SON DAKİKA
Reklam

GURUR AŞKIN DÜŞMANIDIR

GURUR AŞKIN DÜŞMANIDIR
A- A+

“Aşkın sonu Hüzün de olsa, Huzur da olsa, içinde mutlak sorumluluk duygusu olmalıdır.”

Babası çoktan işe gitmişti. Annesi evin işlerini erkenden bitirmiş, komşusu Aysel’le birlikte pazara gidip dönmüştü bile. Kız kardeşi okuldaydı. Evde herkes kendi telaşına kapılmışken, o hâlâ yatağın içindeydi.

Çünkü geceyi uyuyarak geçirememişti. Odasında sabaha kadar oturmuş, kasetçalarına koyduğu türlü kasetleri dinlemişti. Şarkılar birbirini kovalamış, ama hiçbirisi onun içindeki düşünceleri susturamamıştı. Gün ağarırken bile gözlerine uyku girmemişti. Aklında hep aynı kişi vardı: karşı komşunun kızı Selvinaz… Onu düşünmüş, onunla ilgili hayaller kurmuş, her hayalin sonunda yine yalnızlığına uyanmıştı.

Annesi pazardan dönüp mutfakta hazırladığı kahvaltının hâlâ dokunulmamış olduğunu görünce içi burkuldu. Sessizce oğlunun odasına yöneldi, kapıyı aralayıp onu uyandırmak istedi.

Bünyamin uyanmıştı aslında. Ama bedeni uyanmış olsa da aklı hâlâ başka yerlerdeydi. Pencerenin önünde durmuş, dalgın dalgın dışarıyı izliyordu. Gözleri karşı komşunun bahçesine takılıp kalmıştı. Sanki birazdan Selvinaz çıkacakmış gibi, umudunu o boşluğa bırakmıştı.

Annesi, oğluna sitemkâr bir ses tonuyla yaklaştı: “Yine kahvaltını yapmamışsın. Akşama kadar yatmakla gün geçmez oğlum. Askerliğini de yaptın geldin. Baban da bu hâlini hiç beğenmiyor. ‘Her gün boş boş evde yatıyor, arkadaşlarıyla geziyor… Askerden geleli bir aydan fazla oldu, artık kendine bir çekidüzen versin, bir iş bulsun’ diyor.”

Bünyamin başını hafifçe öne eğdi. Annesinin sözleri ağır gelmişti ama haklı olduğunu da biliyordu. “Haklısınız anne,” dedi usulca. “Bugünden sonra iş aramaya başlayacağım.”

Annesi, biraz yumuşayan bir sesle: “O zaman öyle pencere önünde dikilip durma, mutfağa geç de kahvaltını yap. Ben de çayı ısıtayım,” dedi.

Bünyamin yatağını topladı, elini yüzünü yıkadı. Üzerini giyip mutfağa geçti. Sessizce oturup kahvaltısını yaptı. Her lokmada annesinin sözleri zihninde yankılanıyordu.

Kahvaltısını bitirdikten sonra bir fincan çay doldurdu. Evlerinin önündeki geniş balkona çıktı. Sabahın serinliği yüzüne vuruyordu. Bir yandan çayını yudumluyor, bir yandan da bugün ne yapacağını, nereden başlayacağını düşünüyordu.

Tam o sırada bahçe kapısı hafifçe gıcırdayarak açıldı.

Bünyamin’in kalbi istemsizce hızlandı.

İçeri giren Selvinaz’dı.

Elinde küçük bir poşet vardı. Çekinerek birkaç adım attı, sonra gözlerini kaldırıp Bünyamin’e baktı. “Bu sizinmiş,” dedi. “Annemin pazar arabasında kalmış…”

Poşeti ona doğru uzatırken, Bünyamin bir an ne diyeceğini bilemedi. Göz göze geldikleri o kısa anda, sanki sabaha kadar kurduğu bütün hayaller gerçek ile yer değiştirmişti.

Bünyamin, uzatılan poşeti alırken eli hafifçe Selvinaz’ın eline değdi. O an içinden bir şeylerin titrediğini hissetti. Kelimeler boğazına düğümlendi, ama yine de kendini toparlamaya çalıştı.

“Sağ ol… zahmet etmişsin,” diyebildi güçlükle.

Selvinaz hafifçe gülümsedi. “Ne zahmeti… annem fark etti, ‘hemen götür’ dedi. Annen aramasın.”

Kısa bir sessizlik oldu. Bahçedeki ağaçların yaprakları rüzgârla hafifçe hışırdıyordu. Bünyamin, elindeki çayı nereye koyacağını bilemeden balkondaki küçük masaya bıraktı.

“İstersen… şey… bir çay iç,” dedi, gözlerini kaçırarak. “Yeni demledik sayılır.”

Selvinaz bir an duraksadı. Sanki gitmekle kalmak arasında kararsız kalmıştı. Sonra başını hafifçe yana eğdi. “Olur… ama çok kalamam,” dedi.

Bünyamin’in içi bir anda aydınlandı. Hemen içeri seslendi: “Anne… bir bardak daha çay koyar mısın?”

Annesi mutfaktan kısa bir bakış attı. Selvinaz’ı görünce yüzünde belli belirsiz bir tebessüm oluştu ama hiçbir şey söylemeden çayı getirdi.

Selvinaz balkondaki sandalyeye oturdu. Bünyamin karşısına geçti ama gözlerini nereye koyacağını hâlâ bilemiyordu. İçinde konuşacak çok şey vardı ama kelimeler bir türlü sıralanmıyordu.

“Dün… sizi görmedim,” dedi sonunda, gereksiz olduğunu bildiği bir cümleyle.

Selvinaz hafifçe güldü. “Teyzemlere gitmiştik. Akşam döndük.”

Yine kısa bir sessizlik…

Ama bu sessizlik bu kez rahatsız edici değildi. Aksine, ikisinin de içinde sakladığı duyguların yavaş yavaş yüzeye çıktığı bir an gibiydi.

Bünyamin derin bir nefes aldı. “Ben… bugün iş aramaya çıkacağım,” dedi. “Artık vakti geldi.”

Selvinaz gözlerini ona çevirdi. Bu kez bakışlarında farklı bir ifade vardı; sanki onu ilk defa ciddiyetle değerlendiriyordu. “İyi olur,” dedi yumuşak bir sesle. “İnsan bir şeylerle uğraşınca kendini daha iyi hissediyor.”

Bünyamin, Selvinaz’a bir şeyler söylemek istiyordu. İçinde biriken onca söz, dilinin ucuna kadar geliyor ama bir türlü cümleye dönüşemiyordu. Tam o sırada annesi balkona çıktı. Elindeki çayı Selvinaz’a uzattı, sonra kendisi için doldurduğu bardakla yanlarına oturdu.

Üçü birlikte balkonda çay içmeye başladılar.

Bünyamin dışarıdan sakin görünüyordu ama iç dünyasında bambaşka bir sahne kurulmuştu. Gözleri Selvinaz’a her takıldığında, hayalleri biraz daha derinleşiyordu. Bir an, sanki zaman ileriye akmış gibiydi… Selvinaz artık karşı komşunun kızı değil, bu evin geliniydi. Annesiyle yan yana oturmuş, yine böyle balkonda çay içiyor, sohbet ediyorlardı. Gülüşmeler, küçük şakalaşmalar… Ev, o an olduğundan daha sıcak, daha dolu geliyordu.

Bünyamin o hayalin içinde öylece kalakalmıştı.

Çaylar bitmişti.

Selvinaz yavaşça ayağa kalktı. “Ben artık gideyim,” dedi nazik bir sesle. “İyi günler…”

O an Bünyamin, kurduğu hayalin içinden birden koparıldı. Gerçeğe döndü.
“İyi günler… görüşürüz,” diyebildi.

Selvinaz bahçe kapısından çıkıp giderken, Bünyamin bir süre arkasından bakakaldı.

Annesi ise oğlunun yüzüne dikkatle baktı. Gözlerindeki dalgınlığı, içindeki kıpırtıyı anlamıştı. Dudaklarının kenarında hafif bir tebessüm belirdi.

Ama biliyordu…

Bazı şeyler için henüz erkendi.

Selvinaz gittikten sonra Bünyamin aynanın karşısına geçti. Saçlarını yeniden taradı, gömleğinin yakasını düzeltti, pantolonunun paçalarına göz gezdirdi. Sanki kendini toparlarsa hayat da biraz olsun düzelecekmiş gibi içinden geçirdi. Derin bir nefes aldı ve evden çıktı.

Mahalleden ayrılırken adımlarında hafif bir tereddüt vardı. Etrafına bakarak ilerliyor, yol üzerindeki işyerlerinin camekânlarına göz gezdiriyordu. Her vitrinde bir umut arıyor, “Eleman aranıyor” yazısını görebilmek için dikkat kesiliyordu. Ama ne kadar baksa da aradığı ilanlara rastlayamadı. İçindeki umut, her boş vitrinde biraz daha eksiliyordu.

Sonunda hedefine, İş ve İşçi Bulma Kurumu’na ulaştı. Kapıdan içeri girdiğinde kendini yabancı bir dünyanın içinde gibi hissetti. Danışmaya yaklaşıp ne yapması gerektiğini sordu. Görevli, sakin bir sesle hangi odaya gitmesi gerektiğini anlattı.

Gösterilen odaya girdiğinde içerinin kalabalık olduğunu gördü. Herkesin yüzünde aynı bekleyiş, aynı kaygı vardı. Bünyamin de sessizce sıraya girdi. Zaman ağır ağır ilerliyor, bekledikçe içindeki sıkıntı büyüyordu. Nihayet sıra ona geldi.

Kendisine uzatılan formu dikkatlice doldurdu. Her satırda hayatını birkaç kelimeye sığdırmaya çalıştı. Formu görevliye teslim ettiğinde, “Size uygun bir iş olduğunda adresinize bildirim gönderilecek,” cevabını aldı. Bu cümle kısa ama belirsizlik doluydu.

Kurumdan çıktığında güneş hâlâ gökyüzündeydi ama ona sanki hava kararmış gibi geldi. İçinde tarif edemediği bir sıkıntı vardı. Umutla çıktığı yolda, elinde sadece beklemek kalmıştı. Başını hafifçe öne eğerek, ağır adımlarla evine doğru yürümeye başladı.

Evin kapısından içeri girmeden önce durdu. İçinde bir şey onu geri dönmeye zorlar gibiydi. Başını çevirip Selvinaz’ın evine bir kez daha baktı. O ev artık sadece bir bina değil, kurduğu hayallerin, içinden söyleyemediklerinin, yarım kalan cümlelerinin sığınağı gibiydi. Ama aynı zamanda bir korkuyu da barındırıyordu içinde: Ya bu hayaller hiç gerçekleşmezse…

Bir fırsatını bulup Selvinaz’la konuşmayı, ona içindekileri dökmeyi düşündü. “Seni seviyorum” demek, ardından “Seninle bir hayat kurmak istiyorum” diye devam etmek… Bunları zihninde defalarca kurdu. Ama tam o an, gerçeğin sert yüzü çıktı karşısına: Daha bir işi bile yoktu. Ne bir düzeni ne de bir güvencesi… İçindeki umut, yerini sessiz bir kabullenişe bıraktı. Gururuna yenik düştüğünü anladı. İçinde büyüyen duyguların, diline gelmeden ağırlaştığını hissetti. Aşkını itiraf edemeyeceğini kabullenmek kolay değildi; ama susmak, onun için konuşmaktan daha az yaralayıcı görünüyordu.

“Şimdilik değil,” dedi kendi kendine. “Zamanı değil…”

Belki zamanı değildi gerçekten… Belki de cesareti. Ama insan bazen ikisini de birbirine karıştırırdı. Bünyamin de öyle yaptı. İçindeki duyguları, yarınlara bırakarak kendini avutmaya çalıştı.

Ve o an, en çok istediği şeyi, en derininde saklayarak hayallerini bir süreliğine erteledi.

Günler haftalara dönüştü. Bünyamin her sabah yeni bir umutla çıkıyor, akşam aynı yorgunluk ve hayal kırıklığıyla geri dönüyordu. Ne kendi çabaları bir sonuç vermişti ne de Kurum’dan bir haber gelmişti. Beklemek, insanın içini kemiren en ağır yüklerden biriydi ve Bünyamin bunu iliklerine kadar hissediyordu.

Bir akşam babası eve geldiğinde yüzünde her zamankinden farklı bir ifade vardı. Bünyamin’i yanına çağırdı. Elinde küçük bir kâğıt parçası vardı. Üzerinde bir fabrikanın adresi ve görüşeceği kişinin adı yazılıydı.

“Yarın buraya gideceksin,” dedi babası. “Yetkililer uygun görürse işe başlayacaksın.”

O an Bünyamin’in içinde bir şey kıpırdadı. Uzun zamandır hissetmediği bir sevinç, bir umut dalgası yükseldi. Kâğıdı eline alırken gözleri parladı. Bu sadece bir iş ihtimali değildi; aynı zamanda yarım kalan hayallerin yeniden canlanması demekti.

O gece yatağına uzandığında aklında yine Selvinaz vardı. Ama bu kez düşüncelerinde bir çekingenlik değil, temkinli bir umut vardı. Eğer bu iş olursa… Belki o zaman konuşabilirdi. Belki o zaman kelimeler boğazına düğümlenmezdi.

Ve ilk kez, uzun bir aradan sonra, geleceği düşünürken içi biraz olsun aydınlandı.

Bünyamin fabrikadaki görüşmesinin ardından, kendisine “Yarın haber verilecek,” denilerek evine gönderildi.

Fabrikanın kapısından çıktığında akşam serinliği yüzüne çarptı. İçinde tuhaf bir karışım vardı ne tam sevinç ne de tam bir hayal kırıklığı… Sanki kaderi bir gün sonraya ertelenmişti. Bir gün… Ama ona gün değil, koca bir ömür gibi geliyordu.

Yolda yürürken sürekli görüşmede geçenleri düşündü. Acaba iyi bir izlenim bırakmış mıydı? Sorulara doğru cevaplar verebilmiş miydi? Üzerindeki kıyafetler yeterince düzgün müydü? Kafasının içinde aynı sahneler dönüp duruyor, her defasında farklı bir sonuçla bitiyordu.

Eve doğru yaklaştıkça kalbi biraz daha hızlandı. İçinde küçük de olsa bir umut filizlenmişti. “Olacak galiba,” dedi kendi kendine. “Bu sefer olacak…”

Kapıya geldiğinde bir an durdu. Gözleri yine istemsizce Selvinaz’ın evine kaydı. Bu kez bakışlarında eskiye göre daha farklı bir şey vardı: Bekleyen bir umut… Eğer yarın güzel bir haber gelirse, belki de hayatının yönü değişecekti.

Ve ilk defa, yarını bu kadar merak ederek kapıyı açıp içeri girdi.

Akşam babası eve geldiğinde, kapıdan girer girmez Bünyamin’i yanına çağırdı.
“Ne yaptın, görüştün mü?” diye sordu.

Bünyamin, “Yarın haber vereceklerini söylediler,” derken babası hafifçe gülümsedi. “Sen yarın sabah erkenden kalkıp fabrikaya gideceksin,” dedi. “Beni arayıp haber verdiler.”

O an Bünyamin’in yüzü bir anda aydınlandı. İçinde biriken tüm sıkıntı sanki dağılıp gitmişti. Sevinçle babasının boynuna sarıldı, onu öptü. “Sağ ol baba,” dedi, sesi titreyerek.

O akşam yemeği her zamankinden daha huzurlu geçti. Bünyamin’in gözlerinin içi gülüyordu. Yemeğin ardından odasına geçti. Sabah giyeceği kıyafetleri özenle hazırladı; gömleğini düzeltti, pantolonunu yatağın kenarına serdi. Sanki sadece işe değil, yeni bir hayata hazırlanıyordu.

Sonra her zamanki gibi kasetçalarını açtı. Odayı dolduran müzikle birlikte düşünceleri yavaş yavaş hayallere dönüştü. İlk maaşını aldığında Selvinaz’a bir hediye alacaktı. Belki küçük ama anlamlı bir şey… Ve sonra, içine attığı ne varsa bir bir anlatacaktı. Artık susmayacaktı.

Müzik ilerledikçe hayalleri büyüdü. Selvinaz’ın gülüşü, birlikte kurulacak bir hayat, aynı çatı altında geçen günler… Hepsi zihninde bir film gibi akıp gitti. Bu güzel düşüncelerle, fark etmeden gözleri kapandı. Geç saatlerde derin bir uykuya daldı.

Sabah erkenden uyandı. İçinde tatlı bir heyecan vardı. Babasıyla birlikte kahvaltı yaptılar. Sessiz ama anlamlı bir sabah paylaştılar. Ardından birlikte evden çıktılar.

Kapının önünde babası cebinden biraz para çıkarıp Bünyamin’in eline verdi.
“Al bunu,” dedi. “Maaşını alana kadar ben veririm… ama ondan sonrasına karışmam.”

Sonra hafifçe oğlunun omzuna vurdu. Bu sadece bir cümle değil, aynı zamanda bir güven, bir sorumluluk devriydi.

Bünyamin parayı alırken başını salladı. Artık sadece bir oğul değil, kendi ayakları üzerinde durmaya başlayan bir adamdı. Ve bugün, bunun ilk günüydü.

Bünyamin her sabah işe giderken içinde tarifsiz bir mutluluk taşıyordu. Günlerdir süren belirsizliğin yerini artık bir düzen almıştı. Fabrikanın kapısından her girişinde, sanki hayata biraz daha sıkı tutunuyordu. Akşamları yorgun dönse de yüzünde hep hafif bir tebessüm vardı.

En çok da maaş alacağı günü düşünüyordu. İlk kazandığı paranın heyecanı bambaşkaydı. Ama onun için asıl anlamı, o parayla Selvinaz’a alacağı hediyeydi. Gün içinde çalışırken bile aklına sık sık bu düşünce geliyordu. “Ne alsam?” diye geçiriyordu içinden. Küçük ama anlamlı… Onu mutlu edecek bir şey…

Ama hediyeden daha zor olan bir şey vardı: İçindekileri söylemek.

Günlerdir, haftalardır içinde biriktirdiği duyguları nasıl açacağını defalarca düşündü. Kimi zaman aynanın karşısında prova yaptı, kimi zaman yürürken kendi kendine cümleler kurdu. “Selvinaz, ben…” diye başlayıp devamını getiremediği anlar oldu. Bazen de cesaret bulup en baştan sona kadar hayalinde konuştu.

Onu karşısına alacak, hediyeyi uzatacak ve kalbinde ne varsa olduğu gibi anlatacaktı. Ne eksik ne fazla… Sade ama içten.

Ama yine de içinde küçük bir korku vardı. Ya reddedilirse? Ya bu güzel hayal bir anda dağılırsa?

Sonra kendi kendine şunu söyledi: “İnsan bazı şeyleri söylemezse, ömür boyu içinde taşır.”

Ve Bünyamin artık bunu taşımak istemiyordu. Bu yüzden her geçen gün, sadece maaş gününe değil… Aynı zamanda kalbini açacağı o ana da biraz daha yaklaşıyordu.

O gün nihayet gelmişti. Bünyamin maaşını almış, fabrikanın kapısından çıktığında içinde tarifsiz bir heyecan vardı. Ama bu kez yolu eve değil, çarşıya düştü. Adımlarını hızlandırdı; aklında tek bir düşünce vardı: Selvinaz’a alacağı hediye.

Çarşıda uzun süre dolaştı. Vitrinlere baktı, dükkânlara girip çıktı. Her gördüğü şey için “Acaba bu mu?” diye düşündü ama bir türlü içine sinen bir şey bulamadı. Zaman geçtikçe kararsızlığı arttı. Sonunda durdu, derin bir nefes aldı.
“En iyisi parfüm,” dedi kendi kendine. “Hem zarif hem de hatırası kalır…”

Bir dükkâna girip özenle bir parfüm seçti. Satıcıya güzel bir hediye paketi yaptırdı. Paketi eline aldığında kalbi biraz daha hızlandı. Bu sadece bir hediye değil, içinde sakladığı duyguların da bir başlangıcıydı.

Selvinaz’ın zaman zaman onlara gelip gittiğini düşündü. Onu uygun bir anda karşısına alacak, hediyeyi uzatacak ve hafta sonu bir pastaneye davet edecekti. Belki de o gün, her şey değişecekti…

Bu düşüncelerle eve geldi. Babası da işten dönmüştü. Bünyamin kimseye fark ettirmeden hediyeyi odasına götürdü, dolabının içine özenle sakladı. Sonra salona geçti. Cebinden maaşını çıkarıp babasına uzattı.

Babası paraya bakıp başını salladı. “Bana değil, annene ver. O ne yapacağını iyi bilir,” dedi.

Bünyamin parayı annesine uzattı. Annesi alırken gülümsedi. “Ne yapacağım… Saklayacağım, biriktireceğim,” dedi. “Artık askerliğini yaptı, işine de girdi. Bundan sonra ne gerekirse onu yapacağız… Parasını biriktirip düğün hazırlığı yapacağız.”

Bu sözler üzerine Bünyamin’in yüzü bir anda kızardı. Gözlerini kaçırdı ama içindeki heyecan daha da büyüdü. Annesinin söylediği “düğün” kelimesi, onun içinde kurduğu hayallere dokunmuştu.

Artık hayalleri sadece bir düşünce değil, yavaş yavaş gerçeğe dönüşecek bir yol gibiydi. Ve o yolun sonunda, Selvinaz vardı.

Bünyamin günlerdir aynı düzenin içinde yaşıyordu. Sabah işe gidiyor, akşam eve dönüyordu. Ama aslında her günü, tek bir anı beklemekle geçiyordu: Selvinaz’ı göreceği o anı… Onu ilk gördüğü fırsatta durduracak, hafta sonu için davet edecek ve hediyesini verecek, duygularını açıklayacaktı.

Fakat o hafta Selvinaz’ı hiç göremedi. Ne sokakta ne kapı önünde ne de misafirliğe geldi… Bünyamin her gün biraz daha bekledi, biraz daha umut etti. En sonunda kendi kendine, “Demek ki haftaya,” dedi. Planını erteledi ama içindeki heyecanı korudu.

Bir akşam işten döndüğünde kız kardeşi heyecanla yanına geldi. “Abi, haftaya düğüne gidiyoruz,” dedi.

Bünyamin yorgun bir sesle sordu: “Ne düğünü? Kimin düğünü?”

Kız kardeşi hiç düşünmeden cevap verdi: “Selvinaz’ın düğünü… Dün nişanlanmışlar. Haftaya da düğünü varmış.”

O an zaman durdu sanki. 

Bünyamin’in etrafında dünya bir başka dönmeye başladı. Sanki yer ayağının altından kaydı. Gözleri karardı, kulakları uğuldadı. Söyleyecek tek bir kelime bulamadı. Ne “nasıl” diyebildi ne “neden” … İçinde kopan fırtına, dışına sessizlik olarak yansıdı.

Hiçbir şey demeden odasına geçti. Kapıyı kapattı. Yatağına uzandı ama uzandığı yer artık bir dinlenme yeri değil, içine çöken ağırlığın altında kaldığı bir boşluktu.

Oysa bu hafta sonu… Selvinaz’la buluşacaktı. Hediyesini verecekti. İçinde sakladığı ne varsa bir bir anlatacaktı…

Ama hayat, onun kurduğu cümleleri hiç dinlemeden kendi kararını vermişti. Selvinaz nişanlanmıştı… Ve birkaç gün sonra başka birinin hayatına karışıp gidecekti.

Bünyamin’in içinde kalan sadece söylenmemiş sözler, verilmemiş bir hediye ve geç kalmış bir aşktı.

Gururu, hayat şartları, elindeki imkânsızlıklar… Hepsi birleşmiş, onun dilini bağlamıştı. Belki de en çok canını yakan buydu: Sevmişti… ama söyleyememişti.

Ve şimdi ne söylese eksik ne sussa hafifti.

Şimdi çok iyi anladı ki gurur aşkın düşmanı idi.

Evet… çoğu zaman öyledir.

Gurur, insanın kalbine duvar örer; aşk ise o duvarları yıkmak ister. Gurur “ben” der, aşk “biz” olmayı ister. Gurur susar, geri çekilir… Aşk ise konuşmak, anlamak ve affetmek ister.

Bu yüzden gurur ağır bastığında, aşk nefes alamaz.

Ama şunu da unutmamak gerekir: Gurur tamamen kötü değildir; insanın onurunu korur. Fakat aşkta fazla gurur, sevgiyi yaralar. Kısacası: Gurur yerinde güzeldir, fazlası aşkın düşmanıdır.

Yorum yazın

Yorum yazmalısınız
İsim yazmalısınız
Doğru bir email yazmalısınız
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmayacaktır.

İrfan BAŞARANOĞLU yazıları

Çok okunanlar