MİRAS
İhsan Bey, eşinin vefatından sonra iyice içine kapanmıştı. Artık ne eskisi gibi kahveye gidiyor ne de çocuklarının evine uğruyordu. Günlerini çoğunlukla evde geçiriyor, yalnızca ihtiyaçlarını karşılamak için mahalle bakkalına ya da salı günleri semt pazarına çıkıyordu.
Sıcak havalarda balkonda oturur, bahçesindeki meyve ağaçlarını ve çiçekleri seyrederdi. Bazen de bahçeye iner; ağaçlarla, çiçeklerle ilgilenir, onları sular, bakımlarını yapardı. Babasından kalma iki katlı evinin üst katını kiraya vermişti. Zaman zaman arkadaşları ya da üst kattaki kiracıları onu ziyarete gelirdi. Çok sık olmasa da ara sıra kızı ya da oğlu uğrardı. Damadıyla gelini ise işlerini bahane ederek pek gelmezlerdi.
Bazen torunları anneleri ya da babalarıyla birlikte geldiğinde İhsan Bey’in yüzü aydınlanırdı. Onlar için bahçeden kopardığı meyveleri ikram eder, çocukların neşesiyle kısa süreli de olsa yalnızlığını unuturdu. Bahçesi çok büyük değildi ama ona oyalanacak, gününü dolduracak kadar meşgale sunuyordu.
Kızı ev hanımıydı. Kocasının eski model bir pikabı vardı; onunla şehir içinde nakliyat yaparak geçimlerini sağlıyorlardı. Pikap sık sık arıza çıkarıyor, tamir ve parça masrafları aileyi iyice zorluyordu. Bu araçtan başka gelirleri olmadığı için çoğu zaman geçim sıkıntısı çekiyorlardı. Oğlu ise bir ortaokulda öğretmendi, eşi de bir bankada memur olarak çalışıyordu. Onlar da kendi hâllerinde, kıt kanaat geçinip gidiyordu.
İhsan Bey, kendisi de üç ayda bir aldığı maaşla ve üst kattan aldığı kira ile idare etmeye çalışıyor, kızının durumunu bildiği için genellikle kirayı ona vererek elinden geldiğince maddi destek oluyordu.
Kızı ve oğlu pek istekli olmasalar da gelip yanlarında oturmasını, şu an yaşadığı evi de kiraya vermesini istiyorlardı. “Koca evde tek başına zor oluyordur,” diyor, hatta huzurevinde kalma fikrini bile dile getiriyorlardı. Orada yeni arkadaşlar edinebileceğini, yemek, ev işi gibi dertlerinin olmayacağını söylüyorlardı.
İhsan Bey her seferinde bu teklifleri geri çeviriyor; evde daha rahat olduğunu, anılarıyla yaşadığını ve burada mutlu olduğunu söylüyordu. Kalan ömrünün son yıllarını kendi evinde geçirmek istediğini açıkça dile getiriyordu.
Oysa kızının ve oğlunun asıl niyeti bambaşkaydı. Evi ve bahçeyi bir müteahhide verip, karşılığında üç daireyle bir dükkân sahibi olmayı planlıyorlardı. Böylece hem kira derdinden kurtulacak hem de maddi olarak rahatlayacaklardı. Bu fikir, damadın kafasına girmişti. Daha doğrusu, bir gün inşaatına malzeme taşıdığı müteahhidin yaptığı teklif, zihninde bir kıvılcım yakmış; o da bunu eşine ve kayınbiraderine açmaya karar vermişti.
Pikabın direksiyonuna yaslanmış, inşaattan çıkan tozu silmeye çalışıyordu. Müteahhittin söyledikleri hâlâ aklındaydı: “Verin arsayı, üç daire bir dükkân… Siz de kurtulun, rahat edin.”
“Kurtulmak… Rahat etmek…” Bu kelime hoşuna gitmişti. Kirasız bir ev, kapalı bir dükkân, borçsuz bir hayat… Bunları düşününce içi ferahlıyordu. Ama sonra kayınpederinin bahçede torunlarına meyve uzatan hâli geliyordu gözünün önüne.
“Zaten yaşlandı,” diye kendini avutuyordu. “Bir evi daha ne yapacak?”
Ama geceleri yastığa başını koyduğunda, aslında istediği şeyin rahat değil, itibar olduğunu biliyordu. Bir gün direksiyon başında değil, kendi dükkânının kapısında durmak… İnsanların ona başka gözle bakması.
Bu yüzden susuyordu. Açıkça söylemeye cesaret edemiyor, başkalarının ağzından çıkmasını bekliyordu. Vicdanını susturmanın en kolay yoluydu bu.
En sonunda eşine ve kayınbiraderine durumu açtı, onlarda bu düşünceye katıldılar. Ne var ki bu düşünceyi babalarına nasıl söyleyeceklerini bilemiyorlardı. Bu yüzden açıkça konuşmak yerine dolaylı yollar aramaya başladılar. Çünkü çok iyi biliyorlardı ki İhsan Bey, dedelerinden miras kalan bu evden ve bahçeden kolay kolay vazgeçecek biri değildi.
O akşam balkonda oturuyordu İhsan Bey. Hava serinlemiş, bahçedeki erik ağacının yaprakları hafifçe hışırdamaya başlamıştı. Çayından bir yudum aldı, karşı apartmanın kararan pencerelerine baktı. Düşüncelere dalıyor, kızıyla oğlunun her zaman söyledikleri kulaklarında çınlıyordu: “Baba, artık bu ev sana fazla… Yoruluyorsun.”
Sözlerin arasına sıkıştırılmış bir acele vardı. Göz göze gelmemeleri, cümlelerin yarım kalması… O an anladı. Asıl konuşulmayan şeyin ev değil, topraktan elde edilecek değer olduğunu sezdi. Bahçeye baktı; eşinin ektiği gülleri, kendi elleriyle diktiği ceviz ağacını gördü.
“Bu ev bana değil, ben bu eve fazlayım artık,” diye geçirdi içinden.
İçinde bir kırgınlık kabardı ama sesini çıkarmadı. Çünkü evlatlarının gözlerinde yoksulluğun, hesapların ve başkalarının fısıltılarının izini görmüştü. O an kararını daha da sağlamlaştırdı: Bu evde doğmuş, bu evde yaşlanmıştı. Son nefesini de burada verecekti.
Son günlerde bu konun evlatları tarafından sık sık gündeme getirilmesinden bunalan İhsan Bey, o gün akşamüstü herkesi aynı anda çağırdı. Kızı, oğlu, damadı ve gelini… Hepsi bahçedeki ceviz ağacının altında toplandı. Masanın üzerinde çaylar vardı ama kimsenin eli bardağa gitmiyordu.
İhsan Bey bastonunu yanına dayadı, bahçeye şöyle bir baktı. Sonra gözlerini tek tek yüzlerinde gezdirdi. Sesi her zamanki gibi sakindi ama kelimelerin altı ağırdı.
“Son zamanlarda çok konuşuyorsunuz,” dedi. “Ev büyükmüş, ben yalnızmışım, zorlanıyormuşum…”
Kimse cevap vermedi. Damadı gözlerini yere indirdi, oğlu boğazını temizledi.
“Ben ihtiyarladım, doğru,” diye devam etti İhsan Bey. “Ama aklım hâlâ yerinde. İnsan yalnızken de bazı şeyleri görür.”
Kızı dayanamayıp araya girdi. “Baba, biz senin iyiliğini istiyoruz.”
İhsan Bey hafifçe gülümsedi. “İyilik dediğin şey bazen hesapla karışır kızım,” dedi. Sonra eliyle bahçeyi işaret etti. “Şu toprak, şu ağaçlar… Bunlar bana ait değil sadece. Annenizin emeği var, dedenizin alın teri var. Siz üç daire bir dükkân görüyorsunuz; ben burada bir ömür görüyorum.”
Damadın yüzü kızardı. Dayanamayıp konuştu. “Amca, kimse seni evinden etmek istemiyor. Ama dünya değişti. Bu ev artık para etmiyor, değerlendirilebilir.”
İhsan Bey gözlerini ona çevirdi. İlk kez sesinde sertlik vardı. “Para etmiyor mu?” dedi. “Benim hayatım para etmiyor demek ki.”
Oğlu başını öne eğdi. “Baba, biz zorlanıyoruz,” dedi kısık sesle. “Kiramız var, masraflar var…”
İhsan Bey derin bir nefes aldı. “Zorlanmanızı anlıyorum,” dedi.
“Ben de zamanın da çok zorlandım. Ama kimsenin emeğini pazarlık konusu yapmadım. Bu ev satılık değil. Ben hayattayken hiç değil.”
Sessizlik çöktü. Sadece yaprakların hışırtısı duyuluyordu.
İhsan Bey ayağa kalktı. “Ben burada kalacağım,” dedi. “Bu bahçede yaşadım, bu bahçede yaşlandım. Gerisi sizindir… ama ben annenizin yanına gittikten sonra.”
Bir an durdu, gözleri evin duvarlarında, bahçenin ağaçlarında gezindi.
“Ben bu evde dünyaya geldim. Bu bahçede oynadım, burada büyüdüm. Anneniz bu eve gelin geldi. Oğlum da kızım da tıpkı benim gibi bu evde dünyaya gözlerini açtı. Oğlum bu eve gelin getirdi, kızım bu evden gelin gitti. Anneleri bu evden öbür dünyaya göçtü… Ben de bu evden göçeceğim.”
Kimse cevap veremedi. O an herkes anladı ki bu mesele artık para meselesi değil, bir vicdan meselesiydi.
Çocuklar evlerine gittikten bir süre sonra kendisi de bahçeden içeri girdi ve kapıyı sessizce kapattı. Kilidin çıkardığı o tanıdık ses, evin içindeki boşluğu daha da belirginleştirdi. İhsan Bey bastonunu duvara yasladı, ayakkabılarını çıkardı. Kimse yoktu artık. Ne söylenecek söz kalmıştı ne de saklanacak bir niyet.
Salona geçti. Duvarın köşesinde, eşinin yıllar önce aldığı vitrin duruyordu. Camın arkasındaki fincanlara baktı; birinin kulpu çatlağıyla hâlâ oradaydı. “Atalım şunu,” demişti eşi bir zamanlar. “Dursun,” demişti o, “kırığı da hatırası var.” Gülümsedi. Sonra gülümsemesi yüzünde asılı kaldı.
Televizyonu açmadı. Sessizlik daha tanıdıktı artık. Pencereye yaklaşıp perdenin ucunu araladı. Bahçe karanlıktı ama her ağacın yerini ezbere biliyordu. Ceviz ağacının altında az önce durdukları yeri düşündü. Söylediği sözler ağır gelmiş miydi? Belki… Ama içini kemiren bir pişmanlık yoktu. Sadece yorgunluk vardı.
Mutfağa geçip kendine bir bardak su aldı. Ellerinin titrediğini fark etti. İlk kez değil ama bu kez titreme daha belirgindi. Sandalyeye oturdu. “Demek böyle,” diye geçirdi içinden. İnsan, evlatlarıyla bile hesaplaşınca daha çok yalnız kalıyordu.
Yatak odasına girdi. Eşinin yastığı hâlâ yerindeydi. Kimseye söylemeden arada bir düzeltiyor, battaniyenin altına elini sokup boşluğunu yokluyordu. O gece de öyle yaptı. Yatağa uzandı, ışığı kapatmadı. Tavandaki gölgeler yavaş yavaş yer değiştirirken gözleri doldu ama ağlamadı. Gözyaşı artık içerde bir yerde durmuştu.
“Ben doğru olanı yaptım,” dedi fısıltıyla. Sanki biri duyacakmış gibi.
Gece ilerledikçe ev daha çok konuşur oldu. Duvarlar, kapılar, merdivenler… Hepsi tanıdık seslerini çıkardı. İhsan Bey battaniyeyi biraz daha çekti üstüne. Bahçeden gelen hafif rüzgâr sesini dinledi. İçinde bir huzur kırıntısı belirdi. Zor bir günün ardından kalan, ince ama dirençli bir huzur.
Uykuya dalmadan önce son düşündüğü şey şuydu: Bu ev hâlâ onun nefesini tanıyordu. Ve bu, şimdilik, yeterdi.
Günler geçtikçe İhsan Bey kendini daha da yalnız hissetmeye başlamıştı. Artık çocukları da gelmez olmuştu; kendi dünyalarında babalarına sitem ediyor, kırgınlıklarını sessizlikle belli ediyorlardı. Havalar iyice soğumuş, hazan mevsimi gelmişti. Sarı yapraklar birer birer dökülmeye başlamıştı.
Eskisi gibi bahçede oturmuyordu artık. Gelen birkaç arkadaşıyla, evde yaktığı sobanın ısıttığı sıcak odada oturuyor; sohbet ediyor, tavla oynuyorlardı. Arkadaşları gittikten sonra sobanın çıtırtısı, evin içindeki tek canlı ses gibiydi.
Bir gün üst kattaki kiracısı, yaptığı tarhana çorbasından sıcak sıcak bir kâse alıp İhsan Bey’e götürmek istemişti. Kapıyı çaldı ama açan olmadı. İçine bir kurt düştü. “Acaba çocuklarının yanına mı gitti?” diye düşünerek kızını telefonla aradı. İhsan Bey’in onlara gitmediği anlaşılınca bu kez kızı da endişelendi.
Hemen eve geldi. Daha önceden kendisinde bulunan yedek anahtarla kapıyı açıp içeri girdi. Evin içi buz gibiydi. Sobanın çoktan sönmüş olduğu belliydi. Yatak odasına yöneldiğinde gördüğü manzara yüreğini ağzına getirdi.
İhsan Bey, yatakta kıpırdamadan uzanıyordu. Yüzü solgundu. Kızı telaşla yanına koştu. Babası zorla nefes alıp veriyordu. O sırada durumu fark eden kiracı hiç vakit kaybetmeden telefon edip ambulans çağırdı.
Meğer İhsan Bey iki gündür hasta yatağındaydı. Ne bir lokma yemek yiyebilmişti ne de sobayı yakacak hâli kalmıştı. Soğuk odada, yorganın altında sessizce uyuyarak ayakta kalmaya çalışmıştı.
Ambulansın sireni sokağın başında duyulduğunda kızı derin bir nefes aldı ama yüreği hâlâ yerinden çıkacak gibiydi. Kapının önünde bekleyen kiracıyla göz göze geldiler. İkisi de konuşmadan anlaştı; artık zamanla yarışılıyordu.
Sağlık görevlileri içeri girdiklerinde evin soğuğunu hemen fark ettiler. Yatağın üzerindeki yaşlı adamı görünce hızlıca harekete geçtiler. Tansiyonunu ölçtüler, nabzını kontrol ettiler. Birinin “Hipotermi başlamış olabilir,” dediğini duydu kızı. Bu kelime ona çok uzak ama çok ürkütücü geldi.
İhsan Bey’i dikkatlice sedyeye aldılar. Üzerine battaniye örtüldü, oksijen maskesi takıldı. Kızı, babasının elini bir an olsun bırakmadı. O el artık neredeyse kendi eli kadar soğuktu.
Ambulans kapısı kapandığında siren yeniden çalmaya başladı. Kızı, sedyenin başucunda oturuyor, babasının yüzüne bakıyordu. Dudakları aralıktı, nefesi düzensizdi.
“Dayan baba,” dedi fısıltıyla. İlk kez bu kadar korkuyordu.
Hastanenin acil servisinde kapılar hızla açıldı. İhsan Bey sedyeden alınıp içeri götürülürken kızı koridorda kaldı. Bir sandalyeye çöktü. Dakikalar geçmiyor, saat gibi uzuyordu.
Bir süre sonra doktor yanına geldi. “İki gündür yemek yememiş, üşütmeye bağlı ağır bir enfeksiyon ve genel halsizlik var,” dedi. “Şimdilik durumu stabil ama yaşlı olduğu için dikkatli olmamız gerekiyor.”
Kızı başını salladı, gözlerinden süzülen yaşları silmedi bile. İçinde bir suçluluk, bir pişmanlık vardı. “Keşke daha sık gelseydim,” diye geçirdi içinden. “Keşke yalnız bırakmasaydım…”
Gece ilerlerken İhsan Bey yoğun bakıma alındı. Kızı ve oğlu kapının önünde sabaha kadar oturdu. Hastanenin floresan ışıkları altında, babasının yalnız kaldığı o soğuk günleri düşündü.
Ve ilk kez, sessizliğin de insanı hasta edebileceğini anladılar.
Sabah doktor yeniden gelip İhsan Bey’i muayene ettiğinde, durumunda henüz belirgin bir iyileşme olmadığını söyledi. Uzun süre hastanede kalması gerektiğini, tedavi sürecinin de kolay olmayacağını ekledi.
İhsan Bey yaklaşık iki ay boyunca hastanede tedavi gördü. Bu süre içinde arkadaşları, damadı, gelini ve torunları onu sık sık ziyarete geldiler. Ziyaretler uzadıkça odası biraz olsun ısınır, yüzünde kısa süreli gülümsemeler belirirdi.
Tedavisi tamamlanıp taburcu edildikten sonra oğlu onu alıp evlerine götürdü. Ev kaloriferliydi; her yer sıcacıktı. Artık burada kalacaktı. Bu kez kimse itiraz etmedi, o da etmedi.
Bir akşam, kızını ve damadını da oğlunun evine çağırdı. Dördü birlikte oturup uzun uzun konuştular. İhsan Bey’in sesi sakindi ama yorgundu. “Benim günlerim sayılı artık,” dedi. “Yavaş yavaş annenizin yanına gitme vaktim geliyor.”
Kimse karşılık veremedi.
“Şu müteahhitle konuşun,” diye devam etti. “Anlaşın, ne yapacaksanız yapın. Ama kiracımızı mağdur etmeyin. Kendilerine uygun bir ev bulup taşınana kadar onları sıkıştırmayın.”
Bir an durdu, gözleri uzaklara daldı. “Bir hafta sonu beni alıp evime götürürseniz,” dedi, “Oraları son bir kez daha görmek istiyorum.”
O an herkes anladı ki bu, bir istekten çok veda hazırlığıydı.
Bir hafta sonu sabahı oğlu arabayı evin önüne çektiğinde İhsan Bey paltosunu giydi, bastonunu eline aldı. Yavaş adımlarla dışarı çıktı. Yol boyunca fazla konuşmadı. Camdan dışarı bakıyor, tanıdık sokakları sessizce selamlıyordu.
Evin önüne geldiklerinde kızı ve damadı onları karşıladı ve evin kapısı açıldığında eski bir koku karşıladı onu. Soğuk ama tanıdık. Eşiyle birlikte yıllar önce seçtikleri kapı paspasına baktı; hâlâ yerindeydi. Ayakkabılarını çıkarırken bir an durdu, sanki eve değil de bir zamana giriyordu.
Önce bahçeye çıktı. Toprak nemliydi. Ceviz ağacının altına kadar yürüdü. Elini gövdesine koydu. “Büyümüşsün,” dedi fısıltıyla. Ağacın kabuğu sertti ama içi canlıydı, tıpkı kendisi gibi.
Erik ağacının yanına geçti. Dalları çıplaktı. Hazan her şeyden bir şeyler alıp götürmüştü. Ama kökler hâlâ yerindeydi. Bahçedeki güllere baktı. Çoğu solmuştu ama birkaç tanesi direniyordu. Eğilip üzerindeki karları temizledi, bir yaprağı düzeltti.
Sonra eve girdi. Salonun ortasında durdu. Duvarlara, pencereye, köşedeki sobaya baktı. Bir zamanlar geceleri sobanın başında oturdukları yeri hatırladı. Sessizliği dinledi. Bu evin sesi vardı. İnsan yaşadıkça konuşan, yalnız kaldıkça susan bir sesi…
Yatak odasına girdi. Eşinin dolabının kapağını açmadı. Açmaya gerek yoktu. Varlığını biliyordu. Yatağın kenarına oturdu. Bir süre öylece kaldı. Gözleri doldu ama ağlamadı.
Bahçeye son kez bakmak için yeniden kapıya yöneldi. “Sizin de son günleriniz,”dedi usulca.
Kiracısını görmek istedi ama onlar birkaç gün önce taşınmıştı. Zaten havalar düzelir düzelmez müteahhit inşaata başlayacaktı. Ağaçlar kesilecek, köklerinden ayrılacaktı; ardından kepçeler evi yıkmaya başlayacaktı.
İhsan Bey, kendisini de o ağaçlar gibi köklerinden sökülmüş, o ev gibi temelinden yıkılmış hissediyordu. Bunu çok iyi biliyordu. Ama yapacak bir şey yoktu. Dünyanın düzeni buydu; yaşayan her şey, insan da dâhil, zamanı gelince sessizce yok olup gidiyordu.
Arabaya binerken arkasına dönüp uzun uzun baktı. Bu bakış, bir vedadan çok bir teşekkür gibiydi.
Ve İhsan Bey o an anladı: Bazı evler satılmaz. Sadece sessizce devredilir. Onun kaderini de artık başkaları belirleyecekti.
Araba yavaşça hareket etti. İhsan Bey camdan dışarı bakıyordu. Ev gözden kaybolana kadar başını çevirmedi. Sonra bastonunu dizlerinin arasına aldı, ellerini üstüne koydu.
İlk kez bu kadar yorulmuştu. Ama bu yorgunluk bedenden değil, köklerden geliyordu.
Oğlu aynadan ona baktı. Bir şey söylemek istedi ama vazgeçti. Bazı vedalar konuşulmazdı. Sadece taşınırdı.
İhsan Bey gözlerini kapattı. Bahçeyi düşündü. Ağaçları. Toprağı. Ve içinden sessizce geçti: “Ben buradayım artık… Gerisi sizindir.” Babasından kalan mirası evlatlarına bırakamamıştı.
Araba uzaklaştı. Ev kaldı. Bir süre daha.

































