SON DAKİKA
Reklam
Reklam
Sertif PARLAK

İşlenmiş gıdalar arttıkça helâl standartlarının önemi büyüyor

İşlenmiş gıdalar arttıkça helâl standartlarının önemi büyüyor
A- A+
Reklam

Bütün inanç sistemlerinde insan yaşantısını düzenlemeye yönelik bazı yazılı veya yazılı olmayan kurallar vardır.

 

Meselâ, yiyecek ve içecekler ile ilgili çoğu inanışta uygun görülen, övülen ve reddedilen bazı gıdalar bulunmaktadır. Özellikle Müslümanlık, Musevilik ve Hıristiyanlık kapsamında incelendiğinde bu durum hakkında birçok farklı kaynağa ait incelemelerin olduğu görülmektedir.

 

Farklı inanışlarda yasaklanan gıda maddeleri farklı ya da zaman zaman aynı da olabilmektedir.

 

Günümüz teknolojisi, üretim teknikleri ve katkı maddeleri açısından durum değerlendirildiğinde İslam dininde ‘Helâl Gıda’ ve Musevilikte ise ‘Koşer Gıda’ kavramlarının önemi belirginleşmektedir.

 

Helâl gıda, İslam dinine göre yenilmesine içilmesine izin verilen gıdalardır ki, çiftlikten ve tarladan alınan ürünlerin soframıza gelinceye kadar tümüyle İslami kurallara uygun olarak hazırlanmış olmasını ifade eder.

Helâl gıda; İslam dini, dolayısıyla hijyen ve sağlık bakımından mahzursuz anlamına da gelebilir.

 

Kur’ân, sünnet ve kıyas yolu ile birlikte günümüzde birçok gıda hammaddesi ya da katkı maddelerinin durumu netlik kazanabilmektedir.

 

Helâl gıda ve güvenli gıda arasında önemli bir ilişkinin olduğu da ortaya çıkmaktadır.

 

Gıda katkı maddeleri, helâl gıda kapsamında en sorunlu alanı oluşturmaktadır.

 

Ey iman edenler! Allah’ın size helâl kıldığı iyi ve güzel şeyleri haram saymayın, sınırı da aşmayın. Allah sınırı aşanları sevmez.” Allah’ın size verdiği helâl ve temiz rızıklardan yiyin ve iman etmiş olduğunuz Allah’ın yasaklarından sakının.” (Mâide süresi/87-88.âyetler)

 

Sûre, adını 112. ve 114. âyetlerde yer alan “mâide” (sofra) kelimesinden almıştır.

 

Sûrede başlıca; verilen sözlerin yerine getirilmesi, İsrailoğullarının sözlerinde durmamaları, Hıristiyanların yanlış inançları, dünyaya düşkünlükleri ve yolsuzlukları, Müslümanlar için bazı talimat, uyarı ve dinî hükümler konu edilmektedir.

 

Müslümanların helâl gıda şartlarını yerine getirmeleri için yedikleri ürünlere şunlar asla karışmamalı: Domuz eti veya domuzun herhangi bir maddesi, alkol ve kan, İslami usullere göre kesilmemiş herhangi bir hayvan, hayvan leşi.

 

Kur’ân– Kerim’de Bakara Suresi 168. ayette “Ey insanlar! Yeryüzünde olan bütün nimetlerimden helâl hoş olmak şartı ile yiyiniz; Fakat şeytanın peşinden gitmeyiniz. Çünkü o sizin besbelli düşmanınızdır.” âyetiyle karşılık bulan helâl gıda İslâm’a uygun hayat tarzının bir gereği ve İslam Dininin bir emridir.

 

Müfessirler bu âyeti şöyle Tefsir etmişler: Allah Teâlâ yeryüzünde kullarına sayısız nimetler; yiyecek ve içecekler ikram etmiştir. Ancak onların kullanımıyla alakalı bir kısım ilâhî ölçüler konulmuştur. Bu ölçülerin başında, nimetin “helâl” ve “tayyib” olması gelmektedir. Helâl; dinin izin verdiği, yapılmasına müsaade ettiği, hakkında bir yasaklama ve kısıtlama bulunmayan durumlardır. Tayyib ise akıl sahibi ve temiz tabiatlı insanların hoşlandığı ve lezzet aldığı temiz, güzel ve faydalı şeylerdir. Bu gibi prensipleri dikkate alarak bu nimetlerden istifade etmek gerekir. Dinimiz, haram ve pis olan şeyleri yasakladığı gibi, Allah(C.C.)’a daha fazla ibâdet kastıyla aşırı gidip, mübah olan bu ilâhî ikramlardan kendimizi mahrum bırakmayı da hoş karşılamaz. Aksine dengeli bir tutum içinde olmamızı tavsiye eder. Yeme içme konusunda şeytanın adımlarını takip etmekten bizi sakındırır. Çünkü o, bizim apaçık düşmanımızdır. Gözümüzle göremesek de gizliden gizliye içimize, kanımıza girer ve kalbimize hep kötü vesveseler verir. Bize hep günahları, ruhumuzu karartıp kalbimize acı verecek kötülükleri, çirkin ve fenâ şeyleri emreder.

 

Daha ötesi Allah Teâla hakkında bilgimiz olmayan yanlış sözleri söylememizi de emreder: Allah(C.C.)’ın zâtı ve mâhiyeti, O’nun sıfatları, gayb ve varlık âlemindeki sırları ve hikmetleridir. Yine O’nun helâl veya haram saydığı, murdar veya temiz buyurduğu şeyler hakkında delilsiz olarak zannımıza göre konuşmamızı, akıl ve mantığımıza göre hüküm vermemizi ister. Hâlbuki yapmamız gereken şeytanın adımlarına uymak değil, Allah (C.C.) ve Rasulü’nün emrini tutmaktır. Rabbimiz hakkında, dinimiz hakkında, neyin helâl neyin haram olduğu hususunda kesin bir bilgi ve delile dayanmaksızın konuşmamaktır.

 

        Helâl Gıda Neye Denilmektedir?

 

Küreselleşen dünyada, mal ve hizmetlerin ulaşımının hızlanması ve bunların girdi ve çıktılarının coğrafyaları aşan bir konuma gelmiş olmaları mal ve hizmetlerin helâlliği noktasında riskleri artırmakta ve dolayısıyla süreçlerin uygun kontrol mekanizmaları ile denetlenmesi gerekmektedir.

 

Çünkü işlenmiş gıdaların günlük beslenmemiz içindeki payının günden güne artması ve hem hammadde hem de katkı maddelerinin çok fazla girdi ve işleme maruz kalması helal kavramının kapsam ve boyutunu da artırmıştır.

 

İşte bu gıdaların İslam dininin emrettiği kıstaslara uygun üretilmesine helâl gıda denilmektedir.

 

Helâl Gıda Standartları

 

Helâl gıda standartları İslam Ülkeleri Standartlar ve Metroloji Enstitüsü (SMIIC) aynı ISO gibi İslam Dinine göre uyulması gereken kuralları belirlemiş ve bunu bir sistem haline getirmiştir.

 

2010 yılında İslam İşbirliği Teşkilatı (İİT)’e bağlı bir kuruluş olarak kurulan ve 01 Ocak 2019 itibariyle bünyesinde 37 üye ve 2 gözlemci üye bulunan SMIIC, İİT devletleri arasında standartların uyumlaştırılması ve yenilerinin hazırlanması için çalışmalar yapmaktadır.

 

SMIIC üye devletler adına ortak standartları hazırlayarak ticaretin önündeki teknik engellerin kaldırılmasına yardımcı olmayı ve böylelikle ticareti geliştirmeyi amaçlamaktadır.

 

Ancak İslam dünyasının bazı ülkelerinin Millî yapılarının ısrarı üzerine ortak paydada birleşilememesi bir problem/aşılması gereken engel olarak karşımıza çıkmaktadır.

 

Bu dağınıklık bir itimat problemi doğurmaktadır. İslam ülkelerinin tek bir çatı altında toplanarak istişare düsturuyla tek bir standart etrafında birleşmeleri temenni edilmektedir.

 

Yine Mâide sûresinin 87-88.âyetlerin işaret ettiği İlâhi fermana bakalım.

 

Mü’minlere, Allah(C.C.)’ın hoşnutluğunu kazanmak için kendilerini ve başkalarını hayatın helâl olan güzelliklerinden mahrum bırakma yoluna girmemeleri çağrısının bu âyetlerde yapılmış olması, yine aynı sûrenin 82. âyetinde  kendini ibadete veren hıristiyan din adamlarından olumlu biçimde söz edilmesinin yanlış anlaşılmasını da önlemiş olmaktadır.

 

Nitekim bu iki âyetin iniş sebebi olarak anılan olaylar,  Resûlullah zamanında bile bazı mü’minlerin dünyadan el etek çekerek zâhidâne bir hayat sürdürme arzusu içine girdiklerini, özellikle yeme-içme, dinlenme, giyim-kuşam, evlenme ve evlilik hayatının icaplarını yerine getirme konularında mahrumiyeti  temel hayat felsefesi haline getirmeye yöneldiklerini, hatta bazılarının zühd yarışına girdiğini, bunun sonucunda gerek kendilerinin gerekse aile fertlerinin zarar görmesi sebebiyle Hz. Peygamber tarafından uyarıldıklarını göstermektedir.

 

Öteden beri insanların kendi iradeleriyle bazı yasaklar koyup bunları gelenek haline getirdikleri ve çoğu defa Tanrı’nın isteği imiş gibi takdim ederek onlara dinî bir renk verdikleri bilinmektedir.

 

Câhiliye döneminde yaygın olan bu tür uygulamalardan bazı örnekler En‘âm 6/143-144.âyrtte işaretle ve bu zihniyetin reddi A‘râf sûresi- 7/32.âyetinde buyurulmaktadır. 

 

Bu tür telakkilerin günümüzde de dünyanın birçok yerinde dinî inanç biçiminde yaşadığı ve modern toplumlarda da bireysel bâtıl inanışlar tarzında yaygın bulunduğu görülmektedir.

 

87. âyetteki “Haram saymayın” tefsir edilen  “lâ tuharrimû” fiilini “Kendinizi yoksun bırakmayın” şeklinde çevirmek mümkün ise âyetin metninde bulunmayan “kendinizi” ilâvesiyle anlam daraltılmış olur. Çünkü âyetin kaçınılmasını istediği tutumun zararları çoğu zaman kişinin kendisi ile sınırlı kalmamaktadır. Bu bakımdan “yoksun bırakma” fiili kullanıldığında “kendinizi ve başkalarını” şeklinde bir açıklama konması isabetli olur.

 

Diğer taraftan, âyetin ana hedefinin bilfiil mahrumiyetten değil, dinin yasaklamadıklarını beşerî irade ile ve dine mal ederek yasak saymaktan sakındırma olduğu anlaşılmaktadır. Zaten böyle bir zihniyet içine girilmediği takdirde gereksiz mahrumiyetlere katlanma yönüne de gidilmeyecektir. Bu sebeple “Haram saymayın” şeklindeki tercüme daha kapsamlı olmaktadır. Konunun ehemmiyetive inananların dikkatlerini çekmek için devamında şöyle yorumlanmıştır:

 

 Müfessirler  “Sınırı aşmayın” ifadesi “Helâli haram sayarak Allah Teâla’nın hükümranlık sınırına girmeyin” mânasında anlaşılabildiği gibi, “Başkalarının haklarına tecavüz etmeyin” veya “Helâl de olsa verilen nimetlerden yararlanırken mâkul sınırın ötesine geçmeyin, israftan kaçının” şeklinde de yorumlanmıştır.

 

Birinci anlam esas alınırsa bu, “Allah (C.C.)’ın size helâl kıldığı güzellikleri yasak saymayın” cümlesini teyit etmiş olur. Diğer bir anlayışa göre ise burada maksat, “Haramın helâl sayılmasını yasaklayan” birinci fiilin yanlış anlaşılmasını önlemek ve aksi yönde davranmanın da yasak olduğunu hatırlatmaktır; bir başka anlatımla, burada kastedilen mâna şudur: “Helâllerin sınırını zorlayıp bazı haramları helâl haline getirmeyin” şeklinde yorumlamışlar. Bu âyetler, İslâm’da, yasaklandığına dair bir delil bulunmadıkça insanın yararlanabileceği her şeyin kural olarak helâl olduğunu ifade eden “ibâha-i asliyye”( Aksine delil bulunmadıkça bir şeyden faydalanmanın veya bir davranışta bulunmanın mubah olduğuna hükmedilmesi) ilkesi için güçlü bir dayanak oluşturmaktadır.

 

İslâm bilginlerinin “istishâb” delili içinde inceledikleri bu ilkenin hayata geçirilmesinde Müslümanların zaman zaman başarılı olamamalarının, İslâm dünyasının bilim, sanat vb. alanlarda gerilemesinde çok etkin bir rolü olmuştur.

 

Bu ilkenin uygulanmasında fazlaca ihtiyatlı davranılmış olması, zamanla kişilerin zihnî ve bedenî potansiyellerini âzami ölçüde harekete geçirebilmelerine ve doğadaki imkânlardan olabildiğince yararlanabilmelerine engel teşkil eder hale gelmiş, atılacak her adım için özel bir meşruiyet delili aranır olmuştur. Bu tutum, hiçbir sınır tanımaksızın her türlü davranışı meşrû sayma şeklinde bir anlayışa sapma endişesiyle izah edilebilirse de, bunu yeterli ve haklı bir gerekçe olarak kabul etmek mümkün değildir. Zira âyette değinilen bu genişlik ve özgürlük, sınırın aşılmaması ve Allah(C.C.)’ın yasaklarından sakınma kaydına bağlanmıştır. Konan bu kaydın doğru uygulanışı ise, önce yasakçı bir zihniyeti hâkim kılmak, sonra özel istisnalar yaparak serbestlik getirmek değildir. Bu konuda izlenmesi gereken yol,  insanın kabiliyetlerini/ yeteneklerini olabildiğince ortaya çıkarmasına ve kâinatta insanın istifadesine sunulan imkânlardan âzami ölçüde yararlanmaya imkân veren bir anlayışın esas alınması, bunun yol açabileceği sapma ve kaymaların da iyi bir eğitimle/terbiye ile ve yaptırımların sağlıklı biçimde işletilmesiyle, dolayısıyla şuurlu bireylerin oluşturduğu sosyal kontrol mekanizmalarıyla önlenmeye çalışılmasıdır.

 

Denilebilir ki bu anlayışın toplumda hâkim olması halinde, bireysel hayatta meşruiyet çerçevesi içinde dünya nimetlerinden olabildiğince fakat ölçülü biçimde yararlanma alışkanlığı kazanılmış olacak, toplum düzeyinde de tüketim arzusunun zinde kalması sayesinde üretim artacak ve ekonominin canlılığı korunmuş olacak, fakat bütün bu faaliyetler daima temel inanç ve ahlâk değerlerinin murakabesi altında dengelenecektir. Müfessirlerden İbn Âşûr da burada, haramlığına dair delilin bulunmadığında veya delili bu âyetteki yasaklık ifadesinden daha güçlü olmayan durumlarda haramlığa hükmetmekten kaçınmaları için Müslüman din bilginlerine yönelik bir uyarının yer aldığına dikkat çeker. 88. âyette geçen “yiyin” ifadesi, “yeme, içme, giyinme, seyahat etme gibi yollarla dünya nimetlerinden yararlanın” anlamında olup insanın günlük yaşantısının vazgeçilmez gereklerinden ve dünya nimetlerinden istifade etmenin en belirgin yolu ve örneği olmasından ötürü “yeme” fiili esas alınmıştır.

 

Nitekim Türkçe’de yemek fiili “ihtiyaçlarını karşılama amacıyla malını harcamak” anlamında da kullanılmaktadır. Ehl-i sünnet bilginlerinin yorumuna göre rızık, yararlanılabilecek her şeyi kapsayan bir kavramdır.   İnsan sağlığı için yenilen yiyeceklerin ne kadar temiz olmasına dikkat çekiliyor. Kullanılan malzeme, hazırlanan ortam ve hazırlayan kişi/lerin temizliğine azâmi dikkat edilmeli. Rûhi sağlığımız için de helâl olmasına aynı hassâsiyeti, hattâ daha fazlasını göstermeliyiz.

 

Helâl gıda meselesi, Müslümanlar için bir inanç meselesidir. Çünkü İslam dini beslenmeye bir nizam getirmiştir. Dinimizce haram sayılan hayvansal gıdalar, yukarıda da bahsedildiği gibi; ölmüş hayvan (leş), domuz, akmış kan ve Allah(C.C.)’tan başkası adına kesilen hayvanlardır.

 

Yine, zehirli, öldürücü, uyuşturucu ve insan sağlığına kısa ve uzun vadede zararlı olan bütün gıdalar mekruh veya haramdır. Bu nitelikteki bir gıdanın aslı helâl olan bir üründen üretilmiş olması bile bu hükmü değiştirmez. Özellikle bunlardan uzak durulduğunda helâllik açısından herhangi bir problem yaşanmayacaktır. Ayrıca, Allah (C.C.)’ın helâl dediğine haram demek, haram dediğine helâl demek de büyük günâh kabul edilmiştir. Ancak helal dairesini daraltmak, haram dairesini daraltmaktan daha tehlikeli bulunmuştur. Çünkü eşyada asıl olan ibahadır (helâlliktir) ve helâller haramlardan çoktur. Şer’i bir delille kesin haram olduğu bilinmeyen şeyler, bitki veya hayvanlar helâl kabul edilmiştir. Vesselâm

Yorum yazın

Yorum yazmalısınız
İsim yazmalısınız
Doğru bir email yazmalısınız
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmayacaktır.

Sertif PARLAK yazıları

Çok okunanlar