SUYA İNEN CEYLAN

Mehmet Efendi’nin oğlu Rüstem, konakta ve çiftlikte sıkıldıkça tek başına atına atlar; sadak ve yayını alıp Toros’un çamlarla kaplı yüksek tepelerine doğru giderdi. Bir gün böyle bir günde atına atlayıp dağlara doğru yola çıktı.
Yorgunluğunu gidermek ve bir şeyler yemek için yanına aldığı çıkınını, bir pınar başında, ulu bir çamın gölgesinde açtı; karnını doyurduktan sonra da biraz kestirmek istedi.
Avdan önce dinlenmek, ona moral ve güç verirdi.
Karnını doyurup ağacın gölgesinde uzanarak kısa bir uykuya dalmak üzereyken, hemen yanı başında ağaca bağladığı atının kişnemesiyle gözlerini açtı. Etrafına bakındı ama kimseyi göremedi. Sonra biraz önce su içtiği pınara bakakaldı.
Pınarın başında, çok güzel ve narin bir ceylan başını uzatmış, pınardan su içiyordu. Bir yandan da dikkatlice etrafını gözetliyor, her türlü tehlikeye karşı tetikte duruyordu. Bir yudum su içiyor, sonra başını kaldırıp çevresine bakıyordu.
Bu sırada Rüstem ile ceylan göz göze geldiler. Rüstem, bu güzel ceylanın simsiyah gözlerine bakarken dalıp gitti. Az sonra kendine gelerek hemen sadakta duran oklardan birini ve yayını aldı. Ceylanın göğsünü hedef alarak okunu atmak istedi. Fakat ceylanın gözleri hâlâ onun gözlerinin içine bakıyordu.
Rüstem, bu bakışlar karşısında kendinde oku atacak gücü bulamadı.
Ceylan da başını çevirip birkaç saniye daha pınardan su içtikten sonra hızla oradan uzaklaştı.
Rüstem, bir süre olduğu yerde öylece kaldı. Sonra başını silkeleyerek kendi kendine: “Acaba rüya mı gördüm?” diye düşündü.
Fakat yay ve ok hâlâ elindeydi. Demek ki rüya görmemişti.
Tekrar başını geyik postunun üzerine koyarak uykuya daldı. Birkaç saat sonra uyandı. Pınarda elini yüzünü yıkadıktan sonra atına atladığı gibi ormanın içlerine doğru yol aldı.
Etrafını dikkatle seyrediyor, pınarda gördüğü ceylanı arıyordu. Ancak ne kadar bakınsa da ceylanı göremedi. Ormanın içinde epeyce yol aldı, fakat aradığını bulamadı.
Güneş, ağaçların arasında kaybolmaya; hava da kararmaya başlamıştı. Rüstem, atının terkisinden çadırını indirerek çimenlerin bulunduğu yumuşak bir alana çadırını kurdu. Atını yakındaki bir ağaca bağladı, eyerini çıkarıp yere koydu. Atı, bağlı olduğu yerdeki taze çimenleri iştahla yemeye başladı. Bir süre sonra da çimenlerin üzerine uzandı.
Rüstem, mehtap ışığının altında çadırının önüne oturdu. Tabakasını çıkarıp bir sigara sardı ve yakarak mehtabı seyretmeye başladı.
Bir süre sonra, öğleye doğru gördüğü ceylanı düşünmeye koyuldu. “Ne güzel bir yaratıktı ceylan...” diye geçirdi içinden.
Ceylan; zarafetin, masumiyetin, ürkekliğin, esrarengiz bir güzelliğin ve ele avuca sığmaz özgürlüğün en narin simgesiydi.
Rüstem, “Nasıl kıyıp da onu öldürecektim?” diye düşünerek kendisine kızmaya başladı.
Sigarasını söndürdü ve çadırın içerisine girdi. Çadırın içinde, çimenlerin üzerine serdiği, aylar önce avladığı geyik postunun üzerine uzandı. Üzerine koyun yününden yapılmış battaniyesini çekti ve kısa süre sonra uykuya daldı.
Sabah uyandığında kendini oldukça dinç hissediyordu. Çadırını ve eşyalarını toplayarak atının terkisine yerleştirdi. Bir süre yol aldıktan sonra önceden bildiği bir dere kenarına yöneldi. Burada atını suladı, kendisi de elini yüzünü yıkayarak serinledi.
Heybesinden yiyecek bir şeyler çıkararak karnını doyurdu ve daha yükseklere, Torosların tepelerine doğru, sık ağaçların arasından yol almaya başladı.
Etraftan çeşitli kuşların ve başka hayvanların sesleri geliyordu. Rüstem, bir anda kulak kabarttı. Duyduğu sesler, diğer hayvanların seslerini bastırıyordu. Bu sesleri iyi tanıyordu. Bunlar ala geyiğin sesleriydi.
Bu saatten sonra daha temkinli ve daha sessiz ilerlemeye özen gösterdi. Bir müddet sonra atının eyerini çözüp onu uzun bir iple bir ağaca bağladı. Çünkü uzun süre geri dönmeyecekti ve hayvanın aç kalmasını istemiyordu.
Yürüyerek ağaçların arasında avını aramaya başladı. Bir süre sonra ileride bir geyik sürüsü gördü. Hemen bir kayanın arkasına geçerek yayını ve okunu eline aldı. Temkinli bir şekilde geyik sürüsüne yaklaştı ve içlerinden birini gözüne kestirdi.
Hayvanları ürkütmemeye çalışıyordu. Gözüne kestirdiği geyiği hedef alarak yayını gerdi ve okunu fırlattı. Ok, ıslık çalarcasına hedefine doğru ilerlerken Rüstem, onun hedefini bulacağından kesinlikle emindi.
Hemen bir adım atarak avına doğru ilerleyecekti ki yerde duran kuru bir çam dalına bastı. Çıkan sesten ürken hayvanlar, çok atik bir şekilde bulundukları yerden fırlayarak kaçışmaya başladılar ve kısa sürede ağaçların arasında kayboldular.
Ok hedefini bulamamış, yaşlı bir çam ağacının gövdesine saplanmıştı. Rüstem kendi kendine kızdı. Geyiği vurmuş olsaydı, bu akşam konağa dönecekti. Şimdi ise bir gece daha beklemek ve sabah tekrar avının peşine düşmek zorundaydı.
Sinirle ağacın yanına giderek okunu büyük bir hırsla ağaçtan çekip çıkardı. “Bu ok, yarın ağaca değil, avına saplanacak!” dedi içinden.
Yayını tekrar sırtına asarak yavaş yavaş atını bağladığı yere doğru yöneldi. Kafasında kaçırdığı av vardı. Bu düşüncelerle ilerlerken birden yanlış yöne gittiğini fark etti. Etrafına dikkatlice bakarak yeniden yönünü tayin etti ve uzun bir aradan sonra atının bağlı olduğu yere ulaştı.
Gelirken rastladığı yabani yemişlerden toplamıştı. Kendisine küçük bir sofra hazırlayıp karnını doyurdu. Daha sonra çimlerin üzerine uzanarak başını yerde duran eyerin üzerine koydu ve uzun bir süre uyudu.
Gözlerini açtığında hava epey kararmıştı. Hemen, dünkü gibi çadırını açıp kurdu. Geyik postunun üzerine oturarak sigarasını sarmaya başladı.
Sigarasını içip bitirdikten sonra sabah erkenden kalkmaya ve o geyik sürüsünün peşine düşmeye karar verdi. Yarın, avını bulacaktı. Bu kez daha dikkatli olmalıydı.
Sabah uyandığında, gece rüyasına da giren o geyiği düşündü. Rüyasında geyik sürüsünü bulmuş, peşlerine düşmüş ve içlerinde dün kaçırdığı genç geyiği aramıştı. Sonunda onu bulmuştu. Bu kez avını kaçırmamak için yerinden kıpırdamadan geyiği nişan almış ve okunu fırlatmıştı.
Ok, geyiğin bacağına saplanmıştı. Diğer geyikler etrafa kaçışırken yaralı genç geyik yerinden kıpırdayamıyor, bacağındaki okla olduğu yerde duruyordu.
Rüstem yavaş yavaş ona doğru yaklaşıyordu. Belinden bıçağını çıkararak geyiğin yanına geldi. Bıçağını geyiğin kalbinin bulunduğu yere sapladı ve genç geyiği öldürdü.
Rüstem, rüyasında bile avının başında bir süre öylece durdu. İçinde garip bir huzursuzluk vardı. Geyiğin siyah gözleri sanki hâlâ ona bakıyordu.
Rüyasını hayra yorarak eşyalarını toplama başladı, bir yandan da rüyasını düşünüyor acaba vaz mı geçsem diyordu. Sonunda kararını verdi ne olursa olsun o geyiği bulup avlayacaktı, konağa eli boş dönmeyecekti.
“Acaba vaz mı geçsem?” diye geçirdi içinden. Bir süre olduğu yerde durdu. Sonra kararını verdi. “Ne olursa olsun o geyiği bulacağım. Konağa eli boş dönmeyeceğim.”
Atını bağladığı ağacın ipini çözdü, eyerini vurdu ve yayını sırtına aldı. Ardından yeniden ormanın derinliklerine doğru yürümeye başladı.
Bir süre sonra dün gördüğü geyik sürüsünün izlerine rastladı. Toprağın üzerindeki taze ayak izlerini dikkatle inceledi. Kırılmış dallara, ezilmiş otlara ve çamur üzerindeki izlere bakarak sürünün hangi yöne gittiğini anlamaya çalıştı. Atını bağlayıp izleri takip etmeye karar verdi.
İzleri takip ettikçe heyecanı artıyordu. Derken ileriden bir çıtırtı duydu. Rüstem olduğu yerde donup kaldı. Nefesini tuttu. Gözlerini ağaçların arasına dikti. Bir süre sonra geyik sürüsü göründü.
Kalbi hızla çarpmaya başladı. Sürünün içinde, dün hedef aldığı genç geyiği arıyordu. Birkaç saniye sonra onu gördü.
“İşte orada!” Geyik, sürünün biraz gerisinde duruyordu.
Rüstem hemen yere çömeldi. Yayını eline aldı, sadaktan bir ok çıkardı ve yavaşça kirişe yerleştirdi. Geyiklerin en küçük hareketini bile dikkatle izliyordu. Rüzgârın yönünü kontrol etti. Bir an için gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı.
Sonra yayını gerdi. Kiriş gerildikçe gerildi. Rüstem’in bakışları yalnızca hedefindeydi.
Genç geyik bir an başını kaldırdı. Rüstem ile göz göze gelecekmiş gibi oldu. Rüstem’in yüreği bir an duracak gibi oldu. Fakat bu kez kararından dönmeyecekti.
Yayı bıraktı. Ok, havayı yararak büyük bir hızla ilerledi. Bir anlık sessizlik... Ardından geyik sendeledi.
Sürünün diğer hayvanları korkuyla dört bir yana kaçışırken genç geyik birkaç adım daha attı. Sonra dizlerinin üzerine çöktü ve yere yığıldı.
Rüstem, elindeki yayı indirerek bir süre olduğu yerde kaldı. Ardından ağır adımlarla avına doğru yürüdü.
Geyiğin yanına geldiğinde, genç hayvanın gözleri hâlâ açıktı. Rüstem bir an o gözlere baktı. İçinde garip bir duygu belirdi. Geçen gün pınarın başında gördüğü ceylanın gözleri geldi aklına. Bir an tereddüt etti.
Sonra başını çevirip derin bir nefes aldı.
Avını yerden kaldırdı. Yakındaki sağlam bir ağacın dalına uzun bir ip geçirerek geyiği ağaca astı. Gerekli işlemleri yaptıktan sonra avını indirdi.
Geyiği omzuna alarak atının bulunduğu yere doğru yürümeye başladı. Uzun bir yürüyüşün ardından atına ulaştığında hayvan onu görünce kişnedi. Rüstem atının başını okşadı. “Geldim oğlum,” dedi.
Avını atının arkasına, terkisine sağlam bir şekilde bağladı. Eyerini kontrol etti, yayını sırtına aldı ve atına bindi. Artık dönüş vaktiydi.
Torosların yüksek tepelerinden aşağı doğru inerken ormanın içinden esen serin rüzgâr yüzüne vuruyordu. Rüstem bir yandan konağa dönmenin sevincini, diğer yandan az önce geride bıraktığı avın görüntüsünü düşünüyordu.
Atının dizginlerini hafifçe çekti. “Haydi...” dedi. Atı hızlandı.
Rüstem, avını arkasına bağlamış, konağa doğru yol almaya başladı. Öğleden sonra olmuştu. Hava kararmadan konağa varmak istiyordu.
Epey yol aldıktan sonra ceylanı gördüğü pınarın yakınına geldi. Burada durup biraz su içmeyi ve dinlenmeyi düşündü. Öyle de yaptı. Hem kendisi su içti hem de atını suladı.
Rüstem bir ağacın gölgesine oturup tabakasını çıkardı ve bir sigara sardı. Bu sırada atı, otlaya otlaya yanından uzaklaşmıştı. Bir süre sonra atını bulmak için peşinden gitti. Atını biraz ileride, taze otları iştahla yerken buldu.
Tekrar atına binerek yoluna devam etmeye başladı. Pınarın bulunduğu yere yaklaştığında çalıların arasından bazı sesler duydu. Hemen atını durdurup sesin geldiği yöne baktı.
Çalıların arasında, pınarın başında bir hayvan vardı.
Rüstem’in aklından birdenbire bazı düşünceler geçti. “Bu, o ceylan olmalı,” diye düşündü. Onu canlı yakalayıp konağa götürme fikri aklına geldi. Fakat bunu nasıl yapacağını bilemiyordu.
Bir süre düşündü. Sonunda ceylanı bacağından hafifçe yaralayarak yakalamaya karar verdi. Daha sonra konağa götürüp iyi bir bakımla iyileştirebilirdi.
Yayını ve okunu hazırladı. Çalıların arasından, hayvanın bacağının bulunduğu yeri hedef aldı ve okunu fırlattı. Ok hedefini buldu. Bir anda çalıların arasından acı bir çığlık yükseldi.
Rüstem afallayıp kaldı. Duyduğu ses bir hayvana, hele hele bir ceylana ait değildi. Bu, bir insanın çığlığıydı!
Elindeki yayı yere fırlattığı gibi çalıların arasına doğru koştu. Gördüğü manzara karşısında hayrete düştü. Az önce attığı ok, genç bir kızın koluna saplanmıştı. Kız yaralı hâlde yerde yatıyordu.
Rüstem hemen kızın yanına çömeldi. “Sen burada ne arıyorsun?” diye sordu.
Genç kız hem ağlıyor hem de biraz ilerideki Yörük çadırlarından su almak için pınara geldiğini anlatıyordu.
Rüstem bir yandan onu dinliyor, bir yandan da nasıl yardım edeceğini düşünüyordu. Tam o sırada kız bayıldı.
Rüstem, büyük bir dikkatle kızın koluna saplanan oku çıkardı. Ok, kızın kolunun etli kısmına saplanmış ve diğer taraftan çıkmıştı. Kendi gömleğini yırtarak bir parça bez yaptı ve kızın kolunu sıkıca sardı.
Sonra genç kızı kucağına aldı, atına binerek kızın biraz önce gösterdiği yöne doğru sürdü.
Bir süre sonra ağaçlar seyrekleşti ve karşısına geniş bir açıklık çıktı. Açıklıkta çok sayıda çadır, koyun ve keçi sürüleri vardı. Çadırların önünde oturan erkekler, işlerini yapan kadınlar ve oradan oraya koşuşturan çocuklar görünüyordu.
Yakındaki bir çadırın önünde oturan yaşlıca bir adam Rüstem’i görür görmez ayağa fırladı.
At yanlarına geldiğinde yaşlı adam, Rüstem’in kucağındaki yaralı kızı görünce şaşkınlıkla: “Maral’a ne oldu?” diye sordu.
Rüstem telaşla: “Sonra anlatırım. Önce onu bir yere yatırıp kolunu tedavi etmek lazım,” dedi.
Yaşlı adam biraz ilerideki çadırı gösterdi. “Oraya götürelim.”
İnsanlar yavaş yavaş onların etrafında toplanmaya başlamıştı. Rüstem atını gösterilen çadıra doğru sürdü. Çadırın önündeki yaşlıca kadın ve etraftan gelenlerin yardımıyla yaralı kızı çadırın içine aldılar.
Yaşlı kadının adı Emine Ana’ydı. Kırık, çıkık ve yaralanmalar konusunda oldukça tecrübeli bir kadındı. Yaylada böyle kazalar ve yaralanmalar sıkça yaşandığı için herkes böyle bir durumda Emine Ana’ya başvururdu.
Emine Ana, kızın koluna sarılmış olan bezi açarken yanındaki kadınlardan yardım istedi. “Ateşin üzerindeki kazandan sıcak su getirin,” dedi.
Kendisi de çadırın köşesinde duran sandığı açtı. İçinden çeşitli ilaçlar, merhemler ve temiz bezler çıkardı.
Tam o sırada bir kadın koşarak çadıra girdi. “Maral’ıma ne oldu?” diye feryat etmeye başladı.
Emine Ana sakin bir sesle: “Bir şey yok kızım. Yaralanmış. Çadırın önündeki o genç adam onu bulup buraya getirmiş. İki güne kadar bir şeyi kalmaz,” dedi.
Bu sözleri duyan kadın biraz olsun sakinleşti.
Kadınla birlikte çadırın yanına gelen orta yaşlı bir adam Rüstem’in yanına geldi. Bu adam Maral’ın babasıydı. “Ne oldu?” diye sordu.
Rüstem başını öne eğdi. Yaşananları bütün gerçekliğiyle anlattı. Yanlışlıkla kızını vurduğunu, onu ceylan sandığını ve bunun için çok pişman olduğunu söyledi. “Bunun için sizden özür diliyorum. Gerçekten böyle olacağını hiç düşünmedim.”
Maral’ın babası henüz ne diyeceğini bilemezken, biraz önce Rüstem’i karşılayan yaşlı adam araya girdi. “Olan olmuş artık. Önemli olan kızın ciddi bir yarasının olmaması. Emine Ana gerekeni yapar. Yakında iyileşir, o da bunu unutur,” dedi.
Rüstem ise yaşlı adamın sözlerini duyduğu hâlde kendisini affedemiyordu. Bir süre önce öldürdüğü geyiğin ardından yaşadığı huzursuzluk şimdi daha da ağırlaşmıştı.
Bir av için çıktığı bu yolculukta, karşısına bambaşka bir hayat çıkmıştı.
Emine Ana, Maral’ın kolunu güzelce temizleyip ilaçladıktan sonra sardı. Maral da yavaş yavaş kendine gelmeye başlamıştı.
Rüstem izin isteyerek çadıra girdi. Maral ayağa kalkmış, annesi de ona sarılmış ve koluna girmişti. Rüstem, Maral’ın yanına yaklaşarak mahcup bir şekilde: “Geçmiş olsun. Sizden tekrar özür diliyorum. İnanın böyle olmasını hiç istemezdim,” dedi.
Ardından Maral’ın babasına kendisini bir nebze olsun affettirebilmek için yaptığı şeyi düşündü. Atının terkisine bağlı olan geyiği indirdi. “Bunu size kendimi affettirmek için armağan edeyim. Benden bir özür ve gönül alma hediyesi olsun,” dedi.
Maral’ın babası bir süre geyiğe, ardından Rüstem’e baktı. Rüstem’in samimiyetini anlamıştı.
Rüstem, Maral’ın annesinin, babasının ve Emine Ana’nın ellerini öptü. Ardından herkese teşekkür ederek çadırdan çıktı. Atına binip konağın yolunu tuttu.
Konağa vardığında babası kapının önündeki sedirde oturmuş, nargilesini içiyor, yanında da kahvesini yudumluyordu. Rüstem’i görünce gözlerini oğluna çevirdi. Atının terkisinde av olmadığını fark edince gülümseyerek: “Hayırdır oğlum? Bu sefer avın rast gitmemiş herhâlde,” dedi.
Rüstem cevap vermeden atından indi.
Babası bir süre oğluna baktıktan sonra sözlerine devam etti: “Oğlum, artık şu av işlerini bırak. Yaşın da neredeyse geçiyor. Artık evlenmeli, kendi evini barkını bilmeli, çiftliğin işleriyle de uğraşmalısın. Hem ben hem de anan artık senden bir torun görmek istiyoruz.”
Bu sözleri duyan Rüstem’in aklına hemen Maral geldi. Ne güzel bir kızdı! Adı gibi gözleri de ceylan gözlerini andırıyordu. Bakışlarında hem ürkeklik hem de derin bir güzellik vardı.
Babası “evlenmelisin” deyince, Rüstem’in zihninde bir düşünce belirdi: “Acaba Maral’la evlenebilir miyim?” Bir anda kendisini Maral’la aynı evde, aynı sofrada, birlikte bir hayat kurarken hayal etti.
Babası hâlâ konuşuyordu. Rüstem ise artık onu dinlemiyor, gözlerinin önünde Maral’ın yüzünü görüyordu.
Bir süre sonra babasının yanına sedire oturdu ve yaşadığı bütün olayları anlatmaya başladı.
Bu sırada annesi de yanlarına gelip sedire oturdu. Rüstem’in anlattığı her şeyi dikkatle dinledi.
Hikâyenin sonuna geldiğinde annesi oğlunun yüzüne bakarak: “Yoksa senin gönlün o kıza mı düştü, oğul?” diye sordu.
Rüstem dalmış, Maral’ı düşünüyordu. Annesinin söylediklerini duymadı bile.
Babası elini oğlunun omzuna dokundurarak: “Anana cevap vermedin,” dedi.
Rüstem kendine geldi. Annesine dönerek: “Ne dedin ana?” diye sordu.
Annesi gülümseyerek biraz önce sorduğu soruyu tekrarladı: “Gönlün o kıza mı düştü mü, oğul?” Sonra oğlunun yüzüne bakıp başını hafifçe salladı. “Gerçi cevap vermene gerek kalmadı. Ben anlayacağımı anladım.”
Rüstem mahcup bir şekilde başını önüne eğdi. “Maral’ı beğendim ana,” dedi. “Ama sonunun nasıl olacağını bilmiyorum.”
Annesi oğlunun omzuna elini koydu. “Gönül bir kere düştü mü, sonunu düşünmekten önce yolunu bulmak gerekir,” dedi.
Rüstem, annesinin sözleri üzerine yeniden Maral’ı düşünmeye başladı. Daha dün pınarın başında bir ceylanın gözlerine bakarken başlayan hikâyenin, bugün bir genç kızın gözlerinde devam ettiğini henüz kendisi de tam olarak anlayamıyordu.
Akşam yemeğini yemeden önce banyo yapıp odasına geçti. Yatağına uzandığında gözleri, odanın bir köşesinde duran ve daha önce avladığı bir ceylanın postuna takıldı. Uzun uzun posta baktı.
Pınarın başında gördüğü o güzel ceylanı, ardından yanlışlıkla yaraladığı genç kızı ve onun ceylan gözlerini düşündü. Maral’ın yüzü gözlerinin önünden gitmiyordu.
O gece uzun süre uyuyamadı. Bir sağa bir sola dönüp durdu. Her gözünü kapattığında Maral’ın yüzünü görüyordu. “Acaba gidip tekrar görsem mi, beni affeder mi?” diye düşündü. “Beni görünce ne söyler? Babası beni nasıl karşılar?” Bu düşüncelerle geceyi yarıladı.
Sabah da her zamankinden geç kalktı.
Annesi, hizmetçilere: “Rüstem için kahvaltı hazırlayın,” dedi. Kısa bir süre sonra hizmetçiler sofrayı hazırladılar. Fakat Rüstem’in kahvaltı edecek hâli yoktu. “Canım istemiyor ana,” dedi.
Annesi oğlunun yüzüne dikkatlice baktı. “İster sen, gel hele şuraya. Sana söyleyeceklerim var.”
Rüstem annesinin yanına oturdu. Kahvaltı masaya getirildi. Annesi de kendisi için bir bardak çay istedi.
Rüstem önündeki yiyeceklerden birkaç lokma alırken annesi çayını yudumluyordu. “Bak oğul,” dedi sonunda. “Anladığım kadarıyla o kız aklından çıkmıyor. Bir daha görmek istiyorsun.”
Rüstem başını kaldırıp annesine baktı ama bir şey söylemedi.
Annesi devam etti: “Bugün dinlen. Kendine gel. İyice düşün ve kararını ver. Eğer o kızı tekrar görmek istiyorsan, onun için güzel bir hediye bohçası hazırlarım. Götürür, verirsin. Hem Maral’ı görürsün hem de kendini affettirmenin bir yolunu bulursun.”
Rüstem annesinin sözlerini dikkatle dinledi. Kahvaltısını bitirdikten sonra çiftliğe, babasının yanına gitti. Akşama kadar onunla dolaştı, çiftliğin işleriyle ilgilendi. Ahırları, tarlaları ve hayvanları kontrol etti. Babasının söylediklerini dinledi, yapılması gereken işlerle ilgilendi.
Fakat ne yaparsa yapsın aklının bir köşesinde Maral vardı.
Akşam konağa döndüğünde yemeğini yedi. Sonra annesinin yanına giderek: “Ana, ben epey düşündüm,” dedi. “Yarın sabah senin dediğini yapmaya karar verdim.”
Annesinin yüzünde belli belirsiz bir gülümseme oluştu. “Ben senin ne karar vereceğini zaten biliyordum,” dedi. Sonra odasına çıktı. Sandığı açtı, dolabın kapaklarını araladı. İçinden birbirinden güzel elbiselik kumaşlar çıkardı. Renk renk yemenileri tek tek seçti. Sonra yıllardır özenle sakladığı güzel bir halıyı çıkardı. Her şeyi büyük bir özenle hazırladı. Bir bohça serdi ve seçtiği kumaşları, yemenileri, halıyı ve birkaç küçük hediyeyi içine yerleştirdi. Bohçanın kenarlarını düzgünce katlayıp bağladı.
Ertesi sabah Rüstem erkenden kalktı. Annesi bohçayı hazırlamış, konağın avlusunda onu bekliyordu.
Rüstem bohçayı görünce bir an durdu. “Bu kadarına gerek var mıydı ana?”
Annesi gülümsedi. “Gönül işi bu oğul. Gönül almaya giderken eli boş gidilmez.”
Rüstem başını eğerek annesinin elini öptü. “Sağ ol ana.”
Annesi bohçayı onun eline verdi. “Git. Ama unutma; sen oraya sadece özür dilemeye gitmiyorsun. Önce o kızın gönlünü, ailesinin rızasını kazanacaksın. Gerisi nasip.”
Rüstem atına bindi. Bohçayı ve halıyı terkisine sağlamca bağladı.
Tam yola çıkacakken annesi arkasından seslendi: “Rüstem!”
Rüstem dönüp annesine baktı. “Efendim ana?”
“Bu kez oku değil, sözünü kullan. Gönül yaralamak kolaydır ama gönül almak zordur.”
Rüstem gülümsedi. “Merak etme ana.”
Atının dizginlerini hafifçe çekti. At ağır ağır konağın avlusundan çıktı.
Rüstem’in içi kıpır kıpırdı. Torosların yollarını, çamların arasındaki patikaları artık çok iyi biliyordu. Fakat bugün gittiği yol ona her zamankinden daha uzun geliyordu. Çünkü ilk defa bir avın değil, bir gönlün peşinden gidiyordu.
Ve o yolun sonunda Maral vardı.
Rüstem, öğleye doğru Yörüklerin konakladığı yaylaya ulaştı. Ağaçların arasından çadırlar görünmeye başlayınca içini tatlı bir heyecan kapladı. Geçen gelişinde buraya yaralı bir genç kızı kucağında getirmişti. Şimdi ise gönlünde bambaşka duygular vardı.
Çadırların bulunduğu açıklığa yaklaştığında çocuklardan biri onu fark etti. “Maral’ı yaralayan genç adam geldi!” diye bağırdı.
Bu söz üzerine birkaç çocuk Rüstem’in etrafında toplanırken çadırların önünde oturanlar da ona doğru baktı.
Maral’ın babası Rüstem’i görünce ayağa kalktı. “Hoş geldin oğul,” dedi.
Rüstem atından indi. “Hoş bulduk. Nasılsınız? Maral nasıl, kolu iyileşti mi?”
Maral’ın babası gülümseyerek: “Çok şükür, iyi. Emine Ana’nın sayesinde yara çabuk toparladı. Gel, içeri geç. Bir kahvemizi iç.”
Rüstem, atının terkisindeki bohçayı ve halıyı aldı ve yaşlı adamın peşinden çadıra doğru yürüdü.
Çadırın önüne geldiklerinde Maral’ın annesi de onları karşıladı. “Hoş geldin oğul,” dedi.
Rüstem, kadının elini öperek: “Hoş bulduk ana. Maral’ın durumunu merak ettim. İnşallah iyidir.”
“İyi oğul, çok şükür. Gel, otur.”
Rüstem çadıra girdi. İçeride yere serilmiş kilimlerin üzerinde minderler vardı. Bir köşede küçük bir ocak yanıyor, çaydanlıktan hafifçe buhar yükseliyordu.
Bir süre sonra Maral da çadıra girdi. Rüstem onu görünce bir an ne diyeceğini bilemedi.
Maral’ın kolu hâlâ sargılıydı ama yüzünde canlılık vardı. Rüstem’in bakışlarını fark edince hafifçe gülümsedi.
“Geçmiş olsun Maral,” dedi Rüstem. “Kolun nasıl?”
Maral, yaralı koluna bakıp: “İyi. Emine Ana sağ olsun, her gün ilgilendi. Artık fazla ağrımıyor.”
Rüstem rahatlamış bir ifadeyle: “Buna çok sevindim. O gün olanlar için tekrar özür diliyorum. Seni ceylan sanıp...”
Maral sözünü tamamlamasına izin vermeden: “Biliyorum,” dedi. “Sen de bilerek yapmadın.”
Rüstem’in yüzünde hafif bir tebessüm oluştu. “Yine de vicdanım rahat değil.”
Maral başını eğdi. “Ben seni affettim,” dedi.
Bu söz Rüstem’in içindeki büyük bir yükü kaldırmış gibiydi.
Maral’ın annesi çayları doldururken: “Senin de içinden geldiğin belli,” dedi. “Özür dilemeye gelmişsin.”
Rüstem, atının terkisinden getirdiği bohçayı ve halıyı çadırın ortasına koydu. “Annem hazırladı. Maral için ve sizin için birkaç hediye getirdim. Kabul ederseniz bizi çok mutlu edersiniz.”
Maral’ın annesi bohçayı açtı. İçinden güzel elbiselik kumaşlar, rengârenk yemeniler ve özenle hazırlanmış güzel hediyeler çıktı. Kadın bir süre sessizce hediyelere baktı. “Bunların hepsi çok güzel oğul. Anana teşekkürlerimi söyle.”
Rüstem: “Başım üstüne,” dedi.
Maral da hediyelere bakıyordu. Özellikle yemenilerden birini eline aldı. Rengi çok hoşuna gitmişti.
Rüstem onun yüzündeki memnuniyeti görünce: “Beğendin mi?”
Maral hafifçe gülümseyerek: “Çok güzel.”
Rüstem’in yüzünde çocukça bir sevinç belirdi. Bir süre herkes sessizce çayını içti. Sonra Maral’ın babası Rüstem’e dönerek:
“Oğul, geçen gün yaptığın hatayı telafi etmek için buraya kadar gelmen senin nasıl bir insan olduğunu gösteriyor. Bizim gönlümüz kırılmadı. Olan olmuş. Kızımız da iyi.”
Rüstem başını eğdi. “Sağ olun. Benim de istediğim buydu. Maral’ın iyi olduğunu bilmek bile bana yetiyor.”
Maral, Rüstem’in bu sözleri üzerine ona baktı. Göz göze geldiklerinde ikisi de kısa bir süre konuşmadan kaldılar.
Rüstem, cesaretini toplayarak: “Bir gün sizi bizim çiftliğe davet etmek istiyorum,” dedi. “Annem de babam da sizi tanımaktan memnun olur. Hem Maral’ın kolu tamamen iyileşince biraz değişiklik olur, hava alırsınız. Çiftlikte güzel bir sofra kurarız. Hep birlikte otururuz.”
Maral’ın babası gülümsedi. “İnşallah oğul. Davetin için sağ ol. Uygun bir zamanda geliriz.”
Rüstem’in yüzü aydınlandı. “Ne zaman isterseniz bekleriz.”
Maral’ın annesi de: “İnşallah geliriz. Hem anneni de tanımış oluruz,” dedi.
Rüstem, bu sözleri duyunca içinde büyük bir sevinç hissetti. Artık yalnızca Maral’ı görmek için değil, iki ailenin birbirini tanıması için de bir kapı aralanmıştı.
Bir süre daha sohbet ettiler. Rüstem, Maral’ın kolunu tekrar sordu, Emine Ana’nın bakımını nasıl yaptığını öğrendi. Maral da artık ağrısının kalmadığını, birkaç güne kadar sargının tamamen çıkacağını söyledi.
Rüstem kalkmak için izin istedi.
Maral’ın babası: “Yine bekleriz oğul,” dedi.
Rüstem önce Maral’ın annesinin, sonra babasının elini öptü. Maral’a dönerek: “Sen de kendine dikkat et. Kolunu fazla yorma.”
Maral gülümsedi. “Sen de dikkatli avlan.”
Rüstem bir an durdu. Bu sözün içinde ince bir anlam olduğunu düşündü. “Bundan sonra daha dikkatli olacağım,” dedi.
Çadırdan çıktı. Atının yanına geldi, son kez arkasına dönüp çadıra baktı. Maral da çadırın ağzında duruyordu. İkisi bir süre uzaktan birbirlerine baktılar.
Sonra Rüstem atına bindi ve konağın yolunu tuttu. Fakat bu kez arkasında bir av yoktu. Gönlünde ise yepyeni bir umut vardı.
Maral’ın annesi ve babası, Rüstem’in niyetini çoktan anlamışlardı. Genç adamın gelişi, getirdiği hediyeler, Maral’ın hâlini hatırını tekrar tekrar sorması ve onları konağa davet etmesi, aslında söylemek istediği her şeyi açıkça anlatıyordu.
Bir gün Maral çadırda yokken, annesi ile babası baş başa kaldılar.
Maral’ın babası uzun bir sessizlikten sonra: “Hanım, sen ne düşünüyorsun?” diye sordu.
Maral’ın annesi, bir süre çadırın girişinden dışarı baktı. “Benim de gönlüm Rüstem’e ısındı,” dedi. “Kızımıza karşı davranışında bir samimiyet var. Üstelik yaptığı hatanın ardından kaçıp gitmedi. Kızımızı kucağına alıp buraya getirdi, tedavisini yaptırdı, sonra da tekrar gelip özür diledi. Bence kötü niyetli biri değil.”
Maral’ın babası başını salladı. “Ben de aynı kanaatteyim. Hem hali tavrı düzgün hem de ailesi belli. Babası çiftlik sahibi, kendileri de köklü bir aile. Ama malına mülküne bakıp karar vermek doğru olmaz. Asıl önemli olan Rüstem’in karakteri.”
“Doğru söylüyorsun,” dedi Maral’ın annesi. “Kızımızın gönlü ne diyor, onu da bilmek lazım.” “Maral’a sorarız. Eğer onun da gönlü varsa...”
Bir süre sustular. Sonra Maral’ın babası: “Hayırlısı ne ise o olsun,” dedi.
Maral’ın annesi de başını salladı. “Allah gönlümüze göre versin.”
Aradan yaklaşık bir hafta geçti. Bir sabah, daha gün ağarmadan yaylanın sessizliği at arabasının tekerlek sesleriyle bozuldu. Rüstem’in kahyası, konağın at arabasıyla Yörüklerin çadırlarına gelmişti.
Maral’ın babası onu görünce şaşırdı. “Hayırdır kâhya?”
Kâhya selam verdikten sonra: “Rüstem Ağa’nın selamı var. Sizleri konağa davet ediyor. Birkaç gün önceki davetlerini yeniledi. Bugün sizi konağa götürmemi istedi.”
Maral’ın babası bir süre düşündü. Sonra: “Peki,” dedi. “Rüstem Ağa sağ olsun. Davetlerine icabet ederiz.”
Maral’ın annesi de hazırlıklara başladı. Maral için temiz elbiseler hazırladı. Kendisi de en güzel kıyafetlerinden birini giydi.
Maral ise bu davetin nedenini herkesten daha iyi tahmin ediyordu. İçinde tatlı bir heyecan vardı. Rüstem’i yeniden görecek olmak onu da sevindiriyordu.
Bir süre sonra aile, at arabasına binerek konağın yolunu tuttu. Öğlene doğru konağa vardılar. Konağın büyük avlusuna girdiklerinde onları Rüstem’in babası ve annesi karşıladı. Rüstem de biraz geride durmuş, gelenleri bekliyordu.
Maral ile Rüstem’in gözleri buluştu. İkisinin de yüzünde belli belirsiz bir tebessüm oluştu.
Rüstem’in annesi Maral’ın annesinin elini tuttu. “Hoş geldiniz. Şeref verdiniz.”
Maral’ın annesi: “Hoş bulduk. Biz de davetinizden çok memnun olduk,” dedi.
Misafirler içeri buyur edildi. Bir süre dinlendikten sonra konağın avlusunda hazırlanmış olan büyük sofraya geçtiler.
Uzun bir sofra kurulmuştu. Çeşit çeşit yemekler, pilavlar, et yemekleri, salatalar, meyveler ve tatlılar sofrayı dolduruyordu. Herkes yerini aldı.
Rüstem’in babası, Maral’ın babasını yanına oturdu. “Yaylada hayat nasıl gidiyor?” diye sordu.
“Şükür, iyi gidiyor. Hayvanlar da iyi. Bu yıl yaylanın havası da güzel.”
Sohbet kısa sürede koyulaştı. Yaylanın havasından, hayvanlardan, tarlalardan, çiftlik işlerinden ve eski günlerden konuşuldu. Arada kahkahalar yükseliyordu.
Rüstem ise zaman zaman Maral’a bakıyor, Maral da fark ettirmeden ona göz ucuyla karşılık veriyordu.
Yemekten sonra erkekler avlunun bir köşesine çekildi. Kahveler geldi. Rüstem’in babası ile Maral’ın babası kahvelerini yudumlarken çiftlik ve yayla hayatı üzerine konuşmaya devam ettiler. Rüstem de onların yanında oturuyordu.
Kadınlar ise Rüstem’in annesinin öncülüğünde konağın içini gezmeye başladılar. Rüstem’in annesi Maral’ın annesine odaları, eski sandıkları, işlemeli örtüleri ve konağın yıllardır saklanan eşyalarını gösteriyordu.
Maral da annesinin yanında yürüyordu. Bir süre sonra Rüstem’in annesi, Maral’ın elini tutarak onu pencerenin önüne götürdü. “Bak kızım, burası da Rüstem’in odasına yakın olan bölüm. Eskiden bu odalarda ne hatıralar birikti, bir bilsen...”
Maral mahcup bir şekilde gülümsedi. Tam o sırada Rüstem’in annesi, Maral’ın annesine dönerek: “İnşallah Allah hayırlısı ile buraya güzel bir gelin nasip eder,” dedi.
Bunu söylerken önce Maral’ın, sonra annesinin gözlerinin içine baktı. Maral başını öne eğdi. Annesi ise bir an sustuktan sonra gülümseyerek: “İnşallah. Allah gönlünüze göre versin,” dedi.
Rüstem’in annesi bu cevabı duyunca rahatladı. “Benim gönlümden geçen de zaten güzel bir kızın bu konağa gelmesi.”
Maral’ın annesi, kızına baktı. Maral’ın yüzü kızarmıştı.
“Bizim de gönlümüzden geçen, kızımızın gittiği yerde mutlu olması,” dedi.
Bu sözlerin ardından iki kadın birbirlerinin ellerini tuttu. Artık açıkça söylenmese de iki taraf da ne konuşulduğunu biliyordu.
Akşamüstüne doğru misafirler için yeniden çaylar hazırlandı.
Rüstem, Maral’ın yanına yaklaşarak: “Bugün seni burada görmek beni çok mutlu etti,” dedi.
Maral hafifçe gülümsedi. “Ben de mutluyum.”
“Kolun nasıl?”
“Artık hiç ağrımıyor.”
Rüstem rahat bir nefes aldı. “Şükür.”
Bir süre sessiz kaldılar.
Sonra Maral: “Annemle babamın da senden memnun olduğunu biliyorum,” dedi.
Rüstem’in yüzünde umut dolu bir tebessüm belirdi. “Ben de bunu çok istiyorum.”
Maral başını kaldırıp Rüstem’in gözlerine baktı. “Peki ya sen?”
Rüstem hiç düşünmeden cevap verdi: “Benim gönlüm kararını çoktan verdi.”
Maral’ın yüzündeki tebessüm biraz daha belirginleşti.
O sırada uzaktan annesinin kendisine seslendiğini duydu. Maral giderken Rüstem’e dönüp: “Her şeyin hayırlısı olsun,” dedi.
Rüstem: “İnşallah,” diye karşılık verdi.
Günün sonunda Maral’ın ailesi konağa veda etmek için hazırlandı.
Rüstem’in babası, Maral’ın babasının elini sıktı. “Bugün bizi çok mutlu ettiniz. Bundan sonra da kapımız size her zaman açık.”
Maral’ın babası: “Sağ olun. Biz de çok memnun kaldık,” dedi.
Rüstem’in annesi Maral’ın annesine sarıldı. “İnşallah bir dahaki gelişinizde daha başka şeyler konuşuruz.” İki kadın birbirine bakarak gülümsedi. Bu sözün ne anlama geldiğini ikisi de biliyordu.
Rüstem, Maral ve ailesini at arabasına kadar uğurladı. Maral arabaya binerken son kez Rüstem’e baktı. Rüstem de ona baktı.
At arabası ağır ağır konağın avlusundan çıkıp uzaklaşırken Rüstem olduğu yerde kaldı.
Babası yanına gelip elini oğlunun omzuna koydu. “Ne düşünüyorsun oğlum?”
Rüstem gözlerini arabadan ayırmadan: “Sanırım gönlümün aradığı kızı buldum baba,” dedi.
Babası gülümsedi. “Öyleyse bundan sonrası gönül işi değil, usul işidir. Büyüklerin rızası alınır, hayırlısı istenir.”
Rüstem başını salladı. “İnşallah baba.”
O gece konağın üzerinde ay ışığı vardı.
Rüstem odasına çıktığında gözü yine odanın köşesinde duran ceylan postuna takıldı. Bir zamanlar avladığı o ceylan postuna uzun uzun baktı. Sonra aklına pınarın başında gördüğü ceylan geldi. O gün bir ceylanın peşine düşmüştü. Fakat kader, onu Maral’ın yoluna çıkarmıştı.
Rüstem kendi kendine gülümsedi: “Demek bazı avlar vurulmazmış... Bazı yollar ise insanı gönlünün sahibine götürürmüş.”
Ve o gece, uzun zamandır ilk kez, Maral’ı düşünerek huzur içinde uykuya daldı.
Birkaç gün sonra Rüstem, annesi ve babasıyla konağın geniş avlusunda oturuyordu. Akşamüstü güneşi yavaş yavaş alçalmış, avlunun taş duvarlarına uzun gölgeler düşmüştü. Hizmetliler bir yanda günlük işlerle uğraşıyor, konağın içinden çay kokuları geliyordu.
Rüstem’in annesi bir süre oğluna baktıktan sonra: “Bey, ne dersin? Biz de yaylaya gidip hem iadeyi ziyarette bulunalım hem de şu hayırlı işi konuşalım. Artık fazla bekletmenin anlamı yok,” dedi.
Rüstem başını kaldırıp annesine baktı. Bir şey söylemedi. Yüzünde hafif bir tebessüm vardı.
Babası oğlunun sessizliğini görünce gülümsedi. “Sen susuyorsan demek ki gönlün razı,” dedi. “Olur. Yarın sabah erkenden gidelim. Bu işi sıcağı sıcağına görüşelim. Hem aileler de birbirini daha fazla bekletmemiş olur.”
Rüstem’in annesi sevinçle: “Öyleyse hayırlısıyla yakında bizim konakta bir düğün var demektir,” dedi.
Rüstem utangaç bir şekilde başını önüne eğdi.
Babası kahkahayla güldü. “Bak hele, oğlanın yüzüne! Daha düğün olmadan gelin görünmeye başladı.”
Rüstem: “Baba, siz nasıl uygun görürseniz...” diyebildi.
Annesi oğlunun yanına oturup elini tuttu. “Biz senin gönlünü biliyoruz oğul. Allah hayırlısını nasip etsin.”
Ertesi sabah gün daha doğmadan konakta bir hareketlilik başladı. Atlar hazırlandı, yol azıkları ve hediyeler hazırlandı. Rüstem, annesi ve babası birlikte yaylanın yolunu tuttular.
Yaylaya vardıklarında Maral’ın ailesi onları büyük bir memnuniyetle karşıladı. Bu kez ziyaretin sebebini herkes biliyordu. Çadırın önünde karşılıklı oturuldu. Çaylar geldi, kahveler içildi. Önce hâl hatır soruldu, yaylanın durumundan konuşuldu. Sonra Rüstem’in babası sözü asıl meseleye getirdi. “Allah’ın izniyle bugün buraya hem iadeyi ziyarete hem de bir hayırlı iş konuşmaya geldik,” dedi.
Maral’ın babası başını öne eğerek: “Biz de sizin bu niyetle geleceğinizi tahmin ediyorduk,” dedi. “Allah gönlünüzü hoş etsin.”
Rüstem’in babası devam etti: “Bizim oğlanın gönlü Maral’a düştü. Biz de onun gönlünü kırmak istemeyiz. Eğer sizler de uygun görürseniz, kızınızı oğlumuza istemeye geldik.”
Çadırın içinde kısa bir sessizlik oldu. Maral’ın babası önce eşine, sonra kızına baktı. “Biz de Rüstem’i tanıdık. Gördük ki iyi niyetli, dürüst ve sorumluluk sahibi bir genç. Kızımızın da gönlünün onda olduğunu biliyoruz.”
Maral başını öne eğmiş, yüzü kızarmıştı.
Babası gülümseyerek: “Bizim de gönlümüz razıdır. Allah hayırlı etsin.”
Bu sözlerin ardından çadırın içinde yüzler güldü. Rüstem’in annesi Maral’ın annesine sarıldı. “Allah kızımızı bize, oğlumuzu da size hayırlı kılsın.”
Maral’ın annesi: “İnşallah. Bundan sonra iki aile değil, bir aile oluruz,” dedi.
Rüstem’in babası ayağa kalkarak Maral’ın babasının elini sıktı. “Öyleyse Allah’ın izniyle hayırlı olsun.”
Maral’ın babası da: “Hayırlı olsun,” diye karşılık verdi.
Kız isteme konuşmasının ardından çadırın önünde büyük bir hazırlık başladı. Maral’ın annesi, hazırladığı şerbetleri getirdi. Büyük bakır taslardan bardaklara kırmızı renkli şerbet dolduruldu.
Rüstem’in annesi, Maral’ın elinden tuttu. “Gelin kızım, bundan sonra sen de bizim kızımızsın,” dedi.
Maral mahcup bir tebessümle: “Sağ olun ana,” diye karşılık verdi.
Şerbetler dağıtıldı. Önce büyükler içti. Sonra Rüstem ile Maral’a şerbet uzatıldı. Rüstem bardağı eline aldı. Maral’a baktı. Maral da ona baktı. İkisinin de yüzünde mutluluk vardı. Rüstem bir yudum aldı. Maral da şerbetinden içti.
Çadırın içinde: “Allah mesut etsin!” “Allah bir yastıkta kocatsın!” “Allah ağızlarının tadını bozmasın!” sesleri yükseldi.
Çocuklar sevinçle çadırların arasında koşuşturuyor, kadınlar birbirlerine sarılıyor, erkekler tokalaşıyordu. Artık bu iş sözden çıkmış, nişan ve düğün hazırlıklarına dönüşmüştü.
Konağa dönüldüğünde de hazırlıklar hemen başladı. Rüstem’in annesi sandıkları açtı, çeyiz için ayrılan kumaşları, örtüleri ve işlemeleri çıkardı. Maral için neler hazırlanacağı tek tek konuşuldu.
Babası ise düğünün yapılacağı günü ve davet edilecekleri düşünmeye başladı. Kâhya, çiftlikte yapılacak hazırlıkları düzenlemekle görevlendirildi. Aşçılara düğün yemeği için hazırlıklara başlamaları söylendi. Konağın avlusu temizlenecek, misafirler için sofralar kurulacak, yayladan ve çevre köylerden gelecek konuklar için yerler hazırlanacaktı.
Maral’ın ailesi de yaylada kendi hazırlıklarına başladı. Çadırların önünde günlerce hareketlilik yaşandı. Kadınlar çeyiz hazırlıyor, genç kızlar yemenileri ve işlemeleri düzenliyor, erkekler düğün için yapılacak işleri konuşuyordu.
Rüstem ise bütün bu hazırlıkların içinde kendisini başka bir dünyada hissediyordu. Bir zamanlar yalnız başına Torosların tepelerine çıkan, yayını ve okunu alıp av peşinde koşan Rüstem’in hayatı değişmişti. Artık peşinden gittiği şey bir av değildi. Gönlünü kaptırdığı Maral’dı.
Pınarın başında bir ceylanın gözleriyle başlayan hikâye, şimdi iki ailenin gönül birliğiyle bir düğüne doğru ilerliyordu. Torosların eteklerinde düğün hazırlıkları başlarken, konağın avlusunda da günler sonra kurulacak büyük sofranın hayali kurulmaya başlamıştı.
Herkesin dilinde aynı dilek vardı: “Allah tamamına erdirsin.”
Ve Rüstem’in gönlünde tek bir isim vardı: Maral...


































