SON DAKİKA
Reklam

AĞLAMAYI UNUTMAK

AĞLAMAYI UNUTMAK
A- A+

Didem ile Gülizar, lise yıllarından bugüne uzanan dostluklarını hayatın her durağında birlikte büyütmüş iki yakın arkadaştı. Aynı yıl mezun olmuş, ardından aynı şirkette işe başlayarak yollarını yeniden kesiştirmişlerdi. Sabahın telaşını da akşamın yorgunluğunu da birlikte paylaşırlar; her mesai çıkışında minibüs durağına kadar yan yana yürür, sonra kendi mahallelerine giden ayrı minibüslere binip vedalaşırlardı.

Hafta sonları ise dostlukları şehrin sokaklarına taşardı. Bazen Didem, Gülizar’ın kapısını çalar; bazen de Gülizar elinde küçük bir tebessümle Didem’e misafir olurdu. Kimi zaman parklarda uzun yürüyüşlere çıkar, kimi zaman sinema salonlarının loş ışığında aynı hikâyeye dalarlardı. Birbirlerini en iyi anlayan, suskunluklarında bile konuşabilen iki can dosttular.

Gülizar; annesi Fadime Hanım, babası Ferhat Bey ve küçük kardeşi Burhan ile aynı çatı altında yaşayan, sıcak bir aile ortamında büyümüş genç bir kızdı. Ailenin büyük oğlu Orhan ise doğuda görev yapan bir uzman çavuştu. Görevinin zorluğu nedeniyle memleketi Afyon’a her zaman gelemese de fırsat bulup izin alabildiğinde birkaç günlüğüne de olsa ailesinin yanına koşar, özlemini hasret dolu sohbetlerle dindirmeye çalışırdı. Onun gelişiyle evin havası değişir, sofralar daha neşeli, akşamlar daha sıcak olurdu.

Didem’in hayatı ise biraz daha hüzünlü bir sessizliğin içinden akıp gidiyordu. Babasını yıllar önce kaybetmiş, hayatın yükünü annesi Selma Hanım ve küçük kız kardeşi Ayşe ile birlikte omuzlamayı öğrenmişti. Mütevazı bir evde, birbirlerine tutunarak sürdürdükleri yaşamlarında sevgi en büyük dayanaktı. Yokluk zaman zaman kapılarını çalsa da aralarındaki bağlılık eksik olmayan bir sıcaklık bırakıyordu.

Bir akşam, yine mesai bitiminde minibüs durağına doğru yürümeye hazırlanırlarken şirketin kapısının önünde duran kırmızı bir araba dikkatlerini çekti. Aracı görür görmez Gülizar’ın yüzü aydınlandı.

“Aa, abim!” diye sevinçle seslendi. Ardından Didem’e dönüp, “Gel, seni de eve bırakalım,” dedi.

Didem, tanımadığı birinin arabasına binme konusunda çekingen davranıyordu. Hafifçe gülümseyerek, “Yok, siz gidin. Ben minibüsle giderim,” diye karşılık verdi.

Gülizar ise hemen itiraz etti: “Yabancı değil ki, benim abim. İzne gelmişti, demek beni almaya gelmiş.”

Didem yine de nazikçe geri çevirmeye çalıştı. “Olur mu, sizi yolunuzdan alıkoymayayım,” dese de Gülizar çoktan onun koluna girmiş, şakayla karışık çekiştirerek arabaya doğru götürmeye başlamıştı.

Arabaya bindiklerinde Gülizar, abisinin yanındaki ön koltuğa geçti. Ardından dönüp ikisini tanıştırdı. Direksiyon başındaki Orhan, dikiz aynasından Didem’e kısa bir bakış attı; yüzünde sakin ve sıcak bir tebessüm vardı. “Memnun oldum,” dedi yumuşak bir sesle.

Didem ise hafif mahcup bir ifadeyle, “Aslında size zahmet vermek istemedim… Gülizar kolumdan çekiştirip zorla bindirdi,” diyerek gülümsedi.

Orhan, Didem’in mahcup tavrına hafifçe gülümsedi. “Zahmet değil,” dedi sakin bir sesle. “Gülizar sizden hep bahsederdi zaten.”

Bu sözler Didem’in şaşkınlıkla başını kaldırmasına neden oldu. Gülizar hemen araya girip kahkahayla, “Tabii bahsederim. Benim en yakın arkadaşım sonuçta,” dedi.

Kırmızı araba ağır ağır hareket edip akşam trafiğine karışırken içeride kısa süreli bir sessizlik oldu. Radyodan eski bir türkü çalıyor, bir gurbet, bir hasret türküsü. 

Gün batımının kızıllığı camlardan içeri vuruyordu. Didem gözlerini dışarıdaki sokaklara çevirmişti ama bir yandan da dikiz aynasından ara sıra kendisine bakan Orhan’ın bakışlarını hissediyordu.

Orhan’ın yüzünde sert görev yıllarının bıraktığı bir olgunluk vardı. Fakat konuşurken ki sakinliği ve gözlerindeki sıcak ifade, onu olduğundan daha yakın hissettiriyordu.

“Afyon’u özlüyor insan,” dedi Orhan bir süre sonra. “Buraların havası başka… Hele annemin yaptığı yemekleri.”

Gülizar hemen söze atıldı: “Bak Didem, annem bugün dolma yaptı. Abim gelir gelmez üç tabak yedi.”

Orhan gülerek başını salladı. “Abartma,” dedi. “İki tabaktı.”

Arabadaki ortam giderek samimi bir havaya dönüşmüştü, Didem’in ilk baştaki çekingenliği yavaş yavaş dağılmıştı. Kendi mahallesine yaklaştıklarında Orhan arabayı sokağın başında yavaşlattı.

“Burada inebilirim,” dedi Didem nazikçe.

Orhan aynadan ona bakıp, “Sokağın içine kadar bırakalım. Akşam vakti,” dedi.

Didem itiraz edecek gibi olduysa da Gülizar çoktan, “Aynen öyle,” diyerek arkadaşını susturmuştu bile.

Araba küçük evin önünde durduğunda Didem kapıyı açmadan önce kısa bir an duraksadı. İçinde tarif edemediği tuhaf bir sıcaklık vardı. Belki uzun zamandır ilk kez, yabancı saydığı bir insanın yanında kendini bu kadar rahat hissetmişti.

“Teşekkür ederim,” dedi içtenlikle.

Orhan hafifçe başını eğdi. “Ne demek,” dedi. “Yine denk geliriz belki.”

Didem kapıyı kapatıp evine doğru yürürken, kırmızı araba ağır ağır sokaktan uzaklaştı. 

Didem eve girer girmez mutfaktan yayılan yemek kokusu ve evin tanıdık sıcaklığıyla içi huzurla doldu. Annesi Selma Hanım mutfakta akşam yemeğini hazırlıyor, küçük kardeşi Ayşe ise masanın başında ders çalışıyordu.

Didem doğruca kardeşinin yanına gidip saçlarını okşadı. “Aferin benim akıllı kardeşime,” dedi sevgiyle. Ardından eğilip Ayşe’nin yanağından öptü.

Ayşe ablasına gülümseyerek defterini gösterdi. “Matematik çözüyorum,” dedi gururla.

Didem üzerini değiştirip elini yüzünü yıkadıktan sonra mutfağa geçti. Annesine arkadan sarılıp yanağından öptü. Selma Hanım kızının saçlarını severken,
“Hoş geldin kızım,” dedi yorgun ama şefkat dolu bir sesle.

Birlikte mutfak masasını hazırlamaya koyuldular. Didem tabakları ve kaşıkları dizerken, Selma Hanım tenceredeki yemekleri tabaklara paylaştırıyordu. Küçük evin içinde tencere seslerine karışan sıcak bir sohbet başlamıştı bile.

Selma Hanım bir ara şaşkınlıkla kızına baktı. “Bugün erken geldin sanki?” diye sordu.

Didem kısa bir an duraksadı. Günün görüntüleri gözlerinin önünden geçti; kırmızı araba, Gülizar’ın neşeli sesi ve dikiz aynasından kendisine bakan sakin gözler…

“Gülizar’la çıktık işten,” dedi hafifçe gülümseyerek. “Abisi gelmiş izne. Onu almaya gelmiş şirkete… Daha doğrusu beni de arabayla bıraktılar.”

Selma Hanım merakla kaşlarını kaldırdı. “Öyle mi? İyi olmuş kızım, akşam vakti minibüs beklememiş oldun.”

Didem sessizce başını salladı. Ama nedense Orhan’ın sakin sesi hâlâ kulaklarında yankılanıyordu. Bunun nedenini kendisi de tam olarak anlayamıyordu.

Aradan iki gün geçmiş, hafta sonu gelip çatmıştı. Bu kez Didem ile Gülizar birlikte bir program yapmamışlardı. Sonuçta Gülizar’ın abisi izne gelmişti; ailesiyle ve onunla vakit geçirmek istemesi çok doğaldı. Didem de bunu anlayışla karşılamış, hafta sonunu annesi ve kardeşiyle sakin bir şekilde geçirmişti.

Pazartesi sabahı şirketin koridorlarında yeniden karşılaştıklarında, her zamanki gibi önce birbirlerine gülümseyip hâl hatır sordular. Gülizar’ın yüzünde hafif bir burukluk vardı. Çantasını masasına bırakırken iç çekip, “Dün abimi yolcu ettik,” dedi. “İzni kısa sürdü ama yine de iyi oldu… Hasret giderdik biraz.” Sonra sesi hafifçe yavaşladı. “Annem her zamanki gibi çok hüzünlendi tabii. Ama olsun… Arada bir de olsa geliyor ya, onu görmek bile yetiyor.”

Didem arkadaşının yüzündeki özlemi fark edip yumuşak bir sesle, “Allah kavuştursun,” dedi. “İnşallah kazasız belasız birliğine ulaşır.”

Gülizar teşekkür edercesine başını salladı. Ardından ikisi de günlük işlerinin başına döndüler. Bilgisayarların sesi, telefon konuşmaları ve ofisin alışılmış telaşı kısa sürede her şeyi eski düzenine sokmuş gibiydi.

Ama Didem farkında olmadan birkaç kez gözlerini pencereye çevirdi. Nedense kırmızı araba ve direksiyon başındaki sakin yüz aklına gelip gidiyordu. Kendine kızar gibi hafifçe başını salladı. Sonuçta o, arkadaşının abisiydi sadece… Fakat bazı insanlar, hayatınıza yalnızca birkaç dakikalığına girseler bile, geride uzun süre silinmeyen bir iz bırakabiliyordu.

Aradan birkaç gün daha geçmişti. O akşam Didem, odasına çekilmiş, yatağına uzanmış halde elindeki kitabın satırlarına dalmıştı. Ev sessizdi; mutfaktan yalnızca annesinin ara sıra gelen tabak sesleri duyuluyordu. Tam sayfayı çevireceği sırada telefonu çaldı.

Ekranda yabancı bir numara vardı. Didem kısa bir an telefona bakıp durdu. Açıp açmamakta tereddüt etti. Telefon sustu, ardından birkaç saniye sonra yeniden çalmaya başladı. Arayan kişi ısrarla vazgeçmiyordu. Sonunda merakına yenilip telefonu açtı. “Efendim?” dedi temkinli bir sesle.

Karşı taraftan sakin ve tanıdık bir erkek sesi geldi. “İyi akşamlar Didem Hanım… Ben Orhan.”

Didem bir anda doğrulup yatağın kenarına oturdu.

Orhan konuşmasına hafif mahcup bir tonla devam etti: “Numaranızı Gülizar’dan aldım. Aslında önce vermek istemedi ama ben biraz ısrar ettim… Zor da olsa alabildim. Kusuruma bakmayın. Sizinle konuşmak istemiştim.”

Didem ne söyleyeceğini bilemedi. Şaşkınlıkla bir süre sessiz kaldı. İçinde birbirine karışan tuhaf duygular vardı. Bir yandan Gülizar’ın numarasını vermesine hafifçe kızıyor, bir yandan da Orhan’ın sesini duyduğunda neden kalbinin hızlandığını anlamaya çalışıyordu.

Orhan kısa bir duraksamanın ardından tekrar konuştu: “Müsaitseniz biraz sohbet edebilir miyiz?”

Didem’in eli telefonda hafifçe sıkıldı. Pencereden görünen gece karanlığına dalıp gitti bir an. İçindeki şaşkınlık yüzüne kadar vurmuştu. Ne “hayır” diyebiliyordu ne de kolayca “evet.” Çünkü farkında olmadan, o kısa araba yolculuğundan beri Orhan’ın sesi zihninin bir köşesinde yaşamaya devam etmişti.

Didem, şaşkınlığını gizlemeye çalışarak yalnızca, “Buyurun… Hayırdır?” diyebildi.

Orhan sanki uzun zamandır içinde biriktirdiği sözleri artık tutamayacakmış gibi derin bir nefes aldı. “Sizi gördüğüm günden beri aklımdan çıkaramıyorum,” dedi içtenlikle. “Belki size garip gelecek ama o günden beri sürekli sizi düşünüyorum. Arayıp aramamak arasında çok kaldım… Sonunda bütün cesaretimi toplayıp sizi aramaya karar verdim.”

Didem duydukları karşısında iyice şaşkına dönmüştü. Parmakları telefonun kenarında istemsizce titrerken ne söylemesi gerektiğini kestiremiyordu. İçinde hem bir mahcubiyet hem de tarif edemediği bir telaş vardı.

Orhan konuşmayı sürdürdü: “Sizin hakkınızda kardeşimden de çok şey öğrendim.”

Didem hâlâ sessizdi. Sessizliği, Orhan’a biraz daha cesaret vermiş gibiydi.

“Eğer siz de kabul ederseniz… sizinle arkadaş olmak istiyorum,” dedi önce. Ardından kısa bir duraksamadan sonra sesi daha da ciddileşti. “Hatta… sizinle evlenmek istiyorum.”

Bu sözler Didem’in yüreğine ansızın düşen bir taş gibi ağır geldi. Şaşkınlıkla doğrulup yatağın kenarına oturdu. “Nasıl olur?” dedi sonunda kendini toparlayarak. “Biz birbirimizi tanımıyoruz bile. On dakikalık bir karşılaşmayla insan böyle bir kararı nasıl verebilir?”

Orhan sakinliğini bozmadan cevap verdi: “Belki haklısınız,” dedi. “Ama insan bazen bazı duygulardan emin olur. Şimdilik telefonla konuşuruz, birbirimizi tanırız. Ben de en kısa zamanda tekrar izne gelirim… O zaman yüz yüze, uzun uzun konuşuruz.”

Didem başını duvara yasladı. Kalbi hızla çarpıyordu. Söylenenler ona hem uzak hem de tuhaf biçimde yakın geliyordu. Böyle bir şeyi hayatında ilk kez yaşıyordu ve ne düşüneceğini bilmiyordu.

Sonunda sesi hafifçe titreyerek, “Bilmem… Kusura bakmayın,” diyebildi yalnızca. “İyi akşamlar.”

Daha fazla konuşmaya cesaret edemeden telefonu kapattı. Odanın içine derin bir sessizlik yayıldı. Didem elindeki telefona uzun süre bakakaldı. Az önce duydukları gerçek miydi, yoksa kısa bir hayal gibi gelip geçmiş miydi, kendisi bile ayırt edemiyordu.

Tam telefonu komodinin üzerine bırakmıştı ki kısa bir mesaj sesi duyuldu. Didem ekranı açtığında gelen mesajı gördü. “Sizi üzdüm ya da kızdırdıysam özür dilerim.” Mesaj Orhan’dan gelmişti.

Didem uzun süre ekrana bakıp kaldı. Mesajdaki mahcup ve içten ifade, içindeki kırgınlığı biraz olsun yumuşatmıştı. Elindeki kitabın sayfasını kıvırıp kapattı, başını yastığa bıraktı. Tavandaki loş ışığa dalarak olanları düşünmeye başladı. Orhan’ın sesi, söyledikleri, ani ama kararlı tavrı zihninde dönüp duruyordu. Düşünceler birbirine karışırken farkına varmadan uykuya daldı.

Ertesi sabah şirkette Gülizar’la karşılaştıklarında ikisi de sanki hiçbir şey yaşanmamış gibi davranmaya çalıştı. Her zamanki samimiyetleriyle sohbet ediyor, günlük işlerden konuşuyorlardı. Fakat ikisinin de gözlerinin ardında aynı merak gizliydi. Ne Gülizar doğrudan bir şey sorabiliyor ne de Didem konuyu açmaya cesaret edebiliyordu.

Bir süre sonra masalarının başına geçip çalışmaya başladılar. Ama bilgisayar ekranına bakarken bile düşünceleri aynı yerde dolaşıyordu.

Öğle vakti geldiğinde Gülizar sandalyesini Didem’e doğru çekip gülümseyerek,
“Bugün şirkette yemeyelim,” dedi. “Dışarı çıkalım, ben ısmarlıyorum.”

Didem, arkadaşının bu teklifinin altında başka bir neden olduğunu anlamıştı ama belli etmeden kabul etti. Birlikte şirkete yakın küçük bir restorana gittiler. Cam kenarındaki masaya oturup yemek siparişlerini verdiler. Garson uzaklaşır uzaklaşmaz Gülizar derin bir nefes alıp söze girdi. “Telefon numaranı abime verdiğime kızdın mı?” diye sordu çekinerek.

Didem gözlerini ona çevirip hafif sitemli bir sesle, “Tabii kızdım,” dedi.

Gülizar hemen açıklamaya koyuldu. “Abim gerçekten çok iyi biridir Didem. Benimle uzun uzun konuştu. İnan ki niyeti çok ciddi… Senden çok etkilenmiş.”

Didem mahcup bir ifadeyle önündeki peçeteyle oynuyordu.

“Sen hiçbir şey söylemeden telefonu kapatınca çok üzülmüş,” diye devam etti Gülizar. “Bence bir kez daha konuşup kararını öyle ver. Ne dersin?”

Didem kısa bir süre sessiz kaldı. İçindeki kararsızlık yüzüne kadar yansımıştı. Ama Orhan’ın sesindeki samimiyet ve gözlerindeki sıcaklık aklından çıkmıyordu. Sonunda başını hafifçe eğip, “Olur…” diyebildi utangaç bir sesle.

Gülizar’ın yüzü bir anda aydınlandı. “O zaman abime söyleyeyim, seni tekrar arasın,” dedi sevinçle.

Tam o sırada garson yemekleri getirdi. Biraz önceki gergin hava yavaş yavaş dağıldı. Yemek boyunca eski günlerden, iş yerindeki komik olaylardan konuşup gülüştüler. Sohbetin sıcaklığı ikisinin de içini rahatlatmıştı.

Şirkete dönerlerken Gülizar şakayla karışık Didem’in koluna girip, “Bak sen kabul edersen bizim eve gelin geleceksin,” dedi kahkahasını tutamayarak. “Ne güzel… İşe de birlikte gider geliriz artık.”

Didem bu sözlere cevap vermedi. Dudaklarının kenarında belli belirsiz bir tebessüm oluşmuştu yalnızca. Ama içinde, daha önce hiç bilmediği kadar derin ve karmaşık düşünceler dolaşmaya başlamıştı. Sanki hayatı, fark ettirmeden bambaşka bir yöne doğru akıyordu.

Akşam olduğunda Didem’in telefonu yeniden çaldı. Bu kez ekrandaki numarayı görür görmez kalbi hızlandı. Bu çağrı, hem sabırsızlıkla beklediği hem de gelmesinden çekindiği bir çağrıydı.

Arayan yine Orhan’dı.

Bu kez sesi daha rahat, daha sıcak ve daha samimiydi. İlk günkü çekingenlik yerini içten bir yakınlığa bırakmıştı. Önce günlük şeylerden konuştular; işten, havadan, çocukluk anılarından… Sonra sohbet derinleşti. Farkına varmadan yarım saat geçmişti bile. Didem telefonu kapattığında yüzünde istemsiz bir tebessüm vardı.

O geceden sonra konuşmaları neredeyse her gün sürdü. Bazen kısa birkaç cümle, bazen saatler süren sohbetler… Didem zamanla Orhan’ın yalnızca sakin bir insan değil, aynı zamanda anlayışlı ve düşünceli biri olduğunu fark etmeye başlamıştı. Orhan da her konuşmasında Didem’e biraz daha bağlanıyordu.

Günlerden bir gün, Orhan birliğinden yeniden izin alıp memlekete geldi. Fakat bundan Didem’in haberi yoktu. Gülizar da ağzını sıkı tutmuş, hiçbir şey belli etmemişti.

O akşam iş çıkışında şirketin önünde beyaz bir araba bekliyordu. Gülizar, abisinin geleceğini biliyordu ama bunu Didem’den gizlemeye çalışıyordu. Şirketin kapısından çıkar çıkmaz Didem’in koluna girip gülerek, “Gel, sana bir sürprizim var,” dedi.

Didem şaşkınlıkla arkadaşına bakarken Gülizar onu kapıda bekleyen arabaya doğru götürdü. Ön kapıyı açıp, “Hadi binsene,” dedi neşeyle.

Didem önce duraksadı. İçinde yine o tanıdık çekingenlik vardı. Fakat başını kaldırıp direksiyon başındaki Orhan’ı görünce bütün tereddüdü bir anda dağıldı. Göz göze geldikleri an, ikisinin de yüzünde aynı sıcak gülümseme belirdi.

Didem sessizce ön koltuğa oturdu. Bu kez Gülizar arka koltuğa geçmişti ve yüzündeki memnun ifade her şeyi anlatıyordu.

Orhan arabayı sakin sokaklardan geçirip küçük, şirin bir kafeteryanın önünde durdurdu. İçeri girip cam kenarındaki bir masaya oturdular. Didem birkaç kez saate bakıp,

“Eve gitmem lazım, annem merak eder,” dediyse de Orhan ile Gülizar’ın ısrarına dayanamayarak en azından bir kahve içecek kadar kaldı.

Kafeteryanın loş ışıkları altında yapılan sohbet, telefon konuşmalarından bile daha samimi geçmişti. Orhan konuşurken gözlerini Didem’den ayırmıyor, Didem ise her bakışında içinin biraz daha ısındığını hissediyordu.

Kahveleri bittiğinde kalktılar ve Orhan arabayı Didem’in evinin kapısına kadar sürdü. Didem inerken kısa bir sessizlik oldu. Sanki hiçbiri vedalaşmak istemiyordu.

Orhan hafifçe gülümseyip, “Yarın hafta sonu,” dedi. “Erken buluşalım mı?”

Didem’in yüzüne hafif bir mahcubiyet yayıldı. “Annemden izin almam lazım,” dedi çekinerek.

Orhan anlayışla başını salladı. “Ben beklerim,” dedi yumuşak bir sesle.

Didem eve doğru yürürken kalbi eskisinden daha hızlı atıyordu. Çünkü artık bunun yalnızca bir tanışıklık olmadığını ikisi de yavaş yavaş anlamaya başlamıştı.

Didem o gece yaşananları annesine bir bir anlattı. İlk başta Selma Hanım kızını dikkatle dinlemiş, zaman zaman sessizce düşüncelere dalmıştı. Fakat Didem’in gözlerindeki heyecanı ve mutluluğu görünce yumuşamıştı. Uzun sohbetin sonunda ertesi gün için kızına izin verdi.

Didem odasına geçtiğinde içindeki heyecanı artık saklayamıyordu. Telefonunu eline alıp Orhan’ı aradı. Uzun uzun konuştular; buluşacakları saati, gidecekleri yerleri kararlaştırdılar. Telefon kapandıktan sonra bile Didem’in yüzündeki tebessüm kaybolmadı.

Sabah olduğunda yatağından her zamankinden daha neşeli kalktı. Elini yüzünü yıkayıp mutfağa geçti. Annesi uyanmadan kahvaltıyı hazırladı; çayı demledi, masayı özenle kurdu. Sonra annesiyle kardeşini uyandırdı. Selma Hanım kızının yüzündeki ışığı görünce içten içe gülümsedi.

Kahvaltının ardından masayı topladı, bulaşıkları yıkadı ve odasına geçti. Gardırobunun kapağını açıp uzun süre ne giyeceğine karar veremedi. Sonunda içine en çok sinen kıyafeti seçip hafif bir makyaj yaptı. Tam aynada kendine son kez bakarken telefonu çaldı.

Arayan Orhan’dı. “Kapıdayım,” dedi sıcak bir sesle.

Didem’in kalbi hızlandı. Çantasını alıp hızla dışarı çıktı. Kapının önünde duran arabaya doğru yürürken Orhan’ın gözlerindeki hayranlığı fark etmemek mümkün değildi.

O hafta sonu birlikte iki güzel gün geçirdiler. Şehrin sokaklarında uzun yürüyüşler yaptılar, küçük kafelerde oturup saatlerce sohbet ettiler. Geleceğe dair hayaller kuruyor, birbirlerini daha yakından tanıyorlardı. Didem, Orhan’ın yanında kendini huzurlu hissediyor; Orhan ise Didem’in sakin ve sıcak kalbine her geçen gün biraz daha bağlanıyordu.

Bir akşam Orhan ciddileşip, “Ben hafta içi geri döneceğim,” dedi. “Ama gitmeden önce ailemle birlikte seni istemeye gelmek istiyorum.”

Didem’in yüzü utangaç bir tebessümle kızardı. Bu sözler onun kalbinde hem heyecan hem de tatlı bir telaş bırakmıştı. Annesiyle konuşup uygun bir gün belirlediler.

Kararlaştırılan gün geldiğinde Orhan; annesi, babası ve Gülizar’ı alıp Didemlerin evine geldi. Küçük ev o gün tarifsiz bir heyecanla dolmuştu. Selma Hanım misafirlerini en güzel şekilde ağırlamaya çalışıyor, Ayşe meraklı gözlerle olup biteni izliyordu.

Kısa bir sohbet ve tanışmanın ardından Ferhat Bey söze girerek geliş sebeplerini dile getirdi. Sözler ağırbaşlı ama samimiydi. Selma Hanım gözleri dolarak kızına baktı.

Orhan ise önceden hazırladığı küçük kutuyu cebinden çıkardı. Kutunun içindeki söz yüzükleri ışıkta parıldıyordu. Heyecanlı bakışlar arasında yüzükleri birbirlerinin parmaklarına taktılar. Ardından büyüklerin ellerini öpüp hayır dualarını aldılar. Evde sevinç, heyecan ve mutluluk birbirine karışmıştı.

Orhan izninin kalan son birkaç gününde Didem’i her akşam iş çıkışında almaya devam etti. Birlikte vakit geçiriyor, ayrılık yaklaşırken her anın kıymetini daha çok hissediyorlardı.

Didem, şirketin kapısından Orhan’ın arabasına binip uzaklaşırken Gülizar onları yüzünde kocaman bir gülümsemeyle izliyordu. Arkadaşının mutluluğu onu da mutlu ediyordu.

Sonunda Orhan’ın izin günleri bitti ve yeniden görev yerine döndü. Fakat ayrılık, aralarındaki bağı zayıflatmak yerine daha da güçlendirmişti. Didem artık geceleri geleceği düşünerek uyuyor, kendi küçük dünyasında umut dolu hayaller kuruyordu. Çünkü ilk kez, kalbinin gerçekten birine ait olduğunu hissediyordu.

Zaman ilerledikçe Orhan’ın telefonları seyrekleşmeye başlamıştı. Önceleri her akşam arayan Orhan, artık iki üç günde bir arıyor; sık sık göreve çıktıklarını, bu yüzden fırsat bulamadığını söylüyordu. Didem ise buna anlayış göstermeye çalışıyordu. Sonuçta Orhan’ın görevi zordu; hem bulunduğu yer hem de yaptığı iş büyük sorumluluk taşıyordu.

Günler geçtikçe aralarındaki konuşmalar daha da azaldı. Ama Didem buna da alışmıştı artık. Haftada bir kez bile olsa Orhan’ın sesini duymak ona yetiyordu. Telefon kapandıktan sonra uzun süre o ses kulaklarında yankılanıyor, kendi kendine gülümsüyordu.

Bir gün Orhan yeniden çıkageldi. Fakat bu kez yalnız değildi. Yanında genç bir kız vardı. Kızı, yakın bir arkadaşının kardeşi olarak tanıttı. İzmir’e gidiyormuş; yolda aniden karar verip Afyon’da inmiş, birkaç gün şehrin tarihi ve turistik yerlerini gezmek istemişti. Elbette misafir olarak Orhanların evinde kalacaktı.

İlk başta kimse bunda garip bir şey görmemişti. Ancak zaman geçtikçe kızın Orhan’la olan fazla samimiyeti hem aile üyelerinin hem de Gülizar’ın dikkatini çekmeye başlamıştı. Konuşmaları, bakışmaları ve rahat tavırları artık göze batıyordu.

O akşam Orhan yine şirketin önüne gelip Didem’i aldı. Birlikte biraz vakit geçirdiler, sonra Orhan onu evine bıraktı. Sohbet sırasında o kızdan da bahsetti. “Hafta sonu onu gezdireceğim,” dedi rahat bir tavırla. “Sen de gel, birlikte dolaşırız.”

Didem bunu duyunca istemsizce içinin sıkıldığını hissetti. Yüzüne belli etmemeye çalışarak, “Yok, ben gelmeyeyim,” dedi.

Ama eve döndüğünde düşünmeden edemedi. Bu nasıl bir kızdı ki tek başına gezemiyordu? Neden sürekli Orhan’ın yanındaydı? İçinde hafif bir kıskançlık ve açıklayamadığı bir huzursuzluk büyümeye başlamıştı.

Hafta sonu ayrı geçmişti. Pazartesi sabahı Didem işe yeni başlamıştı ki telefonu çaldı. Arayan Orhan’dı. “İki gün izin alabilir misin?” diye sordu. “Birlikte vakit geçirmek istiyorum.”

Didem’in içindeki bütün kırgınlık bir anda dağılıverdi. Büyük bir sevinçle kabul etti. Sonuçta Orhan’la geçireceği iki gün, ona yeniden eski günleri hatırlatacaktı.

Gerçekten de iki gün boyunca birlikte güzel vakit geçirdiler. Uzun yürüyüşler yaptılar, saatlerce konuştular. Ama Didem, Orhan’ın zaman zaman aniden sessizleştiğini, dalıp gittiğini fark ediyordu. Bazen gözleri uzaklara takılıyor, konuşmalar yarım kalıyordu.

Didem önce anlam vermemeye çalıştı. Fakat sonunda dayanamayarak sordu: “Bir şey mi var Orhan?”

Orhan kısa bir sessizlikten sonra, “İki gün sonra iznim bitiyor,” dedi. “Yeniden dönmem gerekiyor.”

Didem’in içi buruk bir hüzünle doldu. Ayrılık fikri onu her geçen gün biraz daha üzüyordu.

İki gün sonra otogarda Orhan’ı uğurlamaya gittiler. Kalabalığın ve anons seslerinin arasında vedalaşmak ikisine de ağır geliyordu. Didem, Orhan’ın elindeki bilete göz ucuyla baktığında bir an duraksadı. Çünkü bilet, görev yaptığı şehre değil İzmir’e kesilmişti.

Şaşkınlıkla bakınca Orhan hemen açıklama yaptı: “Arkadaşlar İzmir’den bazı şeyler istemişler di,” dedi. “Onları alıp oradan geçeceğim.”

Didem kısa bir an tereddüt ettiyse de üzerine gitmedi. İçindeki huzursuzluğu bastırmaya çalışarak başını salladı.

Sonra birbirlerine uzun uzun sarıldılar. Otobüs hareket ederken Didem arkasından bakakaldı. İçinde tarif edemediği bir ağırlık vardı. Sanki ilk kez, mutluluğunun içine ince bir gölge düşmüştü.

Orhan, İzmir otogarında otobüsten iner inmez vakit kaybetmeden Çeşme’ye giden başka bir otobüse geçti. Yol boyunca camdan dışarı bakıyor, zihnindeki karmaşık düşünceleri susturmaya çalışıyordu. Çeşme’ye vardığında daha önceden rezervasyon yaptırdığı otele gidip anahtarını aldı.

Odasına çıkar çıkmaz üzerindeki yol yorgunluğunu atarcasına kıyafetlerini değiştirdi. Mayo, şort ve tişörtünü giyip aceleyle aşağı indi. Otelin serin koridorlarından geçerek havuz kenarına yöneldi.

Tam o sırada şezlongda güneşlenen genç bir kadın onu fark etti. Kadın bir anda ayağa kalkıp hızla Orhan’a doğru yürüdü ve boynuna sarıldı. “Hoş geldin aşkım,” dedi neşeyle.

Orhan da aynı yakınlıkla ona sarıldı.

Bu kadın, birkaç gün önce ailesine ve Didem’e “arkadaşının kız kardeşi” diye tanıttığı Handan’dan başkası değildi.

Handan hafif sitemli bir sesle, “Afyon’da halletmen gereken işleri bitirebildin mi?” diye sordu.

Orhan kısa bir an duraksadı. Ardından gülümsemeye çalışarak,
“Bunları akşam konuşuruz,” dedi ve üzerindekileri çıkarıp kendini havuza atladı.

Akşam olduğunda otelin balkonunda otururlarken Orhan derin bir sessizliğe gömüldü. Elindeki bardağa dalıp giderken içinde büyüyen vicdan azabını bastıramıyordu. Didem’in gözlerindeki güven, Selma Hanım’ın ona duyduğu saygı, Gülizar’ın kardeşine olan inancı zihninde birer birer beliriyordu.

Oysa gerçek çok başkaydı. Handan, bir arkadaşının kardeşi değildi. Görev yaptığı ilçedeki okulda öğretmendi. Üstelik bir süre önce onunla evlenmiş, birlikte kiraladıkları evde yaşamaya başlamışlardı.

Orhan bütün bunları ne Didem’e ne de ailesine anlatabilmişti. Her defasında “uygun zamanı beklediğini” söyleyerek kendini avutuyor, gerçeği biraz daha erteliyordu. Ama aslında korkuyordu; yüzleşmekten, insanların gözlerinde düşeceği yerden korkuyordu.

Günler sonra tatilleri sona erdi ve yeniden görev yerlerine döndüler. Bu süre boyunca Orhan, Didem’i hiç aramadı. Didem ise onun yoğun olduğunu düşünerek sabretmeye çalıştı. Belki görevdeydi, belki ulaşamıyordu… İçindeki huzursuzluğu sürekli böyle bastırıyordu.

Aradan neredeyse üç hafta geçmişti. Sessizlik artık Didem’in içine ağır bir taş gibi çökmüştü. Sonunda dayanamayarak telefonu eline aldı ve Orhan’ı aradı.

Telefon uzun uzun çaldıktan sonra açıldı. Didem’in özlemle duymayı beklediği ses bu kez soğuk ve uzak geliyordu.

“Şu an çok işim var,” dedi Orhan kısa ve donuk bir sesle. “Akşama seni ararım.”

Ve daha Didem bir şey söyleyemeden telefonu kapattı. Didem elindeki telefona uzun süre bakakaldı. İçine ilk kez tarif edemediği bir korku düştü. Çünkü insan bazen sevdiği kişinin sesinden bile, aralarındaki duygunun değişmeye başladığını anlayabiliyordu.

O akşam Didem eve dönmüş, annesi ve kardeşiyle sessiz bir akşam yemeği yemişti. Sofra toplanmış, bulaşıklar yıkanmıştı ama onun aklı sürekli telefondaydı. Orhan’ın “Akşama ararım,” derken ki soğuk sesi kulaklarından gitmiyordu.

Odası­na çekildiğinde telefonu başucuna koyup beklemeye başladı. Her gelen bildirim sesinde heyecanla irkiliyor, ekranı kontrol ediyordu. Fakat gece ilerledikçe beklediği telefon bir türlü gelmedi.

Didem o gece sabaha kadar doğru dürüst uyuyamadı. İçinde büyüyen huzursuzluk, kalbinin üzerine ağır bir gölge gibi çökmüştü.

Ertesi gün gece yarısına doğru telefon nihayet çaldı. Didem heyecanla doğrulup telefonu hemen açtı.

Karşıdaki ses Orhan’dı. Ama sesi eskisi gibi sıcak değildi; uzak, yorgun ve buz gibiydi. Kısa bir hâl hatırdan sonra derin bir nefes aldı.

“Didem,” dedi ağır bir sesle, “sana söylemem gereken şeyler var. Lütfen beni dikkatlice dinle.”

Didem’in yüreği sıkıştı. Parmakları telefonun üzerinde titrerken sessizce bekledi.

Ve Orhan konuşmaya başladı. Handan’dan bahsetti… Onun aslında arkadaşının kardeşi olmadığını söyledi. Görev yaptığı ilçedeki okulda öğretmen olduğunu… Bir süre önce onunla evlendiklerini… Aynı evde yaşadıklarını… Ve bütün bunları ne ailesine ne de kendisine anlatamadığını bir bir anlattı.

Her kelime, Didem’in içine saplanan bir bıçak gibi ağır ağır ilerliyordu. Didem olduğu yerde donup kaldı. Gözleri boşluğa kilitlendi. Sanki odanın içindeki bütün sesler bir anda yok olmuştu. Ne ağlayabiliyor ne konuşabiliyordu. Dudakları aralanıyor ama tek bir kelime bile çıkmıyordu.

Orhan’ın sesi telefondan hâlâ geliyordu: “Özür dilerim…” Sonra telefon kapandı.

Didem’in elinde yalnızca sessizliğe gömülmüş bir telefon kaldı. Uzun süre kıpırdamadan öylece oturdu. Kafasının içinde binlerce düşünce birbirine çarpıyordu.

Bu gerçek olamazdı. Belki yanlış anlamıştı… Belki kötü bir şakaydı… Belki de gördüğü kötü bir rüyanın içindeydi ve birazdan uyanacaktı. Çünkü insan, sevdiği kişinin kendisini böyle bir yalanın içine sürüklediğine bir anda inanamazdı.

Bir süre sonra gözlerinden sessizce yaşlar süzülmeye başladı. Didem ilk kez, kurduğu bütün hayallerin aynı gecede yıkılışını hissediyordu.

Didem, gözyaşları içinde yatağın kenarında otururken birden aklına Gülizar geldi. Belki de bütün bunların bir açıklaması vardı. Belki Orhan yanlış bir şey söylemişti… Ya da Gülizar gerçeği biliyordu. Titreyen ellerle telefonunu alıp arkadaşını aradı.

Telefon birkaç kez çaldıktan sonra Gülizar uykulu ve şaşkın bir sesle cevap verdi.

“Didem… Hayırdır bu saatte?”

Didem artık kendini tutamıyordu. Sesi titreyerek Orhan’ın anlattığı her şeyi bir bir söyledi. Handan’ı… Evliliği… Aynı evde yaşadıklarını…

Karşı tarafta bir anda derin bir sessizlik oldu.

Gülizar’ın adeta dili tutulmuştu. Nefes alışverişi bile değişmişti.

“Ne diyorsun sen?” diyebildi sonunda kısık bir sesle. “Ben… Ben hiçbir şey bilmiyorum Didem…”

Şaşkınlığı sesine açıkça yansıyordu.

“Abim şaka yapmıştır,” dedi hemen ardından aceleyle. “Böyle bir şey olamaz. Ben şimdi onu arayayım, sana dönerim.”

Telefonu kapatır kapatmaz Orhan’ı aradı. İçindeki korku her saniye biraz daha büyüyordu. Telefon açıldığında hiç vakit kaybetmeden hesap sormaya başladı. Fakat Orhan’ın ağzından dökülen gerçekler, Didem’in anlattıklarının aynısıydı.

Gülizar bir anda öfke ve utanç içinde ayağa fırladı.

“Sen ne yaptın abi!” diye bağırdı gözyaşları içinde. “En yakın arkadaşımı mı kandırdın? Kardeşim gibi sevdiğim Didem’i de beni de rezil ettin! Ailemizi utandırdın!”

Öfkeyle telefonu kapattı.

Onun bağırışlarını duyan annesiyle babası telaşla odalarından çıktılar. Fadime Hanım’ın yüzü korkuyla bembeyaz olmuştu.

“Ne oldu kızım?” diye sordu Ferhat Bey endişeyle. “Abine bir şey mi oldu?”

Gülizar gözyaşlarını tutamadan başını salladı.

“Yok…” dedi boğuk bir sesle. “Ona bir şey olmamış… Ama bize olmuş.”

Sonra hıçkırıklar arasında olanları tek tek anlattı.

Fadime Hanım duydukları karşısında olduğu yere çöktü. Ellerini dizlerine koyup boş gözlerle karşıya bakıyordu. Ferhat Bey ise başını iki elinin arasına aldı. Yüzündeki yılların vakarı bir anda çökmüş gibiydi.

“Aptal oğlum…” diyebildi sadece. “Sen ne yaptın…”

Evde ağır bir sessizlik yayıldı. O gece yalnızca bir yalan ortaya çıkmamıştı; herkesin birbirine duyduğu güven de paramparça olmuştu.

Bir süre sonra Gülizar yeniden Didem’i aradı. Telefon açılır açılmaz ağlamaya başladı.

“Hepsi doğruymuş…” dedi titreyen sesiyle. “Benim de haberim yoktu Didem. Annemle babam da şimdi öğrendi… Hepimiz yıkıldık.”

Didem telefonu kulağında sessizce dinliyordu. Artık gözyaşları bile akmıyordu. İnsan bazen acının en büyüğünde ağlamayı bile unutuyordu.

 

Yorum yazın

Yorum yazmalısınız
İsim yazmalısınız
Doğru bir email yazmalısınız
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmayacaktır.

İrfan BAŞARANOĞLU yazıları

Çok okunanlar