SON DAKİKA
Reklam

HAYAT DEFTERİMİN SON SAYFASI

HAYAT DEFTERİMİN SON SAYFASI
A- A+
Reklam

Çift kanatlı servis kapısı açıldığında beni ilk karşılayan şey ağır antiseptik kokusu oldu. Sedye üzerinde yoğun bakım servisine doğru ilerlerken yarı açık gözlerimle bembeyaz koridorların tavanındaki floresan lambalarına bakıyordum. Tavandaki güçlü ışıklar geceyle gündüzü birbirine karıştırıyordu. Bazı lambalar yanmıyor, bazıları ise arızalıymış gibi titreyerek yanıp sönüyordu. Sanki onlar da benim gibi ömürlerinin son anlarını yaşıyor, son bir gayretle koridoru aydınlatmaya çalışıyordu.

Her şey bembeyazdı; duvarlar, ışıklar, önlükler… Her şey steril, sessiz ve soğuktu. Burada zaman benim için farklı akıyordu; dakikalar bile bana çok uzun geliyordu.

Ortam tamamen cihaz sesleriyle doluydu. Monitörlerden gelen ritmik “bip… bip…” sesleri kalbin hâlâ attığını haber verirken, solunum cihazlarının düzenli hava sesi odanın içine mekanik bir nefes gibi yayılıyordu. Serum pompalarının arada çıkan uyarı sesleri, sedyelerin zeminde bıraktığı hafif gıcırtılar ve uzaktan duyulan aceleci ayak sesleri, bu sessizliğin içindeki görünmez telaşı oluşturuyordu. Sanki herkes burada yaşamı biraz daha tutabilmek ya da yaşama biraz daha tutunabilmek için mücadele ediyordu.

Hasta yataklarında yatan insanlar tıpkı benim gibi kimi zaman gözleri kapalı, hareketsizdi. Kimisinin yüzünde oksijen maskesi vardı, kimisinin elleri damar yolları ve kablolarla çevrilmişti. Bazı hastalar yarı bilinçli şekilde tavana boş gözlerle bakıyor, bazıları ise yalnızca göz kapaklarını hafifçe oynatabiliyordu. Yüzlerinde yorgunluk, korku, acı ve hayata tutunma çabası okunuyordu.

Doktorlar hızlı ama kontrollü hareketlerle monitör ekranlarını inceliyor, hastaların değerlerini kontrol ediyor, kendi aralarında kısa fakat ciddi konuşmalar yapıyorlardı. Ses tonları sakin görünse de üzerlerindeki büyük sorumluluğun ağırlığı hissediliyordu. Her saniyenin önemli olduğunu biliyor, bu yüzden acele ediyor ama en küçük hatayı yapmamak için büyük dikkat gösteriyorlardı.

Hemşireler ise yoğun bakımın görünmeyen yükünü taşıyan kanatsız melekler gibiydi. Sessiz adımlarla yataklar arasında dolaşıyor, serum değiştiriyor, ilaç veriyor, hastaların alnında biriken terleri siliyor ve cihazları dikkatle kontrol ediyorlardı. Gecenin en sessiz anında bile gözlerini monitörlerden ayırmıyorlar, ne kadar yorgun olsalar da bunu yüzlerine yansıtmamaya çalışıyorlardı.

Yoğun bakımın kapısından girip o yatağa uzandığım andan itibaren benim için dünya tamamen değişmişti. Artık kendi nefesimi bile makinelere emanet edilmiş hissediyordum. Sanki ben nefes almıyor, makineler benim yerime yaşama tutunuyordu. Sürekli yanan ışıklar, hiç susmayan cihaz sesleri ve belirsizlik duygusu zihnimi yoruyor, korkumu büyütüyordu.

Yalnızlık, endişe ve umut arasında gidip gelirken bir yandan acıyı hissediyor, diğer yandan sevdiğim insanların sesini duymayı, yeniden normal bir sabaha uyanmayı hayal ediyordum.

Yoğun bakım servisi; sessizliğin içinde yaşam savaşı verdiğim, umudumun cihaz seslerine karıştığı ağır, soğuk ve duygusal başka bir dünyaydı.

Gözlerimi kapatıp biraz uyumayı, yeniden sağlıklı bir güne uyanmayı istedim. Belki sabah olduğunda her şey düzelmiş olurdu. Belki bu ağır cihaz sesleri susar, üzerimdeki korku biraz olsun hafiflerdi.

Tam gözlerimi kapatırken birden filmlerde gördüğüm o sahneler geldi aklıma. Ölmek üzere olan insanların, “Hayatım bir film şeridi gibi gözlerimin önünden geçti,” dedikleri anlar…

Acaba gerçekten öyle miydi?

Ben de gözlerimi kapattığım anda çocukluğumu, annemin sesini, ilk aşkımı, dostlarımı, yaşadığım acıları ve mutlulukları birer birer görecek miydim? İnsan son nefesinde geçmişini gerçekten yeniden yaşar mıydı? Yoksa bunların hepsi sadece insanların bilinmeyene anlam verme çabası mıydı?

O an korkuyla merak birbirine karıştı içimde. Gözlerimi kapatmaya çekindim. Çünkü ya bir daha açamazsam diye düşündüm. İnsan ölüm ihtimalini hissedince, yaşamanın ne kadar büyük bir şey olduğunu daha iyi anlıyordu.

Monitörden gelen düzenli “bip… bip…” sesleri hâlâ devam ediyordu. Demek ki kalbim hâlâ direniyordu. Ben de o sese tutunup elimde olmadan ve aldığım ilaçların etkisi ile karanlığın içine yavaşça gözlerimi kapattım.

Gözlerimi kapattığım anda uykuya dalmaya başladım, yoğun bakım odasının soğukluğu yavaş yavaş uzaklaşmaya başladı. Monitörlerden gelen “bip… bip…” sesleri sanki çok uzaklardan geliyordu artık. Zihnim karanlığın içinde kaybolurken gerçekten de insanların anlattığı gibi hayatımım tüm evreleri gözlerimin önünden geçmeye başladı.

Önce çocukluğumu gördüm…

Toprak kokan dar köy yollarında yalın ayak koşuyordum. Yaz güneşi saçlarımızı yalarken babamla ve kardeşlerimle birlikte evimizin önünde oyun oynuyorduk. Tozlu sokaklarda bazen bir taştan araba yapıyor, bazen ağaç dallarından kılıçlar hazırlıyorduk. Annem kapının önünden bize sesleniyordu:

“Akşam oldu çocuklar, hadi eve gelin…”

Onun sesi dünyanın en güvenli yeri gibiydi. Yorgun olsam bile o sesi duyunca içim huzur dolardı. Sobanın üzerinde pişen yemeklerin kokusu, kış gecelerinde aynı yorganın altında kardeşlerimle uyuyuşumuz, babamın nasırlı elleriyle başımı okşayışı birer birer gözlerimin önünden geçiyordu.

Sonra ilkokul yıllarımı gördüm…

Sırtımda büyük gelen çantamla köy okulunun yolunda yürüyordum. Kara tahtanın önünde heyecanla harfleri öğrenmeye çalışıyorduk. Öğretmenimin “Aferin” dediği günü hâlâ dün gibi hatırlıyordum. O küçücük söz bile beni günlerce mutlu etmeye yetmişti.

Ortaokul ve lise yıllarında büyümeye başlamıştım. Hayatın sadece oyunlardan ibaret olmadığını yavaş yavaş öğreniyordum. Dostluklar kuruyor, bazen kırılıyor, bazen yeniden ayağa kalkıyordum. İlk kez o yıllarda kalbimin farklı attığını hissetmiştim.

İlk aşkım…

Onu okul bahçesinde ilk gördüğüm günü unutamamıştım. Göz göze geldiğimiz o kısa an bile günlerce aklımdan çıkmamıştı. Yanından geçerken heyecandan konuşamaz, uzaktan görmekle yetinirdim. Gençlik işte… İnsan o yaşlarda uzaktan da olsa sevmenin bile yeterli olduğunu sanıyor.

Sonra üniversite yılları geldi…

Hayata karıştığım, kendimi aradığım yıllar… Büyük şehirlerin kalabalığına alışmaya çalışırken içimde hep memleket özlemi vardı. Bazen geceleri yalnız kaldığımda annemin sesini, babamın nasihatlerini düşünürdüm. Ama yine de hayallerim vardı. Bir gün başarılı olmak, ailemi gururlandırmak istiyordum.

Derken iş hayatı başladı.

Hayat artık daha ciddiydi. Sabah erken kalkmalar, bitmeyen sorumluluklar, geçim derdi… İnsan büyüdüğünü en çok yorulunca anlıyordu. Yıllar geçtikçe babamın neden hep sessiz düşündüğünü daha iyi anlamaya başlamıştım.

Sonra evlendim…

Hayatı paylaşacağım insanla aynı sofraya oturmak, aynı hayalleri kurmak başka bir duyguydu. Evimizin içinde çocuk sesleri yankılanmaya başladığında ise dünyam tamamen değişmişti. İlk kez baba olduğum gün ellerim titremişti. Küçücük bir canı kucağıma aldığımda, insanın sevgisinin sınırı olmadığını anlamıştım.

Çocuklarım büyüdü…

Ben çalışırken onlar yürümeyi, konuşmayı öğrendi. Okula gittiler, genç oldular. Zaman bazen o kadar hızlı geçti ki bazı anları yaşayamadan kaçırmışım gibi hissettim. Ama sofradaki kahkahalar, bayram sabahları, birlikte geçirilen akşamlar hayatımın en değerli anıları oldu.

Sonra torunlarım geldi dünyaya…

İşte o zaman yaşlandığımı ama aynı zamanda yeniden gençleştiğimi hissettim. Onların küçücük ellerini tutarken kendi çocukluğumu görüyordum. Bana “dede” diye seslenmeleri bile içimi ısıtmaya yetiyordu.

Hayat sadece mutluluk değildi elbette…

Kaybettiklerim oldu. Toprağa verdiğim dostlarım, ardından gözyaşı döktüğüm insanlar… Bazen acılar insanın içine sessizce yerleşiyordu. Ama yine de yaşam devam ediyordu. İnsan her şeye rağmen sabah uyanıp yoluna devam ediyordu.

Sonra hastalandım…

Önce basit bir yorgunluk sandım. Geçer dedim. Ama geçmedi. Nefes almak zorlaşmaya başladı. Geceleri uyuyamaz oldum. Çocuklarımın yüzündeki endişeyi fark ediyordum ama belli etmemeye çalışıyordum.

Bir gün artık ayakta duramayacak hâle geldim.

Ambulansın siren sesi gecenin sessizliğini yararken odamdaki yatakta gözlerimi tavana dikmiş öylece yatıyordum. Beni sedyeye alıp ambulansa bindirdiler. Hastanenin beyaz ışıkları altında sedyeyle koridorlardan geçirilirken hayatımın bütün yolları sanki beni buraya getirmiş gibi hissettim.

Şimdi yoğun bakım odasında, makinelerin arasında gözlerim kapalı yatarken yaşadığım her acı, her mutluluk, her insan içimde yeniden canlanıyordu.

Ve o an şunu anladım: İnsan aslında yaşadığı yılları değil, içinde iz bırakan anları taşıyordu yanında.

Makinenin ritmik sesi odanın içini dolduruyordu. Her nefes alışım artık bana ait değilmiş gibiydi. Göğsüm yükseliyor, sonra yavaşça iniyordu ama bunu ben yapmıyordum. Sanki bedenimle ruhum arasındaki bağ yavaş yavaş inceliyordu.

Gözlerimi tam açamıyordum. Yoğun bakım odasının bulanık ışıkları birbirine karışıyordu. Monitörden gelen “bip… bip…” sesleri bazen hızlanıyor, bazen uzaklaşıyormuş gibi oluyordu. İnsanların konuşmalarını duyuyordum ama kelimeleri seçemiyordum. Doktorların telaşlı ama kontrollü sesleri, hemşirelerin hızlı adımları kulağıma boğuk boğuk geliyordu.

İçimde garip bir yorgunluk vardı. Sadece bedenimde değil, ruhumda da… Sanki yıllardır taşıdığım bütün yükler omuzlarıma aynı anda çökmüştü. Direnmek istiyordum ama gücüm yavaş yavaş tükeniyordu.

O an korku ile teslimiyet birbirine karışıyordu içimde.

Bir yanım yaşamak istiyordu. Çocuklarımı, torunlarımı, sevdiklerimi bir kez daha görmek… Güneşli bir sabaha uyanmak… Normal bir insan gibi yürümek, nefes almak, konuşmak… Ama diğer yanım derin bir boşluğa doğru çekiliyordu.

Zaman yavaşlamıştı.

Kalbimin attığını monitörden duyuyordum ama bedenimin bazı yerlerini artık hissedemiyordum. Parmak uçlarım soğuyordu. Dışarıdaki dünya benden uzaklaşıyor gibiydi. Sesler derinden gelirken anılar daha canlı hâle geliyordu.

Annemin sesi…

Babamın yüzü…

Çocukluğumun geçtiği sokaklar…

Sevdiğim insanların gülüşleri…

Hepsi birer birer zihnimin içinden geçiyordu.

İnsan ölümün yaklaştığını hissettiğinde aslında en çok yarım kalan şeyleri düşünüyordu. Söylenemeyen sözleri, ertelenen sarılmaları, “sonra yaparım” denilen anları…

Makinenin sesi hâlâ devam ediyordu ama ben yavaş yavaş o seslerden uzaklaşıyordum. İçimdeki korku yerini tuhaf bir sessizliğe bırakmaya başlamıştı. Sanki uzun ve yorucu bir yolculuğun sonuna yaklaşmış gibiydim.

Son bir kez nefes almaya çalıştım.

Gözlerimi kapatırken odanın bembeyaz ışıkları karanlığın içinde yavaş yavaş silinmeye başladı. Artık nefes alıp verdiğimi hissetmiyordum. Sanki ruhum bedenimden ayrılmış, hafifleyerek uzaklara doğru süzülüyordu.

Tam o anda bir koşuşturma sesiyle irkilerek gözlerimi açtım.

Meğer hepsi bir rüyaymış…

Göğsüm hâlâ zorlanarak inip kalkıyordu ama yaşıyordum. Monitörden gelen düzenli “bip… bip…” sesleri yeniden kulağıma doldu. Tavandaki floresan lambaları bulanık da olsa görebiliyordum. Birkaç saniye boyunca gördüklerimin gerçek mi yoksa hâlâ rüyanın içinde mi olduğunu anlamaya çalıştım.

Ama hissettiğim şey farklıydı.

Sanki o kısa uykunun içinde altmış beş yıllık hayatımı yeniden yaşamıştım. Çocukluğumdan bugünüme kadar bütün anılarım gözlerimin önünden geçmişti. Babamın sesi hâlâ kulağımdaydı. Annemin yüzü, kardeşlerimle oynadığım oyunlar, ilk gençlik yıllarım, sevdiğim kadın, çocuklarımın doğduğu gün, torunlarımın bana “dede” diye seslenişi…

Hepsi içimde yeniden canlanmıştı.

O gün kendimi düne göre biraz daha iyi hissediyordum. Belki de insan bazen ölümün kıyısına yaklaşınca yaşamın değerini daha iyi anlıyordu.

Kapının önünde bekleyen oğluma güçlükle seslendim:

“Evladım… Bana hatıra defterimi getir.”

Birkaç saat sonra yıllardır yanımdan ayırmadığım eski defteri ellerime bıraktı. Parmaklarım titriyordu. Serum takılı ellerimle kalemi tutmakta zorlanıyordum ama yine de yazmak istiyordum. Çünkü insan bazen konuşamadığı şeyleri son kez kâğıda dökmek isterdi.

Her gün aksatmadan yazdığım günlüğümün son iki sayfasını ağır ağır doldurmaya başladım.

Yazdıklarım sadece yaşadığım günler değildi…

Hatalarımdı.

Pişmanlıklarımdı.

Sevdiklerime söyleyemediğim sözlerdi.

Hayata dair öğrendiğim gerçeklerdi.

Bu defter çocuklarıma ve torunlarıma kalacaktı. Belki bir gün satırların arasında beni yeniden bulacaklar, belki de hayat hakkında küçük bir ders çıkaracaklardı.

Ben ise o an sadece içimi boşaltıyordum.

Kalemin ucundan dökülen her kelime sanki ömrümden kopup gelen bir parçaydı.

Mehmet son cümleyi yazdıktan sonra yorgunlukla gözlerini kapattı. Defteri göğsünün üzerine bırakmıştı. Yüzünde garip bir huzur vardı.

Ve o an bilmiyordu…

Yazdığı o satırların, hayat defterinin son sayfası olduğunu…

NOT:

Babamın defterinin son sayfasını ben tamamlamak istedim…

Çünkü babam artık yaşamıyordu.

Doktorların tüm çabaları sonuç vermemişti. Saatlerdir umutla monitöre bakan gözler yavaşça yere eğilmişti. Yoğun bakım odasının içinde alışık olunan cihaz sesleri bir anda anlamsız bir sessizliğe dönüşmüştü.

Bir süre sonra cihazlar devre dışı bırakıldı.

Babamın ellerindeki ve vücudundaki kablolar birer birer çıkarıldı. O makinelerin arasında yaşam savaşı veren beden şimdi sessizce yatıyordu. Hemşirelerden biri yavaş hareketlerle üzerinde serili battaniyeyi başına kadar çekti.

O an insanın içine çöken acıyı tarif edecek hiçbir kelime yoktu.

Az önce orada bir hayat vardı…

Bir baba vardı…

Bir eş, bir dost, bir dede vardı…

Şimdi ise geriye derin bir sessizlik kalmıştı.

Bir süre sonra iki hasta bakıcı içeri girdi. Babamı dikkatlice sedyeye aldılar. Uzun hastane koridorlarından geçerek onu morga indirdiler. O beyaz koridorlar babamın defterinde yazdığından daha soğuk, daha boş görünüyordu.

Akşama doğru cenazesi şehir mezarlığında sevenlerinin omuzlarında taşındı. Onu tanıyan herkes oradaydı. Kimi sessizce ağlıyor, kimi uzaklara dalıp gidiyordu. Toprak kazılmıştı. Dualar okundu.

Babam, yıllarca yürüdüğü bu dünyadan sessizce ayrılıp toprağa emanet edildi.

İnsanlar yavaş yavaş mezarlıktan ayrılırken ben elimde onun eski hatıra defteriyle öylece kaldım. Defterin son sayfasında titreyen el yazısıyla yarım kalmış cümleler vardı.

Parmaklarımı o satırların üzerinde gezdirdim.

Sanki hâlâ sıcaklığını taşıyordu.

Ve ben o an anladım…

İnsan öldüğünde aslında tamamen gitmiyordu.

Birazı çocuklarının sesinde, birazı torunlarının gülüşünde, birazı da geride bıraktığı hatıralarda yaşamaya devam ediyordu.

 

 

 

Yorum yazın

Yorum yazmalısınız
İsim yazmalısınız
Doğru bir email yazmalısınız
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmayacaktır.

İrfan BAŞARANOĞLU yazıları

Çok okunanlar