızım, böyle masum bir ilişkinin neyinden utanıp sıkılıyorsunuz? Eğer düşünceleriniz ciddi ise oturur, bir karar verir, ailelerinizi haberdar eder ve güzel bir sonuca bağlarsınız. Ama şimdilik daha erken; biraz birbirinizi tanıyın, huyunuzu öğrenin ondan sonra. Bizim zamanımızda böyle miydi; kızı isterler, babaları da verirdi. İki birbirini tanımayan insan bir ömür beraber yaşardı.”
Leyla ve Serap, annelerinin sözlerini dinlerken hem şaşırmış hem de içten bir gülümseme ile birbirlerine baktılar. Daha sonra Yaşlı kadın demek ev yemeklerini özlüyormuş öyleyse bir akşam davet edin de gelsin tam bir ev yemeği yesin hem böylelikle bizde onu daha yakından tanımış oluruz dedi.
Bir hafta sonu Doktor Murat, davete uyarak yemeğe geldi. Başlangıçta biraz sıkılgan bir şekilde yemek masasında oturuyordu, ama Serap’ın annesinin tatlı dili ve sıcakkanlı sohbeti sayesinde kısa sürede bu sıkılganlığı üzerinden attı.
Sohbet ilerledikçe, Serap’ın annesi sözleri yumuşatarak Leyla ile Murat’ın ilişkisine değindi. Doktor Murat, ciddi ama samimi bir sesle, birbirlerini çok sevdiklerini, bazı tesadüf ve rastlantıların ikiliyi birbirine bağladığını, evlenmek istediklerini ve bu durumu ailelerine haber vereceklerini söyledi.
“Geriye kalan görevlerimizde sizlerin desteği bizim için çok önemli,” dedi Murat, “Ama burada en yakınlarımızdan biri olarak sizin fikrinizin de bizim için çok değerli olduğunu bilmenizi istiyoruz.”
Serap’ın annesi, gülümseyerek onlara bakıp, gençlerin samimiyetini ve kararlılığını görmenin verdiği memnuniyetle, Serap’a da göz kırparak, “Öyleyse siz bilirsiniz, biz de yanınızdayız,” dedi.
Bu konuşmalardan günler sonra, aileler ve gençler arasında güven dolu, samimi ve sıcak bir ortam oluşmuş ve bu iki genç hak ettikleri mutluluğa kavuşmuş oldular.

































