SON DAKİKA

KÖYÜMÜZE DÖNELİM

KÖYÜMÜZE DÖNELİM
A- A+

Ömer, bahçedeki ağaçların büyük bir kısmını suladıktan sonra eve doğru dönerken karşıdan gelen kızları fark etti. Hemen yolun kenarına çekildi; sessizce, onların yanından geçip gitmesini bekledi. Kızlar, yüzüne bile bakmadan yollarına devam ettiler. İçlerinden yalnızca Fadime, göz ucuyla ona baktı.

Fadime’nin bu kısacık bakışı, Ömer’in yüreğini hoplattı. Omzunda taşıdığı kürek bir anlık dalgınlıkla elinden yere düştü. Gürültüyü duyan kızlar kendi aralarında gülüşmeye başladılar. İçlerinden yalnızca Fadime gülmedi; aksine, arkadaşlarına içerlemiş gibi suratını astı.

Kızlar uzaklaşıp giderken Ömer eğilip küreğini yerden aldı. Tam o sırada, Fadime’nin başını çevirip bir kez daha kendisine baktığını gördü. Bu bakış, Ömer’in içindeki duyguları iyice kabarttı.

Ömer, yıllardır Fadime’yi seviyordu; ama bir türlü bu sevgiyi dile getirememişti. Fadime de artık Ömer’e karşı hislerini saklayamaz hâle gelmişti; yine de ilk adımın Ömer’den gelmesini bekliyordu. Köy yerinde bir kızın gidip “seni seviyorum” demesi yakışık almazdı.

Ömer, eve doğru yürürken bir yandan Fadime’yi, bir yandan da yakında askere gidecek olmasını düşünüyordu. Duygularını askere gitmeden önce Fadime’ye açması gerektiğini çok iyi biliyordu; ama bunu nasıl yapacağını kestiremiyor, çekiniyordu. Kendi kendine karar vermeye çalışıyordu: Askerden önce bu işi mutlaka halletmeliydi. Fadime’yi yalnız yakaladığı bir yerde her şeyi anlatmalıydı. Onun da kendisine gönlü olduğunu hissediyordu. Eğer Fadime’nin de kalbi kendindeyse, bir an önce ailesini gönderip en azından söz ya da nişan yapmalıydı.

Eve vardığında küreği bir kenara bıraktı, elini yüzünü yıkadı, üzerini değiştirdi. Babası Hasan, kahveden ondan önce gelmişti. Annesi Selver sofrayı hazırlamış, onların oturmasını bekliyordu.

Hep birlikte sofraya oturdular; ama Ömer iştahsızdı. Daha doğrusu yemiyor, yer gibi yapıyordu. Bunu fark eden annesi, neden doğru dürüst yemek yemediğini sordu. Babası da hem karısının hem de Ömer’in yüzüne dikkatle baktı.

Ömer “pek acıkmadım” dese de ikisi de bir şeyler olduğunu anlamıştı. Babası, “Askerlik yaklaşıyor, heyecanındandır,” dedi. Ama Ömer’in aklından bir türlü silemediği Fadime ve onunla nasıl yalnız kalıp konuşacağı düşüncesi, sofrada da peşini bırakmıyordu.

Ömer, yemekten sonra muhtara uğrayıp sulama işinin henüz bitmediğini, ertesi gün için de kendilerine nöbet yazmasını isteyecekti. Hem belki Fadime’ye de rastlardı. Babasıyla konuşup izin aldıktan sonra ayakkabılarını ayağına geçirdi, kapıdan çıktı.

Yol boyunca yine Fadime’yi düşündü; ama ne karşılaştı onunla ne de uzaktan da olsa görebildi. Muhtarla nöbet işini halledip geri dönerken, sanki bir mucize olmuştu. Fadime, elinde bir tabakla karşıdan kendisine doğru geliyordu.

Ömer önce gözlerine inanamadı. Birbirlerine iyice yaklaşınca Fadime söze girdi:
“Yarın ekmek pişireceğiz de evde ekşili maya kalmamış. Selver teyzeden aldım, eve dönüyordum,” dedi.
Sanki Ömer’in de kendisine bir şey söylemesini bekler gibiydi.

Ömer, “Bu fırsat bir daha ele geçmez,” diye düşündü. Cesaretini toplayıp,
“Fadime, sana bir şey söylemek istiyorum,” diye söze başladı.
Bir yandan etrafı kolluyor, bir yandan da içindeki her şeyi olduğu gibi anlatıyordu.

Fadime, belli etmemeye çalışsa da kalbi küt küt atıyor, mutluluktan uçacak gibi oluyordu. Ömer Fadime’nin söylediklerini, heyecandan tam olarak anlayamamıştı bile. Aklında kalan tek şey, Fadime’nin son sözleriydi: “Selver Teyze’yle Hasan Amca’yı gönderirsin, anamdan istetirsin.”

Fadime’nin babası yıllar önce vefat etmişti; annesiyle yalnız yaşıyordu. Köyde herkes onu ağırbaşlı, terbiyeli ve çalışkan biri olarak tanırdı. Biraz da sert mizaçlı olduğu için erkekler kolay kolay yanına yaklaşamazdı.

Fadime bunları söyledikten sonra yoluna devam etti. Ömer ise arkasından bakakaldı. Eve döndüğünde yüzü gülüyordu; öyle neşeliydi ki annesiyle babası şaşkın şaşkın ona baktılar. Evden çıkarken ki haliyle şimdiki hâli arasında dağlar kadar fark vardı.

Selver çayı demlemiş, bardaklara doldurup odaya getirmişti. Hasan televizyonun karşısında haberleri dinliyordu. Ömer, “Anne, baba… size bir şey söyleyeceğim,” dedi.

Babası, “Hele şu haberler bir bitsin, sonra söylersin. Acelesi yok,” dedi.
Ömer sustu, ne diyeceğini kafasında tekrar tekrar geçirdi.

Haberler bitince babası, “Hadi söyle bakalım, neymiş diyeceğin?” dedi.

Ömer, başından geçen her şeyi bir bir anlattı. Askere gitmeden önce bu işi halletmek istediğini de ekledi. Selver, konuşmaları baştan sona sessizce dinledi. “Fadime iyi kız, terbiyeli kız… Ama sözünü sakınmaz, dosdoğru söyler. Onu da bil, biraz düşün derim,” dedi.

Ömer kararlıydı: “Düşündüm ana. Askere gitmeden önce söz ya da nişanı yapalım.”

Hasan başını salladı: “Yarın haber salarız, ardından da istemeye gideriz.”

Ertesi gün Selver erkenden Fadime’nin evine gitti. Kabul olunca birkaç gün içinde isteme gerçekleşti. Ardından nişan yapıldı. Ömer askere gönlü rahat gitti.

Asker yolu sabır işiydi. Günler ayları kovaladı. Fadime gelen her mektubu sandığın en üstüne koydu, satır satır okudu.

Derken haber geldi: “Ömer terhis olmuş, yoldaymış.”

Kısa süre sonra düğün günü belirlendi. Köy bayram yerine döndü. Gelin alayı yola çıktı, davul-zurna çaldı.

Nikâh kıyıldı, dualar edildi. Oyunlar oynandı, halaylar çekildi. Akşam olduğunda yıldızlar gökyüzüne serildi; köy, sevinçle doldu.

Günler haftaları, haftalar ayları kovaladı. Fadime bir yandan evin işini çekip çeviriyor, bir yandan da Ömer’le birlikte bahçeye gidip bahçe işleriyle uğraşıyordu. Hasan ise bu tür işleri iyice oğlunun sırtına yıkmış, sabahları kahveye gidip akşamları eve döner olmuştu. Selver de kocasına bakıp onun gibi davranmaya başlamıştı ne ev işine el atıyor ne de başka bir şeyle ilgileniyordu. O da komşu komşu geziyor, “Gelin evde nasılsa… Biz artık ihtiyarladık, bundan sonra gelin çalışacak, biz oturacağız,” diyordu.

Bütün bunlar yetmezmiş gibi Fadime’nin yaptığı işleri de beğenmiyor, her fırsatta gelinine laf sokuyordu. Fadime ise Ömer’e olan sevgisinden ve büyüklere duyduğu saygıdan sesini pek çıkarmıyordu. Aradan bir yıldan fazla geçmişti; hâlâ çocukları olmamıştı. Selver bunu da gelininin başına kakar olmuştu.

Fadime’nin sabrı artık tükeniyordu. Bir gece odalarına çekildiklerinde Ömer’le konuşmaya karar verdi. Daha fazla dayanamadığını, köyden şehre taşınmak istediğini söyledi. Orada hem kendisinin hem de Ömer’in bir işe girip çalışabileceklerini düşünüyordu. Ömer’de Fadime ile annesi arasındaki geçimsizliği, yaşananları çok iyi biliyordu ama bugüne kadar sesini çıkaramamıştı. Babası ise işleri iyice boşlamıştı.

Aslında Ömer de bir süredir şehre gitme düşüncesini kafasında evirip çeviriyordu. Fadime, “Bu genç yaşta ömrümüzü buralarda çürütüyoruz,” dedi. “Şehre gidersek hem doktora gideriz, çocuk için de bir çaresine bakarız.”

Akşam çökmüş, evin içini loş bir sessizlik sarmıştı. Tandırın külleri hâlâ sıcaktı; duvarlara sinmiş duman kokusu, günün yorgunluğunu da beraberinde taşıyordu. Fadime sofrayı kurmuş, yemeği bakır sahanlara paylaştırmıştı. Ömer sessizce yerine oturdu. Hasan her zamanki gibi başköşeye geçti. Selver ise yüzünü asmış, daha kaşığı eline almadan homurdanmaya başlamıştı.

“Bu yemek de soğumuş,” dedi Selver, sahanın kapağını hırsla aralarken. “Bütün gün evde ne yaparsın bilmem ki…”

Fadime başını önüne eğdi. “Az önce indirdim, ana,” diyecek oldu ama sözünün sonunu getiremedi. Selver kaşığını tabağa sertçe vurdu.

“Az önceymiş… Hep aynı bahane! Ne elin yatkın ne de iş bilirsin. Bizim zamanımızda gelin dediğin, evin bereketi olurdu.”

Ömer başını kaldırdı, annesine bakmakla babasına bakmak arasında kaldı. Hasan kaşığını yemeğe daldırmış, olup biteni görmezden geliyordu.

Selver bu kez konuyu başka yere çekti: “Bir yıl geçti. Evde hâlâ çocuk sesi yok. Komşular soruyor, ben ne diyeyim? Dilime mi dolayayım gelini?”

Fadime’nin eli titredi. Kaşığı sofraya düşecek gibi oldu. Gözleri doldu ama ağlamadı. Yutkundu, sustu.

Ömer dayanamayıp, “Ana yeter,” dedi kısık bir sesle. “Her şeyin bir vakti var.”

Selver, oğluna sertçe döndü. “Sen sus! Sen de baban gibi oldun. İş güç bilmez, kahvede çürür gider.”

Hasan başını kaldırdı. “Kadın, uzatma,” dedi ama sesi ne sertti ne de caydırıcı.

O an evin içindeki sessizlik daha da ağırlaştı. Fadime sofrayı toplamak için ayağa kalktı. Selver arkasından seslendi: “Git tabii… Kaç sofradan. Zaten kaçacak yer arıyorsunuz.”

Fadime durdu. İlk kez başını kaldırıp Selver’e baktı. Sesi titriyordu ama kararlıydı:
“Ben kaçmıyorum ana. Dayanıyorum.”

Bu söz Selver’i daha da öfkelendirdi. “Dayanmakla olmuyor kızım. Bu ev sabır evi değil.”

Gece ilerledi. Fadime ile Ömer odalarına çekildiklerinde, evin duvarları hâlâ Selver’in sözleriyle çınlıyordu. Fadime yatağın kenarına oturdu, ellerini dizlerinin üzerine koydu.

“Ömer,” dedi, “ben daha fazla dayanamıyorum. Bu ev beni her gün biraz daha tüketiyor. Şehre gidelim… Burada kalırsak ikimiz de tükeniriz.”

Ömer uzun süre konuşmadı. Tavanın karanlığına baktı. Annesiyle babası, evi, köyü… Hepsi bir bir gözlerinin önünden geçti. Sonunda derin bir nefes aldı. “Gidelim,” dedi. “Bu evde kalırsak hiçbirimiz mutlu olmayacağız.”

Ertesi gün Ömer, bahçeden erken döndü. İçinde bir acele, bir tedirginlik vardı. Eve döndüğünde Fadime tandırın başındaydı. Göz göze geldiler; konuşmaya gerek yoktu. Karar alınmıştı artık.

Akşam olunca, yemekler yendi, sofra toplandı, bulaşıklar yıkandı ve ev halkı erkenden odalarına çekildi. Ömer odaya girdiğinde hemen sandığın dibinden yıllardır el sürmediği bir defterle kalemi çıkardı. Lambanın ışığında, dizini yere dayayıp yazmaya başladı. Büyük şehirde yaşayan köylüleri Mehmet’e yazıyordu. Mehmet, yıllar önce köyden çıkmış, tutunmuş, arada sırada gelen mektuplarıyla herkese umut olmuştu.

Ömer kalemi elinde bir süre duraksadı. Yazacağı satırların, hayatlarını kökten değiştireceğini biliyordu. Sonra derin bir nefes alıp başladı:

“Mehmet kardeş,

Uzun zamandır sana yazamadım. Köyde hâlimizi sormaya gerek yok, bildiğin gibi. İş, güç, bahçe, tarla derken ömür geçip gidiyor.

Sana asıl yazma sebebim başka. Biz Fadime’yle şehre gelmeyi düşünüyoruz. Eğer mümkünse, senin orada kapıcılık olur, bekçilik olur ya da gücümüzün yettiği başka bir iş… Ne olursa razıyız.

Ben çalışmaktan kaçmam, yeter ki emeğimizin karşılığını alalım. Fadime de her işe elinden geldiğince bakar. Eğer bir kapı aralayabilirsen, en kısa zamanda toparlanıp gelmek istiyoruz.

Allah utandırmasın. Haberini dört gözle bekliyorum. Selam ve muhabbetle, Ömer.”

Mektubu bitirdiğinde ellerinin titrediğini fark etti. Fadime sessizce yanına oturdu, yazılanları okumadan sadece zarfı kapatmasına yardım etti. Mektup, gecenin karanlığında küçük bir umut ışığı gibi duruyordu.

Ertesi sabah Ömer, mektubu ilçeye giden köylülerden birine verdi. Zarfı ve pul parasını onun eline sıkıştırırken içinden, “Ya olur ya olmaz,” diye geçirdi. Ama ilk kez “olur” ihtimali, “olmaz” dan daha ağır basıyordu.

Günler sonra Mehmet’ten sevindirici haber geldi. Bitişiklerinde yeni yapılmış, henüz boş daireleri olan bir apartmana kapıcı aranıyordu. Üstelik ev de işin içindeydi. Ömer mektubu defalarca okudu; her okuyuşunda içindeki ağırlık biraz daha hafifledi. Fadime’nin gözleri ilk kez uzun zamandır bu kadar umutla parladı.

Vakit kaybetmediler. Sandıklar indirildi, bohçalar açıldı. Fadime yıllardır sakladığı birkaç parça eşyayı tek tek ayırdı. Ömer köyden ayrılacaklarını belli etmemek için sessizce hazırlanıyordu; ne bir komşuya bir şey dedi ne de kahvede ağzını açtı.

Akşama doğru Hasan ve Selver eve döndüklerinde, Ömer ile Fadime tandırın başında yan yana oturuyordu. Evde alışılmadık bir ciddiyet vardı. Selver daha kapıdan girer girmez durdu, bir şeylerin ters olduğunu sezmişti.

“Hayırdır?” dedi. “Niye böyle oturuyorsunuz?”

Ömer ayağa kalktı. Sesi her zamankinden daha kararlıydı. “Ana… Baba… Size bir şey söyleyeceğiz.”

Hasan sedirin kenarına oturdu. “Söyle,” dedi kısa bir sesle.

Ömer derin bir nefes aldı. “Mehmet’ten haber geldi. Şehirde kapıcılık işi var. Eviyle birlikte.”

Selver’in yüzü bir anda gerildi. “Ne demek şehir?” dedi. “Kim gidiyor?”

“Biz,” dedi Ömer. “Fadime’yle.”

Oda bir anda sessizliğe gömüldü. Hasan başını önüne eğdi, sakalını sıvazladı. Selver’in ise sabrı taşmıştı. “Demek bizi bırakıp gideceksiniz,” diye çıkıştı. “Bu evde size ekmek yok muydu?”

Fadime ilk kez söze girdi. Sesi sakindi ama içinde biriken her şey bu seste vardı. “Var ana… Ama huzur yok.”

Selver yerinden kalktı. “Huzuru şehir mi verecek sanıyorsun?”

Ömer araya girdi: “Ana, bu karar heves değil. Mecburiyet.”

Hasan ağır ağır başını kaldırdı. “Babanın toprağı dururken şehre kapıcı olmaya mı gideceksin?” dedi.

Ömer gözlerini kaçırmadı. “Toprak karnımızı doyuruyor ama huzur vermiyor baba.”

Bu söz evin içinde soğuk bir rüzgâr gibi esti. Selver sırtını döndü, “Bilirim ben,” dedi, “şehir hevesiyle gidenin sonu hayır olmaz.”

Fadime içinden geçenleri yutkundu. Ömer ise sözünü bitirmişti. “Gideceğiz,” dedi. “Hazırlığımızı yaptık.”

O gece evde kimse uzun uzun konuşmadı. Ama herkes biliyordu ki, o evde artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı.

Sabah daha ağarmadan uyandılar. Köy, her zamanki gibi sessizdi; yalnızca uzaktan bir horoz sesi duyuluyor, soğuk hava avlunun taşlarına siniyordu. 

Hasan erkenden kalkmıştı. Avluda duruyor, sigarasını aceleyle içiyordu. Ne kızgınlığı geçmişti ne de yumuşamıştı. Selver ise odasından çıkmadı. Kapısı kapalıydı; sanki o kapı açılırsa, gidişi kabullenmiş olacaktı.

Ömer eşyaları kapının önüne yığmış kendilerini şehire götürecek pikabı bekliyordu. Fadime kapının önünde bir an durdu. Eşiği öpmek istedi ama vazgeçti. Gözleri doldu, başını eğdi. Ömer bohçaları sırtlandı. Avlu kapısını açtığında menteşeler gıcırdadı; o ses, sabahın sessizliğinde olduğundan daha ağır geldi.

Hasan arkasını dönmeden konuştu: “Gittiğiniz yerde başınızı yere eğdirmeyin.”

Ömer durdu. “Eğdirmem baba,” dedi. “Söz.”

Hasan cebinden bir kâğıt çıkardı, avucuna sıkıştırdı. “Lazım olur,” dedi kısaca. O sırada Selver’in kapısı aralandı. Eşiğin gerisinde durdu. Gözleri Fadime’ye takıldı. Bir anlık suskunluktan sonra, beklenmedik bir cümle döküldü ağzından: “Gittiğin yerde uslu dur.”

Fadime başını eğdi. “Hakkını helal et ana,” dedi.

Selver cevap vermedi. Kapıyı kapattı.

Ömer ile Fadime gelen pikaba eşyalarını yerleştirdikten sonra Hasan’ın ve Selver’in elini öpüp köy yoluna çıktıklarında güneş, dağın ardında yeni yeni belirmeye başlamıştı. Arkalarına bakmadılar. Köy sabah sisi içinde yavaş yavaş silinirken, önlerinde bilinmeyen ama umutlu bir yol uzanıyordu.

    Pikap mahalleye girdiğinde Fadime’nin kalbi hızlandı. Gürültü, bağırışlar, egzoz kokusu… Her şey üst üste gelmişti. Köyde sabahları duydukları horoz sesi yerine burada korna sesleri vardı. Mehmet onları sokağın başında karşıladı. Yüzü yorgundu ama gülüyordu.
“Hoş geldiniz,” dedi. “Alışacaksınız. Başta herkes böyle bakar.”

Mehmet apartmanı gösterip kapısına yanaşması istedi ve kendisi yürüyerek pikabın peşi sıra apartmanın kapısına geldi. Yol boyunca Fadime camdan dışarı baktı. Yan yana dizilmiş apartmanlar, dar sokaklar, balkonlardan sarkan çamaşırlar… Gökyüzü bile köydekinden daha dar görünüyordu. Ömer, “İşte,” dedi içinden, “yeni hayat.”

Apartmanın önünde durduklarında Fadime başını kaldırdı. Bitişik nizam, gri bir bina… Ne bahçesi vardı ne de avlusu. Kapının üstünde yeni asılmış bir tabela duruyordu. Kapıdan girince mermerin soğukluğu ayaklarına kadar işledi.

Mehmet anahtarı uzattı. “Kapıcı dairesi aşağıda,” dedi. “İş kolay değil ama tutunursunuz.”

Daireye indiklerinde Fadime’nin içi burkuldu. Alçak tavanlı, küçük bir yerdi. Bir odası, dar bir mutfağı vardı. Pencere, sokağa yarım bakıyordu. Ama temizdi. Boştu. Sessizdi.

Ömer etrafa bakındı. “İdare eder,” dedi. “Başlangıç bu.” Fadime başını salladı. İçinden, Burada da tutunuruz, dedi. Yeter ki birbirimizden kopmayalım.

Mehmet’in ve şoförün yardımıyla eşyaları kapıcı dairesine taşıdılar. Bohçalar, sandıklar birer birer içeri alındı. Ömer her eşyayı yerleştirirken sanki yeni hayatlarının temelini atıyordu. Fadime ise kapının eşiğinde durup daracık daireye baktı; içi ürperdi ama belli etmedi.

İş bitince Mehmet, “Hadi bize geçelim,” dedi. “Bir soluklanırsınız.”

Mehmet’in apartmanı bitişikteydi. Eşi kapıyı güler yüzle açtı. Mutfaktan gelen yemek kokusu, Fadime’nin içini ısıttı. Sofra kurulmuştu; evde bir düzen, bir alışkanlık vardı. Uzun zamandır ilk kez Fadime kendini misafir gibi hissetti.

Yemek boyunca fazla konuşmadılar. Yorgunluk, açlık ve günün ağırlığı sessizliği bastırıyordu. Karınları doyunca şoför izin istedi, vedalaşıp ayrıldı. Ev biraz daha sakinleşti.

Fadime Mehmet’in eşiyle birlikte mutfağa geçti. Fadime bulaşıkları yıkamaya koyuldu. Suyun sesi, içindeki gerginliği biraz olsun hafifletti. Mehmet’in eşi de kuruladı, bir yandan da konuştu.

“Ben de ilk geldiğimde zorlandım,” dedi. “Şehir başta insanı ürkütür ama alışılır. Temizliğe gittiğin evlerde önce etrafı gözünle tart. Kim nasıl insan, ne ister, neye kızar… Hepsi bellidir.”

Fadime dikkatle dinliyordu.

“İşini sessiz, düzenli yap. Fazla konuşma ama güler yüzünü de eksik etme. Sana sorulmadan bir şeye karışma, ama söyleneni de eksik bırakma. İnsanlar en çok güvene bakar.”

Fadime başını salladı. “Aklımda tutarım,” dedi.

Çaylar içildi. Mehmet’in eşi son bir kez, “Bir şeye ihtiyacınız olursa çekinmeyin,” dedi. O söz, Fadime’nin içindeki yabancılığı biraz daha eritti.

Ömer ile Fadime evlerine döndüklerinde gün iyice ilerlemişti. Kapıcı dairesinin kapısını açtıklarında, artık orası yabancı değildi. Bohçaları açtılar, yatakları serdiler, mutfağı derleyip topladılar. Küçük ev, yavaş yavaş onların izini almaya başladı.

Akşama kadar durmadan çalıştılar. Yorgundular ama içleri rahattı. Çünkü ilk kez, kendi ayakları üzerinde durdukları bir hayatın içine adım atmışlardı.

Akşam apartman yöneticisi geldi. Elinde defter vardı. “Bak Ömer,” dedi, “işin çok ama düzenli olursan kimse sesini çıkarmaz. Aidat günü, çöp saatleri, temizlik günleri… Bunlara dikkat et.” Temizlik malzemelerinin yerini gösterdi, kalorifer dairesini gezdirdi, sonra seni kursa göndeririz kalorifer nasıl yakılır öğrenirsin. Dedi.

Ömer dikkatle dinledi. “Merak etmeyin,” dedi. “Elimden geleni yaparım.”

Ömer ertesi sabah ezandan önce uyandı. Kapıcı dairesinin dar tavanına baktı bir süre. Şehir uykusunu bölük pörçük ediyordu; uzaktan geçen araçların sesi, üst kattaki bir musluğun tıkırtısı… Köydeki sessizlik yoktu ama artık buna alışması gerektiğini biliyordu.

Sessizce kalktı. Fadime uyanmasın diye adımlarını yavaş attı. Elini yüzünü yıkarken aynaya baktığında kendini biraz yabancı, biraz da kararlı gördü. Bugün ilk gün, dedi içinden. Hatasız geçmeli.

Apartmanın kapısını açtı. Sabahın serinliği yüzüne vurdu. Önce apartman girişini süpürdü, merdivenleri baştan aşağı sildi. Kovayı taşırken kolları sızladı ama aldırmadı. Her basamağı özenle temizledi; sanki her biri sınavdı.

Birinci kattaki daireden kapı aralandı. Orta yaşlı bir kadın başını uzattı. “Sen yeni kapıcı mısın?” diye sordu.

“Evet Hanım abla,” dedi Ömer. “Bugün ilk günüm.”

Kadın baştan aşağı süzdü. “İyi. Sabahları erken süpür, gürültü istemeyiz,” dedi. Kapıyı kapattı.

Ömer bir an durdu. Sonra süpürmeye devam etti.

Öğlene doğru üst kattan yaşlı bir adam indi. Bastonuna yaslanıyordu. “Evladım,” dedi, “şu bizim evin kapısının kilidi takılıyor, bakabilir misin?”

Ömer hemen onunla birlikte üst kata çıktı, kapıya eğildi. Kilidi kurcaladı, yağladı. Adam memnun kaldı. Sağ ol,” dedi. “Eskisi böyle değildi.”

Öğleye kadar ufak tefek işler çıktı: çöp kovası, bodrum ışığı, apartman kapısının gıcırtısı… Her işte biraz daha rahatladı. İnsanların yüzlerini, seslerini tanımaya başladı.

Akşamüstü, merdivenleri son kez süpürürken yorgunluğu omuzlarına çöktü. Ama içindeki endişe azalmıştı. İlk gün, düşündüğü kadar zor geçmemişti.

Kapıcı dairesine döndüğünde Fadime kapıda karşıladı. “Nasıl geçti?” diye sordu.

Ömer yorgun bir gülümsemeyle, “Geçti işte,” dedi. 

Fadime evini tertemiz yapmış eşyaları kendi düzenine göre yerleştirmiş akşam yemeğini hazırlamıştı. Köyden getirdikleri bulgurla pilav yapmış yanına da bir kuru soğan kesmişti. Ömer evin içini incelerken Fadime güldü. Ömer o an anladı: Bu apartmanda da bu şehirde de yavaş yavaş yer edineceklerdi.

O gece, kapıcı dairesinde iki insan, koca bir şehre karşı ilk kez birlikte uyudu. Yabancıydı her şey ama umut, yorganın altına sığacak kadar yakındı.

Sabah, Ömer merdivenleri silerken apartman yöneticisi yanında bir adamla birlikte yanına geldi. Yönetici adamı tanıttı: “Altı numaranın ev sahibi. Birkaç güne taşınacaklar. Eşinle beraber daireyi temizleyeceksiniz. Ücreti neyse öder.”

Bunu söyledikten sonra fazla oyalanmadan ayrıldı. Adam cebinden bir miktar para çıkarıp Ömer’e uzattı, ardından da dairenin anahtarını verdi.
“Gerekli malzemeleri al,” dedi. “Para yetmezse faturalarını sakla, sonra ben öderim.”

O da gidince Ömer hemen işe koyuldu. Gerekli temizlik malzemelerini aldı, Fadime ile birlikte daireyi baştan aşağı temizledi. İnşaat artıkları, toz, camlar… Kolay iş değildi ama elinden geleni yaptı. Aldığı malzemelerin faturalarını da mutfak tezgâhının üzerine bıraktı.

Ertesi gün adam eşiyle birlikte geldi. Anahtarı Ömer’den alıp daireyi kontrol etmek için yukarı çıktılar. Ömer de onlara eşlik etti. Kapıyı açıp odaları birer birer gezdiler. Her şey sessizdi, ta ki mutfağa gelene kadar.

Kadın tezgâhın üzerindeki faturaları eline aldı, dikkatle baktı. Yüzü bir anda gerildi.
“Bu kadarcık malzemeye bu kadar para mı verdin?” diye sertçe çıkıştı.

Yetmezmiş gibi yapılan temizlikten de memnun kalmadığını söyledi. Ömer sakinliğini bozmamaya çalışarak,
“Yeniden elden geçiririz hanımefendi,” dedi. “İnşaat temizliği zor olur, bilirsiniz,” diye ekledi.

Ama kadın durmadı. Baştan sona yeniden temizlik istediğini, üstelik bir kuruş daha malzeme parası vermeyeceğini söyledi. Adam, karısına lafı uzatmamasını işaret ettiyse de kadın aldırmadı.

Sonunda adam kalan malzeme parasını ve temizlik ücretini Ömer’e verdi. Karısının hâlâ süren söylenmelerine kulak asmadan asansöre bindiler ve gittiler.

Ömer olduğu yerde kaldı. İçinden, “Bu kadından daha çok çekeceğimiz var,” diye geçirdi. Şehirde yaşadığı ilk gerçek can sıkıntısı buydu.

Daha sonra Fadime’yi de yanına alarak tekrar yukarı çıktı. Daireyi bir kez daha elden geçirdiler ama zaten yapılacak fazla bir şey yoktu.

Zamanla Ömer işlere iyice alıştı. Görevlerini aksatmadan yapıyor, apartman sakinlerinin alışverişlerini görüyor, eksiklerini tamamlıyordu. Fadime ise ev işleriyle uğraşıyor; çağırıldığında temizliklere gidiyordu.

Bir gün yönetici Ömer’i yanına aldı, Halk Eğitim Merkezine götürdü. Kaloriferci kursuna yazdırdı. Kış yaklaşıyordu, kaloriferler yanacaktı. Birkaç haftalık kurstan sonra Ömer işi iyice öğrenmişti. Günler, koşuşturma içinde birbirini kovalıyordu.

Bir gün Fadime’yle çarşıya çıktıklarında postaneye uğradılar. Köye telefon açtılar. Köyde yalnızca muhtarın evinde telefon vardı. Muhtardan rica edip babasına haber salmasını istediler, yarım saat sonra tekrar arayacaklarını söylediler.

Yarım saat sonra tekrar aradıklarında önce babasıyla konuştular. Ardından Selver telefonu aldı. Selver’in sesi eskisi gibi değildi; yumuşamıştı. Onları çok özlediğini söyledi. Sonra telefonu Fadime’nin annesine vereceğini söyleyerek konuşmayı ona devretti. Meğer muhtarın evine gelirken Fadime’nin annesine de uğramış, onu da getirmişlerdi.

Fadime annesiyle konuşurken gözleri doldu ama yaş gelmedi. İçinde hem hasret hem sevinç vardı. O gün, onlar için çok güzel bir gündü. Mutluydular.

Eve dönerken Ömer, “Yarın izin alayım, seninle doktora gidelim,” dedi.

Fadime’nin sevinci daha da arttı. Sabırsızlıkla sabahı bekledi.

Ertesi gün doktora gittiklerinde, çocukları olmadığı için ne yapmaları gerektiğini soracaklardı ki Doktor Fadime’ye baktı ve sakin bir sesle, “Sen zaten hamilesin,” dedi.

Ömer ve Fadime bir an dona kaldılar. Doktor, daha önce hamile kalamamasının psikolojik olabileceğini söyledi.

O gün eve döndüklerinde kapıcı dairesi onları ilk kez gerçekten sıcacık bir yuva gibi karşıladı. Yemeklerini yediler, sohbet ettiler. Sonra bebekleriyle ilgili hayaller kurmaya başladılar. Şehir artık yalnızca yabancı bir yer değildi; umutlarının filizlendiği yerdi.

Aylar geçtikçe apartmanın yüzü değişti. İlk günlerdeki meraklı bakışların yerini alışkanlık, alışkanlığın yerini ise mesafe aldı. Ömer artık merdivenleri ezbere siliyor, hangi dairede kimin erken çıktığını, kimin kapısını sert kapattığını biliyordu. Ama bilmediği bir şey vardı: İnsanların sessizce kurduğu sınırlar.

Bazıları Ömer’i yalnızca kapıcı olarak görüyordu. Sabah selamını duymayanlar, yanından geçerken yüzünü çevirenler çoğaldı. Bir üst kattaki daireden her sabah çöpler saatinden önce kapının önüne bırakılıyor, poşetler yırtılıyor, kimse dönüp bakmıyordu. Ömer sessizce topluyor, tek kelime etmiyordu.

Bir gün yönetici kat toplantısında, “Kapıcının temizlik saatlerine dikkat etmesi lazım,” dedi. Sorun varmış gibi konuştu ama kimse neyin eksik olduğunu söylemedi. Ömer susup dinledi. Fadime evdeyken bunu duyunca, “Yanlışımız ne?” diye sordu. Ömer omuz silkti. “Bilmiyorum,” dedi. “Belki de var diye konuşuyorlar.”

Fadime için de işler kolay değildi. Temizliğe gittiği bazı evlerde kapılar yarım açılıyor, ayakkabılarını nereye koyacağı bile söylenmiyordu. Bir evde kadın, “Buralara basma,” diye çıkıştı; az sonra aynı yerden kendisi geçti. Bir başkası, “Çok oyalanma,” dedi; ama işi bitince de “Neden bu kadar çabuk bitti?” diye sordu.

Bir gün asansörde iki kadın fısıldaşırken Fadime duymamazlıktan geldi ama sözler kulağına çarptı: “Kapıcı karısı işte… Ne bekliyorsun?”

O gece Fadime uzun süre konuşmadı. Ömer fark etti ama üstüne gitmedi. Sonra Fadime, “İnsan insana bu kadar yukarıdan bakar mı?” dedi. Ömer cevap veremedi.

Ömer’in işi arttıkça saygı artmadı. Tam tersine, istekler çoğaldı. Akşam geç saatlerde kapısı çalınıyor, “Şunu da hallet,” deniyordu. Bazen bir teşekkür bile edilmeden kapı yüzüne kapatılıyordu.

Bir gün yaşlı bir komşu, merdivende ayağı kayınca Ömer koşup tuttu. Kadın önce korkuyla baktı, sonra toparlandı. “Görevindir,” dedi. Teşekkür etmedi. Ömer elini çekti, başını eğdi.

Fadime hamileliğini gizlemeye çalışıyordu. Ama bazı kadınlar fark etmişti. “Temizliğe geliyorsan ağır iş yapamazsın,” deyip çağırmayanlar oldu. Ardından, “Niye gelmiyorsun?” diye şikâyet edenler de çıktı.

Bütün bu küçük, sessiz incitmeler birikiyordu. Ömer geceleri daha az konuşuyor, Fadime daha çabuk yoruluyordu. Ama ikisi de birbirine yük olmamaya çalışıyordu.

Bir akşam Ömer kapıyı kilitleyip içeri girdiğinde, “Biliyor musun,” dedi, “köyde fakirdik ama böyle küçültülmezdik.”

Fadime başını salladı. “Burada insanın üstüne basmadan yürüyen yok.”

Yine de ertesi sabah Ömer erkenden kalktı. Merdivenleri sildi. Fadime çayı demledi. Çünkü bu apartmanda tutunmak, sadece çalışmak değil; susmayı da öğrenmekti.

Ama ikisi de biliyordu: Bu suskunluk, bir gün yerini başka bir hayata bırakacaktı.

Fadime’nin doğumu yaklaşınca köye haber verdiler. Haber köyde sevinçle karşılandı. Selver, “Kışın biz oraya gelelim,” dedi. “Fadime’ye destek olalım.”

Ömer hiç tereddüt etmedi. “Evimiz küçük ama gönlümüz geniş,” dedi. “Rahatsız olmayacaksanız gelin.”

Kış bastırdığında Fadime doğum yaptı. Hasan ile Selver hemen şehre geldiler. Fadime’nin annesi de torunu için hediyeler göndermişti. Gelmek istemişti ama durumlarını bildiği için gelememişti. Ömer ile Fadime, Hasan ve Selver’i büyük bir mutlulukla karşıladılar.

Selver bu kez bambaşkaydı. Fadime’ye iş yaptırmıyor, evin işlerini kendi görüyordu. Hasan bazen dışarı çıkıyor, bazen torununu kucağına alıp saatlerce seviyordu. Torun, onun için geç gelen bir sevinçti.

Ömer ise her zamanki gibi apartmanın işlerine koşturuyordu. Yoruluyordu ama asıl yorgunluğu bedeninden değil, insanların kendisine davranış biçiminden geliyordu. Bazen kendi kendine, “Bu insanların arasında ne işim var? Köyde bundan daha huzurluydum,” diye düşünüyordu.

Zamanla yöneticinin tavrı da değişti. Yapılan işleri beğenmez oldu, gün geçtikçe Ömer’in üstüne daha fazla yük bindirdi. Çok geçmeden bunun sebebini öğrendi: Yöneticinin bir tanıdığı vardı; Ömer’i yıldırıp işten çıkarmak, yerine onu almak istiyordu.

Derken bir gün yine altı numaradaki kadın haber gönderdi; Fadime’nin temizliğe gelmesini istiyordu. Ömer sakin kalmaya çalıştı. “Gelemez,” dedi. “Loğusa, daha yeni.”

Kadın duraksamadı bile. “O zaman annen köyden gelmişti ya,” dedi. “O gelsin, o temizlesin.”

Bu söz Ömer’in içine ateş gibi düştü. Eli ayağı titremeye başladı. Aylardır biriktirdiği öfke bir anda taştı. “Sen kendi anneni çağır!” diye bağırdı. “O temizlesin!”

Daha fazla duramadı. Kapıyı sertçe kapatıp evine döndü. Yüzü bembeyazdı, elleri hâlâ titriyordu. Evdekiler bu hâlini görünce telaşlandı. “Ne oldu?” diye sordular.

Ömer olduğu yere çöktü, olan biteni bir bir anlattı. Sonra başını kaldırıp kararlı bir sesle konuştu: “Artık buralarda duramayız. Köyümüze dönelim. Orada buradan daha mutluyduk, daha huzurluyduk. Annem de artık aklını başına aldı. Fadime’yle güzel anlaşıyorlar.”

Bir an durdu, derin bir nefes aldı. “Fadime’yle bağımıza, bahçemize bakar geçinir gideriz. Buradaki bu insanlardan uzakta oluruz. Yabancıların aşağılamasını, ağzı kokusunu çekmeyiz.”

Fadime başını eğdi, gözleri doldu. “Ben de çoktandır sana söylemek istiyordum,” dedi. “Ama çekiniyordum. Köyümüze dönelim demeye…”

Hasan söze girdi. Sesi yumuşaktı. “Haklısın oğlum,” dedi. “Ben de artık bahçede sana, Fadime’ye yardım ederim. Annen de torunuma bakar. Gül gibi geçinir gideriz.”

O gece evde ışıklar uzun süre sönmedi. Sabaha kadar konuştular; yaşadıklarını, kırıldıklarını, geride bırakacaklarını… En sonunda karar netleşti.

En kısa zamanda köye döneceklerdi.

Şehir, umutla geldikleri ama kalplerini yoran bir durak olarak arkalarında kalacaktı.

Hasan karısı torunu ve gelini ile birlikte otobüsle köye dönmüşlerdi. Köye vardıklarında hava soğuktu ama köyde, insanlarda, toprakta sıcaktı. Yol yorgunluğu üstlerinden daha inmediği hâlde, Fadime evin eşiğinden içeri adım attığı anda içinin ferahladığını hissetti. Şehirde daralan göğsü, burada sanki birden genişlemişti. Evin kapısı açıldığında, yıllardır onları bekliyormuş gibi duran odalar sessizce karşıladı.

Selver’in ilk işi ocağı ve sobayı yakmak oldu. Duman, bacadan ağır ağır yükselirken evin içi eski günlerin kokusuyla doldu. Hasan kapıya çıktı etrafına baktı. Dağları seyretti, köyü seyretti. “Köy bizi tanıyor, biz köyü tanıyoruz” dedi. “İnsan nereye giderse gitsin, eninde sonunda buraya dönüyor.” Bu sırada Fadime’nin annesi de gelmiş torununu kucağına alıp onu öpüp koklamaya başlamıştı.

Ömer ertesi gün kiraladığı bir araba ile eşyaları yükleyip geldi. Eşyaları içeri taşıyıp eski odalarına yerleştirdi. 

Kış bitiyor bahar geliyordu. Ömer bahçeye gidip geliyordu. Ağaçların diplerini temizliyor, kuruyan dalları buduyordu. Şehirde yaptığı işten sonra bu yorgunluk ona ağır gelmiyordu. Çünkü burada her ter damlasının nereye aktığını biliyordu. Akşam olduğunda sırtı ağrıyordu ama içi rahattı.

Fadime ise bebeğiyle birlikte yeniden doğmuş gibiydi. Sabahları tandır başında ekmek açıyor, bebeğini beşiğinde uyutuyor, arada bağdan kopardığı yapraklarla sarma hazırlıyordu. Şehirde başkasının evinde, başkasının gözü altında yaptığı temizlikle burada yaptığı iş arasında dağlar kadar fark vardı. Burada kimse ona yukarıdan bakmıyordu.

Selver torununu kucağından indirmiyordu. Bazen sessizce yüzüne bakıyor, bazen de
“Biz nerelerde yanlış yaptık?” diye mırıldanıyordu. Eskiden Fadime’ye söyleyemediği güzel sözleri şimdi torununa söyler olmuştu. Evde gerginlik yoktu artık; sükûnet vardı.

Hasan köy kahvesine gittiğinde herkes onları soruyordu. “Şehir ne verdi size?” diyenlere,
“Bize kendimizi özletti,” diyordu Hasan.

Zaman geçtikçe Ömer’in yüzü değişti. Kaşlarının arasındaki çizgi silikleşti. Akşamları evin önünde oturup çayını içerken bebeğin ağlama ve babaannesinin ona söylediği ninnileri dinliyordu. “Şehirdeyken insan olduğumu unutmuşum,” dedi bir akşam. “Burada yeniden hatırladım.”

Fadime başını salladı. “Ben de,” dedi. “Orada yaşadık ama burada yaşadığımızı hissediyoruz.”

Yoksulluk yine vardı. Ekmek yine kolay kazanılmıyordu. Ama burada kimse kimseyi hor görmüyor, kimse kimsenin sofrasına göz dikmiyordu. Dertler paylaşıldıkça küçülüyor, sevinçler çoğaldıkça büyüyordu.

Köy, onları kucaklamıştı yeniden. 
Ve onlar, şehri geride bırakırken kaybettiklerini sandıkları her şeyi, bu toprakta bir bir geri alıyordu.

 

Yorum yazın

Yorum yazmalısınız
İsim yazmalısınız
Doğru bir email yazmalısınız
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmayacaktır.

İrfan BAŞARANOĞLU yazıları

Çok okunanlar