SON DAKİKA
Özhanlar Mobilya
Sertif PARLAK

İbadet, Allah'a kulluk kadar, halka hizmeti de gerektirir.

A- A+

“İNSAN” denen muammaya cevap vermek için “Allah-u Teâlâ’ya hamdolsun” diyerek söze başlayalım… 

 

Cenâb-ı Hakk, imtihan maksadıyla yarattığı dünya hayatını zıtlar üzerine tesis etmiştir. Bu sebeple güzellik de bulunacaktır, çirkinlik de; hayır da bulunacaktır, şer de.

 

Bu dünyanın bir parçası olarak yaratılan insan, bu tezatlar arasında kalmakta; nefsine yerleştirilen takvâ ve fücur, hayır ve şer duyguları arasında her an imtihandan geçmektedir. Bu sayede kimileri gönül âlemini güzelleştirip hayra meylederken, kimileri de iç dünyasını çirkinleştirerek şerrin, yani kötülüğün bendesi hâline gelmektedir.

 

İnsan, her şeyden önce, gözlerinin gördüğü, kulaklarının işittiği ve aklının kavradığı her şeyden sorumludur. Bu durum, onun sorumluluklarının ne derece ağır olduğunun açık bir delilidir. Nitekim bir âyet-i kerîmede Yüce Allah, insanı başıboş bir varlık olarak yaratmadığını şöyle bildirir: “Sizi sırf boş yere yarattığımızı ve sizin artık huzurumuza geri getirilmeyeceğinizi mi sandınız?” (Müminûn, 115)

 

Bu ifade, âhiret günü Allah (cc) ile kulları arasında geçeceği bildirilen diyalogun temsilî bir anlatımıdır.

 

Yaratılış ve mahiyeti

 

Allah’ın (cc) yarattıkları arasında en basit görünen toprak ve su, insanın cevherini oluşturur. Toprakla suyun karışımından çamur, balçık meydana gelir. Yüce Allah, üstün vasıflarla donattığı ve biçim verdiği insanı işte bu karışımdan yaratmıştır. Kur’ân-ı Kerîm’de bu gerçek şöyle ifade edilir: “Gerçek şu ki, biz insanı çamurdan alınmış bir özden yarattık.” (Müminûn, 12)

 

Bir başka âyette ise “İnsan türünü sudan yaratıp onların arasında soy ve sıhriyet bağı kuran da O’dur. Rabbin üstün kudret sahibidir” (Furkan, 54) buyurularak, insanın aslının basit unsurlardan (toprak, su, çamur, balçık, nutfe, kan pıhtısı) oluştuğu, ancak böylesi değersiz maddelerden yeryüzüne halife olabilecek bir varlık yaratıldığı vurgulanır. Bu, Allah’ın azamet ve kudretine açık bir işarettir.

 

İnsanın dünya hayatında huzur içinde yaşayabilmesi için dinî ve dünyevî meselelerde rehberliğe ihtiyacı vardır. Bu rehber, Kur’ân-ı Kerîm ve Peygamber Efendimizin (sav) sünnetidir. Çünkü Kur’ân tamamen insanı hedef alır ve kendisini “insanlara rehber” olarak tanımlar (Bakara, 185).

 

İnsanın menşei, oluşumu ve yaratılışıyla ilgili birçok âyet vardır. Bunlardan bazıları, insanın hem tabiî hem de manevî boyutunu aydınlatır. “Hakikatte Biz insanı katışık bir nutfeden yarattık; imtihan edelim diye onu işitir ve görür kıldık” (İnsan, 2) buyruğu, insanın imtihan için yaratıldığını bildirir: “Gerçek şu ki, Biz insanı çamurdan alınmış bir özden yarattık; sonra onu sağlam bir korunakta nutfe hâline getiriyoruz. Ardından nutfeyi ‘alaka’ya çeviriyor, alakayı şekilsiz et yapıyor, bu şekilsiz etten kemikler yaratıyor, daha sonra kemiklere et giydiriyoruz; nihayet onu bambaşka bir yaratık hâlinde inşâ ediyoruz. Yapıp yaratanların en güzeli olan Allah çok yücedir.” (Müminûn, 12-14)

 

Yine, “Hani Rabbin meleklere demişti ki, ‘Ben, şekillenebilir balçıktan yapılma kuru bir çamurdan bir insan yaratacağım. Onun şeklini tamamladığım ve ona ruhumdan üflediğim vakit siz de hemen onun için secdeye kapanın’” (Hicr, 28-29) âyetleri, insana İlâhî ruhun üflenmesiyle kazandırılan eşref-i mahlûkat mertebesini anlatır.

 

Bu âyetlerden anlaşıldığı üzere insan, diğer yaratıklarla ortak yönleri olmakla birlikte, onlardan bambaşka bir yaratılışa sahiptir. Allah, ona kendi ruhundan üfleyerek onu üstün bir varlık, varlık âleminin en seçkini kılmıştır.

 

İnsanın gayesi ve yaratılış hikmeti

 

İnsanın en büyük gayelerinden biri, kendini tanımak, anlamlandırmak ve konumlandırmaktır. Bu gayeye yönelik temel sorular şunlardır: İnsan niçin yaratılmıştır, yaratılış hikmeti nedir? İnsanın sorumlulukları ve sınırları nelerdir?

 

Tarih boyunca düşünürler, filozoflar ve din âlimleri bu hususta çok şey söylemişlerdir. Bizim üzerinde durmak istediğimiz ise bu iki temel soruya Kur’ân’ın nasıl cevap verdiğidir.

 

İnsanın yaratılış hikmeti ve sorumluluğu, sırasıyla Allah (cc) ile kendisi, ailesi, akrabaları, komşuları ve toplum arasındaki ilişkilerinde anlam kazanmaktadır. Bu konuda geçmişte yapılan mülahazalara değinmekle birlikte, konuyu günümüzü de göz önüne alarak Kur’ân merkezli ele alacağız.

 

İnsan, ruh ve cesetten meydana gelmiştir. Bu bileşim, ancak iki yönü olan bir yolda ilerleyebilir: biri ceset, diğeri ruhtur. Bu iki yönün birini ihmal etmek yahut yıkmak, insanın bizzat kendini yıkması demektir. Konuya dair bir âyet-i kerîmede Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Sonra ona düzgün bir şekil vermiş ve ruhundan ona üflemiş; sizi kulak, göz ve gönüllerle donatmıştır. Ne kadar da az şükrediyorsunuz.” (Secde, 9)

 

Bu âyet, insanın diğer bütün canlılardan farklı bir yaratılışa sahip olduğunu, ilahî ruhun tecelligâhı ve en şerefli varlık olduğunu göstermektedir.

 

İnsanın yaratılış sırrı

 

İnsanın yaratılışının amacı, dünyada iyi işler yapmasıdır. Bu, insanın kendini ilah yerine koyarak ahlâk kurallarını kendi çıkarına göre değiştirmesi, bencil ve dar görüşlü hedefleri uğruna bu ilkeleri bozması demek değildir. Tabiat kanunları ile ahlâk kuralları arasındaki fark da burada belirir. Tabiat, insanın hizmetine verilmiş ve istifade edilmesi için yaratılmıştır; fakat ahlâk, itaat edilmesi gereken ilahî bir nizamdır. Allah (cc), çevremizdeki büyük-küçük, canlı-cansız bütün varlıklara, bizzat kendi bedenimize ve ruhumuza dikkat kesilmemizi ister. Bütün bu olgular ve oluşumlar, düşünmeye, incelemeye ve aklımızı kullanmaya davettir.

 

İslâm’da ibadet yalnızca namaz, oruç, hac, zekât, kurban veya dua değildir. Bazı kimseler ibadet denilince sadece bunları anlar. Oysa İslâm’da ibadet, Allah’a imanla birlikte teslim olmak, hayatın her alanında O’nun emir ve kanunları dâhilinde yaşamaktır. Yukarıda sayılan ibadetler bu bütünün bir parçasıdır, bütünü değil. Bir Müslümanın Allah’ın emirlerine uygun olarak yaptığı her iş ve davranış, birer ibadettir. Bu anlamda ibadet, insan hayatından ayrılmayan bir parçadır. İnsan ve ibadet birbirinden kopmayan bir bütündür. Çünkü insanın yeme, içme, çalışma, bakma, okuma, işitme, görme, evlenme, çocuk yetiştirme gibi bütün fiilleri ibadet kapsamına girebilir ve Allah katında sevap olarak değerlendirilir. Bu sebeple Allah’a ibadet etmeyen bir insan, ya nefsine ya da şeytana ibadet ediyor demektir. Zira ibadet etmeyen hiçbir insan yoktur; insan, ibadet etme vasfında yaratılmıştır. Dünyaya gelen her insan, ister istemez ibadet eder; fark yalnızca ibadetin yönündedir.

 

Yeryüzündeki bütün varlıklar da kendi hâllerince ibadet etmektedir, ancak bu ibadetler şekil bakımından farklıdır. Her varlık, kendisine verilen biçimde Rabbine boyun eğer.

 

Din duygusu doğuştandır

 

“Din” kavramı, insanlık tarihiyle yaşıttır. Tarihin her döneminde insanlar dine ilgi duymuşlardır. Din kadar süreklilik gösteren bir başka olgu bulmak zordur. En ilkel toplumlardan en gelişmişine kadar her toplumda din vardır. Bu da dinin evrensel bir gerçeklik olduğunun açık göstergesidir. Din, bir topluma ait inanç, ibadet ve ahlâk ilkelerinin bütünüdür. İslâm’a göre din, Allah (cc) tarafından insanlara peygamberler aracılığıyla gönderilen, iki dünya mutluluğunu temin eden İlâhî kanunlardır.

 

İnsanın yaratılışında var olan bu din duygusu, onun manevi hayatının merkezindedir. İnsan, bu yönüyle yalnız akıl ve beden varlığı değil; aynı zamanda ruh varlığıdır. Dolayısıyla, iman ve ibadet ihtiyacı insan fıtratına yerleştirilmiş doğal bir temayüldür. Tarih boyunca hiçbir toplum tamamen dinsiz kalmamış; insanlık, hak veya bâtıl biçimde de olsa daima bir inanç etrafında toplanmıştır.

 

İnsanın sorumluluğunu bilmesinde terbiyenin yeri

 

İnsanın, Allah tarafından kendisine yüklenen sorumlulukları sağlıklı biçimde yerine getirebilmesi için birtakım beceriler geliştirmesi, çeşitli alanlarda eğitilmesi gerekir. Bu vazifeyi hakkıyla gerçekleştirebilmek, yeterli tasavvur ve vizyona sahip olmakla mümkündür.

 

Kâmil insanın terbiyesi, bütün meleke ve eğilimlerini kapsar: Hastalıklardan korunarak bedenin geliştirilmesi bedenî terbiyedir. Dilin kuvvetlendirilip konuşmanın güzelleştirilmesi edebî terbiyedir. Aklın şuurlandırılarak yanlış fikirlerden korunması aklî terbiyedir. Aklın faydalı bilgilerle beslenmesi ilmî terbiye; kazanç yollarında beceri kazanmak meslekî, kâinattaki güzellikleri fark etmek ve bunları ifade edebilmek fennî terbiyedir.

 

Toplumun haklarını, kanunlarını ve kurallarını öğrenmek içtimaî ve vatanî terbiye; insanî duygu ve düşünce ufkunu genişletmek insanî terbiyedir. Fiillerin doğrulukla uyumlu hale gelmesi ve bu davranışların güzel ahlâkî alışkanlıklara dönüşmesi ahlâkî terbiyedir. Nihayet ruhun yüce ufuklara yönelmesi ise dinî terbiyedir.

 

Bu terbiye basamakları, insanın hem cismanî hem ruhânî yönünü olgunlaştırır. İnsanın yaratılış hikmeti ve sorumluluğunun idrakinde eğitimin yeri buradadır: insan, terbiyeyle kemâle erer; terbiyesiz bilgi ise, yönsüz bir kuvvet gibidir.

 

İnsanın medeniyet sorumluluğu ve nefs terbiyesi

 

Yüce Allah, insanı yeryüzünde kendisine halife olarak yaratmış, birçok nimeti onun emrine vermiştir. Ona hem dünyasını imar etme hem de âhiret hayatı için bir köprü kurma sorumluluğu yüklemiştir. İlk bakışta, medeniyet ve onun usulleriyle Kur’ân’ın doğrudan ilgisi yokmuş gibi düşünülebilir. Oysa Kur’ân yalnızca ibadetleri ve kulluk görevlerini hatırlatan bir kitap değildir; insanın ruhunu, ahlâkını ve toplumunu inşa eden ilahî bir rehberdir.

 

İnsanın bu görevi yerine getirebilmesi, nefsini arındırıp yüceltmesine, ahlâkî bozukluklardan ve kibirle benlik zehirlerinden kurtulmasına bağlıdır. Allah, kullarının nefsini terbiye edecek yolları emretmiş, doğru inanç ilkeleriyle, ibadetlerle ve ahlâkî faziletlerle insanı yücelmeye çağırmıştır.

 

Dinimizde bireysel sorumluluk esastır. Bu anlayış, tek tek bireylerden topluma doğru genişleyen bir zincir oluşturur. Kur’ân-ı Kerîm bu konuda şöyle buyurur: “Allah her şeyin Rabbi iken, ben O’ndan başka bir rab mı arayacağım? Herkesin kazancı yalnız kendisine aittir. Hiçbir suçlu, başkasının suçunu yüklenmez. Sonunda dönüşünüz Rabbinizedir ve O, anlaşmazlığa düştüğünüz şeyleri size haber verecektir.” (En‘âm, 164)

 

Bu âyet, kimsenin bir başkasının günahından sorumlu tutulamayacağını, her fiilin sonucunu sahibinin üstleneceğini açıkça bildirir. İnsanın sorumlulukları dört ana başlıkta toplanabilir: Allah’a, topluma, kendine ve çevreye karşı… İnanç ve ibadetle ilgili yükümlülükleri, insanı doğrudan Rabbine bağlar. Ve insan, farzları yerine getirmek, günahları terk etmekle sorumludur. Bu görevlerden biri ihmâl edildiğinde, insan Allah’a karşı büyük bir kusur işlemiş olur. Bu nedenle yapılan veya terk edilen her şey Allah için olmalıdır. Ancak o zaman bir kıymet ifade eder ve sorumluluk yerine getirilmiş olur.

 

Mükâfat

 

İlâhî emaneti yani ibadeti eksiksiz yerine getiren kimselere Yüce Allah (cc), rahmet ve bağışının bir nişanesi olarak Cennet’ini ihsan eder. Cennet’te sonsuz bir hayat vardır. Bu, ibadetin âhiret hayatına bağlı olan yönüdür. Asıl gaye ise “Allah’ın rızasına ermek ve O’nun emrine uygun yaşamaktır”. Bunun tabiî sonucu ise âhirette sonsuz nimetlere erişmektir.

 

İbadetin dünya hayatına bakan yönü de vardır. Öncelikle ibadet, kişiye güven duygusu kazandırır, iradesini güçlendirir. İbadet eden kimse Allah’ın huzurunda zinde ve huzurlu olur. Bu sağlamlık ve iç sükûnetini hiçbir ilâç veremez. Bu duyguyu ne içkide, ne de başka bir uyuşturucuda bulmak mümkündür. İman ve ibadet duygusundan yoksun olanların boşluğunu hiçbir maddî varlık dolduramaz. Oyun ve eğlenceye sığınanlar bu huzuru elde edemez; geçici bir rahatlama yaşasalar bile sonunda iç boşlukları ve bunalımları derinleşir. Bu boşluktan kurtulmak isteyen bazıları, maalesef intiharı tek çare olarak görür.

 

İbadet, Allah’a kulluk kadar, halka hizmeti de gerektirir. İnanan bir kimse, Allah’a ibadet ettiği gibi insanlara da iyilik eder; çünkü ibadet eden kişi, hayatının her alanında yardım ve adalet ilkelerine bağlı kalır. İbadet toplumu da korur. Gençlerin taşkın arzularını dizginler, sosyal çalkantıları önler. Allah korkusunun egemen olduğu bir toplumda kötülükler ve haksızlıklar kendiliğinden ortadan kalkar.

 

Sebeb-i hikmet

 

Allah-u Teâlâ, milyarlarca mahlûkat ve mevcudat içinde insanı en güzel kıvamda, mümtaz ve mükerrem olarak yaratmıştır. Ucu bucağı bilinmeyen varlık âlemi içinde ona eşsiz bir konum vermiş, ruhu ve bedeniyle en harika niteliklerle donatmıştır. Kur’ân-ı Kerîm, insanın bu yüce yaratılışını şöyle bildirir: “Andolsun Biz, insanoğluna şan, şeref ve nimetler verdik; onları karada ve denizde taşıdık, kendilerine güzel rızıklar verdik ve onları yarattıklarımızın çoğundan üstün kıldık.” (İsrâ, 70)

 

Bu âyet, insanın Allah’ın lütfuna en çok mazhar olmuş, en seçkin ve en değerli varlık olduğunu açıkça ortaya koyar. İnsanın yaratılış hikmeti ve sorumlulukları nettir: Yüce Yaratıcıya ancak O’nun kitabının çizdiği hudutlar çerçevesinde kulluk etmek ve O’na hakkıyla ibadet etmektir. Din, insanın varlığını sağlıklı biçimde sürdürebilmesi, dünya ve âhiret mutluluğunu kazanabilmesi için İlâhî bir kılavuzdur. 

 

Allah, insanlığın başlangıcından itibaren peygamberler ve kitaplar göndererek onu hiçbir dönemde rehbersiz bırakmamıştır. Din, Kur’ân, Peygamber (sav) ve vahiyler insan için vardır; insanın varlığını dengede tutmak, dünyada ve âhirette saadete ermesini sağlamak içindir. Burada insanın hür iradesi devreye girer. Aklını doğru kullanıp hak yolu seçerse mutluluğa, eğri yolu seçerse her iki dünyada da hüsrana uğrar.

 

Kur’ân-ı Kerîm ve Hazreti Peygamber’in daveti, “iyi insan” olma hedefine yöneliktir. Bu çağrılara kulak verip gereğini yerine getiren kimseye “mümin ve Müslüman” denir. İnsan, dinin kendisine yüklediği görev ve sorumlulukların bilinciyle hareket ettiğinde, Yaratıcısına, kendisine, ailesine, çevresine ve bütün canlılara karşı görevlerini yerine getirmiş olur.

 

Sonuçta her davranışın bir karşılığı vardır: “Kim zerre miktarı hayır yapmışsa onu (karşılığını) görür, kim de zerre miktarı şer işlemişse onu (karşılığını) görür.” (Zilzal, 7-8)

 

Vesselâm…


 

Yorum yazın

Yorum yazmalısınız
İsim yazmalısınız
Doğru bir email yazmalısınız
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmayacaktır.

Sertif PARLAK yazıları

Çok okunanlar