Haydut kelimesi bile meselenin ruhunu anlatmakta âciz kalıyor
ABD hiçbir kural ve ilke tanımadan Venezüella’ya karşı operasyon uygulamış, Devlet Başkanı Maduro’yu derdest etmiş ve bütün dünya ile dalga geçercesine bunu bir film gibi dünyaya servis etmişse... İran’a tehditler savuruyorsa... Her halükârda Grönland’ı ABD topraklarına katacağını söylüyorsa... Haydut kelimesi bile meselenin ruhunu anlatmakta âciz kalıyor.
Münevverlerimizden Prof. Dr. Cevdet Erdöl, “Batı medeniyeti, parfüm kokulu bir maske”diyor. Yaşımızın verdiği bilgi, okuduklarımızın ışığı olan tecrübesiyle, Amerika’nın haydutluğunu, siyahî Afrikalıları ve Kıta Amerika’sı yerlileri olan Kızılderilileri nasıl yok ettiklerinin kendi filmlerinden, dizilerinden dünyaya afişe ettiler. Bununla da sömürü çarkının nasıl işletildiğini, fakir ülke ahalilerine “cici demokrasi” diye sattılar. Bazen bir cümle ciltler dolusu kitapların özetini teşkil ediyordur. Meselâ yukarıdaki Cevdet Erdöl Hoca’nın cümlesi gibi…
Bir kurşunun bedeli yüz mark, bir insan hayatının değeri ise sıfırdı
Yine başta ABD’nin ve dolayısıyla Vahşi Batı’nın kirli geçmişini yine bir Allah (cc) dostu ve bilge bir devlet başkanının sözlerinden öğrenelim: “Bunu hiç unutma evlat. Batı hiçbir zaman medeni olmamıştır. Bugünkü refahı ise döktüğü kan, akıttığı gözyaşı ve çektirdiği acılar üzerine kuruludur.”
Allah rahmet eylesin, Aliya İzetbegoviç’in bu sözü, bir öfke patlaması değil, asırların birikimiyle yoğrulmuş bir vicdan muhasebesidir. Fakat bugün, o cümleyi yeniden düşünmemiz için yeni bir sebep daha var. Dünyanın bildiği, gördüğü ve resmî raporlara geçen bir gerçek: İtalyan savcılar, Bosna Savaşı sırasında düzenlendiğine dair güçlü kanıtlar bulunan “ölüm turları”nı soruşturmaya başladı. Düşünün... Parası olan bazı Avrupalılar, 1990’ların ortasında Saraybosna kuşatma altındayken “eğlence” amacıyla şehre götürülüyor. Ellerine dürbünlü tüfekler veriliyor. Karşılarına açlıkla savaşan, korkuyla yaşayan siviller hedef olarak konuyor: Kadınlar, çocuklar, yaşlılar... İddiaya göre bir kurşunun bedeli yüz mark, bir insan hayatının değeri ise sıfırdı. Bu manzaranın daha vahşisi bugün Gazze’de yaşanmıyor mu? Somali’de olan biten nedir? Batı hep aynı Batı, değişen zaman ve isimler… Batı, yüzyıllardır kendini “insanlığın vicdanı” diye takdim etti. Ama o vicdan, Saraybosna’nın dağlarına, Mostar’ın bombalarla yıkılan kemerlerine, Srebrenitsa’nın toplu mezarlarına hiç uğramadı. Hayalet şehirlerine dönen Gazze’ye hiç uğramadı. Bugün ortaya saçılan bu vahşet, Batı’nın kendi aynasında gördüğü çirkinliğin yeni bir yansımasıdır. “Medeniyet” dedikleri şey çoğu zaman parfüm kokulu bir maskeden ibarettir: Altta kan, üstte cilalı bir retorik… Konferans salonlarında ahlâktan bahsederler ama elleri petrol, silah ve kanla kirlenmiştir. Üstelik bu, Batı’nın gerçek yüzünü en net gösteren ifadedir. Çünkü o zihniyet yüzyıllardır aynı dürtüyle hareket eder: Kendi dışındakini nesneleştirir, acısını metalaştırır, ölümünü normalleştirir. Afrika’da fildişi için insanları köleleştiren de aynı zihindir, Orta Doğu’da “demokrasi götürme” bahanesiyle şehirleri yakan da… Bosna’da ise bu zihniyet, “savaş turizmi” adı altında bir başka maske takmıştır. Saraybosna’da dört yıl süren kuşatma boyunca 11 binden fazla insan hayatını kaybetti; bunların 1600’ü çocuktu, Filistin’deki, Gazze’deki sayı yüzbinleri buluyor. Bu, yalnızca bir suç değil, insanlığın utanç defterine kazınmış bir lanettir.
Batı hiçbir zaman medeni olmamıştır
Mesele birkaç sadistin suçu değil. Asıl mesele, bu çürümeye göz yuman ve bunu “tarihin istisnası” sayan zihniyetin ta kendisidir. Çünkü Batı, kendi içindeki barbarlığı hep “medeniyet mücadelesi” adıyla aklamıştır. Gerçek ise şudur: Batı hiçbir zaman medeni olmamıştır. Sadece barbarlığını daha sofistike yöntemlerle sunmuş, niyetini daha parlak bir paketle gizlemiştir. Rahmetli Aliya, savaşın ortasında bile umudu insanlıkta aramıştı ama Batı’nın ikiyüzlülüğünü asla affetmedi. Çünkü o, merhametin nasıl seçici bir vitrine dönüştürüldüğünü gördü. Bosna yanarken Avrupa Birliği toplantı üstüne toplantı yaptı, bildirgeler yayımladı; ama tek bir şey yapmadı: Kanı durdurmak için en ufak bir çaba göstermedi… Aliya’nın şu sözü hâlâ en güçlü meydan okumadır: “Onlar bizi öldürebilirler ama yenemezler; çünkü biz insan kalmayı başaracağız.” Bugün de Gazze, Somali, Lübnan ve Arakan’da zalimler iş başındadır. Yine ibretamiz bir veciz söz ve hicran dolu bir sömürü zulmünün aynası-hikâyesi. Dünün katilleri bugünün medenî(!) Batı dünyası ve zalim ABD’nin kirli yüzü ve “insan ticareti”…
“Misyonerler Afrika’ya geldiğinde bizim topraklarımız, onların İncilleri vardı. Dua edelim dediler. Gözlerimizi kapattık. Açtığımızda, bizim İncilimiz, onların toprakları vardı!”Kenya’nın kurucu devlet başkanı Jomo Kenyatta, Batı ülkelerinin Afrika’ya gelişini bu sözlerle dile getirmişti. Peki, bunlar Afrika’ya neden gelmişlerdi? Gelenler, ulus bilincinden öte ırkçı, kafatasçı ülkelerdi. Alman Adolf Hitler’i, İtalyan Mussolini’yi, İngiliz’i, Fransız’ı… Hepsi ırkçı, kendilerini dünyanın efendisi sayan ve istedikleri yeri işgal etme, madenini, suyunu, toprağını alma işleme, sömürme hatta öldürme, yok etme hakları var! Bize yüzyıllardır oynanan oyunları Afrika’yı örnek vererek anlatmak istiyorum. Batı, Afrika’ya ne zaman girdi? Batı, Afrika’ya15. yüzyılda saldırdı. O günden bu yana milyonlarca Afrikalı esir edilirken yer altı kaynakları da sömürüldü. 15 yüzyılda da Portekizliler ilk olarak kıtaya ayakbastı. Bu kıtaları daha kolay yönetebilmek ve sömürebilmek için azınlıklar desteklendi. Afrika bu nedenle iç çatışmalara sürüklendi. İnsanlık tarihinin en büyük soykırımları bu sebeple yaşandı.
Açlık artarken kölelik Batı tarafından sistemleştirildi
Açlık artarken kölelik Batı tarafından sistemleştirildi. Kölelik ciddi bir ticaret hâline geldi. Araştırmacılara göre 18. yüzyılda Amerika’ya 6 milyon 265 bin Afrikalı götürüldü. 15. yüzyıldan 19. yüzyıla kadar toplam 180 milyon Afrikalı Amerika’ya taşındı.
Daha sonra Afrikalılar savaşta kullanıldı. Fransa, 1. Dünya Savaşı’nda 900 bin Afrikalının ölümüne sebep oldu. Yine Fransa, 1830 yılında Cezayir’i işgal etti. Yüz binlerce Cezayirli öldürüldü. Libya’da İtalya 100 binlerce Afrikalıyı katletti. Aynı dönemde İtalya 200 bin Etiyopyalıyı öldürdü. 1. Dünya Savaşı sonrasında Almanya sömürgesi Ruanda da Belçika’ya devredildi ve 10 milyondan fazla insan soykırıma uğradı. İngiltere, 1952 yılında Kenya’daki ayaklanmayı binlerce insanı öldürerek bastırdı. Papa, Batı dünyasının işlediği günahları kabul etti. Hıristiyanlıkla saklayacaklardı. Batı, kendisinin oluşturduğu ve utanç kaynağı olan kölelik tablosunu Hıristiyanlaştırarak saklamaya çalıştı.
Siyonist cendere bugün başta ABD olmak üzere, Batı siyasetini esir almış durumdadır. Ve maalesef insanlık ideali de uluslararası hukuk da bu cendereye sıkışmış durumdadır. Meydanlarda, caddelerde insanlık ailesinin büyük kısmı soykırıma karşı ayaktayken Temsilciler Meclisi’nde Rashida Tlaib ve birkaç kişi hariç üyelerin bindirilmiş kıtalar şeklinde apartheid rejiminin başbakanı katil Netanyahu’yu ayakta alkışlamaları, sadece insanlık açısından kara bir leke ve utanç tablosu olmanın ötesinde dünyamızın sosyopolitik geleceği açısından da ciddi bir endişe sebebidir ve de adil bir dünya sisteminin ne denli âcil bir ihtiyaç olduğunu göstermektedir.
Nitekim çoğu çocuk ve kadın olmak üzere 72 binden fazla insanı katleden, insanlığın ortak masun mekânları olan okullara, hastanelere, ibadethanelere sığınmış masumları bombalayan Siyonist rejimin soykırım stratejisinin en büyük dayanağı olan mevcut emperyalist siyaset dünyaya yön verdiği müddetçe insanlığın felaha ulaşma imkânı yoktur. Çünkü ABD’nin başını çektiği, Siyonist finans sisteminin finanse ettiği emperyalizm, insanlığın en büyük düşmanıdır. Zulüm böyle devam etmeyecek, Hakk önünde sonunda tecelli edecektir.
Bu direnişin ve kıyamın mutlaka İlâhî bir karşılığı, bir lütfu olacaktır
İnanıyor ve iman ediyoruz, Kur’ân’ı Kerîm’in ahkâmı buna müsaade edilmeyeceğini söylüyor. Mazlumların şahsında Gazze halkı -istisnalar dışında- ucunda ölüm de olsa topraklarını terk etmiyor/ etmeyecektir. Yüz binlerce insan, Gazze’de kalmaya ve yaşamaya devam ediyor. Bu direnişin ve kıyamın mutlaka İlâhî bir karşılığı, bir lütfu olacaktır. Unutmayalım, Allah (cc) imhâl (bir müddet sonraya bırakmak, mühlet vermek) eder, ihmal etmez.
Ey Gazze halkı! Sebat üzere olun, sabırlı olun, nöbete devam edin! Resulullah (sav) şöyle buyurmaktadır:
“Allah yolunda bir saat nöbet beklemek, Hacerü’l-Esved’in yanında kadir gecesi kıyamda durmaktan daha hayırlıdır.”
Dua ve niyazımız: Kavi ve cebbar olan, zalimleri helak eden, mazlumları destekleyen Allah (cc)’ın adıyla... Her an yaratmakta olan, müminlerin ayaklarını sabit kılan, tağutların kalplerine korku salan Allah Teâlâ her türlü noksanlıktan münezzehtir.
Söz Kur’ân’ın: İsrail’in, mutlak muktedir olan ve her an yaratmakta olan Yüce Rabbimiz tarafından cezalandırılmasının vakti geldi. Zulüm böyle devam etmeyecek. Kur’ân’ın yasaları buna müsaade edilmeyeceğini söylüyor:
“İşte o anda içinizden iki birlik gevşeklik gösterip geri çekilmeye yeltenmişlerdi. Hâlbuki Allah, onların yardımcısı ve destekçisiydi. Artık müminler, sadece Allah’a güvenip dayansınlar. Düşmana göre sayı ve silahça çok zayıf durumda iken şüphesiz Allah size Bedir Savaşı’nda yardım etmiş, sizi muzaffer kılmıştı. Öyleyse Allah’a karşı gelmekten sakının ki şükretmiş olasınız.” (Âl-i İmran, 122-123) Vesselâm…
Kur’ân ve Sünnet ışığında ırkçılık
IRKÇILIK nedir, insanlığın başına nasıl bir beladır diye sorarlarsa, mümin olanın her hususta müracaat edeceği merci, şüphesiz ki Hz. Kur’ân ve Risalet-i Nebi makamıdır. Başka mahfilleri referans göstermek, süslü püslü isimleri alt alta yazarak sözde çok ehemmiyetli bir şey ifade ediyormuş süsü vermek, bilgisizliğin işaretidir. İman dünyamızda pek de makes bulmayan “ırkçılık” kelimesinin sevimsiz manasını ve meydana getirdiği tahribatı anlamak için Kur’ân’a ve Sunnetullâh’a bakmamız lazım…
İslâm dini ırkçılık, bölgecilik ve renk gibi mefhumlara yer vermemiştir. Sadece iman ve güzel amele ehemmiyet vermiştir. Bir kimsenin itikadı sağlam ve ameli iyi olursa, Allah’ın nezdinde büyük değeri vardır. İmanı ve iyi ameli olmazsa, ırk ve rengi ne olursa olsun, kıyafeti ne kadar düzgün olursa olsun değersizdir. Cenâb-ı Hakk şöyle buyuruyor: “Allah’ın nezdinde en değerliniz Allah’tan en fazla korkanınızdır.” Peygamber Efendimiz (asm) de şöyle buyuruyor: “Allah şekillerinize bakmaz ama kalb ve amellerinize bakar.”
Irkçılık, belli bir ırkın tabiî üstünlüğünü savunan teori ve görüşe denir. Kalıtım yoluyla geçen fizikî özelliklerle kişilik, zekâ ve kültür özellikleri arasında bir sebep-sonuç bağlantısı bulunduğu inancından kaynaklanır. Tarih boyunca üstün sayılan ırkların diğer ırklar üzerinde egemenlik kurma ve sömürme girişimlerinde meşrulaştırıcı bir gerekçe olarak kullanıldı. Bu günkü zalim İsrail’in yaptığı gibi… Toplumlar arasındaki birlik ve dayanışmayı yok etmesi, zulüm ve sömürüye neden olması yüzünden İslâm tarafından kesin biçimde yasaklandı. Irk, ıstılahi olarak aynı soydan gelenlerin meydana getirdiği topluluk ve bu topluluğun ete kemiğe bürünmüş şekline verilmiş isim. Irkçılık ise, mensubu olduğu ırktakilerin keyfi için her türlü günah ve zalimliklerin yapılabildiği bir dünya görüşü ve tatbikatı.
Ancak şu hususu eklemem lazım: Irkçılığın meydana getirdiği tahribatı izah etmek, sıradan bir şey değil elbette. Aynı dili konuşan, aynı ırktan gelen insan topluluğuna kavim denildiği için günümüzde kullananın gayesi -niyeti, hedefi-, kastettiği işin mahiyet ve durumuna göre ırkçılık ile kavmiyetçilik eş anlamlı olarak kullanılmaktadır.
Dinen haram sayılan ve ırkçılığın şiarı olan hususları şöyle sıralamak lazım:
A-Kişinin mensubu olduğu kavmin (ırkın) sevgisini bir gaye bir dava (ideoloji) hâline getirmesi, mensubiyet duygusunu İslâm’a olan rabıtasının üzerine çıkarması… B-Başka kavimlere (soya-ırka) kin ve düşmanlık beslemesi… C-Kendi kavmine (ırkına) haksız olduğu konularda ve her ne surette olursa olsun yardım etmeyi vazife edinip gaye hâline getirmesi yani kavminin şer’an haksız olduğunu gördüğü durumlarda dahi yardım etmesi, güç yetirdiği hâlde engellememesi… D-Kendi kavmiyle, nesebiyle övünmesi, böbürlenmesi… Bu böbürlenme, kimi zaman laf ola beri gele kabilinde, kimi zaman da milletlerin hayatında onulmaz maddî ve manevî tahribatlar meydana getirdiğine ihtiyar tarih şahitlik edecektir. Günümüzde sık sık kullanılan kavmiyetçilik, ırkçılık, ümmetçilik, milliyetçilik, ulusçuluk kavramlarının İslâm dinindeki yeri nedir, kastedilen ile uygulanma şekli nasıl tezahür ediyor, nice sonuçlar doğuruyor hususunu görmek lazım. Zira masum kelimelerin veya efsunkâr manalarının kâğıt üzerindeki allı pullu tariflerinin beşer elinde nasıl bir kırbaca dönüştüğünü yaşayarak görüyoruz. Nitekim bu kavramlardan bazılarının mazideki hatıraları kan ve gözyaşı ile dolu iken, bu cümleden olarak, kimin neye tekabül ettiğini Kur’ân ve sünnet ışığında inceleyelim…
“İnsanlar (aslında) bir tek ümmet (millet) idi. Bu durumda iken Allah (cc), müjde verici ve uyarıcı olarak peygamberleri gönderdi. İnsanlar arasında anlaşmazlığa düştükleri hususlarda hüküm vermeleri için, onlarla beraber hak yolu gösteren kitapları da indirdi. İndirilen kitapta ve gönderilen peygamber ve onun dininde hiç kimse ayrılığa düşmedi. Ancak kendilerine apaçık deliller geldikten sonra, sırf aralarındaki kıskançlıktan ötürü kendilerine kitap verilenler anlaşmazlığa düştü. Bunun üzerine Allah (cc) iman edenlere, haktan kendisinde ihtilafa düştükleri şeyleri izniyle gösterdi. Şüphesiz Allah dilediğinde doğru yolu gösterir.” (1)
Bu kutlu mesaja rağmen insan ırkçılığa başvurup yani benliğini, kibrini öne çıkarınca Cenâb-ı Allah bu sefer, “Ey insanlar! Doğrusu biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve birbirinizle tanışmanız için sizi milletlere ve kabilelere ayırdık. Muhakkak ki Allah yanında en değerli ve en üstsün olanınız, O’ndan en çok korkanınızdır. Şüphesiz Allah bilendir, haberi olandır…” diyor. (2)
Merhum Elmalılı Hamdi Yazır bu ayeti şöyle tefsir ediyor: “Her birinizi bir ana ve babadan yarattık, yani bu yönden hepiniz eşitsiniz, birbirinize karşı övünmeye veya şu kavim (ırk) bu kavim diye hakaret etmeye hakkı yoktur. Bu yönden bir insanlık uhuvveti (kardeşliği) vardır ki o bile öyle suhriyyete (maskaralığa) ve birbirinin etini yercesine gıybete mâni olmak lazım gelir. Nefislerin olgunluğunun ve şahısların mertebe ve derecelerinin sebebi vesilesi, hareket noktası takvadır (Allah’tan hakkıyla korkmak). Şu bu zatın nesebinden veya falan ırkın, falan kavmin soyundan olmak değildir.” (3)
İnsanlık tarihinde en büyük insan hakları beyannamesi olan Hz. Muhammed (sav)’in Vedâ Hutbesi’nde, “…Ey insanlar! Beni dinleyin. Belki bu yıldan sonra burada sizinle bir daha buluşamam. İslâmiyet’ten önceki zamana ait bütün cahiliyet adetlerini ayağımın altına alıp çiğniyorum. Arab’ın Arap olmayan (yabancıya) bir yabancının da Arab’a üstünlüğü yoktur. Çünkü bütün insanlar Âdem’ dendir. Âdem de topraktandır…” diyor. Yine Sünen-i İbn-i Mace’de geçen bir hadiste: Fuselye’nin babası Vasile bin el-Eska (RA): “Ben, ‘Ya Resulullah! Kişinin kendi kavmini sevmesi asabiyetten (ırkçılık) bir çeşit midir?’ diye sordum. Hz. Peygamber (sav), ‘Hayır. Ancak kişinin kavmine haksız olduğu hâlde yardım etmesi asabiyyettendir’ buyurdu” der. (4) İslâm’da kişinin ırkına, kafatasına, deri rengine ve diline değil onun kulluk görevi yapması derecesine bakılır. Allah (cc) katında en değerli ve en üstün Müslüman, O’na takvaca en yakın olandır. (5) Her kim asabiyyet (soy sop veya mensup olunan kavim -taraftarlığı) davasına halkı teşvik ederek veya bir (soy sop, kavmiyet davası olan) asabiyyet için öfkelenerek kör bir bayrak altında -hava veya batıl olduğu bilinmez bir gaye ile açılan bayrak altında- savaşırsa, o kimsenin öldürülüşü bir cahiliyyet öldürülüşüdür.(5) Kişinin kavmine haklı olup olmadığını araştırmaksızın her ne surette olursa olsun yardım etmesi, böyle bir yardım çağrısına icabet etmesi İslâm’a göre “asabiyyet” olarak isimlendirilmiş ve yasaklanmıştır.(6)
İslâm’a göre ırkçılık nedir?
Hz. Muhammed: “Irkçılığa çağıran bizden değildir, ırkçılık için savaşan bizden değildir, ırkçılık üzere ölen bizden değildir.”
Kişinin mensup olduğu soyunu, ırkını, kavmini sevmesi meşrudur. Ancak bu sevgi üzerine yeni davalar, ideolojiler bina edip Allah’ın (cc) gösterdiği yola aykırı hedefler tayin etmesi İslâm’a göre mazur görülemez. İnsan, ırkından dolayı ne iyi olabilir ne de kötü... İyinin ve kötünün tarifleri içinde böyle bir unsur yok. Bunu her akıl tasdik ettiği gibi, her vicdan da yakinen bilir. Bir insanın iyiliğinden söz ederken, onun güzel ahlâkını, takvasını, salih amelini, dürüstlüğünü, çalışkanlığını anlatırız. Bunların tamamı onun iradesiyle ilgilidir. Kimse kendi ırkını kendi iradesiyle seçmediğine göre, biz, falan adam iyidir, çünkü filân ırka mensuptur dersek, cehlimizi ilân etmiş oluruz. Neresinden bakarsanız bakınız ırkçılık dâvâsı cahiliyetten başka bir şey değil.
İslâm, ırkı reddetmez, ırkçılığı men eder… Buna bir misal olarak cinsiyeti verebiliriz. Kur’ân-ı Kerîm, bizim kabile kabile yaratıldığımızı da haber veriyor, erkekli dişili yaratıldığımızı da. Biz ne ırkları inkâr ediyoruz ne de cinsiyeti… Erkeklerin ve kadınların ayrı birer cephe kurarak mücadeleye girmeleri hâlinde nasıl aile kökünden yıkılırsa, ırk dâvâsı güderek parçalanmak da millet mefhumunu, devlet mefhumunu yaralar ve bizi düşmanlarımız karşısında zayıf düşürmekten başka bir şeye yaramaz.
Ruhun ırkı var mıdır?
Ruh, beden ülkesinin misafiri... İnsan, ana rahminde dört aylık oluncaya kadar bir nevi bitki hayatı yaşıyor. Falan ırktan olan bir babanın sulbünden gelmiş ve yine falan ırktan bir annenin rahminde karar kılmış... Babasında insan tohumunu halk eden, annesinin rahmini ona karargâh yapan Rabbinin ihsanıyla, o karanlık menzilde büyümesini sürdürüyor. İşte ırk mefhumu, ancak bu menzil için, bu ev için geçerli. Oraya gelen misafir hiçbir ırka mensup değil. Ruhlar âleminden geliyor rahme. Ruhun ırkı yoktur. Ve insan da kâmil mânâsıyla ruhtan ibarettir. Beden onun elbisesi. İnsan değişik kumaşlardan elbiseler giymekle değişmez. İslâm dini ırka, renge bakmaz. Çünkü bütün insanların aslı bir olup Hz. Âdem (as)’den türemiştir. Ve esas itibariyle topraktan neş’et edip tekrar ona döneceklerdir. Bunun için İslâm dini ırk ve renk gibi mefhumları değer terazisine koyup tartmaz ve nazarı itibara almaz. Geçmişte nice insan, ırk ve renkleriyle böbürlenip gurur duydukları hâlde, bugün kimse onları nazarı itibara almaz. Çünkü iman ve irfan gibi meziyetleri yoktu.
Nice insan da vardır ki, ırk ve rengine bakılmadan beynelmilel olabilmiş, dillerden düşmemiş ve düşmemektedir. Çünkü kendilerini yükselten, iman ve irfanlarıdır. Bu bakımdan ırk, renk ve bölgeden söz etmek cehalettir. İnsanın hüviyetini bilmemekten ileri gelmektedir. Renkleri veren, insanları çeşitli ırklara ayıran Allah Teâlâ’dır. İnsanın bu hususta hiçbir rolü yoktur. Bunun için hiçbir kimse -mesela Türk veya Arap veya rengi beyaz olduğu için- üstünlük iddiasında bulunamaz. Bulunsa da manasızdır. Irk ve rengini çalışmakla elde etmemiştir. Bunları çalışmak neticesinde elde etmiş olsaydı, belki bir yönden üstünlük iddiasında bulunması yerinde olurdu. Fakat iradesi dışında zâtı ve sıfatları yaratıldığına göre, onlardan söz etmemesi lazımdır.
Peygamber (asm) bir hadiste şöyle buyuruyor: “Hepiniz Âdem’den, Âdem de topraktandır. Arabın Arap olmayana, beyazın siyaha üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takva iledir.”
Bir gün Abûzer Gifârî (ra) Bilâl’e (ra), “Ey siyahın oğlu!” deyip ayıpladı. Bunu duyan Peygamber Efendimiz (asm), “Ölçek olup taştı (yani iş haddini aştı). Beyazın oğlunun siyahın oğlundan üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takva iledir…” buyurdu.
İslâm dini bu menfi mefhumları yok etmek için beşeriyete çok seslendi ve çok şeyler söyledi. Biz burada bunlardan dört tanesini nakletmek istiyoruz:
“Ey insanlar, sizi bir tek insandan yaratan Rabb’inizden korkunuz.” (e-Nîsâ, l) “Ey insanlar ben hepinize gönderilmiş Allah’ın Resulüyüm.” (el-A’râf, 158) “İnsanın çalıştığından başka bir şeyi yoktur.” (en-Necm, 39) “Allah”ın nezdinde en değerliniz en fazla sakınanınızdır.” (Hucûrât, 13)
Bütün bu ayetler insanların aslının bir olduğunu, aralarında fark olmadığını, ırk, renk, dil ve bölgenin insanın hüviyetini değiştirmediğini ifade ediyorlar. Çünkü dikkat edilir ise birinci ayet bütün insanların aslı bir olup bir tek babadan geldiklerini, ikinci ayet bütün insanların bir ümmet olduğunu ve İslâm dininin hepsi için gönderildiğini, üçüncü ayet mükâfat ve cezaların ölçüsünün ırk, renk ve bölge değil âmel olduğunu, dördüncü ayet ise şeref ve faziletin biricik ölçüsünün güzel âmel olduğunu ifade ediyor.
İnsan, kendi akraba, aşiret ve milletini sevebilir ve sevmelidir. Ancak haksızlık hususunda onlara yardım edemez.
Bir gün adamın biri Peygamber Efendimiz (asm)’e “Kişinin kavmini sevmesi ırkçılık sayılır mı?” diye sorunca, Peygamber Efendimiz (asm) buyurdu: “Kişinin kavmini sevmesi ırkçılık sayılmaz. Zulüm ve haksızlık hususunda kavmine yardım etmesi ırkçılıktır.”
Son sözümüz: İnanan olarak, başka kavimlere, boylara düşmanlık beslememek, kendi kavmimizi her zaman haklı görüp körü körüne bir taraftarlık gütmemeliyiz. Mensubiyet şuuru ile ecdadımızın İslâm’a uygun güzel meziyetlerini, tekrar onlara tabi olunması niyeti ile överek anlatabiliriz. Ancak kendi salih amel işlemediği, işlemeye de yanaşmadığı hâlde atalarla övünmenin bir faydası da yoktur. Vesselâm…
---------------------
K a y n a k l a r 1-Kur’ân’ı Kerîm Meali, Bakara Suresi, 213. Âyet.
2-Kur’ân’ı Kerîm Meali, Hucûrat Suresi, 13. Âyet.
3.Hak Dini Kur’ân Dili, Elmalılı Hamdi Yazır, Cilt – 6.
4-Sünen-i İbni Mace-Bab-ül Asabiyye, Bab Nu: 7, Hadis Nu: 3949.
5- Sünen-i İbn-i Mace, Kitab-ül Fiten, Bab: 7.
6--Sünen-i İbni Mace, Babül Asabiyye, Bab: 7 Sayfa: 153.


































