HELAL KAZANÇ

Turgut Reis, her sabah olduğu gibi gün ağarmadan kalkmış, büyük oğlu Bora ve küçük oğlu Eymen'i de yanına alarak balıkçı teknesinin bağlı olduğu kasabanın limanına inmişti. Yakında balık sezonu başlayacaktı. Bu yüzden günlerdir teknenin bakımını yapıyorlar, motorun yağını ve suyunu kontrol ediyor, ağlardaki yırtıkları sabırla onarıyorlardı. Diğer tekne sahipleri de aynı şekilde çalışıyorlardı. Onlarla selamlaşıp bir süre sohbet ettikten sonra teknesinin kaptan köşküne çıktı.
Sabahın serinliği limanı kaplamıştı. Deniz durgundu; ufukta henüz güneşin ilk ışıkları görünmemişti. Martılar ara sıra çığlık atarak suyun üzerinde süzülüyor, limandaki diğer balıkçı tekneleri onunki gibi sessizce yeni sezonu bekliyordu.
Bora motor dairesinde çalışırken Eymen ağların arasına oturmuş, düğümleri sıkılaştırıyordu. Turgut Reis oğullarını izledi. Yıllar önce kendi babasıyla çıktığı ilk balık avını hatırladı. O gün öğrendiği her şeyi şimdi oğullarına öğretmeye çalışıyordu.
"Balıkçılık sadece denize açılmak değildir çocuklar," dedi. "Sabırdır, emektir ve denize saygıdır. Deniz sana ne verirse şükredeceksin."
Bora başını kaldırıp gülümsedi. "Haklısın baba. Bu tekne bizim ekmek kapımız."
Eymen de elindeki ağı bırakıp heyecanla ekledi: "Bu sezon bol balık tutacağız, değil mi?"
Turgut Reis ufka baktı. Güneş yavaş yavaş Karadeniz'in üzerinden yükselirken denizin yüzeyi altın rengine bürünüyordu.
"Nasibimizde ne varsa onu tutacağız oğlum," dedi. "Ama çalışmaktan ve umudu korumaktan hiç vazgeçmeyeceğiz."
Üçü birlikte çalışmalarına devam etti. Yeni sezon yaklaşırken limanda sadece tekneler değil, umutlar da hazırlanıyordu. Karadeniz'in dalgaları kıyıya usulca vururken Turgut Reis ve oğulları, alın teriyle geçecek bereketli günlerin hayalini kuruyorlardı.
Aradan bir haftadan fazla zaman geçmişti. Bir sabah postacı, Turgut Reis'in evinin kapısını çaldı. Elinde askerlik şubesinden gönderilmiş sarı bir zarf vardı. Turgut Reis zarfı alıp dikkatlice açtı. İçindeki resmi yazıda, büyük oğlu Bora'nın en kısa zamanda askerlik şubesine müracaat ederek celp işlemlerini başlatması gerektiği yazıyordu.
Turgut Reis bir süre sessiz kaldı. Elindeki kâğıda baktı, sonra oğluna döndü. "Desene oğlum," dedi hafif bir tebessümle, "bu sezon sensiz ava çıkacağız."
Bora babasının omzuna elini koydu. "Sağlık olsun baba," dedi. "Vatan görevi her şeyden önce gelir. Hem göz açıp kapayıncaya kadar geçer. Önümüzdeki sezon yine birlikte ağ atarız Karadeniz'e."
Turgut Reis oğlunun sözleriyle gururlandı. İçinde bir ayrılık hüznü vardı ama oğlunun görev bilinci ona güç veriyordu.
O sırada Eymen de konuşmalarını dinliyordu. "Abi, gerçekten gidecek misin?" diye sordu.
Bora gülümseyerek kardeşinin saçlarını karıştırdı. "Elbette gideceğim. Ama döndüğümde sana askerlik anılarımı anlatacağım. Sen de o zamana kadar babama yardım edeceksin."
Eymen başını salladı. "Merak etme abi. Ağları da onarırım, motoru da kontrol ederim."
Akşam olduğunda aile sofrada bir araya geldi. Konuşulan tek konu Bora'nın askerliğiydi. Annesi Latife’nin gözleri zaman zaman doluyor, Turgut Reis ise belli etmemeye çalışsa da oğlunun yokluğunu şimdiden hissediyordu.
Dışarıda Karadeniz'in dalgaları kıyıya vuruyor, yaklaşan balık sezonu tüm kasabada heyecan yaratıyordu. Ancak Turgut Reis için bu sezonun anlamı biraz farklı olacaktı. Oğlu vatan nöbetine giderken o da denizde ekmek mücadelesini sürdürecekti.
Gece yatağına uzandığında pencereden görünen denize baktı ve içinden şöyle geçirdi: "Deniz bekler oğlum. Karadeniz'in dalgaları sen dönünce de burada olacak. Yeter ki sağ salim git, sağ salim dön."
Ve evin içinde sessiz bir gurur ile hafif bir hüzün yan yana uykuya daldı.
Böylece yıllar boyunca emekle yoğrulan balıkçı hayatı, Turgut Reis'in ailesinde nesilden nesile aktarılmaya devam ediyordu.
Bora'nın evlenmesinin üzerinden bir yıl geçmişti. Güllü kısa sürede aileye uyum sağlamış, kayınvalidesine ev işlerinde yardım eder olmuştu. İki katlı evden her gün kahkahalar yükseliyor, akşam sofralarında aile bir araya gelerek günün yorgunluğunu paylaşıyordu.
Balık sezonu başladığında Bora yeniden babası ve kardeşiyle denize açılmaya başladı. Karadeniz bazen cömert davranıyor, ağlar hamsi ve istavritle dolup taşıyordu. Bazen de deniz günlerce eli boş gönderiyordu onları. Bora böyle zamanlarda hayıflanıyor, daha çok para kazanma hırsına kapılıyordu. Ama Turgut Reis'in dilinden düşmeyen bir söz de vardı:
"Denizden değil, nasipsizlikten korkulur evlatlarım."
Eymen abisinin bu hırsına bir anlam veremiyor ama babasının sözünü de unutmuyordu.
Bir sezon daha böyle geçerken Bora, akşamları çay içerken Eymen'e askerlik günlerini anlatıyordu.
"İlk günler zor gelir," diyordu. "Ama zamanla alışıyorsun. Orada insan sabretmeyi, paylaşmayı ve sorumluluk almayı öğreniyor."
Eymen dikkatle dinliyordu.
"Seneye sen de gideceksin," diyordu Bora. "O zaman anlattıklarımın ne demek olduğunu daha iyi anlayacaksın."
Eymen ise hem heyecanlanıyor hem de düşüncelere dalıyordu. Askerlik vakti yaklaştıkça ailesinden ve denizden uzak kalacak olmanın hüznünü hissediyordu.
Bu arada Turgut Reis, yavaş yavaş teknenin sorumluluğunu oğullarına bırakmaya başlamıştı. Bazı günler limanda kalıyor, teknenin dümenini Bora'ya teslim ediyordu. "Rotayı sen belirle oğlum," diyordu.
Bora da kardeşiyle birlikte tekneyi yönetiyor, av yerlerini seçiyor, tayfaya talimat veriyordu.
Akşam dönüşlerinde Turgut Reis limanda onları beklerken yüzünde gururlu bir tebessüm beliriyordu. Çünkü oğullarının yalnızca iyi birer balıkçı değil, aynı zamanda dürüst, çalışkan ve sorumluluk sahibi insanlar olarak yetiştiğini görüyordu.
Bir gün limanda otururken eski bir dostu yanına geldi.
"Turgut Reis," dedi, "artık senin emeklilik vaktin gelmiş galiba."
Turgut Reis denize doğru baktı. Ufukta Bora'nın kullandığı tekne görünüyordu.
"Belki," dedi gülümseyerek. "Ama bir babanın asıl serveti parası değil, arkasında bırakacağı evlatlarıdır. Benim servetim de şu denizden dönmekte olan teknededir."
O sırada güneş Karadeniz'in üzerine kızıl ışıklarını seriyor, dalgalar teknenin pruvasına vuruyordu. Bora ve Eymen, babalarının yıllarca emek verdiği tekneyi güvenle limana getirirken Turgut Reis'in içinde tarifsiz bir huzur vardı. Çünkü biliyordu ki gün gelecek, dümeni tamamen oğullarına bırakacaktı. Ama onların ellerinde tekne de aile de alın teriyle kazanılan o güzel hayat da emin ellerde olacaktı.
Eymen zaman geçtikçe ağabeyi Bora'daki bazı değişiklikleri daha fazla fark etmeye başladı.
Babaları olmadan çıktıkları bazı av seferlerinde, dönüş yolunda Gürcistan kıyılarındaki küçük liman kasabalarından birine uğruyorlardı. Tekne limana yanaştığında Bora genellikle:
"Sen tekneden ayrılma, ben birazdan gelirim," diyordu.
Eymen de ağları topluyor, teknenin başında bekliyordu. Bir iki saat sonra Bora elinde küçük bir paket ya da çantayla geri dönüyordu.
"Kasabadan bir tanıdığın emaneti," diyordu. "Bizim oralara teslim edilecek."
İlk zamanlar Eymen bunun üzerinde durmamıştı. Denizciler arasında emanet taşımak, haber götürüp getirmek alışılmadık bir şey değildi. Ancak bu ziyaretler sıklaşmaya başlayınca içinde bir huzursuzluk oluştu. Üstelik limana döndükten sonra Bora bazen balık satışının ardından elindeki paketi alıp kasabanın dışındaki tenha yerlere gidiyor, birkaç saat sonra geri dönüyordu.
Eymen bir gün dayanamayıp sordu: "Abi, bu kadar emaneti sana niye veriyorlar?"
Bora kısa bir sessizlikten sonra gülümsedi. "Denizci adam güvenilir olur kardeşim. O yüzden."
Fakat bu cevap, Eymen'in kafasındaki soruları azaltmak yerine artırdı.
Evde de bazı değişiklikler göze çarpıyordu. Güllü'nün kollarında yeni bilezikler, boynunda altınlar görünmeye başlamıştı. Eve yeni eşyalar alınmış, harcamalar artmıştı. Buna rağmen Bora sofrada otururken bazen:
"Bu sezon da pek bereketli geçmedi." "Balığın para ettiği yok." "Masraf çok, kazanç az," gibi sözler söylemekten geri durmuyordu.
Eymen ise hesapları kafasında tutuyordu. Aynı teknede çalışıyor, aynı avlara çıkıyorlardı. Kazançların ne kadar olduğunu az çok biliyordu. Ağabeyinin anlattıklarıyla gördükleri arasında bir uyumsuzluk vardı.
Bir akşam limanda ağ tamir ederlerken Eymen uzaktan Bora'yı izledi. Ağabeyi denize bakıyor gibi görünüyordu ama yüzünde alışık olmadığı bir gerginlik vardı.
O anda Eymen'in aklından bir düşünce geçti: "Ya Bora abi bana anlattığından daha büyük bir işin içindeyse?"
Bu düşünce onu rahatsız etti. Çünkü çocukluğundan beri örnek aldığı, askerlik dönüşüyle daha da olgunlaştığını düşündüğü ağabeyine güvenmek istiyordu.
Fakat bazı sırlar, ortaya çıkmadan önce insanın içini kemiren küçük şüpheler olarak başlar. Eymen'in içinde de böyle bir şüphe büyümeye başlamıştı. Henüz elinde hiçbir kanıt yoktu. Sadece gördüğü bazı davranışlar ve cevap bulamadığı sorular vardı.
Eymen'in zihnindeki sorular giderek büyürken, beklenmedik bir gelişme oldu. Askerlik şubesinden gelen çağrı onu da görev başına davet ediyordu. Hazırlıklar başladı, vedalar yapıldı ve kısa süre sonra Eymen de ağabeyi gibi asker ocağının yolunu tuttu.
Kışladaki ilk günler eğitim, yeni arkadaşlar ve alışılması gereken kurallarla geçti. Günler birbirini kovalarken Karadeniz'in kokusu, teknenin motor sesi ve sabahın ilk ışıklarıyla denize açıldıkları günler sık sık aklına geliyordu.
Evden gelen mektuplar ve telefon görüşmeleri onun en büyük tesellisiydi.
Bir konuşmalarında annesi: "Merak etme oğlum, baban iyi. Bora da tekneyle ilgileniyor," dedi.
Başka bir seferinde Turgut Reis telefonda: "Bu hafta ben de çıktım denize. Ama çoğu zaman Bora tekneyi götürüyor. Artık iyice reis oldu," diye anlattı.
Eymen bunları duydukça seviniyordu. Babasının yıllardır hayalini kurduğu şey gerçekleşiyor, Bora teknenin sorumluluğunu başarıyla taşıyordu. Fakat zaman zaman aldığı haberler kafasının bir köşesinde duran eski şüpheleri de uyandırıyordu.
Bir gün Güllü'nün gönderdiği mektupta yeni alınan bazı ev eşyalarından söz ediliyordu. Bir başka görüşmede annesi, evin bazı eksiklerinin tamamlandığını anlatıyordu.
Eymen bunları duyunca düşündü ama ardından kendi kendine, "Belki de ben gereksiz kuruntu yapmışımdır," dedi.
Askerlik insana birçok şeyi farklı açıdan görmeyi öğretiyordu. Disiplin, sabır ve sorumluluk duygusu içinde geçen günlerde Eymen, ailesinden uzakta olmanın değerini daha iyi anlamaya başlamıştı.
Aylar geçtikçe terhis günü de yaklaşmaya başladı. Bir akşam nöbet sırasında gökyüzündeki yıldızlara bakarken Karadeniz kıyısındaki kasabasını düşündü. Babasını, annesini, ağabeyi Bora'yı ve yengesi Güllü'yü... İçinde büyük bir özlem vardı.
Henüz bilmiyordu ama terhis olup eve döndüğünde, ayrıldığı kasaba ile bulacağı kasaba aynı olmayacaktı. Bazı sırlar büyümüş, bazı ilişkiler değişmiş ve bazı hesaplar artık gizlenemeyecek kadar ağırlaşmış olacaktı. Karadeniz kıyısındaki o küçük balıkçı kasabasında, görünüşte her şey olağan akışında devam ederken, kader sessizce yeni bir döneme hazırlanıyordu.
Aylar geçmiş, Eymen askerlik görevini tamamlayıp terhis olarak evine dönmüştü. Eve dönüşünün üzerinden birkaç hafta geçmeden yeniden denizle buluşmuş, babasının teknesinde çalışmaya başlamıştı. Bu süre içinde babası da boş durmamış, yıllardır dostluk yaptığı Hamza Reis'in kızı Eylül ile Eymen'i evlendirmişti.
Artık aynı çatı altında annesi, babası, ağabeyi Bora ve yengesiyle birlikte yaşıyorlardı. Eylül ise ilçedeki bir şirkette muhasebeci olarak çalışıyordu. Evliliklerinin üzerinden birkaç ay geçtikten sonra Bora bir ev satın almış, eşiyle birlikte yeni yuvalarına taşınmıştı. Yengesi fırsat buldukça kaynanasını ziyaret ediyor, yeni evlerinden, yeni mobilyalarından ve kurdukları düzenden bahsediyordu.
Eymen ise zamanının büyük bölümünü denizde geçiriyordu. Ağabeyiyle aynı teknede çalışmasına rağmen dikkatini çeken bir durum vardı. Bora'nın geliri kendisinden çok daha fazlaydı. Oysa aynı teknede çalışıyor, aynı avlara çıkıyorlardı. Bu işin içinde açıklayamadığı bir şeyler olduğunu hissediyordu.
Üstelik son zamanlarda Bora sık sık ava çıkmıyor, tekneyi Eymen'e ve diğer tayfalara bırakıyordu. Ortalıkta görünmediği oluyordu. Eymen bu durumdan hiç memnun değildi. Hem bütün yük onların üzerine kalıyor hem de kazanç konusunda bir değişiklik olmuyordu.
Bir gün yine Bora ava gelmemiş, Eymen ve tayfalar denize yalnız açılmışlardı. Avlarını bitirmiş, dönüş yolunda önlerini Sahil Güvenlik botları çevirmiş ve teknede arama yapmışlardı. Eymen bunun sebebini sorduğunda, bir ihbar aldıklarını söylediler. Teknede yasadışı herhangi bir şey bulunamamıştı. Bu olay üzerine dönüş yolunda kararını tam olarak vermişti. Akşam eve gidince babasıyla konuşacak, başka bir teknede çalışmak istediğini söyleyecekti.
Fakat o akşam evde beklemediği bir gelişme yaşandı.
Bora, eşiyle birlikte onları ziyarete gelmişti. Yemekler yenmiş, çaylar içilmiş, ailece sohbet edilmeye başlanmıştı. Bora'nın yüzünde farklı bir ifade vardı. Sanki anlatmak istediği önemli bir şey vardı ama söze nasıl başlayacağını bilemiyordu.
Eymen de bu fırsatı değerlendirmek istedi. Konuyu denizdeki işlere ve son avlara getirdi. Teknedeki yükün ağırlaştığından bahsederek düşüncelerini açmaya hazırlanıyordu ki Bora aniden söze girdi. Aslında tam da beklediği fırsatı Eymen farkında olmadan ona vermişti.
Bora derin bir nefes aldıktan sonra gülümseyerek konuşmaya başladı: "Artık zamanı geldi. Size bir haber vereceğim."
Herkes merakla ona döndü.
"Bu tekneyi Eymen'e bırakıyorum. Bundan sonra reis o olacak."
Bir anlık sessizlik oldu. Herkes şaşkınlıkla birbirine baktı.
"Çünkü ben yeni bir tekne aldım. Hem daha büyük hem de daha süratli. Bundan sonra kendi teknemin reisi olarak çalışacağım."
Sözleri odada yankılanırken önce şaşkınlık, ardından sevinç dalgası yayıldı. Annesi ve babası oğullarının başarısıyla gurur duymuştu. Ancak ikisinin de aklında aynı soru vardı: Bora bu kadar parayı nasıl bulmuştu?
Yine de bunu sormaya çekindiler.
Eymen ise son zamanlarda içinde büyüyen şüpheleri dağıtmak istercesine doğrudan sordu: "Abi, yeni tekneyi nasıl aldın? Bu kadar para kolay kazanılmıyor."
Bora hiç tereddüt etmeden cevap verdi: "Bankadan uzun vadeli kredi çektim. Allah izin verirse zamanla öderim. İşler iyi giderse borcu düşündüğümden önce bile kapatabilirim."
Bu cevap masadakileri bir nebze rahatlatsa da Eymen'in içindeki soru işaretlerinin tamamını silmeye yetmedi. Yine de o gece ilk kez kendi teknesinin reisi olacağı düşüncesiyle heyecanlandı. Fakat farkında olmadığı bir şey vardı:
Bora'nın anlattığı hikâyenin içinde hâlâ eksik kalan parçalar bulunuyordu.
Bora'nın yeni teknesiyle ilk ava çıkacağı sabah, liman her zamankinden daha hareketliydi. Güneş henüz ufuktan yeni yükselirken denizin üzerinde altın sarısı ışıklar parlıyor, martıların sesleri kıyıda yankılanıyordu.
Ailenin tamamı Bora'yı uğurlamak için limana gelmişti. Annesi dualar ediyor, babası oğlunun omzuna gururla dokunuyordu. Eşi ise heyecanla tekneyi seyrediyor, zaman zaman gözleri doluyordu. Sonuçta Bora yıllardır kurduğu hayalini gerçekleştirmiş, artık kendi teknesinin reisi olmuştu.
Eymen de ağabeyinin yanında duruyordu. İçinde hem sevinç hem de tarif edemediği bir huzursuzluk vardı. Bora'nın bu kadar kısa sürede böylesine büyük bir tekne sahibi olması hâlâ aklını kurcalıyordu.
Bora son hazırlıkları kontrol ettikten sonra ailesine dönüp gülümsedi. "Merak etmeyin, birkaç güne güzel haberlerle döneceğiz," dedi.
Annesi elini kaldırıp dua etti: "Allah yolunuzu açık etsin oğlum. Avınız bereketli olsun."
Vedalaşmaların ardından Bora tayfalarının yanına geçti. Eymen de onları dikkatle süzmeye başladı. O ana kadar pek önem vermediği mürettebatı ilk kez bu kadar yakından inceliyordu.
Tayfalardan birkaçını tanıyordu. Bunlar çevre köylerden ve kasabadan gelen deneyimli balıkçılardı. Ancak grubun büyük kısmını daha önce hiç görmemişti. Yüzleri yabancıydı. Kendi aralarında farklı bir dil konuşuyor, zaman zaman anlaşamadığı kelimeler kullanıyorlardı.
Eymen'in dikkati özellikle iki kişiye takıldı. Esmer tenli, iri yapılı adamlardı. Türkçeyi kırık dökük konuşuyorlardı. Bir süre onları dinledikten sonra Gürcü olduklarını anladı.
Bu durum ona garip geldi. Babasının teknesinde yıllardır çalışıyordu ve yabancı uyruklu tayfalarla pek karşılaşmamıştı. Oysa Bora'nın teknesinde birkaç Gürcü tayfa birden bulunuyordu.
"Bunlar kim abi?" diye sordu.
Bora kısa bir bakış attı. "Gürcistan'dan geldiler. Deniz işini biliyorlar. Çalışkan adamlar."
Eymen başını salladı ama içindeki merak dinmemişti. "Daha önce hiç görmedim bunları."
"Görmemen normal. Ben buldum. İşten anlıyorlar."
Bora'nın cevabı kısa ve kesin olmuştu. Daha fazla konuşmak istemiyor gibiydi.
Teknenin motorları çalışmaya başladığında limanı derin bir uğultu kapladı. Halatlar çözüldü, tayfalar yerlerini aldı. Bora son kez ailesine el salladı.
Eymen de elini kaldırıp karşılık verdi.
Ancak tekne yavaş yavaş limandan uzaklaşırken gözleri yine o yabancı tayfalara takıldı. İçlerinden biri dönüp kıyıya baktı. Sert ve ifadesiz yüzü, Eymen'in içine açıklayamadığı bir sıkıntı düşürdü.
Deniz sakin görünüyordu ama Eymen nedense ağabeyinin çıktığı bu ilk seferin sıradan bir av yolculuğu olmadığı hissine kapılmıştı. Bunun nedenini henüz bilmiyordu.
Eymen için hayat sakin bir düzene girmişti. Karadeniz'in kimi zaman hırçınlaşan, kimi zaman usulca dalgalanan sularında ekmeğini kazanmaya devam ediyordu. Yanındaki çalışkan tayfalarla birlikte günlerce denizde kalıyor, bazen bereketli avlarla limana dönüyor, bazen de umduklarını bulamadan geri geliyorlardı. Ama her şeye rağmen alın terleriyle kazanıyor, kendi yağlarında kavrulup gidiyorlardı.
Evde ise huzur vardı. Annesi, babası ve eşi Eylül ile birlikte sakin bir hayat sürüyorlardı. Eylül işine gidiyor, Eymen denize açılıyor, akşamları aile sofrasında buluşuyorlardı.
Bora ve eşi ise artık eskisi kadar sık uğramıyordu. Yeni hayatlarına alışmışlardı. Ara sıra ziyaret ediyor, kısa sohbetlerden sonra evlerine dönüyorlardı.
Aylar sonra bir akşam yine misafir geldiklerinde güzel bir haber verdiler. Yengesi hamileydi.
Bu haber evde büyük bir sevinç yarattı. Annesi gözyaşlarını tutamamış, babası ise torun sahibi olacağı günü düşünerek heyecanlanmıştı. Eymen ve Eylül de onları içtenlikle tebrik ettiler.
Bora'nın mutluluğu yüzünden okunuyordu. "Oğlum olacak," diyordu gururla. "Ona güzel bir gelecek hazırlıyorum. Kısmet olursa yakında bir tekne daha alabilirim."
Eşi de her defasında bu sözleri duydukça mutlulukla gülümsüyordu. Sanki kurdukları hayat her geçen gün daha da büyüyordu. Ancak kaderin onlar için hazırladığı başka planlar vardı.
Aradan yedi sekiz ay geçmişti. Sonbaharın serin bir akşamıydı. Eymen denizden yeni dönmüş, ailece sofraya oturmaya hazırlanıyorlardı. O sırada kapı şiddetle çalındı.
Annesi kapıyı açar açmaz karşısında gelinini gördü. Kadının yüzü bembeyaz kesilmişti. Saçları dağılmış, gözleri ağlamaktan kıpkırmızı olmuştu. İçeri girer girmez avludaki divana doğru yürüdü ve adeta yığılırcasına üzerine oturdu.
"Mahvolduk!.. Bittik!.. Şimdi ne yapacağız?.."
Sesi titriyor, kelimeler boğazında düğümleniyordu. Evdekiler şaşkınlık içinde etrafını sardılar.
Annesi omzuna sarıldı. "Kızım, sakin ol. Ne oldu? Bora'ya bir şey mi oldu?"
Yengesi hıçkırıklar arasında konuşmaya çalışıyordu. "Bora'yı... Bora'yı götürdüler..."
Bir anda avludaki herkesin yüzü soldu. Babası telaşla sordu: "Kim götürdü? Ne diyorsun sen?"
Kadın derin bir nefes almaya çalıştı. "Sahil Güvenlik..."
Bu söz üzerine sessizlik çöktü. Herkes birbirine bakıyor ama kimse konuşamıyordu.
Bir süre sonra güçlükle devam etti: "Bora ve yanındaki Gürcü tayfalar gözaltına alınmış. Tekneyi limana çekmişler. Arama yapmışlar..."
Sesi yeniden kırıldı. "Teknede kaçak altın bulmuşlar..."
Eymen'in yüreği sıkıştı. Aylardır zihnini kurcalayan bütün şüpheler bir anda yeniden canlanmıştı. Bora'nın kısa sürede elde ettiği servet... Yeni aldığı tekne... Sürekli değişen yabancı tayfalar... Bitmek bilmeyen para akışı... Hepsi gözlerinin önünden bir film şeridi gibi geçti.
Yengesi ağlamaya devam ediyordu. "Çıkarıldığı nöbetçi mahkeme tutuklama kararı vermiş. Şimdi cezaevine götürmüşler..."
Bu sözler evin üzerine kara bir bulut gibi çöktü. Az önce huzurla dolu olan avluda şimdi derin bir sessizlik vardı. Annesi gözyaşlarına boğulmuştu. Babası başını iki eli arasına almış, yere bakıyordu. Eymen ise donup kalmıştı. Aylar önce limanda gördüğü o yabancı yüzleri hatırlıyordu. İlk kez o gün içine düşen sıkıntının sebebini şimdi anlıyordu. Fakat asıl bilmediği şey, Bora'nın tutuklanmasıyla başlayacak olayların daha sadece ilk adım olduğuydu.
Aradan haftalar geçmişti. Bora ve birlikte yargılanan tayfalar hakkında mahkeme kararını vermiş, her biri yedişer yıl hapis cezasına çarptırılmıştı. Kaçakçılıktan elde edildiği değerlendirilen mal varlıklarına el konulmuş, Bora'nın teknesiyle birlikte evi de devlet tarafından müsadere edilmişti. Bir zamanlar büyük hayallerle kurdukları yuva bir anda dağılmıştı.
Güllü, evden alabileceği birkaç kişisel eşya ve bebeğinin ihtiyaçlarını toparladıktan sonra çaresizce kayınpederinin evine dönmek zorunda kaldı. Bu dönüş, gelin geldiği günkü gibi sevinçli değil, hüzün ve gözyaşı içindeydi.
Bu sırada doğum yapmış, sağlıklı bir erkek çocuk dünyaya getirmişti. Ancak annelik sevincini bile doyasıya yaşayacak durumda değildi. Kucağındaki bebeğine bakıyor, sonra gözyaşlarına hâkim olamayarak, "Biz şimdi ne yapacağız? Bu çocuğu nasıl büyüteceğim?" diye ağlıyordu.
Latife Hanım onu bağrına basıyor, saçlarını okşayarak teselli etmeye çalışıyordu. Turgut Reis ise yaşadığı büyük hayal kırıklığına rağmen gelinini ve torununu yalnız bırakmıyordu. Eymen ve Eylül de Güllü'nün yanında duruyorlardı.
Bir akşam yine gözyaşları içinde konuşurken Eymen sakin bir sesle: "Yenge, abim yok diye kendini yalnız sanma. Biz varız. Annem var, babam var. Allah'a şükür helal kazancımız var. Bir lokma ekmeğimiz varsa birlikte yeriz. Bu evde kimse aç kalmaz," dedi.
Eylül de onun elini tutarak: "Sen artık sadece bizim yengemiz değil, kardeşimizsin. Bu çocuk da bizim evladımız gibi. Hep birlikte büyüteceğiz," diye ekledi.
Bu sözler Güllü'nün içindeki acıyı tamamen dindirmese de ona güç veriyordu. Küçük çocuk ise evin neşesi olmuştu. Turgut Reis ile Latife Hanım torunlarını kucaklarına aldıklarında acılarını bir nebze unutuyor, onun gülümsemesiyle teselli buluyorlardı.
Bora'nın yaptığı hatalar bütün aileyi derinden yaralamıştı ama Eymen o günden sonra bir kez daha anladı ki insanı ayakta tutan şey kolay kazanılan para değil, helal lokmanın verdiği huzurdu. O, hiçbir zaman doğru yoldan ayrılmamış, kazancına haram karıştırmamıştı. Denizde fırtınalarla mücadele ederek kazandığı her kuruşun değerini biliyordu.
Hayat bütün zorluklarına rağmen akıp gidiyordu. Bir akşam Eymen ve Eylül aileyi sofrada topladılar. Yüzlerinde uzun zamandır görülmeyen bir mutluluk vardı.
Eylül utangaç bir gülümsemeyle haberi verdi: "Galiba evimiz yakında biraz daha şenlenecek..."
Herkes merakla birbirine baktı.
Eymen sevinçle: "Allah nasip ederse bir bebeğimiz olacak," dedi.
Bir anlık sessizliğin ardından ev sevinç çığlıklarıyla doldu. Latife Hanım gözyaşlarını tutamadı. Turgut Reis oğluna sarıldı. Güllü bile aylar sonra ilk kez içten bir tebessüm etti. Küçük yeğen artık yalnız büyümeyecekti. Yakında ona bir oyun arkadaşı, bir kardeş gibi büyüyecek bir kuzeni olacaktı.
O gece evin üzerinde uzun zamandır hissedilmeyen bir umut vardı. Hayat onlara acılar yaşatmış, sınavlar vermişti. Ancak aile olmanın gücü bütün yaraları yavaş yavaş sarıyordu. Karadeniz'in dalgaları dışarıda durmadan kıyıları dövmeye devam ederken, Turgut Reis'in evinde yeniden umut filizleniyordu.
Çünkü onlar biliyorlardı ki;
Helal emekle kurulan yuvalar bazen fırtınalara yakalansa da kolay kolay yıkılmazdı.

































