KENDİ GELEN GELİN

Burcu babası Davut’la birlikte komşularının tarlasından geldiğinde annesi halen tahta divanın üzerindeki yatağında yatıyordu. Burcunun sabah giderken yanındaki sandalyenin üzerine bıraktığı yemeği yememiş halsiz bir şekilde evin ağaçtan tavanına bakıyordu.
Burcu, kapının eşiğinde bir an durdu. Elindeki ince dal parçasını fark etmeden yere düşürdü. Annesinin yüzündeki solgunluk, sabahkinden de ağırdı sanki. İçeriye doğru birkaç adım attı, ayaklarının altındaki tahtalar hafifçe gıcırdadı.
“Anne…” diye seslendi, sesi neredeyse fısıltıydı.
Kadın başını çok az çevirerek kızına baktı. Gözleri yorgundu ama Burcu’yu görünce içinde belli belirsiz bir sıcaklık belirdi. Dudakları kıpırdadı, ancak sesi çıkmadı.
Davut, kapının yanında durmuş, durumu sessizce izliyordu. Elini sakalına götürdü, düşünceli bir şekilde başını eğdi. “Yine hiçbir şey yememiş,” dedi alçak bir sesle. Bu cümlede hem bir tespit hem de gizlenemeyen bir endişe vardı.
Burcu hemen sandalyeye yöneldi. Tabağı eline aldı, içindeki yemek soğumuş, neredeyse kurumuştu. Annesine yaklaşıp dizlerinin üzerine çöktü.
“Biraz olsun yeseydin anne, bak ben geldim,” dedi, sesi bu kez daha kararlıydı.
Kadın gözlerini tavandan ayırıp kızına çevirdi. Zorlanarak kolunu kaldırdı, Burcu’nun eline dokundu. Parmakları soğuktu.
“Siz yediniz mi?” diye fısıldadı güçlükle.
Burcu başını salladı, aslında doğru değildi ama annesine bunu söylemek istemedi. “Yeriz,” dedi hızlıca. “Sen de ye, sonra birlikte otururuz.”
Davut derin bir nefes aldı, içeri girip pencerenin önüne geçti. Dışarıda gün yavaş yavaş akşama dönüyordu. Tarladan gelen toprak kokusu hâlâ üzerindeydi. İçeride ise ağır bir sessizlik vardı; yalnızca annenin zorlanan nefesi ve arada sırada esen rüzgârın tahtalara çarpan sesi duyuluyordu.
Burcu annesinin yanındaki tepsiyi alarak ocağın başına gitti, babası ile kendisine ayrı bir sofra hazırlarken annesi içinde yeniden sıcak bir çorba doldurdu ve küçük bir tepsiye koyarak annesinin yanına divanın ayak ucuna oturarak kaşığı yavaşça tabağa batırdı, küçük bir lokma ekmek aldı ve annesine uzattı. Kadın bir an tereddüt etti, sonra dudaklarını araladı. Bu küçücük hareket bile Burcu’nun gözlerinde bir umut ışığı yaktı. “İşte böyle,” dedi usulca. “Yavaş yavaş.”
O an, odanın içindeki karanlık biraz olsun hafiflemiş gibiydi.
Burcu annesinin o zayıf gülümsemesini görünce içinde bir şeylerin hafiflediğini hissetti. Günlerdir ilk kez annesinin yüzünde böyle bir ifade yakalıyordu. Sessizce yanına oturdu, elini yatağın kenarına koydu.
“Bugün çok yorulduk ama…” diye başladı, sesi yumuşaktı. “Babamla iyi iş çıkardık. Komşu da memnun kaldı.”
Fadime gözlerini kızına dikti, onu dinlerken sanki yorgunluğu bir anlığına geri çekiliyordu. “Aferin sana,” dedi kısık bir sesle. “Küçücük yaşta… çok yük aldın omuzlarına.”
Burcu hemen başını salladı. “Olur mu öyle şey anne,” dedi. “Sen iyileşince yine birlikte gidersiniz. Ben de evde her şeyi hazır ederim.”
Bu sözler bir teselli gibi söylense de içinde ince bir korku vardı; annesinin ne zaman iyileşeceğini bilmiyordu. Ama bunu düşünmek bile istemiyordu.
O sırada ocaktan gelen hafif kaynama sesi duyuldu. Çay suyu taşmak üzereydi. Burcu hızlıca kalktı. “Çay da hazırdır şimdi,” dedi, kendine bir iş çıkarıp içindeki sıkıntıyı bastırmak ister gibi.
Ocağın başına geçip çayı demledi. İnce belli bardaklara doldururken evin içini tanıdık bir koku sardı. Bu koku, ne olursa olsun hayatın devam ettiğini hatırlatıyordu.
Davut, Fadime’nin yanında sessizce oturuyordu. Oturduğunda Fadime’nin elini tutmuştu ve hâlâ bırakmamıştı. Yüzünde yorgunluk vardı ama eşinin “iyiyim” demesi ona tutunacak küçük de olsa bir umut vermişti.
Burcu çay tepsisiyle yanlarına geldi. Bardakları dikkatlice yerleştirdi. Birini babasına uzattı, diğerini kendi önüne aldı. Annesine de “Sen biraz daha güçlenince sana da içiririm,” dedi hafifçe gülümseyerek.
Odanın içinde ağır bir yorgunluk, ama onunla birlikte inatçı bir dayanma hali vardı. Herkes kendi içinde bir şeyleri taşıyor, ama birbirine belli etmeden ayakta kalmaya çalışıyordu.
Akşam yavaş yavaş çökerken, küçük evin içinde üç kişinin sessiz mücadelesi sürüyordu. Burcu, o gece de erken yatmayacağını biliyordu. Bir yandan yarın için yemek hazırlayacak bir yandan da annesinin nefesini dinleyecek, gerekirse gece boyunca başında bekleyecekti. Çünkü artık o, sadece bir çocuk değil; bu evin ayakta kalmasını sağlayan görünmez direklerden biriydi.
Sabah olduğunda yine annesinin yanına, sandalyenin üzerine onun için hazırladığı tepsiyi koydu. Bugün de çorba benzeri sulu bir yemek yapmıştı; annesi rahat sindirsin diye. Sonra hazırlanarak babasıyla birlikte komşularının tarlasına çalışmaya gittiler.
Tarlada çalışırken içine bir sıkıntı düştü. “Acaba annem ne yapıyor şimdi, yemeğini yedi mi?” diye düşüncelere daldı. Bu düşüncelerle bir yandan çalışırken akşam olmuştu. Babasıyla eve dönerken içindeki sıkıntı daha da arttı. Adımlarını sıklaştırarak bir an önce eve varmak ve annesini görmek istiyordu.
Eve vardıklarında kapı açıktı. Amcasının karısı Satı, annesinin yatağının başında sandalyede oturuyordu. Sesi çıkmıyordu. Oturduğu yer tam da annesinin başucundaydı; Burcu bu yüzden annesini ilk anda göremedi. İçeri girip yatağa yaklaştığında, yorganın annesinin başına kadar çekili olduğunu gördü ve neler olduğunu hemen anladı.
Babası da daha ayakkabılarını çıkarmadan kızının yanına koştu. Yengesi, “Başınız sağ olsun. Bakmaya gelmiştim… vefat edeli bir saat olmadı. Siz yoldasınızdır diye haber de salamadım,” dedi.
Burcu’nun çığlığı evin duvarlarına çarpıp geri döndü. Dizlerinin bağı çözüldü, yatağın kenarına yığıldı. Titreyen elleriyle yorganın ucunu tuttu ama kaldırmaya cesaret edemedi. Sanki kaldırırsa her şey kesinleşecek, geri dönüşsüz olacaktı.
“Anne… anne…” diye hıçkırdı, sesi boğazında düğümleniyordu.
Davut bir an olduğu yerde kaldı. Söylenenleri duymuştu ama anlamak istemiyordu. Sonra ağır adımlarla yatağa yaklaştı. Eli titreyerek yorganın ucunu araladı. Fadime’nin yüzü sakindi… ama o sakinlik artık nefes almayan bir sessizliğe aitti.
Gözleri doldu, dudakları aralandı ama bir süre hiçbir şey söyleyemedi. Sonunda başını eğdi, derin bir nefes aldı ve sanki içinden bir parça kopmuş gibi kısık bir sesle, “Fadime…” diyebildi.
Satı, sessizce başını önüne eğmişti. “Elimden geleni yaptım,” dedi usulca. “Kapıyı açık bulunca içeri girdim… sesi çıkmıyordu. Yaklaştım… konuşmaya çalıştım… son sözü kızım size emanet oldu…” Cümlesini tamamlayamadı.
Burcu artık kendini tutamıyordu. Annesinin üzerine kapanıp ağlamaya başladı. “Ben geldim anne… bak geldim… neden beklemedin…” diye söyleniyordu.
Davut kızının omzuna elini koydu ama o elin gücü yoktu artık. Kendi de ayakta zor duruyordu. Bir yandan kızını teselli etmek istiyor, bir yandan gerçeği kabullenmeye çalışıyordu.
Ev bir anda bambaşka bir yere dönüşmüştü. Dün hâlâ umutla çorba içirilen, çay demlenen o oda şimdi derin bir sessizlikle doluydu. Zaman sanki durmuştu.
Bir süre sonra Davut kendini toparlamaya çalıştı. Yapılması gerekenler vardı. Komşulara haber verilecek, cenaze kaldırılacaktı. Ama o an bunların hiçbiri önemli gelmiyordu. Tek gerçek, yıllardır aynı hayatı paylaştığı eşinin artık orada, ama ulaşılmaz oluşuydu.
Burcu’nun ağlaması yavaş yavaş hıçkırığa dönüştü. Gücü tükenmişti. Başını annesinin yanına koydu, sanki birazdan uyanacakmış gibi bekledi.
Ama evin içindeki o ağır sessizlik, gerçeği değişmeden olduğu gibi tutuyordu. O günden sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı.
Sesleri duyan komşular eve gelirken durumu görüp diğer komşulara da haber vermişlerdi. Davut’un abisi de geldi. Cenaze alınarak caminin morguna götürüldü. Sabah olunca, kılınan namazın ardından köyün mezarlığına defnedildi.
Birkaç gün sonra Burcu ve babası yine tarlalara gidip gelmeye başladılar. Mecburdular; çünkü başka bir gelir kaynakları yoktu. Günler böyle geçip giderken bazı günler babasıyla birlikte annesinin mezarını ziyaret edip bir Fatiha okuyarak eve dönüyorlardı.
Sonbahar gelmiş, tarla bahçe işleri azalmıştı. Artık eskisi gibi iş olmuyordu; olsa da sadece Davut gidiyordu.
Davut, bir akşam Burcu’yu da yanına alarak abisinin evine gitti. Hava erken kararmış, köyün dar sokaklarına serin bir sessizlik çökmüştü. Kapıyı çaldıklarında içerden gelen ışık, Burcu’nun yüzünü aydınlattı. İçeri girdiklerinde yengesi sofrayı yeni toplamıştı. Herkes onların gelişinden bir şeylerin konuşulacağını anlamış gibiydi.
Davut fazla dolandırmadan konuya girdi. Şehre gitmesi gerektiğini, burada artık geçimlerini sağlayamadığını anlattı. Sesi kararlıydı ama içinde sakladığı çaresizlik yüzünden okunuyordu. “Burcu’yu bir süre size bırakacağım,” dedi. “İş bulup düzenimi kurayım, sonra alırım yanıma.”
Burcu başını önüne eğdi. Daha önce böyle bir ayrılığı hiç düşünmemişti. Annesinin yokluğu hâlâ tazeyken şimdi bir de babasından ayrı kalma fikri içini daraltıyordu. Ama bir şey demedi. Sadece ellerini dizlerinin üzerinde sıkıca kenetledi.
Amcası derin bir nefes aldı. “Kardeşim,” dedi, “o senin kızın ama bizim de evladımız sayılır. Gözün arkada kalmasın.” Yengesi de başını sallayarak “Zaten annesi bana emanet etmedi mi.” diyerek onayladı.
Evdeki diğer çocuklar sessizce dinliyordu. Burcu’nun abi dediği Orhan, artık büyümüş bir delikanlı olarak durumu anlamaya çalışıyor, Burcu ile yaşıt olan Fidan ise Burcu’ya bakıp bakıp gözlerini kaçırıyordu. Aynı yaşta olmalarına rağmen Burcu’nun yaşadıkları onu olduğundan daha büyük göstermişti.
Gece ilerledikçe konuşmalar uzadı. Yapılacaklar, gönderilecek paralar, Burcu’nun durumu… Her şey tek tek konuşuldu. En sonunda karar verildi. Davut birkaç gün içinde yola çıkacaktı.
Ayrılık sabahı sessiz oldu. Davut, küçük bir çanta hazırladı. Burcu’nun başını okşadı. “Söz veriyorum,” dedi, “seni çok bekletmeyeceğim.” Burcu sadece başını salladı. Gözleri dolmuştu ama ağlamadı. Ağlarsa babasını zor durumda bırakacağını düşünüyordu.
Davut köyden ayrıldığında arkasına birkaç kez dönüp baktı. Her seferinde Burcu’yu kapının önünde, olduğu yerde dururken gördü.
Şehir, Davut’u beklediği gibi karşılamadı. Kalabalık, gürültü ve yabancılık duygusu onu ilk günden sardı. Günlerce iş aradı. Kapı kapı dolaştı, “iş var mı?” diye sordu. Çoğu yerden olumsuz cevap aldı. Bazen akşam olduğunda cebinde birkaç kuruş bile olmadan bir köşede oturup ne yapacağını düşündüğü oluyordu.
Sonunda bir inşaatta iş bulabildi. Aslında işi bekçilikti ama bununla sınırlı değildi. Gündüzleri işçilere yardım ediyor, çimento torbaları taşıyor, demirleri düzenliyor, ne iş verilirse yapıyordu. Ellerinde nasırlar oluştu, sırtı ağrımaya başladı ama şikâyet etmedi.
Gece olduğunda ise inşaatın kenarına kurulmuş, rüzgâr alan derme çatma bir barakaya çekiliyordu. Eski bir yatak, ince bir battaniye… Soğuk gecelerde üzerine ne bulursa örtüyor, bazen uyumakta bile zorlanıyordu. En çok da sessizlik çöktüğünde Burcu’yu düşünüyordu. “Acaba nasıl? Rahat mı? Üşüyor mu?” diye kendi kendine soruyordu.
Günler haftaları, haftalar ayları kovaladı. Ama Davut’un işleri bir türlü düzene girmedi. Kazandığı para ancak karnını doyurmaya ve birazını köye göndermeye yetiyordu. Yine de elinden geldiğince biriktirip abisine para yolladı.
Mektuplar yazıyordu. Titrek harflerle, kısa ama içten cümlelerle… “Ben iyiyim,” diyordu çoğu zaman, aslında ne kadar zorlandığını anlatmadan. “Burcu’ya iyi bakın. Biraz daha sabredin. Yakında alacağım yanıma.”
Köyde ise Burcu yeni hayatına alışmaya çalışıyordu. Sabahları erkenden kalkıyor, yengesine yardım ediyor, ev işlerini yapıyordu. Fidan’la birlikte su taşıyor, yemek hazırlıyorlardı. Ama ne kadar kalabalık bir evde olsa da akşam olunca içinde bir boşluk hissediyordu.
Bazen gece yatağına uzandığında annesini hatırlıyor, gözlerini kapatıp onun sesini duymaya çalışıyordu. Bazı günler de babasının ne zaman geleceğini düşünerek uykuya dalıyordu.
Arada bir babasından gelen mektuplar en büyük tesellisiydi. Zarfı eline aldığında kalbi hızla çarpıyor, satırları defalarca okuyordu. Her mektupta aynı cümleye tutunuyordu: “Seni yanıma alacağım.”
Mevsimler değişiyordu. Sonbahar gelmiş, tarlalar sararmıştı. İşler azalmıştı. Köyde hayat yavaşlamış, günler daha sessiz geçmeye başlamıştı.
Ama hem şehirde hem köyde aynı şey vardı: sabır. Biri kızına kavuşmak için sabrediyordu, diğeri babasına kavuşmak için.
Burcu bazı geceler amcası ile yengesinin konuşmalarını duyuyordu. İnce duvarların ardından gelen sesler, gecenin sessizliğinde daha da belirginleşiyordu. Yengesi çoğu zaman dert yanıyordu: “Hani kızını yanına alacaktı? Bir de üç beş kuruş para gönderiyor… Onunla bizi avuttuğunu zannediyor. Gönderdiği para da para olsa! Bak, yakında Orhan da askere gidecek. O zaman ne yapacağız? Sen tek başına nasıl kalkacaksın işlerin üstesinden?”
Amcası çoğu zaman sessiz kalıyor, arada bir “İdare edeceğiz,” demekle yetiniyordu.
Burcu, karanlıkta yatağında uzanmış bu sözleri duyuyor, gözlerini tavana dikiyordu. İçinde bir ağırlık büyüyordu ama elinden bir şey gelmiyordu. Ne cevap verebilirdi ne de kendini savunabilirdi. Sadece sessizce dinliyor, sonra yorganı başına kadar çekip gözlerini kapatıyordu.
Ertesi gün ise hiçbir şey olmamış gibi erkenden kalkıyordu. Yengesinin laf etmemesi için daha çok çalışıyor, evde yapılacak ne varsa üstleniyordu. Su taşıyor, yemek yapıyor, temizlikle uğraşıyor, odun kırıyor… Yorulduğunu belli etmemeye çalışıyordu.
Onun bu halini gören Fidan ise zamanla rahatlamaya başlamıştı. “Nasıl olsa Burcu yapıyor,” diye düşünerek işlere daha az el atıyordu. Önceleri birlikte yaptıkları işleri artık çoğunlukla Burcu tek başına yapar olmuştu.
Yengesi de kızına benzer şekilde bu düzene alıştı. Başlarda farkında olmadan başlayan bu durum, zamanla alışkanlığa dönüştü. Evde yapılması gereken birçok iş yavaş yavaş Burcu’nun omuzlarına yüklendi.
Burcu ise hiçbir şey söylemiyordu. İçinde birikenleri kimseyle paylaşamıyor, sadece içine atıyordu. Bazen elleri iş yaparken aklı başka yerlere gidiyordu. Babasının verdiği sözü hatırlıyor, “Bir gün gelecek ve beni buradan alacak,” diye düşünüyor, o düşünceye tutunarak dayanıyordu.
Bir gün, köyün girişinden beyaz bir minibüs, yolun tozunu havalandırarak içeri doğru ilerliyordu. Ama bu minibüste bir tuhaflık vardı. Köy kahvesinin önünde durduğunda, içeride oturanların sesi bir anda kesildi. Herkes önce minibüse, sonra birbirine baktı. Ne olduğunu anlamaya çalışıyorlardı.
Gözleri, minibüsten inen yabancılarla birlikte aracın üzerindeki tabuta takılı kaldı. Hiçbirini tanımıyorlardı. Merakla dışarı çıktılar. Bu sırada minibüsten inenlerden biri, Davut’un abisini ve evini sordu.
Davut’un abisi Ekrem öne çıkıp, “Benim, buyurun,” dedi.
Onu soran Hasan Usta’ydı. Davut’un abisi Ekrem’e elini uzatarak tokalaştı. Yüzündeki ifade her şeyi anlatıyordu. “Size üzücü bir haberim var, metanetli olun… Başınız sağ olsun. Kardeşiniz, inşaatta geçirdiği bir kaza sonucu vefat etti. Hastanede doktorların tüm çabalarına rağmen kurtarılamadı,” dedi.
Haber köyde hızla yayıldı. Bu acı haber elbette Burcu’ya da ulaştı. Burcu, feryat ederek köy kahvesine doğru koştu. Ancak köylüler çoktan tabutu alıp camiye götürmüş, musalla taşına koymuşlardı. Bir kısmı ise mezarlığa gidip mezar kazmaya başlamıştı.
Burcu, annesinden sonra şimdi de babasını sonsuzluğa uğurluyordu. Tabutun başında diz çöküp hıçkırıklarla, “Hani gelip beni de götürecektin… Ama sen geldin ve bensiz başka bir yere gidiyorsun,” diye fısıldadı.
Cenaze defnedildikten sonra köye ağır bir sessizlik çöktü. Hasan Usta ve yanındakiler, Ekrem’in evine geçip taziyelerini sundular. Ev kalabalıktı ama kimsenin sesi çıkmıyordu; sadece ara ara yükselen hıçkırıklar duyuluyordu.
Bir süre sonra Hasan Usta ayağa kalktı. Gitmeden önce cebine uzandı, içinden bir zarf çıkardı. Zarfı Ekrem’e uzatırken sesi kısıktı: “Bunu… inşaatın müteahhidi, Davut’un kızı Burcu’ya gönderdi. Emanetimizdir.”
Ekrem, zarfı alıp başını salladı. “Tamam, sonra kendisine veririm,” dedi ve zarfı ceketinin iç cebine koydu.
Hasan Usta ve yanındakiler vedalaşıp evden ayrıldılar. Kapı kapandığında odadaki hava değişti. Sessizlik bu kez başka bir ağırlık taşıyordu.
Ekrem’in eşi, gözlerini zarfın konduğu cebe dikti. Bir süre sustu, sonra dayanamadı: “O zarfı gerçekten kıza mı vereceksin?”
Ekrem başını kaldırdı, ne diyeceğini bilemez haldeydi. “Onun için göndermişler,” dedi kısık bir sesle.
Kadın kaşlarını çattı, sesi sertleşti: “Ne demek onun için? Aylardır burada yiyip içiyor. Biz bakıyoruz ona. O para bizim hakkımız.”
Ekrem sustu. İçinde bir şeyler kıpırdandı ama kelimelere dökemedi.
“Bir de utanmadan verelim mi diyorsun?” diye devam etti eşi. “Bizim emeğimiz ne olacak? Bu evin yükü ne olacak?”
Ekrem derin bir nefes aldı. Cebindeki zarf birden ağırlaşmıştı sanki. Elini cebine attı, zarfı çıkardı. Bir an baktı… sonra yavaşça masanın üzerine bıraktı. “Sonra bakarız,” dedi, gözlerini kaçırarak.
O gece zarf açıldı. İçinden çıkan para, odadaki sessizliği daha da derinleştirdi. Ama o para, Burcu’nun eline hiçbir zaman ulaşmadı.
Aradan bir iki ay geçmişti. Köyde hayat yavaş yavaş eski düzenine dönmeye çalışsa da bazı acılar yerini hiç bırakmıyordu. Davut’un yokluğu, en çok da Burcu’nun omuzlarında hissediliyordu.
O gün evde bir telaş vardı. Ekrem’in oğlu Orhan askere gidecekti. Hazırlıklar yapılmış, komşular gelip gitmiş, dualar edilmişti. Herkesin yüzünde hem gurur hem hüzün vardı.
Orhan, kapıdan çıkmadan önce bir an duraksadı. Gözleri Burcu’yu aradı. Burcu köşede sessizce oturuyordu. Yanına yaklaştı. “Elini ver,” dedi.
Burcu şaşkınlıkla elini uzattı. Orhan, cebinden buruşturulmuş birkaç banknot çıkardı ve onun avucuna sıkıştırdı. “Bu… sana emanet,” dedi kısa bir tereddütten sonra.
Burcu kaşlarını çattı. “Ne emaneti?” diye sordu.
Orhan gözlerini kaçırdı. “Babanın… yani müteahhidin gönderdiği paradan. Hepsi değil… bir kısmı. Bana verdiler ama ben alamam”
Sanki zaman bir an durdu. Burcu’nun yüzündeki ifade değişti. Elindeki paraya baktı, sonra Orhan’a… “Ne demek hepsi değil?” dedi, sesi titreyerek.
Orhan yutkundu. “Ben… ben sadece bunu biliyorum. Annemle babam…” Cümlesini tamamlayamadı. Başını eğdi. “Hakkını helal et,” diye mırıldandı.
Burcu’nun gözleri doldu ama bu sefer dökülen yaşlar sadece acıdan değildi. İçine bir şey oturdu; ağır, yakıcı bir şey. “Aylarca…” dedi yavaşça, “babamın emaneti sizdeydi… ve siz…” Cümlesi yarım kaldı. Sözlerin devamı boğazına düğümlendi.
Orhan cevap veremedi. Sadece başını eğip geri çekildi. Ardından kapıdan çıkıp gitti. Asker yolu onu bekliyordu, ama arkasında bıraktığı yük daha ağırdı.
Kapı kapandığında Burcu olduğu yerde kaldı. Elindeki paraya baktı uzun uzun. Sonra avucunu kapattı. O an, sadece babasını değil… güvenini de kaybettiğini anladı.
Evin içinde derin bir sessizlik vardı. Ama bu sessizlik, artık her şeyi anlatıyordu.
Orhan’ın gidişinin ardından ev sessizliğe büründü. Kapı kapandıktan sonra Burcu hâlâ olduğu yerde duruyordu. Avucundaki parayı sıkıca tutuyordu; sanki bıraksaydı her şey tamamen dağılacaktı. Başını yavaşça kaldırdı. Ekrem ve eşiyle göz göze geldi. “Bu ne demek?” diye sordu. Sesi artık titremiyordu.
Ekrem cevap vermedi. Gözlerini kaçırdı. Ama bu sefer Burcu susacak gibi değildi.
“Babamın emaneti size verilmiş,” dedi, adım adım yaklaşarak. “Ve siz… bana bir kısmını aylar sonra, o da başkasının elinden veriyorsunuz.”
Ekrem’in eşi hemen araya girdi. Savunmaya geçer gibi sert bir sesle konuştu: “Biz kimsenin hakkını yemedik! O para öyle sandığın gibi değil. Sana biz baktık, büyüttük bu evde. Onun da bir karşılığı var.”
Burcu’nun gözleri doldu ama bu sefer geri çekilmedi. “Ben sizden bir şey istemedim,” dedi. “Babamın emaneti vardı. Onun bir kısmını verdiniz ben tamamını isterim.”
Ekrem nihayet başını kaldırdı. Yüzünde yorgunluk ve pişmanlık birbirine karışmıştı. “Burcu…” dedi, sesi kısık. “Biz… zor durumdaydık. Ev geçindiriyoruz. O an… öyle düşündük.”
Burcu acı bir şekilde gülümsedi. “Zor durumdaydınız diye babamın son hakkını mı aldınız?” dedi. “O para benim değil sadece… babamın bana bıraktığı tek şeydi.”
Odanın içi bir anda ağırlaştı. Ekrem’in eşi bir şey söylemek istedi ama kelimeler boğazında kaldı.
Burcu elindeki paraya baktı. “Bu kadarı bile içime sinmedi,” dedi. “Ama artık neyin ne olduğunu biliyorum.” Bir an durdu. Gözleri Ekrem’de kaldı. “İnsan bazen en büyük kaybı mezarlıkta yaşamıyor,” diye ekledi. “Bazı şeyler… yaşayanların içinde ölüyor.” Arkasını döndü. Kimse onu durdurmadı.
Kapıdan çıkıp gittiğinde, evde kalanlar ilk defa gerçekten yalnız kaldıklarını hissettiler. Ekrem sandalyeye çöktü. Masanın üzerindeki paraya baktı uzun uzun. O para artık bir ihtiyaç değil, bir yük gibiydi.
Vicdan, bazen en geç gelen ama en ağır misafirdi.
Burcu, evden uzaklaşıp dere kenarına kadar yürüdü. Ayakları onu düşünmeden götürmüştü. Söğüt ağacının altına geldiğinde artık dayanamadı. Dizlerinin üzerine çöktü, sırtını ağaca yasladı ve hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Gözyaşları sadece babası için değildi artık. İçinde biriken her şey akıyordu. “Şimdi ne yapacağım?” diye fısıldadı kendi kendine.
Gidecek bir yeri yoktu. Amcasından başka kimsesi yoktu. İçinde bir ses “git” diyordu ama nereye gideceğini bilmiyordu. Sonunda sustu. Kabullendi.
O günden sonra evde kaldı. Ama artık eskisi gibi değildi. Daha az konuşuyor, daha mesafeli davranıyordu. Yine de elinden gelen her işi yapıyordu. Sabah erkenden kalkıyor, akşama kadar durmadan çalışıyordu.
Yengesi ise bunu bir fırsat gibi görüyordu. Üzerine daha fazla iş yüklüyor, en ufak hatasında sert çıkışıyordu. Sanki böyle yaparak geçmişteki hatanın üstünü örtebileceğini sanıyordu.
Aylar geçti. Bir gün Orhan askerden döndü. Evde yeniden bir hareketlilik başladı. Ama bu geliş, Burcu için yeni bir başlangıç değil, başka bir dönüm noktası oldu.
Bir akşam, Burcu’nun olmadığı bir sırada, yengesi Ekrem’le konuştu: “Bu kız zaten bu evde kalıyor,” dedi. “Bütün işi de görüyor. Orhan da geldi. Bunları evlendirelim gitsin.”
Ekrem sustu. İçine sinmedi ama karşı da çıkamadı. Orhan da bu konuşmaya dahil edildiğinde başını eğdi. O da istemiyordu, ama o da “hayır” diyemedi.
Ve bir gün… Burcu’ya doğru düzgün sorulmadan, sessiz sedasız, sadece sözle evlendirildiler. Ne bir nikâh vardı ne bir resmiyet. Sanki bir hayat değil de bir karar, aceleyle kapatılmış bir dosya gibiydi.
Yengesi ertesi gün açıkça söyledi: “Artık bu evin gelinisin. Evi sen çekip çevireceksin.”
O günden sonra yük daha da arttı. Burcu sabahın karanlığında kalkıyor, gecenin yorgunluğunda yatağa giriyordu.
Orhan ise her sabah babasıyla çıkıyor ya tarlaya gidiyor ya kahveye uğruyordu. Eve gelip gidiyordu ama Burcu’ya neredeyse hiç bakmıyordu. Aynı evdeydiler. Aynı odada. Aynı yatakta. Ama aralarında görünmeyen, aşılmaz bir duvar vardı. Gece olduğunda yan yana uzanıyorlardı. Aynı yastığa baş koyuyorlardı belki… ama ikisi de başka yerlere bakıyordu. Aynı sessizliği paylaşıyorlardı, ama aynı hayatı değil.
Burcu o duvarı aşmak istemiyordu. İçinde kalan son kırıntıyı da kaybetmekten korkuyordu. Bazen dayanamayarak soruyordu: “Nikâh ne zaman yapılacak?”
Yengesi hemen sertleşiyordu: “Sen bu evin gelinisin. Hem de kendi gelen gelin. Nikâhın acelesi yok.”
Bunu bazen bir işte geciktiğinde, bazen “yoruldum” dediğinde de söylüyordu. Her seferinde aynı söz, aynı sertlik…
Orhan ise hep susuyordu. O sessizlik, Burcu’nun en çok canını ş yakan şeydi. Çünkü bazen insanı inciten şey söylenenler değil… hiç söylenmeyenlerdi.
Burcu bir gece, herkes uyuduktan sonra uzun süre gözlerini tavana dikti. İçinde büyüyen düşünce artık susmuyordu. “Ya şimdi… ya hiç,” diye fısıldadı. Ertesi gün kararını verdi.
Şehirde yaşayan bir arkadaşına mektup yazdı. Gelmek istediğini, çalışıp kendi ayakları üzerinde durmak istediğini anlattı. Artık on sekizini geçmişti. Kendi hayatı hakkında karar vermek istiyordu. Başkasının insafına kalmadan yaşamak…
Günler sonra gelen cevap, onun için bir kapının aralanması gibiydi. Arkadaşı onu çağırıyordu. Burcu hazırlıklara sessizce başladı. Kimseye belli etmeden… Kimseye anlatmadan…
Bir zamanlar babasının gönderdiği paraların içinden, Orhan’ın eline geçmeden kendisine verilen kısmı saklamıştı. O paraları eşyalarının arasından çıkardı. Avucuna aldığında, ilk defa o paranın gerçekten “kendi geleceği” olduğunu hissetti. Bir sabah, hava henüz aydınlanmadan kalktı. Evin içi sessizdi. Son bir kez etrafına baktı. Onu burada tutan hiçbir şey kalmamıştı. Kapıyı yavaşça açtı ve çıktı. Arkasına bakmadan yürüdü.
Şehre vardığında kalabalık, gürültü ve yabancılık onu bir an duraksattı. Ama geri dönmedi. Arkadaşının evine gitti, onu buldu. Sarıldıklarında Burcu ilk kez güvende hissetti. Ertesi gün birlikte arkadaşının çalıştığı fabrikaya gittiler. Başvurusunu yaptılar. Yetkililer, “Yarın haber vereceğiz,” dediler.
Arkadaşı, “İstersen izin alıp birlikte gidelim,” dediğinde Burcu başını salladı. “Yok,” dedi. “Ben biraz dolaşırım. Sen işini bırakma. Akşam kapıda buluşuruz.” O gün saatlerce sokaklarda yürüdü. Vitrinlere baktı, insanların yüzlerini izledi. Kimse onu tanımıyordu. Kimse ona ne yapması gerektiğini söylemiyordu. Bu duygu… yabancı ama özgürdü.
Ertesi akşam akşam arkadaşı eve geldiğinde yüzünden bir şeyler belli oluyordu.
“Ne oldu, ne dediler?” diye sordu Burcu.
Arkadaşı gülümsedi: “İşe kabul edildin.”
Burcu bir an dondu. Sonra yüzü aydınlandı. Gözleri doldu ama bu sefer gözyaşlarının anlamı başkaydı. İki gün sonra, pazartesi günü işe başlayacaktı. Pazar günü birlikte pansiyon aramaya çıktılar. Uzun süre dolaştıktan sonra, küçük ama temiz bir yer buldular. Burcu için yeterliydi. Pazartesi sabahı, yeni bir hayata başladı. Aynı günün akşamında da eşyalarını alıp pansiyona yerleşti. O küçük oda… onun ilk gerçek “kendi yeri” oldu.
Arkadaşı, Burcu’nun durumunu biliyordu. İlk maaşını alana kadar idare etmesi için ona bir miktar para verdi.
O gece, pansiyondaki yatağına uzandığında uzun süre uyuyamadı. Ama bu sefer düşünceler farklıydı. Korku vardı, evet. Belirsizlik vardı. Ama ilk kez… Umut da vardı. Ve Burcu, belki de hayatında ilk kez, kendi hayatının gerçekten başladığını hissetti.
Burcu’nun köyden gittiği aynı günün sabahı köyde hayat dışarıdan bakıldığında değişmemiş gibiydi. Tarlalar yine sürülüyor, kahvede aynı sohbetler dönüyordu. Ama o evin içinde bir eksiklik, her köşeye sinmişti.
Orhan o sabah kalktığında Burcu’nun her zamanki gibi erkenden uyanıp ortalıkta olmadığını düşündü. “Herhâlde suya gitti,” dedi içinden. Ama saatler geçti ne gelen vardı ne giden. Akşam olduğunda sessizlik daha da belirginleşti. Orhan dayanamadı: “Burcu nerede?” diye sordu.
Annesi omuz silkti, elindeki işi bırakmadan: “Gitti işte,” dedi. “Bir yere gitmiş.”
“Nasıl yani?” dedi Orhan, ilk kez sesi sertleşerek. “Nereye gitti? Ne zaman gitti?”
Ekrem başını kaldırdı, kısa bir bakış attı ama yine sustu.
Annesi bu sefer daha açık konuştu: “Sabah erkenden çıkmış. Haber de vermemiş. Giden gider. Biz mi tutacağız?”
Orhan’ın içi daraldı. “Arayan soran oldu mu? Birine bir şey söylemiş mi?” dedi.
“Yok,” dedi annesi, gayet kayıtsız bir şekilde. “Demek ki gitmek istemiş. Zaten çok da gönlü yoktu bu evde.”
O an Orhan’ın içine bir huzursuzluk çöktü. Günlerdir aynı evde yaşadığı ama aslında hiç tanımadığı birinin yokluğu şimdi ağır gelmeye başlamıştı. Köyün içini dolaştı. Kahveye uğradı, dere kenarına baktı, komşulara sordu. Kimse bir şey bilmiyordu. Her “bilmiyorum” cevabı, içinde büyüyen bir boşluk bıraktı. Akşam eve döndüğünde yine sordu: “Hiç mi merak etmiyorsunuz?” dedi. “Ya başına bir şey geldiyse?”
Annesi bu sefer sinirli bir şekilde döndü: “Ne merak edeceğim? Koca kız olmuş. Gitmiş işte. Hem…” dedi, sesi bir anda değişerek, “sofradan bir kaşık eksildi en azından.”
O cümle odada yankılandı. Orhan donup kaldı. İnanamayarak.
Kadın umursamazca devam etti: “Doğru söylüyorum. Bir yük gitti. Zaten bütün gün surat beş karış. Ne hayrı vardı ki?” Ekrem başını önüne eğdi. Bu sözlere itiraz etmedi. Ama bu sefer sessizliği eskisi gibi değildi; içinde bir ağırlık vardı. Kız kardeşi de köşede sessizce oturuyordu. Ne konuşuyor ne de bir şey soruyordu. Sanki bu gidiş, onun dünyasında hiç yer etmemişti.
Ama Orhan için öyle değildi. O gece yatağa yattığında ilk defa Burcu’nun olmadığı tarafın boşluğunu fark etti. Elini uzattı… boşluğa denk geldi. Gözlerini kapattı ama uyuyamadı. Aklına son konuşmaları geldi. Aslında konuşma bile sayılmazdı. Daha çok suskunluktu. “Gitmek istemiyordu,” diye düşündü. “Gitmek zorunda kaldı.” İçinde bir şey kıpırdadı. Adını koyamadığı bir duygu… belki pişmanlık, belki geç kalmış bir fark ediş. Ama artık Burcu yoktu. Ve bazı gidişler, arkasında sadece boşluk değil… cevaplanmamış sorular da bırakırdı.
Aradan birkaç gün daha geçmişti. Orhan’ın içindeki huzursuzluk dinmek yerine büyüyordu. Köyün içinde dolaşırken, sanki herkes bir şey biliyor da söylemiyormuş gibi geliyordu ona. Bir gün, kahvenin önünde otururken yaşlı bir adam yanına yaklaştı. Bir süre sustu, sonra yavaşça konuştu: “Ben onu gördüm, sabahın erken saatinde. Köy yolundan aşağı yürüyordu. Elinde küçük bir çanta vardı. Şehir yoluna doğru gidiyordu” dedi.
O an Orhan’ın içinde bir şey netleşti. Artık bekleyemezdi. Ertesi sabah, kimseye uzun uzun açıklama yapmadan yola çıktı. Annesi sorduğunda sadece, “İşim var,” dedi. Daha fazlasını söylemedi.
Şehre vardığında kalabalık onu bir an durdurdu. Ama geri dönmedi. İçinde tek bir düşünce vardı: Burcu’yu bulmak. Nereden başlayacağını bilmiyordu. Gün boyu sokak sokak dolaştı. Fabrikaların olduğu bölgeleri gezdi, kapılarda bekledi, çalışanlara sordu. Çoğu kişi başını salladı. Tanımadıklarını söyledi. Gün batmaya yaklaşırken son bir fabrikaya daha gitti. Kapıda bekleyen işçilere aynı soruyu sordu. Bu sefer genç bir kadın duraksadı: “Adı Burcu mu?” dedi.
Orhan’ın gözleri parladı. “Evet! Tanıyor musun?”
Kadın başını salladı. “Bizimle çalışıyor. Yeni başladı. Az sonra çıkar.”
Orhan’ın içindeki düğüm bir an gevşedi. Kapının önünde beklemeye başladı. Dakikalar geçmek bilmedi. Sonunda kapı açıldı. İşçiler birer birer çıkmaya başladı. Ve sonra… Burcu göründü.
Yorgundu. Ama yüzünde başka bir ifade vardı; daha kararlı, daha kendinden emin. Orhan hemen onun yanına gitti ve sadece. “Burcu…” diyebildi.
Burcu sesi duyunca durdu. Başını kaldırdı. Göz göze geldiler. Şaşkınlık kısa sürdü. Yerini soğuk bir sakinliğe bıraktı. “Sen ne arıyorsun burada?” dedi.
Orhan bir an ne diyeceğini bilemedi. “Seni… arıyordum,” dedi sonunda.
Burcu hafifçe gülümsedi. Ama bu bir sevinç gülümsemesi değildi. “Geç oldu, sen çok geç kaldın” dedi.
Orhan yaklaşmak istedi ama Burcu olduğu yerde kaldı. “Neden gittin?” diye sordu Orhan. “Hiçbir şey söylemeden…”
Burcu’nun gözleri bir an sertleşti. “Söyleyecek bir şey bırakmış mıydınız?” dedi. “Ben zaten o evde yoktum. Sadece yaşayan biriydim… o kadar.”
Orhan başını eğdi. “Ben… fark edemedim,” dedi. Kısa bir sessizlik oldu. Orhan derin bir nefes aldı. “Geri dön,” dedi. “Düzeltiriz… ben—”
Burcu hemen sözünü kesti: “Hayır.” Net, keskin bir cevap. “Ben artık geri dönmem,” dedi. “Burada kendi hayatımı kuruyorum. İlk defa… kendim için yaşıyorum.”
Orhan ona baktı. Bu, köydeki Burcu değildi. Aynı insandı ama artık aynı yerde değildi. “Peki biz?” diye sordu, sesi kısık.
Burcu bir an durdu. “Biz hiç olmadık,” dedi.
Bu cümle Orhan’a ağır geldi. Ama itiraz edemedi.
Burcu çantasını omzuna düzeltti ve Orhan’ı geride bırakarak yürümeye başladı.
Orhan bir süre olduğu yerde kaldı. Gözleri onu takip etti. Burcu’nun adımları kararlıydı ama içi hâlâ dalgalıydı. Orhan birkaç saniye olduğu yerde kaldı. Sonra aniden toparlandı ve peşinden gitti. Bir süre konuşmak için onu ikna etmeye çalıştı ve bunda da başarılı oldu. Yakındaki küçük bir kafeye girdiler. Sessiz bir köşeye oturdular. Masaya gelen çaylar soğuyana kadar kimse konuşmadı.
Sonunda Orhan başladı. “Ben seni orada… hiç anlamamışım,” dedi. “Ne yaşadığını ne hissettiğini… görmemişim. Belki görmek istemedim. Ama şimdi anlıyorum.”
Burcu gözlerini ondan ayırmadan dinliyordu. “Ben de o evde aslında susarak hata yaptım,” diye devam etti.
Orhan “Annemin yaptıklarına karşı çıkmadım. Sana yapılanlara göz yumdum. Ama bu… böyle devam etmeyecek.” Burcu’nun yüzünde küçük bir değişim oldu ama hâlâ temkinliydi. Orhan biraz daha yaklaştı: “Ben de şehre geleceğim,” dedi. “İş bulacağım. Burada kalacağım. Sonra… nikâhımızı yapacağız. Gerçek bir hayat kuracağız. Bir ev tutacağız. Bu sefer… gerçekten birlikte yaşayacağız.”
Burcu başını eğdi. Duydukları kolay değildi. Ama Orhan’ın sesinde daha önce hiç duymadığı bir şey vardı: ciddiyet. “Bunları söylemek kolay,” dedi yavaşça. “Ama yapmak zor.”
“Biliyorum,” dedi Orhan. “O yüzden söz vermekle kalmayacağım. Yapacağım.”
Burcu bir süre sustu. İçinde bir yer, yıllardır kapalı olan bir kapıyı aralamak ister gibi kıpırdadı. Ama hemen açmadı. Başını kaldırdı, gözlerinin içine baktı: “Önce işini bul,” dedi. “Kendi ayaklarının üzerinde dur. Ondan sonra… bakarız.” Bu bir kabul değildi. Ama bir reddediş de değildi.
Orhan o akşam köye döndüğünde içindeki karar netleşmişti. Yol boyunca düşündü; söyleyeceklerini, karşılaşacaklarını… Ama bu kez geri adım atmayacaktı.
Eve girdiğinde annesi her zamanki gibi işin içindeydi. Babası köşede sessizce oturuyordu.
“Benim sizinle konuşmam lazım,” dedi Orhan.
Annesi başını bile kaldırmadan, “Ne var yine?” diye karşılık verdi.
Orhan duraksamadı: Burcu’ya söylediği düşüncelerini onlara da anlattı.
Annesi bir anda dönüp baktı. “Ne diyorsun sen?” dedi sertçe. “O kız gitti diye sen de mi gideceksin? Unut onu. Bizim işimiz gücümüz var burada.”
Orhan ilk kez geri çekilmedi. “Ben karar verdim,” dedi. “Burada kalmayacağım.”
“Sen aklını mı kaçırdın?” diye yükseldi annesi. “O kız yüzünden düzen mi bozulur? Hem o zaten—”
“Yeter!” dedi Orhan, sesi bu kez daha güçlüydü. “Bu mesele artık sizin düşündüğünüz gibi değil.”
O an odada bir sessizlik oldu. Ekrem başını kaldırdı, oğluna baktı. Gözlerinde bir şey vardı… belki geç kalmış bir anlayış. Ama yine de konuşmadı. Annesi hâlâ itiraz ediyordu: “Ben izin vermiyorum!”
Orhan sakin bir şekilde cevap verdi: “Ben izin istemiyorum.”
Bu cümle, o evde ilk defa duyulan bir duruştu. O gece Orhan eşyalarını topladı. Kimseyle tartışmayı uzatmadı. Sabah gün doğmadan evden çıktı.
Şehir, köyden çok farklıydı. Gürültü, kalabalık, koşuşturma… Ama Orhan’ın aklında tek bir şey vardı: sözünü tutmak.
Günlerce iş aradı. Sabah erkenden çıkıyor, akşama kadar kapı kapı dolaşıyordu. Bazen geri çevrildi, bazen “yarın gel” dendi, bazen hiç dinlenmedi bile. Ama vazgeçmedi. Sonunda bir fabrikada güvenlik görevlisi olarak iş buldu. Maaşı yüksek değildi ama başlangıçtı. İlk gün üzerine geçirdiği üniformasına bakarken içinden “Başladım,” dedi. Ardından küçük bir ev aradı. Günler sonra, mütevazı ama temiz bir ev buldu. Eşyası azdı ama niyeti büyüktü.
Her şeyi hazırladıktan sonra Burcu’nun karşısına çıktı. “Ben hazırım,” dedi. “Şimdi sıra sende değil… birlikte karar vermekte.” Birlikte karar verdiler.
Nikâh günü geldiğinde Burcu’nun içinde garip bir heyecan vardı. Bu kez her şey farklıydı. Resmî bir dairedeydiler. Küçük bir oda… birkaç şahit… sade ama gerçek. Görevli, işlemleri tamamladıktan sonra Burcu’ya döndü.
“Evlenmeyi kabul ediyor musunuz?” diye sordu.
O an zaman durdu. Burcu’nun kalbi hızlandı. İlk defa… biri ona soruyordu. İlk defa kendi hayatıyla ilgili bir kararda söz hakkı vardı. O an, geçmişte yaşadığı her şey bir an gözünün önünden geçti. Sessizce evlendirildiği gün… kimsenin ona sormadığı o anlar… Ve şimdi… Gözleri doldu ama bu sefer acıdan değil. Başını kaldırdı. Sesi netti: “Evet.”
Bu “evet”, sadece bir evliliğe değil… kendi hayatına verdiği bir cevaptı. Orhan’a da aynı soru soruldu. O da kararlılıkla “Evet” dedi. İmzalar atıldı. Nikâh çıkışında Burcu derin bir nefes aldı. İçinde hafifleyen bir şey vardı. Artık “kendi gelen gelin” değildi. Kimsenin susturarak, zorlayarak hayatına yön verdiği biri değildi. Kendi seçimiyle… kendi iradesiyle… kendi hayatını kuran biriydi. Orhan’la göz göze geldiler. Bu sefer aralarında bir duvar yoktu. Belki her şey mükemmel değildi. Ama bu kez temeli sağlamdı. Ve Burcu, ilk defa kendisini bir yere ait hissetti. Ama en önemlisi… Kendine ait hissetti.
Zaman geçtikçe Orhan’ın hayatı yoğun ama anlamlı bir tempoya büründü. Gündüzleri fabrikada çalışıyor, eve döndüğünde ise Burcu’ya elinden geldiğince destek oluyordu. Tüm bu yorgunluğun arasında bir hayali vardı: devlet dairesinde bir iş sahibi olmak. Bu hedefle gecelerini sınavlara hazırlanarak geçiriyordu.
Nihayet emeklerinin karşılığını almış, girdiği sınavı başarıyla kazanmıştı. Artık bir devlet memuruydu. Aldığı maaş ise yalnızca bir gelir değil, aynı zamanda kurdukları hayatın daha güvenli ve huzurlu olacağının bir işaretiydi.

































