SON DAKİKA
Reklam

CÜCÜK ALİ

CÜCÜK ALİ
A- A+
Reklam

Yıl bin dokuz yüz otuz… Cumhuriyet henüz yedi yaşında; memleketin üstünde taze bir umut, toprağın bağrında ise eski dertler dolaşıyor. Biz o yıllarda Hasançelebi bucağına bağlı Köylüköyü’ndeyiz. Dağ rüzgârının sert estiği, insanların sözleri kadar suskunluklarının da ağır geldiği bir yer burası.

Bu köyde Ali Budak diye bir adam vardı. Pratik zekâlıydı; eli iş tutar, ayağı yerinde durmazdı. Taşı toprağı tanır, demiri de ağacı da konuştururdu. Kaderine, yoksulluğa boyun eğmemiş; alnının teriyle yaşamaktan hiç geri durmamıştı. Köyün yükü ağır, geçim zor olsa da Ali hepsini omuzlamıştı. 

Ali’nin iki kardeşi vardı. Kendinden büyük olanın adı Hüseyin, küçük olanın adı ise Mahmut’tu. Hüseyin oldukça esprili ama bir o kadar da ağırbaşlı biriydi. Tıpkı Nasrettin Hoca gibi, söylediği sözlerin çoğu anlamlı ve ders verici olurdu. Mahmut ise sessiz, sakin ve kendi hâlinde yaşayan biriydi.

Kardeşlerin evleri köyün girişinde, yan yana bulunuyordu. Ali’nin evi ise biraz daha yukarıda, köyün dışında sayılabilecek bir yerdeydi; fakat kardeşlerinin evine oldukça yakındı. Üç kardeş her zaman birbirlerine destek olur, iyi günde de kötü günde de dayanışma içinde yaşarlardı. Bu yüzden köylüler onları sever, saygıyla anardı.

Ali, ilk eşinden ayrıldıktan sonra ikinci evliliğini yeni yapmıştı. Yanında eşi Döne vardı. Sessiz, derin bakışlı, toprağa benzeyen bir kadındı Döne. Omuz omuza verip köyün sert hayatında tutunmaya çalışıyorlardı. Bir gün Döne, Ali’ye hamile olduğunu söyledi; aylar sonra bir oğulları dünyaya geldi. Yıllar geçtikçe aile büyüdü: bir kızları, bir oğulları daha oldu.

Ali, büyük oğlunu ve kızını elinden geldiğince yetiştirmeye, okutmaya çalıştı. Evde nüfus arttıkça geçim daha da zorlaşıyordu ama Ali yılmadı. Bahçesinde, tarlasında durmadan çalıştı; yorulmayı bilmedi. Köy halkı onun bu çalışkanlığına, tez canlılığına hayranlıkla bakıyordu.

O yıllarda ülkede henüz soyadı yoktu; aileler lakaplarıyla anılır, insanlar ya bu lakaplarla ya da kendilerine has özellikleriyle tanınırdı. İşte bu yüzden, ufak tefek yapısına rağmen çalışkanlığıyla evin yükünü çeken Ali’ye herkes Cücük Ali derdi.

Ali’nin evi, köyün biraz dışında, genişçe bir bahçenin içindeydi. Köyün farklı mevkilerinde, kimi sulu kimi susuz tarlaları vardı. Bu tarlaları hiçbir zaman boş bırakmaz; eker, biçer, kışlık erzağını temin ederdi. Artanını satar, elinden geldiğince kimseye muhtaç olmadan yaşar; ailesini de bu alın teriyle ayakta tutardı.

Dere boyunda ya da köyün harkının geçtiği yerlere yakın tarlalarına kavak ağaçları diker, onların yavaş yavaş büyüyüşünü seyretmeye bayılırdı. Evinin içinde bulunduğu bahçede koca koca dut ağaçları, kayısı ve elma ağaçları vardı. Yaz kış bostanı hiç eksik olmazdı.

Kışın bile toprağı boş bırakmazdı Ali. Kendince yaptığı küçük bir serada sebze yetiştirir; evin önünde ayırdığı bir evleklik yerde, üzerini külle örterek maydanoz, soğan gibi sebzeler ekerdi. Toprakla kurduğu bu bağ, onun hem geçimi hem de hayata tutunma biçimiydi.

Köyün alt tarafındaki bahçelere giden hark, Ali’nin bahçesinin tam ortasından geçerdi. Bu yüzden bahçesinin sulama derdi yoktu. Pratik zekâsını böyle zamanlarda da gösterir; çoğu kez harka kalın bir sopayla küçük bir delik açar, bostanını ve bahçesini sulardı. Bu yüzden komşularıyla sık sık tartıştığı olurdu. Onlara da “Su harktan bir yerinden sızıyor zaten, boşa gitmesin diye kullanıyorum,” derdi. Komşuları ise harkın tam nereden delindiğini bir türlü bulamadıkları için çoğu zaman bu duruma razı gelirdi.

Yaz aylarında bahçesinde yetişen dutlardan dut kurusu, pekmez ve pestil yaparlardı. Elmaları çok iyi muhafaza eder, kış boyunca taze kalmalarını sağlardı; bir kısmını da kuruturlardı. O zamanlar islim olmadığı için ya gün kurusu yapılır ya da çir hâline getirilirdi. Döne’nin yaptığı reçelleri civar köylerden gelenler özellikle arar, alırdı.

Yaz boyu bostanında salatalık, domates, biber, fasulye bol bol yetişirdi. Bunları köylerden ve mezralardan gelenlere heybeler dolusu satardı. Hayvanı olmadığı için alışverişi kimi zaman parayla, kimi zaman da peynir, çökelek, tereyağı gibi ürünlerle takas ederek yapardı.

Ali, bahçesinde sebze ekmediği yerleri bile boş bırakmazdı. O alanlara yonca, fiğ eker; eşi ve çocuklarıyla birlikte yoncaları biçer, derer, burma yapardı. Hazırladıkları bu yemleri hayvan sahiplerine satar, toprağın verdiğini yine alın teriyle kazanca çevirirdi.

Ali, yonca burmalarını bahçenin kenarına dizerken bir an durdu. Elinin kiri kurumamıştı daha. Toprağa baktı, sonra ellerine…

“İnsan kimseye muhtaç olmadan da yaşayabilmeli,” diye geçirdi içinden. “Fakirlik başka şey, el açmak başka. Toprak bana yetiyorsa, ben de ona yetmeliyim.”

Bu topraklar kolay vermiyordu rızkını. Ter isterdi, sabır isterdi. Ama Ali bilirdi; emekle istenen hiçbir şey karşılıksız kalmazdı. Başkasının kapısını çalmaktansa sabahın ayazında tarlaya çıkmayı yeğlerdi. Çünkü borç, insanın belini değil, sesini bükerdi.

“Benim çocuklarım,” dedi içinden, “kimsenin sofrasına bakmasın. Doyamasalar da başları dik olsun.”

Yoncanın kokusu yükselirken, Ali sırtındaki yorgunluğu duydu ama şikâyet etmedi. Yorgunluk geçerdi, ama muhtaçlık insanın içine çökerdi. O yüzden toprağı boş bırakmaz, günü boşa harcamazdı.

“Ben çalıştıkça bu toprak susmaz,” diye mırıldandı. “Toprak susmazsa, insan da kimseye muhtaç olmaz.”

Yazın ortasıydı. Güneş daha tepenin üstüne varmadan Ali çocuklarıyla bahçedeydi. Yonca diz boyunu geçmiş, sabah çiyi hâlâ yaprakların üstünde duruyordu. Çocukların elleri ıslanıyor, ayaklarına serinlik vuruyordu. Ali önden gidiyor, tırpanın sesi sessizliği yarıyordu. Ardından çocuklar biçilen yoncaları topluyor, küçük yığınlar hâline getiriyordu.

Büyük oğlan babasının her hareketini dikkatle izlerdi. Tırpanın ne zaman kaldırılıp ne zaman indirileceğini, yoncanın nasıl burulacağını öğrenmeye çalışırdı. Kız çocuğu ince parmaklarıyla dağılan demetleri toparlar, küçük kardeşi kaçan yoncaları peşinden koşarak yakalardı. Yorulduklarında kimse şikâyet etmezdi; Ali’nin bakışı yeterdi onlara.

Güneş yükseldikçe ter çoğaldı. Döne, evden bir sitil su getirdi. Çocuklar sırayla içti. Ali en sona kaldı. Tası kafasına dikip biraz nefeslenerek şalvarının cebinden yağlığını çıkarıp terini sildi.

Öğleye doğru yoncalar öbek öbek toplanmış burulmaya hazırdı bu işi kendisi, eşi ve büyük oğlan yapacaktı. Küçüklerin yapacağı iş değildi. 

“Bu çocuklar,” diye geçirdi içinden, “yorulmayı da bilir, paylaşmayı da. Kimseye el açmadan yaşamayı burada, bu tarlada öğrenir.”

Gün akşama dönerken burmalar dizildi. Bahçede yoncanın taze kokusu vardı. Çocuklar yorgundu ama gözleri ışıldıyordu. Çünkü o gün yalnızca yonca değil, alın terinin kıymeti de derilmişti.

Ali, çocukları ve eşiyle birlikte ekin dermeye gider, hiçbir gününü boş geçirmezdi. Derilen ekin; buğday olur, bulgur olur, un olurdu. Hepsi evliğin bir köşesinde, sıra sıra dizilmiş keçi kılından yapılma harallara doldurulurdu. Satılacak olanlar satılır, elde edilen parayla evin eksikleri tamamlanırdı.

Ali zaman zaman Hasançelebi’ye iner, alışverişini yapardı. Boynunda asılı duran gaz lambasının camını kırmadan eve götürebilmek için büyük bir özen gösterirdi. Heybesinde evin ihtiyacı olan malzemeler, bir teneke gazyağı olurdu. Ama en çok çocuklar için aldıklarını düşünürdü: bisküvi arasına konmuş sucuk lokumu.

Döne’ye ve çocuklara aldığı Ankara lastiği yeni ayakkabılar da eksik olmazdı. Eve dönüşte heybeler dolu, yorgun ama gönlü rahattı Ali’nin. Çünkü getirdikleri sadece eşya değil; emeğin karşılığı, çalışmanın bereketiydi.

Ali, bazı yıllar köyde işler bitince Adana’ya, Ceyhan’a çalışmaya giderdi. Aylarca çalışır, sonra trenle Malatya’ya, oradan da Hasançelebi’ye dönerdi. Her gidişi ekmek, her dönüşü yeni bir hikâye olurdu.

Yine böyle bir yıl, Malatya’da köylüleriyle birlikte trenden inmiş, şehir merkezine doğru yürümüştü. O zamanlar henüz yerinde olmayan Bakırcılar Çarşısı civarında, ip boyayan esnafın önünde sıralanmış kaynayan boya kazanlarını görünce aklına bir fikir düştü. Çukurova sıcağında giymekten rengi ağarmış, solmuş şalvar benzeri donuna baktı; sonra kazanlara…

Hiç düşünmeden bacağındaki donu çıkardı, bir boya kazanına batırıp çıkardı ve sıcağı sıcağına yeniden giydi. Kumaş boyayı hemen çekmişti. Ancak bunu gören esnaf birden bağırmaya başladı. Kızarak Ali’nin peşine düştüler. Ali ise arkasına bile bakmadan istasyona doğru koştu. Tazı gibi hızlıydı; kimse ona yetişemedi.

Hekimhan’a gidecek trenin saatine kadar istasyonda bekledi. Köylüleri yanına geldiklerinde onun bu hâlini görünce kahkahaya boğuldular. Ali de gülerek, “Adana’ya çalışmaya gidip de ağ donla geri geldi demesinler,” dedi. “Onun için böyle yaptım.”

Bu hâliyle Ali, parasını boşa harcamayışını, fakirliğini ve pratik zekâsının nasıl işlediğini bir kez daha göstermişti. Yokluktan şikâyet etmemiş, yokluğu aklıyla aşmıştı.

Yıllar geçtikçe büyük oğlu ve kızı evlenmiş ikisi de Ankara’ya gitmişti. Köyde eşi ve küçük oğlu ile kalan Ali oğlunun okuması için elinden geleni yapıyordu ama artık evde iki baş nüfus eksilmiş ama kendisi de eskisi gibi çalışamaz olmuştu. Yine de ilkokulu köyde bitiren küçük oğlunu okutmak için Hekimhan’da bir can dostunun evine götürüp bir göz odaya yerleştirmişti. Orada bir köylüsü ile kalan oğlunu arada sırada ziyarete gider durumuna bakardı. Bu gidiş gelişlerinde çoğu zaman parasızlıktan trene binmez yaya olarak gider dönerdi. Bir gün sabaha doğru yine Hekimhan’a gittiğinde oğlunun kaldığı evin kapısını çalıp uykudan kaldırdığı oğlundan aç olduğu için kahvaltılık bir şeyler istemiş oğlu da kuru ekmekten başka yiyecek yok deyince ekmeği getir demiş ve üzerine tuz dökerek ekmeği yiyip açlığını bastırmaya çalışmıştı. Oğlu da parasızlığın, fakirliğin ne olduğunu çok iyi biliyordu. O sebepten köye gidip gelirken almış olduğu bir bakraç ve bir tasla gidiş gelişlerinde su satarak hem bilet parasını hem de birkaç günlük harçlığını çıkartıyordu. Büyük oğlu ve kızı Ankara’da kendileri zar zor geçindiği için babalarına yardımcı olamıyorlardı. Küçük oğlu orta okulu bitirdikten sonra Ali’den habersiz akrabalarından borç alarak Sivas’a gitmiş burada muayene ve diğer işlemlerini yaptırdıktan sonra astsubay okulu sınavına girerek okulu kazanmıştı. Maaş almaya başladıktan sonra babasına da yardım ediyordu. 

Yıllar yılları kovalayıp Ali iyice yaşlanıp bir cücük kadar kaldığında köyde bir kış sabahı erkenden kalmış köydeki kardeşlerinin, akrabalarının tek tek evlerini dolaşarak helallik istemişti. Buna bir anlam veremeyen kardeşleri ve akrabaları eşi oğlunun yanında olan Aliye daha sonra bakmak için evine geldiklerinde onu yatağında ölü bulmuşlardı.

Köylüköyü’nde hâlâ rüzgâr esti mi, Kavakların, kayısıların dutların yaprakları sallandıkça sanki Cücük Ali’nin ismini fısıldıyor onu çağırıyorlardı.

Yorum yazın

Yorum yazmalısınız
İsim yazmalısınız
Doğru bir email yazmalısınız
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmayacaktır.

1 yorum yapılmış

  • andy deik (1 hafta önce)
    Evlilik sorunları, boşanma sorunları, sevgilisini kaybetme veya ilişkiyle ilgili herhangi bir sorunu olan herkes, HEMEN çözüm için BAŞKAHİN OHEN ile temasa geçmelidir, o, yıllar süren boşanmadan sonra Tanrı'-nın evliliğimi yeniden kurmak için kullandığı kişiydi. E-posta yoluyla: (highpriestohen @ gma il . co m)
    0
    0
    Yanıtla

İrfan BAŞARANOĞLU yazıları

Çok okunanlar