Reklam
SON DAKİKA
Özhanlar Mobilya
Reklam

PARANTEZ İÇİNDE HAYAT

PARANTEZ İÇİNDE HAYAT
A- A+
Reklam

Kocası Halil akşam eve geldiğinde, Fadime yirmi yaşındaki kızı Leyla’nın babasından önce eve gelmiş olmasından dolayı derin bir nefes aldı. Gün boyu içinde biriken endişe, kapının açılıp Leyla’nın içeri girmesiyle biraz olsun dağılmıştı. Kızının ayak sesleri ona güven vermiş, “Hiç değilse biri erken geldi,” diye geçirmişti içinden.

Ama bu rahatlık uzun sürmedi. Duvar saatinin tik takları evin sessizliğini daha da belirginleştirdikçe, düşünceleri on sekiz yaşındaki oğlu Çetin’e kaydı. Hava kararmış, sokak lambaları yanmıştı. Perdenin arasından sokağı gözlüyor, her ayak sesinde irkilerek kapıya yöneliyordu. İçine her zamanki gibi tanıdık bir huzursuzluk çökmüştü.

Çocuklar gecikti mi babasından sonra eve gelince evin havası değişirdi. Halil’in sabrı daralır, sesi yükselirdi. Nitekim yine öyle oldu. Daha oğlu ortada yokken söylenmeye başladı. Ardından Fadime’ye dönüp öfkesini boşalttı:

“Bu çocukları sen bu hâle getirdin!”

Sözler peş peşe geldi. Her kelime Fadime’nin yüreğine bir taş gibi oturuyordu. O ise başını eğip sustu. Çünkü biliyordu; cevap verse öfke büyüyecek, susarsa sadece kendi içi yanacaktı.

Evlatlar babasından önce eve gelince yürek ferahlıyor, biri gecikince aynı yürek daralıyordu. Ana yüreği işte… Sevinci de korkuyu da aynı anda taşıyordu. Halil’in gözlerine bakmamaya çalıştı; bakarsa içindeki telaşın büyüyeceğini, onun asabiyetini körükleyeceğini hissediyordu.

Zaman ilerledikçe evin içindeki sessizlik ağırlaştı. Fadime’nin dudakları kıpırdamadan dua ediyordu:

“Allah’ım… Yeter ki kapı çalsın. Çetin bir an önce gelsin.”

Ve o an, dışarıdan gelen en küçük bir ses bile onu umutlandırıyordu.

Bir süre sonra kapı çaldı. Fadime’nin yüreği yerinden fırlayacak gibi oldu. Kapıyı açtığında karşısında Çetin’i görünce gözleri doldu; rahatlama ile korku birbirine karıştı.

“Baban geldi,” dedi kısık bir sesle.

Çetin ayakkabılarını çıkarırken yarı alaycı, yarı bıkkın bir ifadeyle mırıldandı:
“Desene yine gürültü kopacak…”

Onun sesini duyan Halil, içeriden sert bir tonla seslendi:
“Çetin! Odaya gel!”

Çetin ağır adımlarla içeri girdi. Halil’in yüzü asıktı. Sabrı çoktan taşmış gibiydi. Yüksek sesle söylenmeye başladı. Ardından Leyla’yı da çağırdı. İkisi karşısında dururken sesi daha da yükseldi:

“Ben gelmeden önce evde olacaksınız! Bunu kaç kere söyleyeceğim size?”

Sözleri duvarlara çarpıp geri dönüyor, evin içini daraltıyordu.

Sonra üniversiteye giden kızına döndü: “Başarısız olduğun sınav ne oldu? Ne yaptın?”

Leyla gözlerini yere indirerek, sakin kalmaya çalıştı: “Önümüzdeki hafta telafi sınavı var baba… Düzelteceğim.”

Halil’in bakışları bu kez Çetin’e yöneldi: “Senin dersler nasıl? Zayıfları düzeltiyor musun?”

“Çalışıyorum baba,” dedi Çetin, sesi ne meydan okuyan ne de tam teslim olmuş; arada bir yerde.

Bu cevap Halil’i daha da öfkelendirdi. Eliyle masaya vurdu.
“Çalışıyorum ne demek? Ben sizin yaşınızdayken…”

Cümle yine her zamanki yere bağlandı. Geçmişin yoksulluğu, çekilen çileler, erken yaşta omuzlanan sorumluluklar… Halil’in dilinde yıllardır eskimeyen bir nutuk gibi dökülmeye başladı.

Leyla ile Çetin susuyordu. Çünkü biliyorlardı; bu konuşma bitmezdi, ancak yorulunca susardı.

Fadime kapının eşiğinde hem çocuklarına hem eşine bakıyordu. Bir tarafta geçim derdinin sertleştirdiği bir baba, diğer tarafta hayata yetişmeye çalışan iki genç… Ve ortada, kimseye belli etmeden parçalanan bir anne yüreği.

Halil konuşuyordu… Ama aslında bağırdığı çocukları değildi.

“Ben sizin yaşınızdayken…” diye başlayan cümleleri odanın içinde yankılanırken, kendi çocukluğu, gençliği gözlerinin önüne geliyordu. On beşinde tarlada sabahladığı günler… Yirmisinde sırtında çuvallarla yürüdüğü toprak yollar… Okuyamamanın içinde ukde kalmış ağırlığı…

Çocuklarına kızdığını sanıyordu herkes. Oysa o, hayatına, kaderine kızıyordu.
Yoksulluğa…
Elinden kayıp giden fırsatlara… “Keşke” diye başlayan cümlelere…

Çetin geç kaldığında aklına sokaklar düşüyordu. Kötü arkadaşlar, yanlış yollar, bir anlık hatalar… Leyla’nın bir sınavı kötü geçtiğinde, “Ya tutunamazsa?” korkusu sarıyordu içini. Onların düşme ihtimali, onun geceleri uykusunu kaçırıyordu.

Ama Halil korktuğunu söyleyebilen bir adam değildi. Onun bildiği tek dil sertlikti. Sevgiyi, nasihatin içinden; endişeyi, bağırışın arkasından gösteriyordu.

Masaya vurduğu eli aslında çaresizliğine inmiş bir darbeydi.
“Çalışıyorum baba,” diyen Çetin’e öfkelenmesi, çalışmamasından değil; yetememekten korkmasındandı. Leyla’nın telafi sınavı, onun gözünde bir sınavdan fazlasıydı: “Ya hayat da telafi vermezse?” diye geçiriyordu içinden.

Bir an sustu. Çocuklarına baktı. Onların genç yüzlerinde kendi yarım kalmışlığını görüyordu. “Okusunlar… Benim gibi olmasınlar,” demek istedi.
Ama dudaklarından çıkan yine sert bir cümle oldu.

Çünkü Halil’in yüreği yumuşaktı belki… Ama hayat onu kabuğu sert bir adama dönüştürmüştü.

O gece kimse fark etmedi; Halil çocuklarına kızarken aslında en çok kendine kızıyordu.

Gece ilerlemiş, ev sessizliğe gömülmüştü. Çocuklar odalarına çekilmiş, Fadime mutfaktaki son işi de bitirip ışıkları söndürmüştü. Halil salonda tek başına oturuyordu. Televizyon açıktı ama gözleri ekranda değildi.

Ellerini dizlerinin üzerine koymuş, karanlığa bakıyordu.

Bir süre sonra derin bir nefes aldı. İçindeki sert adam yavaş yavaş dağılıyor, yerine yorgun bir çocuk kalıyordu.

Kendi çocukluğu geldi aklına…

Daha on iki yaşındayken babasının eline bakmayı bırakıp tarlaya inmişti. Sabah ezanıyla kalkar, ayazın yüzünü kesmesine aldırmadan toprağa basardı. Çamurun içinde büyümüştü. Okul çantası yerine sırtında çuval taşımış, kalem tutması gereken yaşta nasırlı ellerle kazma sapına sarılmıştı.

Bir keresinde öğretmeni eve gelmişti. “Halil zeki çocuk, okutun bunu,” demişti.

Ama evde para yoktu. Küçük kardeşler vardı. Annesinin gözleri dolmuş, babası başını önüne eğmişti. O gün Halil bir daha okul defterini açmamıştı.

İçinde bir yer hep yarım kaldı.

Gençliği de kolay geçmemişti. On sekizinde askere gitmeden önce borç ödemek için gece gündüz çalışmıştı. Düğününü bile borçla yapmış, ev kurarken eşyaları parça parça tamamlamıştı. Bir odada soba, diğer odada çıplak duvar… Ama yine de şikâyet etmemişti. Çünkü onun öğrendiği tek şey şuydu:

“Erkek adam dayanır.”

Dayandı da.

Ama o dayanırken içindeki çocuk hiç büyüyemedi. Hiç şımarmadı.
Hiç hata yapma lüksü olmadı.

Şimdi Çetin geç kaldığında, kendi gençliğinde yapamadığı hataları oğlunun yapmasından korkuyordu. Leyla bir sınavdan kaldığında, onun elinden alınan fırsatların kızının da elinden kayıp gitmesinden ürküyordu.

“Benim gibi olmasınlar,” diye mırıldandı karanlığa.

Gözleri doldu ama ağlamadı. Çünkü ağlamak da lükstü onun dünyasında.

Kalkıp çocukların odasının kapısına kadar gitti. İçeriden gelen hafif nefes seslerini dinledi. O an bağıran adam gitmişti; kapının önünde duran sadece bir babaydı.

Elini kapı koluna uzattı, sonra vazgeçti. Sevgi göstermeyi bilmiyordu.
Ama içinden sessizce bir söz verdi:

“Onlar okuyacak. Onlar benim yarım kalanımı tamamlayacak.”

Gece yarısı ev sessizliğe gömülmüşken Halil’in zihni çoktan geçmişe yürümüştü.

Çocukluğu…
Tozlu yollar, çatlamış topraklar, yarım kalmış hayaller demekti onun için.

Kış sabahları hâlâ burnunun ucunu sızlatırdı. Daha gün doğmadan annesi onu usulca uyandırırdı. Sobanın içindeki köz sönmüş olur, ev buz keserdi. İnce hırkasını giyer, ayağına lastik ayakkabılarını geçirirdi. Kar bazen dizine kadar yükselirdi ama o yine de yürürdü. Çünkü dönüp “Gitmeyeceğim” deme hakkı yoktu.

Bir sabahı hiç unutmazdı.

Okula gitmek için hazırlanmıştı. Defterinin kenarına öğretmeninin verdiği yıldızlı ödevi koymuş, heyecanla çıkmıştı kapıdan. Daha yolun başında babası seslenmişti:

“Halil! Bugün evde kalacaksın. İş çok.”

O an içindeki çocuk susmuştu. Defteri geri dönüp sedirin üzerine bırakmıştı.
Bir daha da o heyecanla okula gidememişti.

Öğretmeninin sınıfta yoklama yaparken adını söyleyip duraksadığını hayal ederdi bazen. “Zeki çocuktu,” dediğini duyar gibi olurdu. Ama zeki olmak yetmemişti. Fakirlik daha güçlüydü.

Yazları güneş başının tepesinde kavrulurken, sırtındaki gömlek tuzdan sertleşirdi. Elleri küçük yaşta nasır tutmuş, tırnak aralarına dolan toprak günlerce çıkmamıştı. O yaşta oyun bilmezdi ya su taşırdı ya ot biçerdi.

Bir bayram sabahını da unutamazdı.

Mahalledeki çocukların ayağında yeni ayakkabılar vardı. O ise büyük kuzeninden kalan, burnu hafif açılmış bir çift ayakkabıyla, yırtık çorabıyla camiye gitmişti. Seccadeye diz çökerken yırtık çorabının ucunu saklamaya çalışmıştı. Kimse görmesin istemişti. Ama en çok da kendi görmesin istemişti yoksulluğunu.

Annesi geceleri elini başına koyup, “Okusaydın oğlum…” der gibi bakardı bazen. Ama o bakışın içinde çaresizlik vardı.

Halil küçük yaşta şunu öğrenmişti: Hayat kimseye acımıyor.
Güçlü görünmezsen eziliyorsun.

Belki de bu yüzden büyüdüğünde yumuşak olmayı unuttu.
Çünkü çocukken yumuşak kalmanın bedelini çok ağır ödemişti.

Şimdi Çetin’in rahatça “Çalışıyorum baba,” deyişinde kendi söyleyemediği cümleleri duyuyor; Leyla’nın üniversiteye gidişinde, bir zamanlar hayalini bile kuramadığı sıraları görüyordu.

O yüzden sertti. O yüzden korkuyordu. O yüzden bağırıyordu.

Çünkü o, çocukluğunu hiç yaşayamadığı için, çocuklarının geleceğini kaybetmeye tahammül edemiyordu.

Halil on üç yaşındaydı. Yaz sıcağında köyün dışında bir harman yerinde günlüğüne çalışmıştı. Akşama kadar buğday savurmuş, toz yutmuş, elleri su toplamıştı. Eve dönerken cebinde ilk kez kendi kazandığı para vardı.

Parayı avucunun içinde sıkıca tutmuştu; sanki biri alacakmış gibi.

Eve girdiğinde annesi tandırın başındaydı. Hiçbir şey demeden parayı uzattı. Annesi önce anlamadı, sonra elindeki buruşturulmuş kâğıt paraya baktı. Gözleri doldu.

“Helal olsun sana oğlum,” dedi.

O an Halil’in göğsü kabardı. Çocuktu ama o gün ilk kez kendini büyümüş hissetti. O gurur, omuzlarına görünmez bir yük de bırakmıştı.
Artık o sadece çocuk değildi.

Yirmi yaşına geldiğinde askere gitme vakti gelmişti. Evde yine para sıkıntısı vardı. Annesi çantasını hazırlarken her katın arasına bir dua gizler gibi özenle yerleştiriyordu eşyaları.

Şehire gidecek minibüs kalkmadan önce babası onu kenara çekti. Elini Halil’in yüzüne koydu. “Oralarda kimsen yok. Kendine sahip çık,” dedi.

Babasının ilk kez bu kadar küçüldüğünü görmüştü o gün. Sanki güçlü olan hep babasıydı da şimdi güç ona geçiyordu.

Minibüs hareket ettiğinde camdan dışarı baktı. Annesi ile babası el sallıyordu ama gözyaşlarını saklayamıyordu. Halil o an ağlamak istedi. Boğazı düğümlendi.

Ama yine sustu. “Erkek adam ağlamaz,” diye büyütülmüştü. O gün çocukluğu tamamen geride kaldı.

Askerden döndüğünde babası artık eskisi gibi güçlü değildi. Hastalık, yorgunluk, yılların yükü… Evde herkesin gözü Halil’deydi.

Borçlar vardı. Kardeşlerin masrafı vardı. Dam akıyordu.

Kimse açık açık söylemedi ama herkes biliyordu: Artık evin erkeği Halil’di.

Gençliğini yaşayamadan sorumlulukla büyüdü. Arkadaşları kahvede otururken o çalıştı. Düğünlere gidemedi, gezemedi, hayal kuramadı. Hayat onun için hep “yapılması gerekenler” listesinden ibaretti.

Bir gece tek başına avluda otururken şunu fark etmişti: O hiç genç olmamıştı.

Şimdi kendi çocuklarına baktığında içini kemiren şey tam da buydu. Çetin rahat büyüyordu. Leyla okuyordu.

Onlar hayatı biraz daha hafif yaşıyordu.

Halil bunu istiyordu aslında. Ama aynı zamanda korkuyordu.

Çünkü o, hayatın ne kadar sert olduğunu çok küçük yaşta öğrenmişti.
Ve çocuklarının o sertliğe hazırlıksız yakalanmasından ödü kopuyordu.

Bu yüzden sesi sert çıkıyordu. Bu yüzden sevgisi bile disiplin gibi görünüyordu.

Oysa geceleri yalnız kaldığında, içinde hâlâ evde kaldığı gün defterini sedirin üzerine bırakan o çocuk oturuyordu.

Ve belki de Halil’in en büyük kırgınlığı şuydu: Kendi çocukluğunu kaybetmiş bir adam, çocuklarına nasıl çocuk olunacağını öğretebilirdi ki?

Halil hâlâ yatmamıştı. Salonun loş ışığında, elleri dizlerinde, dalıp gitmişti. Gözleri bir noktaya sabitlenmişti ama baktığı yer duvar değildi; çok daha eskilere, çok daha derinlere gidiyordu.

Fadime kapının eşiğinden seslendi:

“Haydi yat artık, sabah erken kalkacaksın…”

Halil duymadı. Ya da duydu da duymamış gibi yaptı. İçindeki uğultu, dışarıdaki her sesten daha yüksekti.

Fadime bir an daha bekledi. Onu iyi tanıyordu. Şimdi üstelese, “Tamam” demeyecek ya susacak ya da ters bir sözle karşılık verecekti. Yorgunluğunu öfkenin arkasına saklayan bir adamdı o.

Fazla üstelemedi. Çünkü bilirdi; bazı geceler Halil’in yalnız kalmaya ihtiyacı vardı. Üzerine gidilirse sinirlenir, bağırır, sonra da kendi söylediğine kendi pişman olurdu. Fadime o pişmanlığı da tanırdı. Sessizce içine atılan, sabaha kadar taşınan bir pişmanlık… Işığı kapatmadan yatmaya gitti.

Saat on ikiyi geçmiş, ışıkların çoğu sönmüştü. Halil su içmek için kalktığında koridordan geçerken Leyla’nın odasından sızan loş ışığı fark etti.

Kapının aralığından baktı.

Leyla masanın başında ders çalışırken uyuyakalmıştı. Başını açık kitabın üzerine koymuş, kalemi hâlâ elindeydi. Lambanın sarı ışığı yüzüne düşüyor, yorgunluğu apaçık görünüyordu. Gözlerinin altında hafif morluklar vardı. Yanında not kâğıtları, çizilmiş satırlar, tekrar tekrar çözülmüş sorular…

Halil bir an donup kaldı. “Çalışmıyorlar…” diye bağıran adamın içinden bir şey usulca çekildi.

O masada kendi yarım kalmışlığını gördü. Bir zamanlar bırakmak zorunda kaldığı defterini… Okuyamadığı kitapları…

Yavaşça içeri girdi. Lambayı kapatmaya kıyamadı. Sadece kızının omzuna düşen ince örtüyü alıp dikkatlice sırtına koydu. Leyla hafifçe kıpırdadı ama uyanmadı.

Halil’in boğazı düğümlendi. “Benim gibi olmasın,” diye fısıldadı içinden.

Kapıyı sessizce kapatıp Çetin’in odasına yöneldi. Onun kapısı tam kapanmamıştı. İçeriden hafif bir kalem sesi geliyordu. Çetin yatağın üzerinde oturmuş, defterine bir şeyler karalıyordu. Ders değil… Bir çizim. Kenarında küçük notlar yazılı bir motor resmi… Altında da tek cümle:

“Bir gün kendi tamirhanemi açacağım.” Halil’in gözleri o cümlede takılı kaldı.

O an oğlunun sadece “geç kalan” bir çocuk olmadığını fark etti. Hayal kuran bir gençti o. Kendi yolunu arayan bir delikanlı.

Kapıyı tıklatmadan geri çekildi. Çünkü içeri girse yine sesi sert çıkabilirdi. Yumuşak konuşmayı bilmiyordu. Ama içi ilk kez farklı bir duyguyla doldu.

Belki de çocukları tembel değildi. Belki de o, korkusunu yanlış yerden gösteriyordu.

Mutfaktan bir bardak su alıp salona dönüp sandalyeye oturdu. Yüzünü ellerinin arasına aldı. Hayat boyunca güçlü durmuştu. İlk kez, gücün bağırmak olmadığını hissetti.

Sabah olduğunda her şey değişmeyecekti. Halil yine Halil olacaktı. Ama kahvaltı masasında Çetin’e bakıp sadece şunu söyleyecekti:

“Derslerine bak oğlum… Yardım lazımsa ablana söyle.”

Leyla’ya da: “Telafi sınavına iyi hazırlan.”

Sesi yine sert çıkacaktı belki. Ama bu kez içinde öfke değil, bilinçli bir destek olacaktı.

Ve Fadime o sabah Halil’in gözlerinde ilk kez başka bir şey görecekti:

Bağırmanın arkasına saklanmayan bir baba.

Ve o gece Halil ilk kez öfkesinin altında sakladığı korkuyla yüzleşmişti. Çocuklarının hayatı kendisininki gibi sadece bir parantezin içinden ibaret olmayacaktı, onlar parantezin dışına çıkacak, hayatı dolu dolu başarılı bir şekilde yaşayacaklardı. Belki onlarla birlikte geçte olsa kendi hayatını parantezin dışında yaşayacaktı.

Yorum yazın

Yorum yazmalısınız
İsim yazmalısınız
Doğru bir email yazmalısınız
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmayacaktır.

İrfan BAŞARANOĞLU yazıları

Çok okunanlar