Reklam
SON DAKİKA
Özhanlar Mobilya
Reklam

TÜTÜN SARISI

TÜTÜN SARISI
A- A+

Zeliha, sabahın ilk ışıklarıyla birlikte büyük bir heyecanla uyanmıştı. Kendilerini almaya gelecek pikabı beklerken kalbi adeta yerinden çıkacak gibi atıyordu. Bir süre sonra kasabanın içinden yükselen korna sesi duyuldu. Bu, pikabın yaklaştığının habercisiydi.

Hemen ayakkabılarını ayağına geçirip koşarak diğer kızların beklediği sokağın köşesine vardı. Pikap, kasabanın ana caddesi boyunca korna çalarak ilerliyor, onların bulunduğu köşeye doğru yaklaşıyordu. Çalınan her korna, “Geliyorum, hazır olun; beni bekletmeden binin!” der gibiydi.

Kızlar birer birer pikabın kasasına atladı. Zeliha da nefes nefese yetişip arkadaşlarının yanına oturdu. Pikap hareket ettiğinde sabahın serinliği yüzlerine vuruyor, içlerini hem ürpertiyor hem de tatlı bir heyecanla dolduruyordu.

Yol uzundu ama sohbetleri daha uzundu. Kahkahalar, şakalaşmalar derken kasaba geride kaldı. Önlerinde uzanan tütün tarlaları, güneşin ilk ışıklarıyla yemyeşil bir deniz gibi rüzgârın etkisi ile dalgalanıyordu.

Pikap tarlanın kenarında durdu. Herkes hızlıca indi. Zeliha başını kaldırıp tarlaya baktı; bugün hem yorulacak hem de emeklerinin karşılığını alacaklardı. Ellerine sepetlerini alıp sıraya dizildiler.

Tütün yaprakları tek tek toplanacak, güneş yükselmeden işe başlanacaktı. Zeliha derin bir nefes aldı, toprağın kokusunu içine çekti ve arkadaşlarıyla birlikte tütün toplamaya başladı.

Zeliha, tütün toplamaya, daha doğrusu kasabada dedikleri gibi “tütün kırmaya” bu hafta başlamıştı. Geçen yıl bu zamanlar arkadaşları yine tütün tarlalarına giderken heveslenmiş, “Anne, ben de gideyim” demişti. Ama annesi o zaman izin vermemişti.

Bu yıl ise kararlıydı. Günlerce annesine dil dökmüş, “Okul açılınca masraflarımı kendim karşılarım” diye söz vermişti. Annesi de çaresiz razı olmuştu.

Zeliha, ortaokul ikinci sınıfı bitirmiş, üçüncü sınıfa geçmiş başarılı bir öğrenciydi. Babasını birkaç yıl önce veremden kaybetmişti. Annesi ve on yaşındaki kardeşiyle birlikte hayat mücadelesi veriyordu. Kasabada akrabaları vardı ama herkes kendi derdine düşmüş, kimse kimseye yeterince el uzatamaz olmuştu.

Tarlada eğilip ilk tütün yaprağını kopardığında, bunun sadece bir iş olmadığını hissetti. Bu, okul defterlerine, kitaplarına, belki de geleceğine uzanan bir yoldu.

Güneş yavaş yavaş yükselirken sıcaklık artıyor, tütün yapraklarının kokusu havaya karışıyordu. Zeliha’nın elleri acemiydi; bazen yaprakları zorluyor, bazen arkadaşlarına bakarak öğrenmeye çalışıyordu. Yanındaki kızlar yıllardır bu işi yapmanın verdiği alışkanlıkla hızlı ve ustaca çalışıyordu.

Bir ara başını kaldırıp uzaklara baktı. İçinden sessizce, “Okuyacağım… ne olursa olsun okuyacağım,” diye geçirdi.

O an, sıcağa, yorgunluğa ve nasırlanmaya başlayan ellerine rağmen yüzünde hafif bir gülümseme belirdi.

Yazıhan’ın ovasında güneş yükseldikçe sıcaklık ağır ağır çökmeye başlamıştı tarlanın üzerine. Sabahın serinliği çoktan kaybolmuş, yerini yakıcı bir sıcağa bırakmıştı. Zeliha, eğilip kalktıkça başının dönmeye başladığını hissetti. İlk başta önemsemedi, “Geçer,” diye düşündü.

Ama geçmedi.

Ellerindeki tütün yaprakları bir an bulanıklaştı. Gözlerinin önü karardı. Dizlerinin bağı çözüldü. Bir adım atmak istedi ama atamadı. Olduğu yere yığılıverdi.

“Zeliha!” diye bir çığlık yükseldi.

Yanındaki kızlar hemen işlerini bırakıp onun başına koştular. Birisi başını dizine aldı, diğeri su matarasını açıp yüzüne serpti.

“Gözünü aç, Zeliha… duyuyor musun bizi?”

Zeliha’nın dudakları kıpırdadı ama sesi çıkmadı. Güneş tepelerinde acımasızca duruyordu.

Kızlardan biri başındaki yazmayı çıkarıp ona gölge yapmaya çalıştı. Diğeri telaşla, “Biraz geri çekelim, gölgeye götürelim,” dedi.

Hep birlikte Zeliha’yı tarlanın kenarındaki iğde ağacının altına taşıdılar. Serinlik biraz olsun yüzüne değince nefesi toparlanır gibi oldu.

Bir süre sonra Zeliha gözlerini araladı. Etrafında toplanmış endişeli yüzleri görünce hafifçe gülümsedi.

“İyiyim…” diyebildi güçlükle.

“İyi değilsin,” dedi içlerinden biri, “Güneş çarptı sana. Alışık değilsin daha.”

Zeliha başını hafifçe salladı. İçinde hem utanç hem de kararlılık vardı. İlk günlerde zorlanacağını biliyordu ama bu kadarını beklememişti.

Biraz dinlendikten sonra doğrulmak istedi. Kızlar hemen itiraz etti: “Dur, kalkma! Biraz daha otur.”

Ama Zeliha yavaşça oturdu, sonra ayağa kalktı. Gözlerini tarlaya çevirdi.

“Çalışmam lazım,” dedi sakin ama kararlı bir sesle. “Ben bunun için geldim.”

Kızlar birbirine baktı. İçlerinden biri gülümsedi: “İnatçı kız… ama dikkat et kendine.”

Zeliha derin bir nefes aldı. Güneş hâlâ yakıyordu, toprak hâlâ sıcaktı. Ama artık içindeki kararlılık, o sıcaktan daha güçlüydü.

Tekrar sıraya girip tütün kırmaya başladığında, artık sadece çalışmıyordu… hayatla da mücadele ediyordu. 

Yavaş yavaş acemiliğini üzerinden atmaya başlamıştı Zeliha. Artık hangi yaprağın nasıl kırılacağını, hangisinin daha zamanı olduğunu daha iyi ayırt edebiliyordu. Ellerindeki beceri arttıkça içindeki güven de büyüyordu.

Ama o gün yaşadığı baygınlık aklından çıkmıyordu.

Kendi kendine, “Yarın daha dikkatli olmalıyım,” diye düşündü. Güneşin altında bu şekilde korunmadan çalışamayacağını anlamıştı. Eve gidince başına takacak bir şapka ya da onu serin tutacak ince bir yazma bulmaya karar verdi.

Akşam serinliğinde eve dönerken yorgundu ama aklı daha berraktı. Artık sadece çalışmayı değil, çalışırken kendini korumayı da öğreniyordu.

Bu işin zorluğu kadar bir öğreticiliği de vardı.

Zeliha, içinden sessizce geçirdi: “Ben bunu da öğrenirim…”

Ve o an, sadece tütün kırmayı değil, hayatı da yavaş yavaş öğrenmeye başladığını fark etti.

Tütünler kırılıp kurutulmak üzere tarla sahibinin evine getirildiğinde, işin en ince sabır isteyen kısmı başlardı. Bu kez sıra, onları ipliklere dizmeye gelirdi.

Gölgelik avluda kızlar çoktan yerlerini almıştı. Aralarında en genç olanlardan biri, Zeliha, ilk kez bu işe katılmanın heyecanını yaşıyordu. Elinde çuvaldız, gözlerinde biraz telaş, biraz merak… Büyüklerin hareketlerini dikkatle izliyor, onların ustalığını yakalamaya çalışıyordu.

“Parmağına batırma, sapından al,” dedi yanındaki Hatice abla, yarı gülerek.

Zeliha başını salladı. İnce parmaklarıyla tütünün sapını kavradı, çuvaldızı dikkatlice geçirdi. Bir tane, sonra bir tane daha… Tütünler ipte dizildikçe, sanki onun içindeki çekingenlik de çözülüyordu. Çok geçmeden o da diğerleri gibi ritmi yakaladı.

Avluda türküler yükseliyordu. Kimi sevdayı anlatıyordu, kimi gurbeti… Zeliha, türkünün sözlerini tam bilmese de mırıldanıyordu. O an, yalnız olmadığını hissetti; bu işin, bu emeğin, bu seslerin bir parçasıydı artık.

Dizilen tütünler uzadıkça uzadı. İpler doldu, yenileri bağlandı. Günün sonunda hepsi, naylonla örtülmüş sera benzeri çadırlara taşındı. Askılara asılan tütünler, ağır ağır kurumaya bırakıldı.

Zeliha başını kaldırıp asılı duran tütünlere baktı. Güneşin son ışıkları naylonun ardından süzülüyor, yeşilden sarıya, sarıdan kahverengiye dönen yaprakları usulca aydınlatıyordu. İçinden, “Biz de böyle miyiz acaba?” diye geçirdi. “Tütün gibi toplanır, dizilir, sabırla bekler, sararır, kurur… sonra değişir miyiz?”

Belki de hayat, tütün gibi sabır isteyen bir şeydi.

Tütün kırma ve ipe dizme işleri artık epey hafiflemişti. Günlerdir süren emeğin sonuna yaklaşılmış, yorgunluk yerini hafif bir ferahlığa bırakmıştı. Neredeyse bitmek üzereydi. Yarın, geriye kalan son tütünler de ipe dizilecek, iş tamamlanacaktı.

Avluda herkesin yüzünde aynı ifade vardı: yorgun ama umutlu… Çünkü bu işin sonunda alınacak para, sadece bir ücret değil; evlere götürülecek ekmek, çocuklara alınacak bir çift ayakkabı, belki de uzun zamandır ertelenen bir ihtiyacın karşılığıydı.

Zeliha, elindeki son demeti dizip ipi kenara bırakırken derin bir nefes aldı. İçinde tuhaf bir sevinç vardı. İlk kez baştan sona bir işin içinde yer almış, emeğinin karşılığını alacak olmanın gururunu hissetmişti.

“Yarın bitiriyoruz inşallah,” dedi Hatice abla.

“İnşallah…” diye karşılık verdi Zeliha, gözleri hafifçe gülerek.

Akşam serinliği çökerken, askılarda sallanan tütünler sessizce kuruyor, günlerdir süren emeğin hikâyesini kendi dillerince anlatıyordu. Ve herkes biliyordu ki, ertesi gün sadece bir iş bitmeyecek… aynı zamanda bir emeğin karşılığı alınacaktı.

Bu günlük işlerini bitiren kadınlar ve kızlar yavaş yavaş evlerine dağılmaya başlamıştı. Zeliha da yorgun ama içi hafiflemiş bir halde evine doğru yürüyordu. Evinin sokağına yaklaştığında annesinin telaşla komşuya doğru koştuğunu gördü. İçine bir merak düştü. Hiç düşünmeden annesinin peşine takıldı.

Annesi komşu evine girip kapıyı kapatmıştı. Zeliha kapının önünde kalmış, içeride neler olduğunu anlamaya çalışıyordu. Kalbi hızlı hızlı atıyor, içinden “İnşallah kötü bir şey yoktur…” diye dua ediyordu.

Birden kapı açıldı. Annesi onu görünce şaşkınlıkla, “Döndün mü?” dedi, ardından aceleyle ekledi: “Koş kızım! Sağlık ocağına git. Ebe orada yoksa lojmana bak. Hemen al getir! Meryem ablan doğum yapıyor!”

Zeliha bir an bile durmadı. Ayağındaki naylon ayakkabılar koşarken çıkıyor, o ise durup tekrar giyiyor, sonra yeniden koşuyordu. Nefesi kesilene kadar koştu. Sağlık ocağına vardığında kapılar kapalıydı; mesai bitmiş, herkes evine gitmişti.

Hiç vakit kaybetmeden ebenin kaldığı lojmana yöneldi. Kapıyı hızlı hızlı çaldı. Kapıyı açan ebeye, nefes nefese olanları anlattı.
Ebe, “Tamam, çantamı alıyorum. Hemen gidelim,” dedi.

Birlikte aceleyle geri döndüler. Ebe içeri girerken Zeliha yine kapıda kaldı. Bir süre sonra annesi dışarı çıktı:
“Kızım, sen hâlâ burada ne bekliyorsun? Eve git! Elini yüzünü yıka, sofrayı hazırla. Kardeşinle karnınızı doyurun. Ben sonra gelirim.”

Zeliha başını sallayıp eve döndü. Annesinin dediklerini tek tek yaptı. Sofrayı kurdu, kardeşiyle yemek yedi, sonra topladı, bulaşıkları yıkadı. Ama aklı hâlâ komşu evdeydi. İçindeki merak ağır bastı, yeniden komşularının kapısına gitti.

Kapının önünde beklemeye başladı. Bu sırada Meryem ablanın kocası da tarladan gelmiş, o da kapının önünde bir ileri bir geri gidip duruyordu. Yüzündeki endişe, Zeliha’nın dikkatinden kaçmıyordu.

Derken içeriden bir bebek ağlaması yükseldi.

O an, herkesin içine su serpildi. Adam derin bir nefes aldı. Zeliha’nın yüzünde de farkında olmadan bir tebessüm belirdi.

Yaklaşık yarım saat sonra kapı açıldı. Annesi ve ebe dışarı çıktılar. Annesi Zeliha’ya dönerek: “Ebe ablanın çantasını al, birlikte lojmana kadar götür. Çok yoruldu,” dedi.

Zeliha çantayı aldı, ebenin yanında yürümeye başladı. Az önce yaşanan telaşı, babanın hâlini, sonunda gelen sevinci ve edilen teşekkürleri düşünüyordu. İçinde tarifsiz bir duygu kabarmıştı.

Yürürken dayanamadı, sorular sormaya başladı. Doğum nasıl olur, zor mudur, herkes yapabilir mi… En sonunda, biraz çekinerek: “Ben de ebe olabilir miyim?” diye sordu.

Ebe gülümseyerek baktı: “Elbette olabilirsin. Neden olmayasın?”

Sonra kaçıncı sınıfa gittiğini sordu. Zeliha’nın bu yıl ortaokulu bitireceğini öğrenince: “O zaman Sağlık Meslek Lisesi sınavlarına girmen gerekir,” dedi.

Konuşa konuşa lojmana vardılar. Ebe kapıya yönelirken: “Sonra sağlık ocağına gel, daha detaylı konuşuruz,” dedi.

Zeliha başını salladı. İçinde yeni filizlenen bir hayal, farklı bir heyecan vardı. Akşamın serinliğinde evine doğru yürürken, artık sadece bir günün yorgunluğunu değil… geleceğe dair bir umudu da taşıyordu.

O gece Zeliha yatağa uzandığında gözlerini kapatsa da uyuyamadı. Kulaklarında hâlâ o bebek ağlaması vardı. İçinde tarifsiz bir sevinç… ama aynı zamanda yeni doğmuş bir düşünce dolaşıyordu:

“Ben de yapabilir miyim?”

Sabaha karşı dalabildiği uykudan, annesinin sesiyle uyandı. Gün yine erken başlamıştı. Ama bugün her şey farklıydı. Zeliha artık sadece tütün dizen bir kız değildi; içinde filizlenen bir hayali vardı.

Kahvaltı sofrasında annesine çekinerek baktı. “Anne…” dedi, “Ben… ebe olmak istiyorum.”

Annesi bir an durdu. Elindeki ekmeği bıraktı. Zeliha’nın gözlerine baktı. O bakışta hem şaşkınlık hem de gurur vardı.

“Zor iş kızım,” dedi yumuşak bir sesle, “ama istersen neden olmasın…”

Zeliha’nın içi ısındı. Bu söz, onun için bir kapının aralanması gibiydi.

Kahvaltıdan sonra tütün dizmeye gitti. Akşam parasını alıp eve döndüğünde yüzünde yorgunluk değil, umut vardı. Parayı annesine uzattıktan sonra çekinerek sordu: “Anne… yarın ebe ablanın yanına gidelim mi? Onunla konuşsak…”

Annesi başını salladı. “Gidelim kızım.”

Ertesi gün birlikte sağlık ocağına gittiler. Ebe, onları dikkatle dinledi; ne yapmaları gerektiğini sabırla anlattı. Zeliha o gün kararını kesinleştirdi.

Okullar açıldığında artık bambaşka bir Zeliha vardı. Derslerine daha sıkı sarıldı. Okuldan gelir gelmez işlerini yapıyor, ardından kitaplarının başına geçiyordu. Bazen gözleri kapanacak gibi oluyor, ama ebenin sözleri aklına geliyordu:

“Sağlık Meslek Lisesi…”

Kasabada bu yolu seçen pek yoktu. Kız çocuklarının çoğu erken yaşta evlenir, hayatlarını ev işleri ve tarlayla sürdürürdü. Ama Zeliha’nın içinde başka bir ateş yanıyordu.

Fırsat buldukça sağlık ocağına uğruyor, ebe ablayla konuşuyor, sorular soruyordu. Ebe de ona hep aynı şeyi söylüyordu:

“Okuyacaksın, yılmayacaksın… İnsanlara yardım etmek kolay değil ama çok kıymetlidir.”

Günler haftaları, haftalar ayları kovaladı. Sınav günü geldiğinde Zeliha’nın elleri titriyordu. Ama korkunun yanında güçlü bir kararlılık da vardı.

Sınavdan çıktığında gökyüzüne baktı. “Ben denedim,” dedi içinden.

Artık bekleme zamanıydı. Ve beklemek… en az çalışmak kadar zordu.

Her sabah aynı soruyla uyanıyordu: “Acaba kazandım mı?”

Sonunda o gün geldi.

Okulun kapısına sınav sonuçlarının asılacağı söylenmişti. Zeliha’nın kalbi yerinden çıkacak gibiydi. Annesiyle birlikte okula geldiklerinde kalabalık çoktan toplanmıştı. Herkes listelere bakıyor, isim arıyordu.

Zeliha güçlükle kalabalığın arasından sıyrıldı. Titreyen parmaklarıyla isimleri okumaya başladı.

Satır satır… Bir an durdu. Tekrar baktı. Sonra bir daha… Oradaydı. “Zeliha … Sağlık Meslek Lisesi” Bir an dünya sessizleşti. Sonra içini bir sıcaklık kapladı. Gözleri doldu. “Anne…” dedi kısık bir sesle,
“Kazandım…”

Annesi önce anlamadı. Sonra Zeliha’nın gözlerindeki ışıltıyı görünce ona sarıldı.

“Helal olsun sana kızım,” dedi titreyen sesiyle, “Demek ki isteyince oluyormuş…”

Hiç vakit kaybetmeden sağlık ocağına gidip müjdeyi ebe ablaya verdiler. O gün küçük bir sevinç hem sağlık ocağına hem evlerine yayıldı. Ama bu sevince ince bir hüzün de karışmıştı: ayrılık. Çünkü okul şehirdeydi.

Gidiş günü geldiğinde, daha güneş doğmadan yola hazırlandılar. Zeliha’nın küçük bir valizi vardı. İçinde birkaç parça kıyafet, annesinin özenle koyduğu yiyecekler ve en önemlisi… hayalleri.

Annesi valizi kapatırken son kez baktı: “Üşütme kendini… yemeklerini ihmal etme…” Sözü boğazında düğümlendi.

Zeliha annesine sarıldı. O an, çocuklukla büyümek arasında ince bir yerde durduğunu hissetti.

Yazıhan istasyonuna geldiklerinde ebe abla da oradaydı. “Seni yalnız bırakacağımı mı sandın? Bugün izin aldım,” dedi gülümseyerek.
“Şehirde size yardımcı olurum.”

Bu söz hem Zeliha’nın hem annesinin yüreğini rahatlattı.

Trene bindiklerinde Zeliha cam kenarına oturdu. Tren hareket ettiğinde tanıdık yollar, evler, ağaçlar yavaş yavaş geride kaldı. Her şey küçülüyor, uzaklaşıyordu.

Zeliha camdan dışarı bakarken içinden geçirdi: “Ben geri döneceğim… ama başka biri olarak.”

Şehre vardığında her şey ona yabancı geldi. Kalabalık, gürültü, yüksek binalar… Kasabanın sessizliğinden sonra burası bambaşka bir dünyaydı.

Okulun kapısına geldiğinde durdu. Büyük demir kapının üzerinde yazıyordu: “Sağlık Meslek Lisesi”

Derin bir nefes aldı. Elini kalbine götürdü. Ve içeri adım attı. O adım… sadece bir okula değil, kendi geleceğine atılmıştı.

“Ebe Hanım…”

Bu sesle irkildi. Yavaşça arkasına döndü. Seslenen, Yazıhan Sağlık Ocağı’nın odacısı Niyazi Dayı’ydı. “Doktor Bey seni çağırıyor,” dedi.

Zeliha başını hafifçe salladı. Tam o sırada gözleri yeniden pencereye kaydı. Sağlık ocağının penceresinden, İstasyonda Ankara’ya doğru uzaklaşan trenin son vagonları görünüyordu.

Rayların üzerinde kayıp giden o tren… ona yıllar önceki günlerini hatırlatmıştı ve o günleri düşündürmüştü.

Derin bir nefes aldı. Trenin izi gözlerinden silinirken, içindeki düşünce de yerini başka bir şeye bıraktı: sorumluluğa. Bir zamanlar düşündüğü gibi toplanmış, dizilmiş, sararıp olgunlaşmış ve hayata tutunmuştu.

Ardından arkasını dönüp doktorun odasına doğru yürüdü. Her adımında, o uzaklaşan trenin sesi biraz daha içinden çekilip gitti.

 

Yorum yazın

Yorum yazmalısınız
İsim yazmalısınız
Doğru bir email yazmalısınız
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmayacaktır.

İrfan BAŞARANOĞLU yazıları

Çok okunanlar