SOKAKTA YAŞAMAK
2026 yılının ocak ayının son günüydü. Almanya’nın Düsseldorf şehrinden, oğlumuzu ve gelinimizi ziyaret etmenin verdiği mutlulukla, eşim yanımda, bağlantılı bir uçak seferiyle Malatya’ya doğru yola çıkıyorduk. Bavullarımızda eşyadan çok anılar, aklımızda vedaların ve onların yabancı bir ülkede, gurbette kalıyor olmasının burukluğu vardı.
Oğlumuz ve gelinimiz, ikisi de doktor. Ülkedeki yaşam ve ekonomik şartlar sebebiyle yurtdışına yerleşmeye karar vermişlerdi. Türkiye’deyken de bizden ayrı, başka bir şehirde görev yapıyorlardı ama şimdi daha da uzaklardaydılar; başka bir ülkede… Sanki gurbetten gurbete savrulmuşlardı.
Düsseldorf’taki son akşamımız, kışın erken çöken karanlığıyla birlikte sessizleşmişti. Pencereden dışarı baktığımızda sokak lambalarının altında ağır ağır yağan yağmur, vedanın yaklaşmakta olduğunu fısıldar gibiydi. Evde her zamankinden daha az konuşuluyor, söylenen her söz sanki biraz daha dikkatle seçiliyordu. Kimse vedayı erkenden çağırmak istemiyordu.
Ertesi sabah havalimanına doğru yola çıktığımızda, otobüste ve trende kısa cümleler ve uzun suskunluklar vardı. Düsseldorf Havalimanı her havalimanı gibi kalabalığıyla akıp gidiyordu ama bizim için zaman yavaşlamıştı. Kontuarlara yaklaşırken, insanın boğazına oturan o tanıdık duygu yine kendini gösterdi. Sarılmalar uzadıkça kelimeler kısaldı, gözler daha çok konuştu. “Kendinize dikkat edin” cümlesi, her zamanki gibi her şeyin yerine geçiverdi.
Uçağa geçtiğimizde eşimle yan yana oturduk. Motorların uğultusu başlarken içimde garip bir sessizlik vardı. Camdan dışarı baktım; birazdan küçülüp kaybolacak olan şehirde, ardımızda bıraktığımız ev, yollar ve çocuklarımızın hayatı vardı. Uçak havalandığında, insan sadece bir şehirden, bir ülkeden değil, bir parçayı da kendinden koparıp götürüyor gibiydi.
Aktarma yapacağımız İstanbul Sabiha Gökçen havalimanına vardığımızda aktarma yapacağımız uçak çoktan havalanmıştı. Zaten rötarlı uçuşun verdiği sıkıntıların üzerine buda katmerli bir sıkıntı olmuştu. Havalimanında zaman, tabelalardaki saatlerle değil, yorgunlukla ölçülüyordu. Geniş salonlarda yankılanan anonslar birbirine karışıyor, farklı dillerde söylenen cümleler kulağımıza uğultu gibi geliyordu. İnsanlar bir yerlere yetişme telaşı içindeyken biz, biraz dinlenmek amacıyla koltuklara yan yana oturmuş, şimdi ne yapacağımızın düşüncesi ve yetkililerden gelecek olan ne yapmamız gerektiğinin haberini beklemenin ağırlığını omuzlarımızda hissediyorduk.
Eşim çantasından biletleri çıkarıp boş yere bir kez daha kontrol etti, sonra sessizce yerine koydu. Konuşacak çok şey vardı belki ama yorgunluk kelimeleri de esir almıştı. Arada bir göz göze geliyor, hiçbir şey söylemeden anlaşabiliyorduk. O bekleyiş anlarında insan, yolculuğun ne kadarını mesafelerin ne kadarını ayrılıkların oluşturduğunu daha iyi anlıyor.
Kafeden aldığımız kahve kokusu havaya karışmıştı ama ne tadı vardı ne de dermanı. Dakikalar ilerledikçe ayaklarımız ağırlaşıyor, Omuzlarımıza çöken yorgunluk daha da belirginleşiyordu. Yetkililerden aldığımız haber ile sevinçten çok, “nihayet” duygusu geçti içimizden. Çünkü bu yolculuk, sadece bir ülkeden diğerine değil, hasretin bir duraktan diğerine taşınmasıydı. Bizleri lüks bir otele yönlendirdiler ve bir gece burada kalacağımızı ve ertesi gece aynı saatte tekrar memleketimiz Malatya’ya uçacağımızı haber verdiler.
Bunun üzerine biz de ilgili ofise başvurup işlemlerimizi yaptırdık. Yetkililerin yönlendirmesiyle bir servis aracına bindik ve adı verilen otele doğru yola çıktık. Saatler gece yarısını çoktan geçmişti. Yorgunluk bedenime çökmüş, günün ağırlığı omuzlarıma binmişti. Otele vardığımızda konuşacak hâlimiz bile yoktu. Kısa bir duş alıp yatağa uzandığımızda, sanki günlerdir uykusuzmuşuz gibi, birkaç dakika içinde uykuya teslim olduk.
Sabah geç saatlerde uyandık. Zamanın aceleci olmadığını bilmek içimi biraz rahatlattı. Kahvaltımızı yaptık, sonra dışarı çıkıp biraz yürümek istedik; ama yağmur buna izin vermedi. Islak sokaklara bakıp geri döndük. Otele sığınmak, o an için en doğru yerdi. Uçuş saatimize hâlâ çok vardı.
Odamıza çıkıp televizyonu açtık. Görüntüler akıp giderken düşüncelerim başka yerlere sürüklendi. Öğle ve akşam yemekleri birbirine karıştı; saatler ağır ağır ilerledi. Sonunda yola çıkma vakti yaklaşınca sessizce hazırlanmaya başladık.
Dışarıda yağmur şiddetini artırmıştı. Rüzgârın savurduğu damlalar odamızın penceresine çarparken, içimde tanıdık bir hüzün dolaşıyordu. Hava kararmış, hava iyice soğumuş, pencereden dışarı baktığımda kentin ışıkları yanmış, dışarıdaki soğuk adeta içimize sızar olmuştu. Sanki sadece şehir değil, akşam da ağırlaşmıştı.
Servis otele geldiğinde, havalimanına gidecek yolcu olarak yalnızca eşimle ben vardık. Eşim şoförün arkasındaki koltuğa geçti, ben de şoförün yanına oturdum. Otelden ayrılırken içimde hafifleyen bir duygu vardı; eve dönmenin, iki gün boyunca üstümüze çöken sıkıntıyı geride bırakacak olmanın sessiz hazzını yaşıyorduk.
Havalimanına doğru ilerledikçe yağmur daha da şiddetlendi. Arabanın silecekleri hiç durmadan bir sağa bir sola gidip geliyordu; sanki cama vuran her damlayı yetiştirmeye çalışıyorlardı. Bu havada normalde kısa olan yol gözüme uzadıkça uzuyormuş gibi görünüyordu. İçimde tuhaf bir huzursuzluk vardı ama nedenini bilmiyordum.
Birkaç cadde dolaştıktan sonra, havalimanına yakın bir kavşakta, orta refüjde trafik ışıklarının yanında bir karartı ilişti gözüme. İlk anda bunun rüzgârda savrulmuş siyah bir kaban olduğunu düşündüm. “Herhâlde biri düşürmüştür,” diye geçirdim içimden. Tam o sırada kırmızı ışık yandı ve araç durdu.
Gözüm yerdeki karartıya takılı kaldı. Yağmurun altında, iki büklüm hâlde duran şeyin bir kaban olmadığını o an fark ettim. Bu, şiddetli yağmurun altında sessizce oturan bir insandı. İçimden bir şey koptu. Eşime ve şoföre gösterdim.
Eşimle göz göze geldik. Hiçbir şey söylemedik. Söylenecek söz yoktu belki de. Ama bakışlarımızda aynı duygu vardı: şaşkınlık, acı ve derin bir çaresizlik. Şoför, sanki bu manzaraya çoktan alışmış gibi, “Bu koca İstanbul’da daha böyle niceleri var,” dedi.
O cümle içimde yankılandı. Camdan dışarı baktım, yağmur hâlâ yağıyordu. Eve dönüyorduk ama içimde bir şey yerinden kıpırdamıştı. O kısa yol boyunca, düşüncelerim bir türlü susmadı.
Günler geçti. Evimize döndük, hayat kaldığı yerden akmaya devam etti. Sabahlar sabaha, akşamlar akşama karıştı. Ama o kavşak, o yağmur ve orta refüjde iki büklüm oturan o insan, içimde bir yere takılıp kaldı.
Bazen durup dururken aklıma geliyordu. Bir ses, bir görüntü, hatta cama vuran yağmur damlaları yetiyordu. O an yeniden canlanıyordu gözümde. Kırmızı ışık, sileceklerin telaşlı sesi ve yağmurun altında sessizce oturan o insan… Oysa biz eve dönüyorduk. Sıcacık bir yuvaya, kuru giysilere, bir fincan çaya.
Günler sonra fark ettim ki mesele sadece onu görmek değildi. Asıl ağırlık, hiçbir şey yapamamış olmaktı. Arabanın içinde oturmuş, bakmış ve susmuştuk. Hayat bizim için akmaya devam ederken, onun hayatı o kavşakta, yağmurun altında kalmış gibiydi.
Eşimle bazen göz göze geldiğimizde, konuşmadan anlaşıyorduk. O da hatırlıyordu. Biliyordum. Çünkü bazı anlar anlatılmaz, sadece taşınır.
O günden sonra yağmur bana hep o insancığı, o genç çocuğu hatırlattı. Her kırmızı ışıkta, her orta refüjde gözüm istemsizce etrafa kaydı. Belki o çocuk yine oradaydı, belki de değildi… Ama bildiğim bir şey vardı: Bazı görüntüler insanın içinden hiç çıkmıyor. Günler geçse de yıllar geçse de.
Dünya, ikinci milenyumun ilk yirmi altı yılını doldurmaya hızla ilerlerken, ülkemde yaşananlar içimi daha da ağırlaştırıyordu. Bir yanda villalarda, rezidanslarda süren lüks hayatlar vardı; öte yanda soğukta, yağmurda, sokak köşelerinde tutunmaya çalışan hayatlar…
Kimi, kendisine alınan kıyafeti marka olmadığı için beğenmiyor; kimi, eski bir kabanın altında yağmurla baş başa kalıyordu. Kimi daha iyi bir hayat umuduyla yurt dışına gidiyor; kimi, ayaklarında gidecek derman bile kalmadan sokakta yaşıyordu.
Kimisi önüne konan pasta, böreği beğenmezken; kimisi çöpten bulduğu bir parça ekmekle, sokak ortasında karnını doyuruyordu.
Bütün bunları düşünürken kendime kızdım. Yüksek sesle değil, kimsenin duymadığı bir yerde. O gece arabada susmuş olmama, gözlerimi kaçırmamaya çalışıp yine de kaçırmış olmama… Utanç, insanın içinden geçen ama adını koyamadığı bir duyguymuş; o an bunu anladım.
Çünkü biz o kavşakta durup sonra yolumuza devam etmiştik. Islanmamıştık, üşümemiştik, karnımız aç değildi. Sıcak evimize dönüyorduk. O ise yağmurun altında kalmıştı. Benim payıma düşen sadece bakmak olmuştu.
Günler sonra bile içimde dönüp duran asıl soru şuydu: Görmek yeterli miydi? Belki bir şey yapamazdım, belki yapabileceğim şey çok küçüktü. Ama hiçbir şey yapmamış olmak, zaman geçtikçe daha ağır geliyordu.
Vicdan bazen yüksek sesle konuşmaz; insanın içine çöker, sessizce yerini alır. O günden sonra her yağmurda, her kırmızı ışıkta bu sesi duydum. Unutmadım. Unutamadım. Belki de unutmamak, kendime verdiğim tek cevaptı.
O günden sonra kendime büyük sözler vermedim. Dünyayı değiştireceğimi de söylemedim. Sadece şunu bildim: Bir dahaki sefer gözlerimi kaçırmamaya çalışmak yetmeyecekti. Belki yine her şeyi düzeltemezdim ama en azından durmayı, sormayı, el uzatmayı deneyecektim.
Umut bazen büyük laflarda değil, insanın vicdanıyla baş başa kaldığı o sessiz kararlarda saklıydı. Ve ben, o kararı yağmurun altında, kırmızı bir ışıkta vermiştim.
































