SON DAKİKA
Reklam

CANIM ACIYOR

CANIM ACIYOR
A- A+
Reklam

Kerem, evin en büyük oğluydu. Askerlik görevini tamamlayıp eve döndüğünde, babasını hastalık nedeniyle yatağa mahkûm bir hâlde buldu. Kendisinden bir yaş küçük kız kardeşi Mehtap ile ondan küçük kardeşi Erdal, aile bütçesine katkı sağlayabilmek için bulabildikleri her işte çalışıyordu. Annesi Sevda ise tüm zorluklara rağmen ailesini ayakta tutmaya çalışan güçlü bir kadın olarak yaşam mücadelesini sürdürüyordu.

Kerem, evin en büyük evladı olmanın bütün sorumluluğunu omuzlarında hissediyordu. Babasının hastalığı nedeniyle çalışamaz hâle gelmesi, ailenin geçim yükünü neredeyse tamamen onun üzerine bırakmıştı. Askerden döner dönmez iş aramaya başladı; ancak o dönemde iş bulmak sandığı kadar kolay değildi. Günlerce kapısını çalmadığı yer, görüşmediği kimse kalmadı. Sonunda tanıdıklarından, eşten dosttan ve arkadaşlarından borç para toplayarak küçük bir pazar tezgahı açtı.

Sabahın ilk ışıklarıyla çıktığı pazardan, akşam hava karardıktan sonra dönüyordu. Gün boyu verdiği emeğin karşılığında kazandığı paranın bir kısmıyla aldığı borçları yavaş yavaş ödüyor; kalanıyla da evin mutfak masrafını, faturalarını ve kardeşlerinin ihtiyaçlarını karşılamaya çalışıyordu. Omuzlarına yüklenen bu ağır sorumluluk, her geçen gün onu biraz daha yıpratıyordu.

Zamanla geçim derdi, Kerem'in bütün hayallerini gölgeledi. Kendi yuvasını kurmayı, evlenmeyi ya da geleceğe dair planlar yapmayı aklından bile geçiremiyordu. Hayat onun için sadece çalışmak, borç ödemek ve ailesini ayakta tutabilmekten ibaretti. Bunları düşündükçe canı acıyordu.

Sürekli yaşadığı maddi sıkıntılar ve bitmek bilmeyen yorgunluk, karakterini de değiştirmeye başlamıştı. Eskiden daha anlayışlı ve sakin olan Kerem; artık en küçük olayda öfkelenen, sinirlerine hâkim olmakta zorlanan birine dönüşüyordu. Her akşam eve geldiğinde günün yorgunluğundan söz ediyor, çoğu zaman kardeşlerine karşı sert ve buyurgan bir tavır sergiliyordu.

Mehtap ile Erdal ise ağabeylerinin bu tavrına karşı çıkmıyorlardı. Onun bütün yükü tek başına taşıdığını biliyor, evin büyüğü olmasının verdiği otoriteye saygı duyuyorlardı. İçlerinde kırgınlıklar birikse de bunları dile getirmiyor, sessizce kabulleniyorlardı. Her biri kendi içinde acısını yaşıyor; aynı evin çatısı altında konuşulmayan duygular, gün geçtikçe aile fertlerinin arasına görünmez duvarlar örüyordu.

Aylar sonra babasının vefatı, Kerem'in omuzlarındaki yükü daha da ağırlaştırdı. Babasını toprağa verdikleri gün, yalnızca bir evlat olarak acı yaşamamış; aynı zamanda ailenin tek dayanağı olma sorumluluğunu da bütünüyle üstlenmişti. İçindeki acıyı kimseye göstermemeye çalışıyor, ailesini bir arada tutabilmek için her zamankinden daha fazla mücadele ediyordu.

Fakat bu ağır sorumluluk zamanla onun ruhunu yormaya başladı. Geçim sıkıntısı arttıkça tahammülü azalıyor, kardeşlerinin bulabildikleri geçici işlerden kazandıkları parayı yetersiz görüyordu. Artık sık sık, "Bu evi ben ayakta tutuyorum. Asıl parayı ben kazanıyorum," diyerek onların emeklerini küçümsüyor, istemeden de olsa kalplerini kırıyordu. Mehtap ile Erdal ise ağabeylerinin bu sözlerine karşılık vermiyor, içinde bulunduğu zorlukları bildikleri için sessiz kalmayı tercih ediyorlardı.

Bir gün mahalleden Ahmet; annesi ve babasıyla birlikte Keremlerin evine misafir olarak geldi. Gelişlerinin sebebi kısa süre sonra anlaşıldı; Ahmet ve ailesi Mehtap'ı istemeye gelmişti. Kerem, Ahmet'in tavır ve davranışlarını pek beğenmiyordu; içinde bazı tereddütler vardı. Ancak diğer taraftan, evdeki maddi yükün biraz olsun hafifleyeceğini düşünüyor; en önemlisi de kız kardeşinin yeni kuracağı yuvada belki de kendi evlerinden daha huzurlu ve rahat bir hayat yaşayabileceğine inanmak istiyordu.

Bu düşünceler ağır bastı. Aile büyüklerinin de uygun görmesiyle isteme gerçekleşti, söz kesildi. Hazırlıklar fazla uzatılmadı. Kısa bir süre sonra yapılan mütevazı bir düğünle Mehtap, gözyaşları ve dualar eşliğinde baba ocağından uğurlandı. Kerem, kardeşini yeni yuvasına gönderirken hem bir büyük olarak görevini yerine getirmenin huzurunu yaşıyor hem de içinde tarif edemediği bir burukluk hissediyordu. Çünkü o gün yalnızca kız kardeşini değil, çocukluğundan kalan en değerli hatıralardan birini de baba evinden uğurlamıştı. Annesi Sevda tüm bu olanları sessizce izliyor, gerektiğinde müdahale ediyordu. Onun içi daha çok acıyordu ama belli etmemeye çalışıyor, dik durmaya gayret ediyordu.

Mehtap'ın evlenmesinden sonra evde Kerem, annesi Sevda ve kardeşi Erdal kalmıştı. Kerem, Erdal'ın sürekli bir işte çalışamamasından rahatsızdı. Bir gün onu karşısına alarak bundan sonra kendi yanında çalışacağını; hem işi öğreneceğini hem de evin geçimine daha fazla katkı sağlayacağını söyledi. Erdal da ağabeyinin bu teklifini istemeyerek de olsa kabul etti. Çünkü abisinin artık çekilmez birisi olduğunu biliyordu ama buna katlanmak zorundaydı.

Artık her sabah gün doğmadan birlikte uyanıyor, sebze ve meyve haline gidiyor, ardından pazardaki tezgahlarını açıyorlardı. Gün boyu güneşin altında çalışıyor, akşam yorgun ama alın teriyle kazandıkları parayla eve dönüyorlardı. Kerem, yıllar içinde aldığı borçların tamamını ödemeyi başarmıştı. Kazandıkları para zengin bir hayat yaşamalarına yetmiyordu ama en azından evin ocağı tütüyor, kimse aç kalmıyordu.

Aradan geçen yıllar Kerem'i hem olgunlaştırmış hem de yormuştu. Yaşı ilerliyor, omuzlarındaki yük ise hiç hafiflemiyordu. Annesi Sevda, fırsat buldukça oğluna artık kendi hayatını da düşünmesi gerektiğini söylüyor, "Yuvan olsun, sen de mutlu olmayı hak ediyorsun," diyerek evlenmesini istiyordu.

Kerem ise bu sözleri her duyduğunda öfkeleniyordu. "Bu şartlarda evlilik mi olur anne? Daha evin yükü sırtımdan inmemişken nasıl yuva kurayım?" diyerek konuşmayı kısa kesiyor, konunun açılmasını bile istemiyordu.

Oysa öfkesinin altında bambaşka duygular gizliydi. O da herkes gibi sevdiği biriyle evlenmeyi, sıcak bir yuva kurmayı, kendi çocuklarının sesini duymayı hayal ediyordu. Ancak ailesini geride bırakarak yalnızca kendi mutluluğunu düşünmeyi vicdanına sığdıramıyordu. Bu yüzden hayallerini her defasında içine gömüyor, zamanın belki bir gün şartları değiştireceğini umut ediyordu.

Fakat bastırdığı her arzu, içinde yeni bir kırgınlığa dönüşüyordu. Yıllardır taşıdığı sorumluluk, bitmek bilmeyen yorgunluk ve ertelediği hayalleri; onu gün geçtikçe daha sinirli, daha tahammülsüz bir insana dönüştürüyordu. Evde en küçük bir aksaklık bile öfkesini tetiklemeye yetiyor; sert tavırları nedeniyle annesi ve Erdal, çoğu zaman onun yanında rahat davranamıyordu. Aynı çatı altında yaşıyor olsalar da Kerem'in içindeki fırtına evin huzurunu sessizce gölgeliyordu.

Günlerden bir gün, Kerem ile Erdal pazarda geçen uzun ve yorucu bir günün ardından akşam vakti eve döndüler. Kerem, kapıdan içeri girdiğinde divanın üzerinde oturan kız kardeşi Mehtap'ı gördü. Mehtap, kucağındaki küçük çocuğuna sessizce mama yediriyordu. Yüzündeki yorgunluk ve gözlerindeki hüzün, daha ilk bakışta dikkat çekiyordu.

Kerem şaşkınlıkla, "Hoş geldin Mehtap," dedi. Ardından etrafına bakınarak, "Ahmet nerede? Gelmedi mi? Ne zaman gelecek?" diye sordu.

Mehtap, başını öne eğdi. Birkaç saniye sessiz kaldıktan sonra kararlı ama kırgın bir sesle, "O gelmeyecek ağabey... Ben de artık o eve dönmeyeceğim. Bundan sonra burada kalacağım," dedi.

Bu sözler Kerem'in öfkesini bir anda alevlendirdi. Yorgunluğun da etkisiyle sesi yükseldi: "Ne demek dönmeyeceksin? Öyle şey mi olur! Evli barklı kadınsın. Kocanın evine döneceksin!" diye bağırdı.

Aslında Kerem, uzun zamandır Ahmet ile Mehtap arasında huzursuzluklar yaşandığını biliyor; Ahmet'in zaman zaman kardeşine kötü davrandığını, onu üzdüğünü çevreden duyuyor, hatta bazı olaylara kulak misafiri oluyordu. Ancak her defasında, "Karı koca arasına girilmez. Gün gelir araları düzelir, arada kalan biz oluruz," diye düşünerek sessiz kalmayı tercih etmişti.

Fakat o akşam Mehtap'ın yüzüne baktığında, artık yaşananların sıradan aile tartışmaları olmadığını hissetti. Kardeşinin gözlerindeki korku, bitkinlik ve çaresizlik her şeyi anlatıyordu. Kerem, yine de öfkesini bastıramadı. "Ne olursa olsun, yuvan orası," diyerek itiraz etmeyi sürdürdü.

Mehtap ise gözlerinden süzülen yaşlara aldırmadan, hayatında belki de ilk kez ağabeyinin gözlerinin içine bakarak konuştu: "Sokaklarda kalırım... Gerekirse aç kalırım. Ama o eve bir daha dönmem. İster dileneyim ister perişan olayım; bana yaşattıklarından sonra o kapıdan bir daha içeri adım atmayacağım."

Bu sözler odanın içine ağır bir sessizlik bıraktı. Kerem ilk kez kardeşinin sesindeki korkudan çok kararlılığı duyuyordu. Mehtap'ın bu kadar kesin konuşması, yaşadığı acının tahmin ettiğinden çok daha büyük olduğunu gösteriyordu. O an, yıllardır "ev hâlidir" diyerek görmezden geldiği olayların, kardeşini dayanma sınırının çok ötesine taşıdığını acı bir şekilde anlamaya başladı.

O ana kadar sessizliğini koruyan annesi Sevda, birden söze karıştı. "Olmaz Kerem!" dedi kararlı bir sesle. "O hayırsız adam kızımı kapının önüne koymuş. Böyle bir durumda onu nasıl tekrar o eve göndermeyi düşünürsün? Ben buna razı olmam."

Annesinin bu kadar net ve tavizsiz konuşması Kerem'i şaşırttı. Bir yandan kardeşinin kararlı duruşu, diğer yandan annesinin itirazı karşısında söyleyecek söz bulamadı. Öfkesi yavaş yavaş yerini çaresizliğe bıraktı. Sonunda istemese de durumu kabullenmek zorunda kaldı.

Aslında bunun bir başka nedeni daha vardı: Kardeşi Erdal'ın askere gitmesine yalnızca iki hafta kalmıştı. Erdal birliğine teslim olduktan sonra annesi evde tamamen yalnız kalacaktı. Mehtap'ın annesinin yanında kalması, en azından ona hem arkadaşlık edecek hem de yalnızlığını paylaşacaktı.

Aradan çok geçmeden Mehtap, Ahmet'e boşanma davası açtı. Küçük çocuğunu da yanına alarak annesinin evine yerleşti. Günler birbirini kovalarken Erdal da vatani görevini yapmak üzere askere uğurlandı.

Erdal'ın gidişiyle birlikte Kerem'in yükü yeniden ağırlaşmıştı. Pazarda tek başına çalışıyor, akşam eve her zamankinden daha yorgun ve daha gergin dönüyordu. Mehtap, ağabeyinin her geçen gün biraz daha içine kapandığını, en küçük meselede öfkelendiğini fark ediyordu. Onun bu yükü tek başına taşımasının doğru olmadığını düşündü ve bir akşam konuşmaya karar verdi.

"Ağabey," dedi çekinerek, "ben de çalışmak istiyorum. Bir iş bulup evin geçimine katkıda bulunabilirim."

Kerem önce hiçbir şey söylemedi. Yüzündeki ifade bir anda değişmiş, kaşları çatılmıştı. Mehtap, sözlerine devam etti: "Aslında başka bir şey daha düşündüm. Erdal askere gitti. Sen artık pazarda tek başına çalışıyorsun. Her akşam ne kadar yorulduğunu görüyorum. Eğer uygun görürsen ben senin yanında çalışırım. Hem sana yardım etmiş olurum hem de dışarıda iş aramak zorunda kalmam."

Kerem uzun süre sessiz kaldı. Kardeşinin söylediklerini düşündü. İlk kez, Mehtap'ın yalnızca yardım isteyen biri değil, aynı zamanda aileye destek olmak isteyen güçlü bir kadın olduğunu fark etti. Sonunda derin bir nefes alarak, "Peki..." dedi, "olur." Ardından aklına ilk gelen soruyu sordu: "Peki ya çocuk? Ona kim bakacak?"

Mehtap, bu soruyu bekliyormuş gibi sakince cevap verdi: "Annem bakar ağabey. Ben çalışırken torununa seve seve göz kulak olur. Böylece hem sen yalnız kalmazsın hem de ben kendi ayaklarımın üzerinde durmaya başlarım."

Kerem, kardeşinin gözlerindeki kararlılığı görünce başını sessizce salladı. Belki de yıllar sonra ilk kez, omuzlarındaki yükü paylaşmaya gönüllü birinin varlığını hissediyordu.

Mehtap'ın pazarda Kerem'e yardım etmeye başlamasıyla birlikte Kerem'in omuzlarındaki yük biraz olsun hafiflemişti. Artık bütün sorumluluğu tek başına taşımıyor, akşam eve eskisi kadar bitkin dönmüyordu. Yıllardır sürekli ertelediği hayalleri yeniden aklına gelmeye başlamıştı. Belki de ilk kez, sadece ailesi için değil, kendisi için de bir gelecek kurabileceğini düşünüyordu.

Mahalle pazarının kurulduğu günlerde alışverişe gelen genç bir kız vardı; adı Sunay'dı. Kerem onu uzun zamandır tanıyordu. Sessiz, güler yüzlü ve ağırbaşlı tavırları her zaman dikkatini çekmişti. Sunay da tezgaha her uğradığında Kerem'e karşı duyduğu ilgiyi bakışları ve utangaç gülümsemesiyle belli ediyordu. Aralarında açıkça konuşulmuş hiçbir şey yoktup; ama ikisi de birbirlerinin varlığından haberdardı.

Bu sessiz yakınlaşmayı en iyi fark eden kişi ise Mehtap'tı. Sunay her pazara gelişinde ağabeyine takılır, gülerek, "Abi, bak... Seninki geliyor," derdi. Kerem ise her seferinde utanır, konuyu değiştirmeye çalışırdı.

Yine böyle bir pazar gününün akşamıydı. Eve dönmüşler, yemeklerini yemiş, çaylarını alıp salonda oturmuşlardı. Sevda Hanım, torunuyla yerde oyun oynuyor, evin içinde uzun zamandır hissedilmeyen sıcak bir aile havası yaşanıyordu.

Bir süre sessizlik hâkim oldu. Sonra Mehtap, elindeki çay bardağını sehpanın üzerine bıraktı ve gülümseyerek birden sordu: "Abi, Sunay'a ne zaman söyleyeceksin?"

Kerem, duyduğu soru karşısında bir an afalladı. "Neyi söyleyeceğim?" diye sordu şaşkınlıkla. "Ne Sunay'ı? Ne söylemesi?"

Mehtap kahkaha atarak, "Abi, beni kandıramazsın. Sen onu seviyorsun. Benim anladığım kadarıyla o da senden hoşlanıyor. Eğer sen söylemeye cesaret edemezsen, vallahi ben bir gün lafı açacağım," dedi.

Bu sözleri duyan annesi, önce Mehtap'a sonra Kerem'e baktı. Ortada kendisinin bilmediği bir mesele olduğunu anlamıştı. Dudaklarında hafif bir tebessüm belirdi. "Ne oluyor kızım?" diye merakla sordu.

Mehtap, pazarda uzun zamandır gözlemlediği her şeyi tek tek anlattı. Sunay'ın her gelişinde Kerem'i arayan bakışlarını, ağabeyinin onu görünce değişen hâlini ve ikisinin de birbirlerine karşı hislerini gizlemeye çalışmasını bir bir dile getirdi.

Annesi dikkatle dinledikten sonra oğluna dönerek yumuşak bir sesle konuştu: "Mehtap doğru söylüyor oğlum. Sen yıllardır bu ev için kendini feda ettin. Kardeşlerine babalık yaptın, yuvamızı ayakta tuttun. Ama insan sadece başkaları için yaşamamalı. Artık senin de mutlu olmaya, kendi yuvanı kurmaya hakkın var."

Kerem başını önüne eğdi. Yıllardır annesinin evlilikle ilgili her sözünde öfkelenmiş, sert cevaplar vermişti. Bu kez ise hiçbir şey söylemedi. Sessizce çayından bir yudum aldı. O sessizlik, aslında söylenmiş en uzun cevaptı. Çünkü Kerem ilk kez, annesinin ve kardeşinin söylediklerini reddetmiyor; yıllardır yüreğinin en derin köşesinde sakladığı hayali sessizce kabul ediyordu. Sunay'ın adı artık yalnızca bir hayal değil, belki de başlayacak yeni bir hayatın ilk adımıydı.

Aradan birkaç gün geçmişti. Mehtap'ın boşanma davasının görüleceği gün gelmişti. Kerem sabah erkenden hazırlanırken, "Bugün tezgah açmayalım. Mahkemeye birlikte gideriz," dedi.

Mehtap ise başını iki yana salladı. "Hayır ağabey. Sen işini bırakma. Ben annem ve oğlumla giderim. Senin bir günlük kazancın bile bizim için önemli."

Kerem önce itiraz etmek istediyse de kardeşinin kararlılığı karşısında sessiz kaldı. Mehtap; annesi Sevda ve küçük oğluyla birlikte adliyenin yolunu tuttu. Saatler süren bekleyişin ardından duruşma sona erdi. Hâkim kararını açıklamıştı: Mehtap ile Ahmet'in evliliği resmen sona ermişti. Küçük çocuğun velayeti anneye verilmiş, Ahmet'in de her ay düzenli nafaka ödemesine hükmedilmişti.

Adliye binasından çıktığında Mehtap'ın içinde birbirine karışmış duygular vardı. Bir yandan yıllarca emek verdiği yuvasının resmen yıkılmış olmasının hüznünü taşıyor, diğer yandan artık kimsenin baskısı altında yaşamayacağını bilmenin verdiği özgürlüğü hissediyordu. Yüzündeki buruk tebessüm hem kaybettiklerini hem de yeniden başlayacak hayatını anlatıyordu.

Annesiyle birlikte otobüs durağına doğru yürüdüler. Eve dönebilmek için dolmuş beklerken yanlarına elinde bir tomar bilet bulunan yaşlı bir piyango satıcısı yaklaştı. "Şansınızı denemek ister misiniz hanımefendi? Belki bugün talih size güler," dedi.

Mehtap önce nazikçe reddetmek istedi. Sonra bir an durdu ve kendi kendine gülümsedi. "Bugün hayatımın en önemli günlerinden biri," diye düşündü. "Belki gerçekten şansım dönmüştür. Büyük ikramiye çıkmasa da hiç olmazsa amorti çıkar." Çantasından birkaç lira çıkarıp satıcının uzattığı biletlerden birini çocuğuna çektirdi. Bileti dikkatlice çantasına koyarken bunun sadece küçük bir umut olduğunu düşünüyordu. Oysa henüz farkında değildi; eline aldığı o küçük kâğıt parçası, yalnızca kendi hayatını değil, bütün ailesinin kaderini değiştirecek olayların ilk adımı olacaktı.

Mehtap ile annesi adliyeden dönerken yol üzerindeki pazara uğradılar. Kerem, tezgahının başında müşterilerle ilgileniyordu. Mehtap yanına giderek mahkemenin sonuçlandığını, boşanmanın resmen gerçekleştiğini anlattı. "Annem eve gitsin," dedi, "ben burada sana yardım edeyim."

Kerem kardeşine baktı, sonra saatine göz attı. "Bugün gerek yok," dedi, "zaten pazarın kapanmasına birkaç saat kaldı. Siz eve gidin, dinlenin." Mehtap ısrar etmedi. Annesiyle birlikte akşam yemeği için birkaç eksiklerini alıp eve döndüler. Eve varır varmaz mutfağa girerek yemeği hazırlamaya başladılar.

Akşam Kerem eve geldiğinde sofrayı birlikte kurdular. Yemek boyunca Mehtap mahkemede yaşananları en ince ayrıntısına kadar anlattı. Kerem, kardeşinin artık hukuken de özgürlüğüne kavuşmuş olmasına seviniyor, bunu belli etmese de içten içe rahatlıyordu.

Yemekten sonra çaylar içilirken Mehtap'ın neşesi yerine gelmişti. Ağabeyine takılmadan duramadı. "Bugün seninki yine pazara geldi, değil mi?" diye gülerek sordu.

Kerem, çayından bir yudum aldı ama cevap vermedi. Mehtap gülmeye devam etti: "Abi, artık yeter. Git şu kızla konuş."

O ana kadar sessizce onları dinleyen annesi de söze karıştı. "Mehtap doğru söylüyor oğlum. Daha neyi bekliyor sun? Hayatını sürekli erteleyerek bir yere varamazsın."

Kerem bu kez itiraz etmedi. Hafifçe gülümsedi. "Tamam..." dedi, "konuşacağım." Bu tek kelime bile annesiyle Mehtap'ın yüzünü güldürmeye yetmişti.

Hafta sonu geldiğinde pazar kurulmadığı için Kerem evdeydi. Kahvaltının ardından Mehtap, elinde küçük bir kâğıt parçasıyla ağabeyinin yanına geldi. "Al bakalım."

Kerem kâğıdı eline alıp şaşkınlıkla baktı. "Bu ne?"

"Sunay'ın telefon numarası."

Kerem'in gözleri büyüdü. "Sen neler yapıyorsun böyle kız?"

Mehtap muzip bir gülümseylemeyle, "Merak etme. O da senin aramanı bekliyor," dedi.

Kerem başını iki yana sallayarak gülümsedi. "Sen gerçekten işleri karıştırmayı seviyorsun." Yine de kâğıdı cebine koydu ve odasına geçti. Elindeki telefona uzun süre baktı. Defalarca numarayı çevirmek istedi, sonra vazgeçti. Nihayet derin bir nefes alarak arama tuşuna bastı. Karşı taraftan gelen utangaç "Alo..." sesiyle heyecanı daha da arttı.

İlk dakikalarda ikisi de ne söyleyeceğini bilemedi. Kısa süren sessizliklerin ardından sohbet yavaş yavaş akmaya başladı. Günlük hayattan konuştular, yıllardır birbirlerini uzaktan tanıdıklarını fark ettiler. Sonunda öğleden sonra buluşmak için sözleştiler.

Telefonu kapattığında Kerem'in yüzünde yıllardır görülmeyen bir heyecan vardı. Şimdi onu başka bir telaş sarmıştı. "Ne giyeceğim ben?" diye kendi kendine söylenirken Mehtap kapının önünde belirdi: "Onu da düşündüm ağabey."

Kerem şaşkınlıkla kardeşine baktı. Mehtap, "Dolabında sana hazırladığım kıyafetler asılı duruyor. Gömleğini, pantolonunu, hatta ayakkabılarını bile seçtim. Sen sadece hazırlanıp git," dedi.

Kerem istemsizce gülümsedi. Belki de uzun yıllardan sonra ilk kez bu kadar mutlu hissediyordu. "Teşekkür ederim kardeşim," dedi. Kısa bir süre sonra hazırlanıp aynanın karşısında son kez kendine baktı. Derin bir nefes aldı, evden çıktı ve kalbi heyecandan hızla çarparken Sunay'la buluşacağı yere doğru yürümeye başladı. Belki de bu yürüyüş, hayatının en önemli yolculuklarından biriydi.

O günden sonra Kerem ile Sunay'ın hayatında bambaşka bir dönem başladı. Pazar kurulmadığı hafta sonlarında buluşuyor; bazen bir parkta uzun yürüyüşler yapıyor, bazen bir çay bahçesinde saatlerce sohbet ediyorlardı. Mahalle pazarının kurulduğu günlerde ise Sunay alışveriş bahanesiyle Kerem'in tezgahına uğruyor, birkaç dakikalık sohbet bile ikisine gün boyu yetecek mutluluğu veriyordu. Günler geçtikçe birbirlerini daha iyi tanıyor, paylaştıkları her an aralarındaki bağı biraz daha güçlendiriyordu. Artık ikisi de hafta sonlarını ve mahallede kurulan pazar günlerini sabırsızlıkla bekler olmuştu. Birlikte kuracakları yuvanın hayalini kuruyor, gelecekten umutla söz ediyorlardı.

Sonunda beklenen gün geldi. Kerem sabah erkenden hazırlanmıştı. Üzerinde yıllardır sadece özel günlerde giydiği takım elbisesi vardı. Elinde özenle seçilmiş bir çiçek buketi ve bir kutu çikolata bulunuyordu. Annesi Sevda ile Mehtap da en güzel kıyafetlerini giymiş, büyük bir heyecan içinde Sunay'ın evine gitmek üzere hazırlanmışlardı.

Sunay'ın evinde iki aile sıcak ve samimi bir ortamda bir araya geldi. Kahveler içildi, tatlı sohbetler edildi. Büyüklerin hayır duaları eşliğinde yüzükler takıldı, söz kesildi. O gün, iki gencin birbirlerine verdikleri söz kadar iki ailenin de birbirine gönülden bağlandığı güzel bir gün olarak hafızalara kazındı.

Söz merasiminden sonra düğün hazırlıkları başladı. Bir yandan düğün tarihi belirleniyor, diğer yandan oturacakları ev ve alınacak eşyalar konuşuluyordu. Maddi imkânları sınırlı olduğu için her harcama dikkatle planlanıyordu.

Bir akşam Kerem, ailesiyle otururken düşüncesini dile getirdi: "Benim bir önerim var," dedi. "Erdal askerden dönene kadar düğün yapmayız. Aldığımız eşyaları buraya koyarız. Nasıl olsa ev geniş. Erdal gelince de kendi evimize taşınırız. Böylece eşyaları yeni eve hemen taşımak zorunda kalmayız. Kiraya vereceğimiz parayı da evimizin eksiklerini tamamlamak için kullanırız." Düğün günü de Erdal’ın terhis olacağı ayın sonuna kararlaştırıldı.

Sunay bu öneriyi anlayışla karşıladı. Sevda Hanım ve Mehtap da bunun en doğru karar olduğuna inanıyordu. Böylece hem maddi yük biraz hafifleyecek hem de yeni yuvalarını daha rahat kurabileceklerdi.

Kerem için hayat yeniden yoğunlaşmaya başlamıştı. Düğün masrafları, ev eşyaları ve gelecek planları onu daha çok çalışmaya zorluyordu. Sabahın ilk ışıklarıyla pazara gidiyor, akşam geç saatlerde Mehtap'la birlikte eve dönüyordu. Yoruluyordu ama bu kez sırtındaki yükün anlamı farklıydı. Eskiden yalnızca ailesinin geçimini sağlamak için mücadele ederken şimdi kendi geleceği için de emek veriyordu. Bu düşünce bütün yorgunluğunu hafifletiyordu.

Annesi ve Mehtap da Kerem'deki değişimi fark etmişti. Eskisi gibi evde asık suratla dolaşmıyor, en küçük meseleye öfkelenmiyordu. Sofrada zaman zaman gülümsüyor, şakalaşıyor, hatta yıllardır unutulmuş kahkahaları yeniden evin duvarlarında yankılanıyordu. Uzun yıllar boyunca omuzlarında taşıdığı ağır sorumlulukların arasından sonunda umut filizlenmişti. Kerem, ilk kez geleceğe korkuyla değil, mutlulukla bakıyordu. O artık yalnızca ailesi için yaşayan bir adam değil; kendi yuvasını kurmaya hazırlanan, sevdiği kadınla yeni bir hayata adım atacak olan mutlu bir adamdı.

Erdal'ın terhis olmasına yalnızca bir hafta kalmıştı. Evde düğün telaşı iyice hızlanmıştı. Kerem ile Sunay, fırsat buldukça çarşıya çıkıyor; kimi zaman yeni evleri için sipariş verdikleri eşyaları kontrol ediyor, kimi zaman da eksik kalan küçük ihtiyaçları tamamlıyorlardı. Her alışverişten sonra kuracakları yuvanın hayalini biraz daha büyütüyorlardı.

Pazardaki işlerin büyük kısmı artık Kerem ile Mehtap'ın omuzlarındaydı. Yine yoğun geçen günlerden biriydi. Mehtap, kasadaki dolmalık biberleri tezgâha boşaltıp özenle dizmeye başladı. Kasayı ters çevirdiğinde, altına serilmiş eski bir gazete de biberlerle birlikte yere düştü. Gazeteyi alıp kenara koyacakken gözü bir sütuna ilişti. Bu, Millî Piyango çekiliş sonuçlarının yayımlandığı sayfaydı. Bir anda mahkeme günü dolmuş durağında aldığı piyango bileti aklına geldi. "Allah Allah... O bileti aylardır hiç kontrol etmedim," diye kendi kendine gülümsedi.

Çantasının en dip köşesinde unuttuğu bileti aramaya başladı. Birkaç dakika sonra buruşturulmuş hâlde buldu. Önce gazetenin tarihine baktı. Tarih, çekilişten sonraki günün tarihiydi. "Ne tuhaf tesadüf..." diye mırıldandı.

Gazeteyi tezgahın üzerine serdi, bileti eline aldı ve numaraları kontrol etmeye başladı. İlk olarak amortiye baktı. "Yok..." Sonra küçük ikramiyelere geçti, onlar da çıkmamıştı. Umudu kırılmıştı. Gazeteyi kapatacakken bir an durdu. "Dur bakalım... Madem başladım, sonuna kadar kontrol edeyim," dedi. Bu kez listeyi aşağıdan yukarıya doğru incelemeye başladı. Her satırda umut biraz daha azalıyor, "Nasıl olsa çıkmamıştır," diye düşünüyordu.

En sonunda sıra büyük ikramiyeye geldi. Gazetenin en üstünde iri puntolarla yazılmış numarayı okudu. Bir an bilete bakmadı, sadece numarayı zihnine kazımaya çalıştı. Sonra bileti eline aldı. İlk rakam... Aynıydı. İkinci rakam... Yine aynı. Üçüncü... Dördüncü... Mehtap'ın kalbi hızla çarpmaya başladı. "Ne oluyor bana?" diye fısıldadı. Numaraların tamamını tek tek karşılaştırdı. Bitirdiğinde elleri titriyordu. Hayır... Olması mümkün değildi. Hemen yeniden kontrol etti. Sonra bir kez daha... Ve bir kez daha... Her seferinde aynı sonuç çıkıyordu. Gazetedeki büyük ikramiye numarası ile elindeki bilet birebir aynıydı.

O an dünya sanki durmuştu. Kulakları uğulduyor, etrafındaki insan sesleri giderek uzaklaşıyordu. Nefesi daraldı, dizlerinin bağı çözüldü. Yakınındaki boş kasanın üzerine güçlükle oturdu.

Kerem ise birkaç metre ötede müşterilerle ilgileniyor, kardeşinin yaşadığı heyecandan habersiz sebze tartmaya devam ediyordu. Mehtap, kimsenin fark etmemesine dikkat ederek gazeteyi ve piyango biletini katladı. Büyük bir özenle çantasına koydu; ardından çantayı, ilk kez tezgahın altına koymayıp boynuna astı.

Bu hareket Kerem'in dikkatini çekti. "Hayırdır Mehtap?" diye sordu. "Niye boynuna astın çantayı?"

Mehtap, heyecanını belli etmemeye çalışarak gülümsedi. "Hiç ağabey. İçinde bileziklerim var. Ne olur ne olmaz, gözümün önünde dursun istedim."

Kerem, aldığı cevapla yetinip yeniden müşterilere döndü. Mehtap ise derin bir nefes aldı. İçi içine sığmıyordu. "Gerçekten büyük ikramiye bana mı çıktı?", "Ya yanlış baktıysam?", "Şimdi söylesem mi?", "Yok... Eve gidince söylemeliyim. Önce sakinleşmeliyim," diyerek kendi kendine bu düşüncelerle mücadele ederken zamanın nasıl geçtiğini anlayamadı. Bir süre sonra yeniden müşterilerle ilgilenmeye başladı. Dışarıdan bakıldığında her zamanki Mehtap gibiydi ama içinde adeta fırtınalar kopuyordu.

Akşam hava kararmaya başladığında tezgahlarını topladılar. Kasaları komşu tezgahın sahibinin kamyonetine yerleştirip evin yolunu tuttular. Mehtap'ın yüzündeki neşe artık gizlenemeyecek kadar büyümüştü. Yol boyunca çocuklar gibi heyecanlıydı.

Kerem birkaç kez şaşkınlıkla kardeşine baktı. "Hayırdır?" diye sordu. "Bugün çok neşelisin."

Mehtap, sırrını daha fazla belli etmemek için gülümseyerek, "Abi..." dedi, "eve gidince sana çok büyük bir sürprizim var."

Kerem merakla kardeşine baktı. "İyi bir şeydir inşallah."

Mehtap, çantasını eliyle sıkıca kavradı. "Merak etme ağabey..." dedi, "bu sürpriz, hepimizin hayatını değiştirecek kadar büyük."

Eve geldiklerinde her zamanki gibi ayakkabılarını kapının önünde çıkarıp salona geçtiler. Sevda Hanım, torunuyla birlikte halının üzerinde oyun oynuyordu. Kerem, her zamanki yorgun hâliyle koltuğa otururken Mehtap'ın tavırları bir anda değişti. Hiçbir şey söylemeden önce annesine sımsıkı sarıldı. Sonra eğilip oğlunu kucağına aldı. Küçük çocuğu havaya kaldırıp öpmeye başladı. Ardından salonun ortasında onunla birlikte dönüyor, kahkahalar atıyordu. Sanki yıllardır içinde biriken bütün acılar bir anda yerini tarifsiz bir sevince bırakmıştı.

Kerem şaşkınlıkla kardeşini izledi. "Bu kız sonunda kafayı yedi galiba..." diye mırıldandı. Sonna annesine baktı. Sevda Hanım da en az onun kadar şaşkındı. O da soran gözlerle önce Kerem'e, sonra Mehtap'a baktı. İkisi de ne olduğunu anlamamış gibi birbirlerine omuzlarını silkti. Mehtap ise hâlâ gülüyor, oğlunu öpüyor, yerinde duramıyordu.

Sonunda Kerem dayanamadı. "Yeter artık Mehtap!" diye sesini yükseltti. "Ne oluyor sana? Nedir bu hâlin? Bir anlatsana!"

Mehtap derin bir nefes aldı. Çocuğunu yavaşça yere indirdi. Yüzündeki kocaman gülümsemeyle bir anda bütün gücüyle bağırdı: "Zengin olduk ağabey!"

Kerem duyduklarına inanamadı. "Ne diyorsun sen?"

Mehtap boynundaki çantayı çıkardı. İçinden dikkatlice katlanmış eski gazete sayfasını ve piyango biletini çıkardı. Titreyen elleriyle ağabeyine uzattı. "Bak..." dedi, "önce büyük ikramiye numarasını oku."

Kerem gazeteyi aldı. Gazetedeki büyük ikramiye numarasını dikkatlice okudu. Sonra bileti eline aldı. Tüm rakamlar aynıydı. Artık nefesini tutmuştu. Son rakamı tekrar kontrol etti, eli titremeye başladı. "Olamaz..." diye fısıldadı. Bir kez daha kontrol etti. Gazetedeki büyük ikramiye numarası ile Mehtap'ın verdiği biletteki numara birebir aynıydı.

Kerem'in gözleri doldu. Bir anda yüksek sesle, "Yaşasın!" diye bağırdı. Kardeşine sımsıkı sarıldı. İkisi de sevinçten ağlıyor, gülüyor, ne yapacaklarını bilemiyorlardı.

Sevda Hanım hâlâ olanları anlamaya çalışıyordu. "Ne oldu çocuklar? Biri bana da anlatsın."

Mehtap heyecandan nefes nefese konuşmaya başladı: "Anne... Hatırlıyor musun? Mahkeme günü adliyenin önünde bir piyango bileti almıştım."

Sevda Hanım bir an düşündü. Sonra gözleri büyüdü: "Evet... Hatırladım."

"İşte o bilet bu. Ben onu çantamda unutmuşum. Bugün tesadüfen pazarda kasanın altındaki gazetede çekiliş sonuçlarını görünce aklıma geldi. Kontrol ettim..." Sözünün devamını getiremedi; gözlerinden sevinç gözyaşları süzülüyordu.

Kerem onun yerine tamamladı: "Ve... Büyük ikramiye bize çıktı." O anda Sevda Hanım da çocuklarına sarıldı.

Yıllarca yokluk içinde yaşayan bu aile, ilk kez geleceğe bu kadar umutla bakıyordu. Salonda kahkahalar, gözyaşları ve dualar birbirine karışmıştı. O gece sofraya oturdular ama kimsenin lokma yiyecek hâli yoktu; yemekler olduğu gibi kaldı. Saatler boyunca hayaller kurdular. Önce borçsuz, huzurlu bir hayat... Sonra Erdal'ın dönüşü... Kerem ile Sunay'ın düğünü... Mehtap'ın çocuğunun iyi bir eğitim alması... Annesinin yıllardır özlemini çektiği rahat bir yaşam... Her biri farklı bir hayal anlatıyor, diğerleri umutla dinliyordu.

Saatler ilerledikçe heyecan yerini tatlı hayallere bırakmıştı. Salondaki herkes gelecekle ilgili planlar yapıyor, yıllardır kurmaya cesaret edemedikleri düşleri ilk kez yüksek sesle dile getiriyordu.

Sessizliği bu kez Mehtap bozdu. "Benim aklımda bir fikir var," dedi. Herkes merakla ona döndü. "Üç katlı bir bina alabiliriz. Ya da boş bir arsa bulup kendimiz yaptırabiliriz."

Kerem gülümseyerek, "Anlat bakalım, dinliyoruz," dedi.

Mehtap heyecanla anlatmaya devam etti: "Binanın alt katını büyük bir market yaparız. Sen artık pazarlarda sürünmezsin ağabey. Kendi işimizin patronu oluruz. Sabahın köründe hale gitmek, akşam geç saatlere kadar tezgah toplamak zorunda kalmazsın." Sonra annesine bakarak sözlerini sürdürdü: "Ben annemle aynı binada otururum. Hem birbirimize destek oluruz hem de oğlum anneannesiyle büyür." Bir an durdu, sonra gülümseyerek Erdal'ı da hayallerine kattı: "Erdal askerden gelince o da evlenir. Ona da bir daire veririz, kendi yuvasını kurar."

Son olarak gözlerini Kerem'e çevirdi. Kerem, biraz önce telefon edip eve çağırdığı Sunay'la kanepede yan yana oturuyordu; müjdeyi Sunay'a da vermişlerdi. "Sen de Sunay'la birlikte kendi dairenizde oturursunuz. Marketi de birlikte işletiriz. Böylece hepimiz aynı binada oluruz ama herkesin kendi düzeni, kendi hayatı olur."

Kerem kardeşini dikkatle dinliyordu. Mehtap'ın anlattıkları sadece bir bina değil, yıllardır özlemini çektikleri aile düzeniydi.

Sevda Hanım'ın gözleri doldu. "Allah'ım..." diye mırıldandı, "yıllardır tek duam çocuklarımın huzur içinde yaşamasıydı."

Kerem derin bir nefes aldı. "Mehtap..." dedi, "ilk defa geleceği düşünürken korkmuyorum. Canım da acımıyor."

Sunay da sessizce gülümsedi. Kuracakları yuvanın artık yalnızca bir hayal olmadığını hissediyordu. O gece saatlerce konuştular. Herkes farklı bir ayrıntı ekliyor, yeni fikirler ortaya atıyordu. Yıllarca yoksulluğun gölgesinde yaşayan bu aile; ilk kez sahip oldukları parayı nasıl harcayacaklarını değil, birlikte nasıl daha güzel bir hayat kurabileceklerini konuşuyordu.

Hikayenizin devamını da imla, noktalama ve yazım kurallarına uygun olarak tamamen düzenledim. Kopuk satırları birleştirerek anlatımı akıcı ve okunması kolay bir yapıya kavuşturdum.

O evin içinde artık yalnızca zengin olmanın sevinci değil, emekle örülmüş bir hayatın sonunda doğan umut vardı. Çünkü onlar için gerçek servet, aynı çatı altında birbirlerine sımsıkı bağlı kalabilmekti. Kazandıkları ikramiye ise bu bağlılığın üzerine kurulacak yeni hayatın kapısını aralayan bir anahtardan başka bir şey değildi.

Aradan yıllar geçti. O gece salonda kurulan hayaller, birer birer gerçeğe dönüşmeye başladı. Önce ikramiye güvence altına alındı. Kerem, yıllardır yokluk içinde yaşamanın verdiği temkinli karakteriyle hareket etti. Parayı savurmak yerine her adımı düşünerek attı. Mehtap'ın çizdiği yol haritasını birlikte geliştirdiler.

Kısa süre sonra geniş bir arsaya üç katlı, sağlam bir bina yaptırdılar. Binanın zemin katını, mahallenin en büyük marketlerinden biri hâline getirdiler. Yıllarca yağmurda, çamurda, yaz sıcağında pazarcılık yapan Kerem; artık sabah dükkânının kepengini huzurla açıyor, akşam da ailesiyle aynı huzur içinde kapatıyordu.

Kerem ile Sunay evlendiler. Kurdukları yuva sevgi, saygı ve fedakârlık üzerine inşa edilmişti. Sunay, yalnızca Kerem'in eşi değil, aynı zamanda en büyük destekçisi oldu. Marketi birlikte büyüttüler. Dürüstlükleri ve güler yüzleri sayesinde kısa zamanda herkesin güvenini kazandılar.

Erdal askerlik görevini tamamlayıp döndüğünde duydukları karşısında kulaklarına inanamadı. Ağabeyinin yıllarca tek başına taşıdığı yük artık bütün aile tarafından paylaşılmıştı. O da zamanla marketin yönetimine katıldı. Çalıştı, emek verdi; sonra kendi yuvasını kurdu ve o da aynı binadaki dairesine yerleşti.

Mehtap ise oğlunu sevgiyle büyüttü. Geçmişte yaşadığı acıları geride bırakarak yeniden hayata tutundu. Bir yandan marketin muhasebesiyle ilgileniyor, diğer yandan annesi Sevda Hanım'ın en büyük yardımcısı oluyordu. Oğlu; anneannesinin sevgisi, dayılarının ilgisi ve büyük bir aile sıcaklığı içinde büyüdü.

Sevda Hanım ise ömrünün geri kalanını huzur içinde geçirdi. Bir zamanlar evlatlarının geleceği için gözyaşı döken anne; şimdi aynı sofranın etrafında toplanan çocuklarını, gelinini ve torunlarını izleyerek şükrediyordu. Evin içinden artık tartışma sesleri değil, çocuk kahkahaları yükseliyordu.

Kerem de yıllar içinde bambaşka bir insana dönüştü. Omuzlarındaki ağır yük kalktıkça yüzündeki sert ifade yumuşadı. Eskiden en küçük olayda öfkelenen adamın yerini; dinlemeyi bilen, sabırlı ve güler yüzlü bir aile büyüğü aldı. Geçmişte kardeşlerine karşı gösterdiği sert tavırlar için fırsat buldukça özür diliyor, "İnsan bazen yükünün altında ezilince sevdiklerini de incitebiliyormuş," diyordu.

Bir akşamüstü market kapandıktan sonra bütün aile yakındaki bir çay bahçesinde oturuyordu. Gün batımının kızıllığı binaların üzerine düşerken Kerem, yıllar önce pazardan eve dönerken yaşadığı yorgun günleri hatırladı.

Sessizce Mehtap'a döndü. "Hatırlıyor musun?" dedi. "Bir gün eve gelirken bana 'Büyük bir sürprizim var.' demiştin."

Mehtap gülümseyerek başını salladı. "Hatırlamaz olur muyum?"

Kerem uzaklara dalarak devam etti: "Meğer o gün sadece piyango çıkmamış... Hepimizin kaderi değişmiş."

Mehtap ağabeyinin sözünü tamamladı: "Hayır ağabey... Kaderimiz o biletle değişmedi. Hayatımız, birbirimizden hiç vazgeçmediğimiz için değişti."

Masadakiler sessizce birbirlerine baktılar. Gerçekten de onları bugünlere getiren yalnızca büyük ikramiye değildi. O para, sadece önlerine bir kapı açmıştı. O kapıdan birlikte yürüyen ise sevgileri, emekleri, sabırları ve birbirlerine duydukları sonsuz bağlılıktı.

Hayat, onlara önce yokluğu öğretmişti; yokluk ise paylaşmayı, paylaşmak dayanışmayı, dayanışma ise aile olmanın gerçek anlamını... Çünkü onlar şunu çok iyi öğrenmişlerdi: İnsan bazen servetini kaybedip yeniden kazanabilir. Ama birbirine inanan, aynı sofrada umutlarını paylaşan bir aileye sahipse aslında hiçbir zaman gerçekten yoksul değildir.

İşte bu yüzden onların en büyük zenginliği, bankadaki paraları ya da sahip oldukları binalar değildi. En büyük zenginlikleri; aynı sofranın etrafında sağlıkla, huzurla ve sevgiyle oturabiliyor olmalarıydı.

Ve o sofrada her akşam yeniden kurulan mutluluk, nesilden nesile anlatılacak en değerli miras olarak yaşamaya devam etti.

 

 

 

Yorum yazın

Yorum yazmalısınız
İsim yazmalısınız
Doğru bir email yazmalısınız
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmayacaktır.

İrfan BAŞARANOĞLU yazıları

Çok okunanlar