KURTALAN EKSPRESİ

Siirt'in Kurtalan ilçesinden kalkıp buralara kadar gelen bu tren, adını o ilçeden almış ve bugüne kadar binlerce insanı buluşturup binlercesini de birbirinden ayırmıştı. Ben de o ayrılanlardan biriydim. Kurtalan Ekspresi o ilk istasyondan ayrılalı neredeyse on iki saati çoktan geçmişti ve bir saatten fazladır beklediğim Hekimhan İstasyonu'na girmek üzereydi.
Ben köyden ilçeye sabah saatlerinde gelmiştim. İlk olarak bir lokantaya girerek sıcacık kemik suyuna yapılmış mercimek çorbamı, fırından yeni çıkmış, buharı hâlâ üzerinde tüten pide ile birlikte büyük bir iştahla mideme indirdim ve dışarının kemiklerime kadar işleyen o kış soğuğunu bir nebze de olsa giderdim.
Lokantanın ortasında yanan o büyük, sanki varilden bozma sobanın sıcaklığı içeriyi yavaş yavaş ısıtıyordu. Sobanın üzerinde, büyük bir kazanın içinde kaynayan su vardı. Belki yemek yapmak için kullanılacaktı, belki de bulaşıkları yıkamak için.
Lokantacı Abbas Abi, müşterilerine servis yapıp tezgâhın başına geçtiğinde yine yarım kalan işine devam ediyordu. Lokantada kendisinden başka çalışan yoktu; ne garson ne de aşçı... Bütün işleri kendisi yapıyordu. Şimdilik sayıları az olan müşterilere rahatlıkla yetişiyor, arada bir onlara laf atıp sohbet ediyordu. Sevilen ve hoş sohbet birisiydi. Çorbasını bitirip kalkmak isteyen müşterilerine çay ikram etmeyi de ihmal etmiyordu.
Bitişik kahveden gelen çayların bardak ağızları tabaklarla kapatılmış olurdu. Daha doğrusu, çaylar soğumasın diye tabaklar bardakların altında değil, ağız kısmında dururdu. Çaylar geldiğinde müşterilerin bazıları masalarında, bazıları ise çaylarını alıp sobanın başına geçerek orada içmeyi tercih ederdi.
Abbas Abi, tezgâhta öğle yemeği için hazırlık yaparken bir yandan da müşterileriyle ilgileniyordu. Hesabı ödeyecek müşterilerine bazen parayı, bir anlamda makam masası sayılabilecek kenardaki masaya bırakmalarını söylüyordu. Para üstü vermesi gerektiğinde ise ellerini yıkayıp kuruladıktan sonra masasına gelip hesabı alıyordu.
Ben de çorbamı ve çayımı içtikten sonra teşekkür ederek lokantanın kapısını açıp dışarı çıktım. Kapıdan adımımı atmamla birlikte o kış soğuğu yüzüme kırbaç gibi vurdu. Öğle yemeği için tekrar geleceğimden, Abbas Abi'den rica ederek küçük bavulumu lokantanın bir köşesinde duran masasının yanına bıraktım.
Sonra ilçedeki fotoğrafçılardan birine giderek biyometrik fotoğraf çektirdim. Bir süre sonra gidip fotoğraflarımı aldım ve Hükûmet Konağı'na doğru yola koyuldum. Yolda birkaç tanıdığıma rastlayıp sohbet ettikten sonra Nüfus Müdürlüğüne giderek yeni bir nüfus cüzdanı için müracaatta bulundum. Gerekli işlemleri tamamladıktan sonra işim bitmişti. Yeni kimliğimi öğleden sonra gelip alabileceğimi söylediler.
Ben de zaman geçirmek ve soğukta üşümemek için genellikle tanıdıkların bulunduğu kahveye gittim. Kahve kalabalıktı. Orada da lokantadaki gibi büyük bir soba vardı. Dışarıdan yeni gelenler ilk önce sobanın yanına gidiyor, ellerini ovuşturarak biraz ısınıyor, sonra da oturacakları masaya yöneliyorlardı.
Bazısı tavla, bazısı okey, bazısı ellibir ya da oşkin kâğıdı istiyor; mesaiye yeni başlamış memurlar gibi hemen oyuna koyuluyordu. İlçede kış günü yapılacak fazla bir iş olmadığından emekliler, yaşlılar ve işsizler sabahın erken saatlerinde kahveye koşarlardı. Evde kalsalar rahat edemeyeceklerini bilirlerdi. Ya eşleriyle takışacaklar ya da bir köşede boş boş oturacaklardı.
Bunu bildikleri için kahvaltılarını yaptıktan sonra gözleri kapıda olurdu. Ayakkabılarını giydikleri gibi soluğu kahvede alırlardı. Kahve onlar için yalnızca vakit geçirilen bir yer değil, aynı zamanda dostlarla buluşulan, sohbet edilen ve günün akışının paylaşıldığı bir mekândı.
Ellerini ısıttıktan sonra tanıdıklarının bulunduğu masanın yanına oturdu. Bir süre oyun oynayanları seyretti. Oyun bitince içlerinden biri işi olduğunu söyleyip kalktı. Onun yerine geçti. İlk önce ellibir oynadılar. Bir tur bittikten sonra bu kez oyunu oşkine çevirdiler. İki tur da oşkin oynadıktan sonra gözü duvardaki saate ilişti. Saat ikiyi geçmişti.
Müsaade isteyip hesabını ödedikten sonra Nüfus Müdürlüğünün yolunu tuttu. Yeni kimlik kartı hazırlanmıştı. Kimliğini aldıktan sonra çalışanlara teşekkür etti. Ardından lokantaya mı yoksa istasyona mı gitmesi gerektiği konusunda bir an kararsız kaldı. Sonunda istasyona gidip biletini almaya karar verdi.
Postanenin önünden geçip eski cezaevinin yanından bayır aşağı dikkatli adımlarla inmeye başladı. Düzlüğe vardığında, maden kamyonlarının gelip geçtiği yolu aşmakta epey zorlandı. Kış günü bu yol oldukça kötüydü; her taraf çamur içindeydi. Zorlukla bu yolu geçerek istasyonun bulunduğu bölgeye yöneldi.
Zorlu bir yürüyüşün ardından istasyona vardı. Gişenin bulunduğu bekleme salonuna girdiğinde içeride birkaç yolcu vardı. Bu yolculardan biri de bitişik köyden babasının ahbabı ve kirveleri İdris Dayı ile eşi Hacer Ana'ydı. Sünnet olduğunda onun kucağındaydı. Onlarla selamlaştıktan sonra gişeye yöneldi. Biletini alıp tren saatine baktığında, hareket vaktine daha en az sekiz saat olduğunu gördü.
Daha sonra İdris Dayı'nın yanına oturarak biraz sohbet etti. Onlar da Ankara'da yaşayan kızları ve damatlarının yanına gidiyorlardı. Yanlarında birkaç çuval, sepet ve giyecekleriyle birlikte yol boyunca yemek için hazırladıkları azıkları sıkıştırdıkları iki küçük pazar çantası vardı.
Erkenden istasyona geldiklerini söylediğinde İdris Dayı gülümseyerek, "Burası sıcak bir yer evlat." dedi. "Kış gününde beklenecek en iyi yer burasıdır." Ardından hanın içinde bir kahveye ya da lokantaya gidip oturmanın masrafa yol açacağını, bu yüzden istasyonu tercih ettiklerini anlattı.
Bekleme salonundaki sobanın etrafında oturan yolcuların çoğu da aynı düşüncedeydi. Kimi sessizce etrafı seyrediyor, kimi yanındakiyle sohbet ediyor, kimi ise yaklaşan tren saatini beklerken dalıp gidiyordu. Dışarıda ayaz hüküm sürerken içerideki sıcaklık ve yol arkadaşlığı, bekleyişi biraz daha katlanılır hâle getiriyordu.
"Trende görüşürüz." dedikten sonra istasyondan ayrıldı. Bu kez geldiği yoldan mı, yoksa daha uzun ve dik olan asfalt yoldan mı gitmesi gerektiğini düşündü. Sonunda, "Hem spor olur hem zaman geçer hem de ısınırım." diyerek asfalt yolu tercih etti.
Yarım saatten fazla süren yürüyüşün ardından Hekimhan'ın içine vardı. Meydanda biraz soluklandıktan sonra acıktığını fark ederek lokantaya geçti. İçeri girdiğinde ortam mis gibi yemek kokuları ve sıcak bir havayla doluydu. Önce tezgâhın önüne giderek yemek çeşitlerine göz attı. Sulu yemekler, pilavlar ve fırın yemekleri vardı; ancak çoğu tükenmek üzereydi. En iyisinin kebap söylemek olacağını düşündü ve siparişini verdi.
Yemeğini ağır ağır yiyerek yarım saatten fazla vakit geçirdi. Karnını doyurduktan sonra hesabını ödedi, Abbas Abi'ye teşekkür etti ve bavulunu alarak tekrar tanıdıkların bulunduğu kahveye gitti.
Burada aynı ekip hâlâ oyuna devam ediyordu. Kim bilir kaçıncı turdaydılar... Sabahki gibi yine kenarda bir yere oturup oynayanları izlemeye başladı. Bir yandan onların sohbetlerine kulak veriyor, bir yandan da birbirlerine yaptıkları takılmalara gülerek zaman geçiriyordu.
Kahvenin içi öğleden sonraya göre daha da kalabalıklaşmıştı. Sobanın etrafında toplananlar çaylarını yudumluyor, masalardakiler ise oyunların heyecanına kapılmıştı. Dışarıda ayaz giderek sertleşirken içerideki sıcaklık ve dost meclislerinin samimiyeti, insanın dışarı çıkmak istemeyeceği bir ortam oluşturuyordu. Zaman ağır ağır ilerliyor, yaklaşan tren saati ise fark edilmeden biraz daha yaklaşıyordu.
Masadakilerden biri kenara çekilerek, "Gel, sen benim yerime otur." dedi.
Bu teklifi memnuniyetle kabul etti. Ne kadar zamandır oyun oynadıklarını fark etmemişti. Zaman hızla ilerlemiş, kış günü olması nedeniyle hava erkenden kararmaya başlamıştı.
Oyun bittiğinde saatine baktı. Trenin hareket saati yaklaşmıştı. Müsaade isteyerek masadan kalktı. Hesabı ödemek istedi ama masadakiler buna izin vermediler.
"Sen yolcu adamsın, paran yolda lazım olur. Bir dahaki sefere ödersin. Hem öğlenkini de sen ödemiştin." dediler.
Böylece hesabı ödemesine fırsat vermediler.
Ayağının dibinde duran küçük bavulunu alarak herkesle vedalaştı ve kahveden dışarı çıktı. Sanki dışarının soğuğu daha da artmıştı. Hava, odun ve kömür dumanının kokusuyla dolmuş, nefes almak bile zorlaşmıştı.
Kestirme yoldan gitmeyi göze alamadı. Hem hava karanlıktı hem de yol oldukça berbattı. Bu yüzden öğle vakti geldiği asfalt yolu tercih etti. Önce Atatürk Heykeli'nin bulunduğu meydana ulaştı. Burası aydınlıktı. Ayrıca önündeki yol, Kuluncak ilçesi ile Güzelyurt kasabasına giden ana güzergâh olduğundan yol boyunca lambalar yanıyor, etraf ışıl ışıl görünüyordu.
Elinde bavuluyla bayır aşağı inerken zaman zaman zorlandıysa da fazla sıkıntı çekmeden istasyona vardı. İstasyona yaklaştıkça rayların karanlıkta uzanıp gidişi gözüne çarpıyordu. Bekleme salonunun pencerelerinden sızan ışıklar uzaktan seçiliyor, içerideki yolcuların siluetleri belli belirsiz görünüyordu. Uzun bir bekleyişin ardından nihayet yolculuk vakti yaklaşmıştı. Birkaç saat sonra onu bambaşka bir şehir, bambaşka insanlar ve belki de yeni bir hayat bekliyordu. Bu düşüncelerle adımlarını biraz daha hızlandırarak istasyon binasına yöneldi.
İçeri girdiğinde, öğle saatlerine göre bekleme salonunun daha kalabalık olduğunu gördü. Trenin hareket saati yaklaştığı için yolcuların büyük çoğunluğu gelmişti. Eskiden tren Hasançelebi İstasyonu'nda da dururdu. Ancak şimdi o istasyon, daha doğrusu ara istasyonlar kapatıldığı için yolcular Hekimhan'a gelmek zorunda kalıyordu. O zamanlar Çulhalı'dan çıkıp demiryolu boyunca yürüyerek Hasançelebi İstasyonu'na gelir, oradan trene binerlerdi. Bunun da kendine göre zorlukları vardı ama şimdikine göre daha kolaydı.
Bavulunu İdris Dayı'ya emanet edip dışarı çıktı. İstasyonun yan yollarında bekleyen vagonlar vardı. Bunların çoğu maden taşıyan yük vagonlarıydı. Yüksek direklere takılmış projektörlerin ışığı altında duran bu vagonları seyrederken cebinden sigara paketini çıkardı ve bir sigara yaktı.
Dumanını ağır ağır tüttürürken gözlerini ileride, trenin geleceği yola çevirdi. Hemen yanında büyük bir maden stok sahası bulunuyordu. Kamyonlarla buraya getirilen maden, daha sonra vagonlara yüklenerek demir-çelik fabrikalarına gönderiliyordu.
Gece gittikçe koyulaşıyor, ayaz insanın içine işliyordu. Projektörlerin aydınlattığı raylar karanlığın içinde uzanıp gidiyor, arada bir duyulan metal sesleri istasyona ayrı bir hava katıyordu. Bekleyiş sürerken gözleri bir yandan raylarda, bir yandan da uzaktan gelecek olan Kurtalan Ekspresi'ni arıyordu.
Saatine baktı. Trenin gelme saati yaklaşmıştı. Çoğu zaman olduğu gibi gecikme yapmamasını umarak içeri girdi. Birkaç dakika sonra bekleme salonunda hareketlilik başladı. Demek ki tren geliyordu. Yolcular eşyalarını yanlarına alıp yavaş yavaş dışarı, perona çıkmaya başladılar.
İdris Dayı'nın çuvallarından ikisini alarak dışarı taşıdı. İdris Dayı da kendi çantalarıyla birlikte onun bavulunu almış, eşiyle beraber dışarı çıkmıştı. Hep birlikte peronda beklemeye başladılar.
Trenin istasyona yaklaştığını haber veren düdük sesi duyulunca, biraz önce seyrettiği maden stok sahasına doğru baktı. Lokomotifin ışığı görünmüştü. Işık gittikçe büyüyor, kendilerine doğru yaklaşıyor ve göz kamaştırıyordu. Yolcular, sanki tren durmadan bineceklermiş gibi telaş içindeydiler. Tren nihayet peronda durduğunda birkaç yolcu eşyalarıyla birlikte inerken, bazıları da ellerindeki şişe ve termoslarla istasyonun çeşmesine koştu.
İdris Dayı'nın yardımıyla çuvalları ve çantaları vagona çıkardı. Ardından onların da binmelerine yardım etti. Biraz beklemelerini söyleyerek kompartımanları kontrol etmeye başladı. Kısa bir arayışın ardından, içinde yaşlı bir amcanın oturduğu boş sayılabilecek bir kompartıman buldu.
Hep birlikte eşyalarını oraya taşıdılar. Selam verip içeri girdiler. Çuvalları, çantaları ve bavulları kapının üzerindeki raflara yerleştirdikten sonra "Bismillah" deyip yerlerine oturdular. Karşılıklı olarak birbirlerine hayırlı yolculuklar dilediler.
Birkaç dakika sonra tren hafif bir sarsıntıyla hareket etti. Önce ağır ağır ilerledi, ardından yavaş yavaş hızlanmaya başladı. Perondaki insanlar, ışıklar ve istasyon binası geride kalırken rayların ritmik sesi vagonu doldurdu.
Yolculuk başlamıştı. Bu yolculuk kimine hüzün, kimine ise mutluluk veriyordu.
Bir müddet sonra tren Çulhalı'nın yanından geçerken pencereye yaklaşıp dikkatlice dışarı baktı. Daha bu sabah orada olduğunu düşünerek baba evini görebilme umuduyla gözlerini karanlığa dikti. Sokak lambaları yanıyordu. Dolunayın aydınlattığı köy siluetinin içinde evlerinin yerini tahmin etmeye çalıştı.
Çocukluğunda arkadaşlarıyla kaydığı sokakları gözledi ve o günleri içi buruk bir şekilde hatırladı. Her kış arkadaşlarıyla bir araya gelir, ya kendi imkânlarıyla yaptıkları derme çatma tahta kızaklarla ya da bir naylon parçasını kıvırıp kızak hâline getirerek köyün dar ve dik sokaklarında gönüllerince kayarlardı. O günlerde kar onlar için soğuğun değil, eğlencenin habercisiydi. Düşüp kalkarlar, üşüdüklerini bile hissetmeden akşama kadar oynarlardı. Şimdi ise o çocukların çoğu, kendisi gibi çoktan köyü bırakıp şehirlere göç etmişti. İmkân bulamayanlar ise hâlâ köyde yaşamlarını sürdürüyordu.
Bir zamanlar yağan karı oyun ve eğlenceye dönüştüren o çocuklar, bugün aynı yollarda kayıp düşmemek için dikkatli adımlarla yürüyen yetişkinlere dönüşmüşlerdi. Sokaklar da insanlar gibi zamanla anlam değiştiriyordu. Çocukken neşe ve macera kaynağı olan yerler, yıllar sonra temkinle geçilmesi gereken yollara dönüşüyordu. Aynı sokaklar, aynı kar, aynı yokuşlar...
Ama onlara bakan gözler artık aynı gözler değildi.
Kimine göre eğlencenin simgesi olan bu yollar, kimine göre tehlike ve zorluk demekti. İnsan yaş aldıkça değişen yalnızca yıllar değil, hayata ve hatıralara yüklediği anlamlar da oluyordu.
Tren hızla, bir zamanlar ayrılıkların ve kavuşmaların yaşandığı Hasançelebi İstasyonu'nun yanından geçip giderken Davulgu sınırlarına ulaşmıştı.
Pencereden uzakta görünen köy ışıklarını işaret ederek, "İdris Dayı, sizin köyü geçiyoruz." dedi.
İdris Dayı da biraz önce onun yaptığı gibi pencereye yaklaşıp dikkatlice köyün ışıklarına bakmaya başladı. Belki o da evinin yerini tahmin etmeye çalışıyordu.
Tren, demiryolunun dere boyunca uzandığı bölüme geldiğinde İdris Dayı birden heyecanlandı. Yüzüne çocukça bir sevinç yayıldı.
"Bak Hacer, bizim bahçenin yanından geçiyoruz!" dedi.
Hacer Ana da pencereye doğru eğilerek karanlığın içindeki siluetlere bakmaya çalıştı.
Bir süre sonra ikisinin de gözleri uzaklara dalıp gitti. Kim bilir neler düşünüyorlardı... Belki çocukluklarını, analarını, babalarını, gençlik yıllarını ya da şimdi yanlarında olmayan çocuklarını hatırlıyorlardı. İnsan doğup büyüdüğü yerlerden uzaklaştıkça, geride bıraktıklarının kıymetini daha iyi anlıyordu. Bir köyün gecedeki birkaç ışığı bile bazen yılların hatırasını canlandırmaya yetiyordu. O ışıklar yalnızca evleri değil, insanların geçmişlerini, sevinçlerini, özlemlerini ve kaybettiklerini de aydınlatıyordu.
Tren ise bütün bu hatıralara aldırmadan rayların üzerinde ilerlemeye devam ediyor, her kilometrede yolcularını biraz daha geçmişlerinden uzaklaştırırken, onları yeni kavuşmalara doğru taşıyordu.
Bu sırada, daha önce kompartımanda bulunan Mehmet Amca söze girdi: "Demek buralar sizin köyünüz. Yazın buralar çok güzel olur. Herhâlde tadına doyum olmaz." dedi.
Bunun üzerine İdris Dayı, konuşacak bir konu açılmasına sevinmiş gibi hemen anlatmaya başladı. Biraz önce gözlerinin önünden geçen geçmişe ait hatıraların etkisiyle çocukluğunu, gençliğini, evliliğini ve çocuklarını bir bir anlatıyordu. Köyde geçen yıllarından söz ederken sesi zaman zaman neşeleniyor, zaman zaman da hüzünleniyordu. Çocukluğunda dere kenarlarında oynadıkları oyunları, bağlarda ve bahçelerde geçen günleri, imeceleri, düğünleri ve bayramları anlatıyordu. Ardından gençlik yıllarına geçti; askerliğini, evlendiği günleri ve çocuklarının dünyaya gelişini büyük bir heyecanla dile getiriyordu.
Hacer Ana da ara sıra söze karışıyor, kimi zaman eşinin unuttuğu bir ayrıntıyı tamamlıyor, kimi zaman da anlattıklarına gülümseyerek onay veriyordu.
Mehmet Amca dikkatle dinliyor, arada bir soru sorarak sohbetin devam etmesini sağlıyordu. İlyas da bu sohbete kulak misafiri oluyor, kendi hayatını gözden geçiriyordu. Tren rayların üzerinde ritmik bir sesle ilerlerken, kompartımanın içinde yılların biriktirdiği hatıralar konuşuluyordu.
Bazen insanlar birbirlerini yıllardır tanıyormuş gibi hissederlerdi. Aynı kompartımanda başlayan bir sohbet, birkaç saat içinde geçmişi, özlemleri ve hayat hikâyelerini paylaşacak kadar samimi bir hâl alabilirdi. O gece de böyle olmuştu. Yolculuk devam ederken tren yalnızca yolcuları değil, onların anılarını ve hikâyelerini de beraberinde taşıyordu.
İdris Dayı'nın kızı okumuş, Ankara'da öğretmen olmuştu. Eşi de öğretmendi. En son altı yıl önce köye gelmişlerdi. Biri erkek, biri kız olmak üzere iki torunları vardı. Onlar da artık büyümüş, okula başlamışlardı. Eskiden birbirlerine sık sık mektup yazarlardı. Daha sonra cep telefonları çıkınca telefonla görüşmeye başlamışlardı. Zamanla bu görüşmeler de seyrekleşmiş, sonunda ancak bayramdan bayrama konuşur olmuşlardı.
Kızlarını ve torunlarını uzun zamandır görmedikleri için onları çok özlemişlerdi. Bu özlem, Ankara'ya gitmeye karar vermelerinde en büyük etken olmuştu.
Ankara'ya geleceklerini birkaç hafta önceden haber vermişlerdi. Ancak kızları bu haberi biraz buruk bir sevinçle karşılamıştı. Okullar henüz tatil değildi. Hem kendisi hem de eşi çalışıyor, çocuklar da okula gidiyordu. Bu nedenle evde yalnız kalabileceklerini, kendileriyle yeterince ilgilenemeyeceklerini söylemiş ve ziyaretlerini okulların tatil olduğu bir döneme ertelemelerini istemişti.
İdris Dayı ile Hacer Ana da kızlarının durumunu anlayışla karşılamış ve bu isteği kabul etmişlerdi. Bu yüzden bugüne kadar beklemişlerdi. Okullar artık iki haftalık yarıyıl tatiline girmişti. Ancak bu kez yola çıkacaklarını kızlarına haber vermemişlerdi.
İdris Dayı gülümseyerek, "Sabah Ankara'ya yaklaşınca telefon ederiz. İstasyona gelsinler. Böylece sürpriz yapmış oluruz." dedi.
Bu düşünce onu oldukça heyecanlandırıyordu. Torunlarının yüzündeki şaşkınlığı şimdiden hayal ediyor, onları ilk gördüğü anda nasıl sarılacağını düşünüyordu. Hacer Ana'nın yüzünde de aynı heyecan okunuyordu. Ara sıra birbirlerine bakıyor, sonra sessizce gülümsüyorlardı.
Yıllar geçse de anne babaların çocuklarına duyduğu özlem değişmiyordu. Araya şehirler, mesafeler ve zaman girse de evlat hasreti hep aynı kalıyordu. Şimdi onları bu uzun yolculuğa çıkaran da işte bu özlemdi.
Tren Sivas Garı'na girdiğinde gece yarısı çoktan geçmiş, ertesi günün saatleri başlamıştı. Tren burada biraz daha uzun süre bekleyecekti.
İlyas, tren gara girince büfeden bir şeyler almak için ayağa kalktı ve kompartımandakilere bir istekleri olup olmadığını sordu. Aldıklarını bir poşete doldurup geri döndüğünde, İdris Dayı ile Mehmet Amca sohbeti iyice koyulaştırmışlardı.
Garda koşuşturmalar devam ederken hareket memurunun düdüğü duyuldu. Trenden inen yolcular koşarak tekrar vagonlara biniyor, yeni gelen yolcular ise ya bagajlarını yerleştiriyor ya da pencerelerden dışarı bakarak kendilerini uğurlamaya gelenlere el sallıyorlardı.
Burada inen yolcu sayısı fazla olmamasına rağmen binen yolcu oldukça çoktu. Bazı yolcular bulundukları vagonun kompartıman kapılarını açıyor, içeriye göz gezdirdikten sonra tekrar kapatıyorlardı. Belli ki sakin ve boş bir kompartıman arıyorlardı. Ancak şimdilik onların kompartımanına gelen olmamıştı. Aynı dört kişi yolculuklarına devam ediyordu.
İlyas, poşetten çıkardığı bisküvilerden ikram etti. Küçük paketlerde meyve suyu da almıştı. Herkese birer tane uzattı. Öğlenden beri doğru dürüst bir şey yememişti. Midesi iyice kazınmaya başlamıştı. Bisküvileri meyve suyuyla birlikte afiyetle yerken Hacer Ana, "Niye bunlara para verdin oğlum? Katmer yapmıştım, hep beraber yerdik." dedi.
Sonra yanında duran çantayı açıp hazırladığı katmerlerden çıkararak herkese birer tane verdi.
İlyas katmeri büyük bir iştahla yedikten sonra, "Çok lezzetli olmuş. Ellerine sağlık Hacer Ana." dedi.
Katmeri övmeye devam edince Hacer Ana memnuniyetle gülümsedi. "Afiyet olsun evladım. Çok yapmıştım. İdris kışa doğru davar kesmişti. Kavurma yapmıştık, ben de onlarla yaptım bu katmerleri." dedi.
Mehmet Amca da teşekkür ederek katmeri övdü. "Bizim evde de eskiden çok yapılırdı. Ama şimdilerde yapamıyoruz." dedi.
Bunu söylerken yüzüne hafif bir hüzün çökmüştü. Sanki katmerin tadı ona yıllar öncesinden bir hatırayı getirmişti. Bir an sustu, sonra derin bir nefes alarak anlatmaya başladı. Bir süre elindeki katmere baktı. Sanki yıllar öncesinden bir görüntü gözlerinin önüne gelmişti.
"Rahmetli anamın katmerinin tadı hâlâ damağımdadır. Ben daha on iki, on üç yaşlarındaydım. Kış vaktiydi. Kar günlerce yağmış, yollar kapanmıştı. Köyde herkes evine çekilmişti. O zamanlar şimdiki gibi elektrik de yok. Akşam olunca gaz lambasının ışığında otururduk.
Bir gün babam köy odasından birkaç misafirle çıkageldi. Eve girer girmez, 'Hanım, misafirimiz var.' dedi. Rahmetli anam da hiç yüksünmeden ocağın başına geçti. Evde ne varsa ortaya koydu. Bir yandan da katmer hazırlamaya başladı. Sacın üzerinde pişen katmerlerin kokusu bütün evi sarmıştı.
Biz çocuklar kapının önünde bekleşiyorduk. Katmerler pişince önce misafirlerin önüne koydu. Bizim gözümüz de tepsideydi ama sesimizi çıkaramıyorduk. Misafirler yiyip kalktıktan sonra kalanları bize verdi. O gün yediğim katmerin tadını bir daha hiçbir yerde bulamadım. Belki katmer aynı katmerdi ama o günün sıcaklığı, ocağın başındaki muhabbet, anamın yüzündeki tebessüm bambaşkaydı.
Rahmetli anam derdi ki: 'Yemeğin lezzeti malzemesinde değil, paylaşılmasındadır.'
Yıllar geçti. Anam da babam da göçüp gittiler. Ev yıkıldı, sac söküldü, o günleri yaşayanların çoğu da kalmadı. Ama ne zaman katmer yesem, gözümün önüne yine o karlı kış gecesi gelir."
Mehmet Amca sözlerini bitirince bir süre sessizlik oldu. Kompartımandakiler, trenin raylar üzerinde çıkardığı ritmik sesler arasında onun anlattığı günleri düşünüyordu.
Hacer Ana'nın gözleri dolmuştu. "Allah rahmet eylesin." dedi usulca.
Mehmet Amca başını salladı. "Amin. Mekânları cennet olsun. İnsan yaşlandıkça ekmeğin değil, hatıraların özlemini çekiyor. Ben şimdi benim oğlanın yanından geliyorum. Ta trenin ilk hareket ettiği yer olan Kurtalan'dan bindim bu trene. Oğlan jandarma uzman çavuş. Orada bir hemşireyle tanışmış. Birbirlerini sevmişler. Bana haber etti, 'Baba, gelin bu kızı bana isteyin.' dedi.
Ben de hiç vakit kaybetmeden atladım trene. Yine bu trenle gittim yanına. Bizim hanım rahatsız olduğu için götüremedim, evde kaldı. Orada Kars'tan gelen aile büyüklerimizle buluştuk. Sonra kızın evine gidip Allah'ın emri, peygamberin kavliyle kızlarını oğluma istedik. Sağ olsunlar, onlar da uygun gördüler. Yüzüklerini takıp sözlerini kestik. Şimdi de bir babalık görevimin önemli bir bölümünü yerine getirmenin huzuruyla geri dönüyorum.
Büyük kızım da İstanbul'da evli. Onun da liseye giden çocukları var. Allah nasip ederse yazın düğünü yapıp oğlanı da başgöz etmiş olacağız."
Mehmet Amca bunları anlatırken yüzündeki mutluluk saklanacak gibi değildi. Gözlerinin içi gülüyordu.
İdris Dayı, "Hayırlı olsun Mehmet kardeş. Allah tamamına erdirsin." dedi.
Hacer Ana da, "İnşallah düğününü de görür, mürüvvetine de erersiniz." diye ekledi.
Mehmet Amca teşekkür ederek başını salladı. "Amin. Allah bütün evlatların bahtını açık etsin. Ana babanın en büyük muradı, evlatlarının mutlu olduğunu görmektir." dedi.
Kompartımandakiler bir süre daha düğün hazırlıkları, çocuklar ve torunlar üzerine sohbet ettiler. Tren ise geceyi yara yara yoluna devam ediyordu.
Mehmet Amca'nın anlattıklarını dinleyen İlyas, bir süre sohbetten koptu. Gözleri karşıdaki pencereye çevrilmişti ama baktığı şey karanlığın içinden akıp giden gece değildi. Düşünceleri çok uzaklara gitmişti. Mehmet Amca'nın oğlunun sözünü kesip yüzüklerini taktırmasından bahsetmesi, onu kendi geleceğini düşünmeye sevk etmişti. Acaba bir gün kendisi de sevdiği bir kız için ailesine haber verecek miydi? Babası da Mehmet Amca gibi yollara düşüp onu istemeye gidecek miydi?
Gözünün önüne annesi geldi. Daha şimdiden evliliğinden söz açıldığında yüzü gülen, torun sahibi olacağı günlerin hayalini kuran annesi... O gün geldiğinde kim bilir ne kadar heyecanlanırdı. Belki günler öncesinden hazırlıklara başlar, gelecek misafirleri düşünür, oğlunun mürüvvetini göreceği için sevinçten uyuyamazdı. Babası ise duygularını çok belli etmeyen bir insandı. Ama İlyas biliyordu ki onun da içinde ayrı bir heyecan olurdu. Belki dışarıdan sakin görünürdü ama dostlarına, "Oğlanı evlendiriyoruz." derken gururunu gizleyemezdi.
İlyas kendi kendine gülümsedi. İnsan çocukken büyümeyi, gençken iş sahibi olmayı hayal ediyordu. Sonra bir bakıyordu ki anne babasının hayallerinin bir parçası hâline gelmişti. Onlar da evlatlarının mutlu günlerini görmek için yaşıyor, yıllarca bunun özlemini çekiyorlardı. Mehmet Amca'nın "Ana babanın en büyük muradı, evlatlarının mutlu olduğunu görmektir." sözü kulağında yankılanıyordu.
İlyas o ana kadar evliliği daha çok kendi hayatı açısından düşünmüştü. İlk kez anne ve babasının gözünden bakmaya çalışıyordu. Bir gün kendisinin de yuva kuracağını, anne babasının o gün için yıllardır hayal kurduğunu fark etmişti.
Trenin ritmik sesi düşüncelerine eşlik ederken içini tarif edemediği sıcak bir duygu kapladı. Belki o günler henüz uzaktı ama bir gün geldiğinde annesinin gözlerindeki sevinci, babasının yüzündeki gururu görmek istiyordu. Bu düşünceler arasında yavaş yavaş gözleri ağırlaşan İlyas, başını koltuğun arkasına yasladı. Trenin raylar üzerinde çıkardığı düzenli sesler ona ninni gibi geliyordu. Kısa bir süre sonra derin bir uykuya daldı.
Kompartımandakiler de onun uyuduğunu görünce seslerini iyice kıstılar. Sohbet yavaş yavaş sona erdi. Herkes kendi düşüncelerine çekildi. Dışarıda gecenin karanlığı, içeride ise trenin loş ışıkları vardı. Bir süre sonra Mehmet Amca, İdris Dayı ve Hacer Ana da uykuya daldılar.
Tren gece boyunca durmadan yoluna devam etti. Zaman zaman bazı istasyonlarda duruyor, yeni yolcular alıp yolcular indiriyordu. Ancak kompartımandakilerin çoğu bunların farkına bile varmıyordu. Bir ara tren Kayseri Garı'na geldiğinde kondüktör koridorda yürüyerek, "Kayseri! Kayseri Garı!" diye seslendi.
Ardından kompartımanların kapılarına hafifçe vurarak yolcuları uyardı. Kapıya vurulan sesle İlyas gözlerini araladı. Mehmet Amca da doğrulup etrafına baktı. İdris Dayı ile Hacer Ana da kısa süreliğine uyandılar. Birkaç saniye nerede olduklarını anlamaya çalıştılar.
"Kayseri'ye gelmişiz." dedi Mehmet Amca yarı uykulu bir sesle.
Pencereden dışarı baktıklarında peronun ışıkları geceyi aydınlatıyordu. İnenler, binenler, görevli memurlar ve bekleyen yolcular peronda hareketli bir görüntü oluşturuyordu. Ancak onların yolculuğu daha bitmemişti. Gidecekleri yere varmalarına daha uzun saatler vardı. Bunu bildiklerinden kimse yerinden kalkmaya gerek görmedi. Birkaç dakika sonra tren yeniden hareket etti. Vagon hafifçe sarsılırken herkes tekrar koltuğuna yaslandı. Göz kapakları yeniden ağırlaştı. Çok geçmeden kompartıman eski sessizliğine kavuştu. Tren, gecenin koyu karanlığını yararak Ankara'ya doğru yol alırken yolcular da kaldıkları yerden uykularına devam ettiler.
Tren Kırıkkale İstasyonu'na yaklaştığında İlyas çoktan uyanmıştı. Gece boyunca süren yolculuğun ardından dışarısı çoktan aydınlanmış, sabahın ilk ışıkları bozkırın üzerine yayılmıştı. Pencerenin kenarında oturmuş, hızla geride kalan tarlaları, köyleri ve uzakta görünen tepeleri seyrediyordu. Saat bayağı ilerlemiş, neredeyse öğlene yaklaşıyordu.
Kompartımandaki diğer yolcular ise hâlâ uyuyordu. İlyas bir süre dışarıyı izledikten sonra aklına İdris Dayı'nın akşam söylediği sözler geldi: "Sabah Ankara'ya yaklaşınca telefon ederiz. İstasyona gelsinler."
Saatine baktı. Ankara'ya varmalarına artık fazla zaman kalmamıştı. Eğilerek İdris Dayı'nın omzuna hafifçe dokundu. "İdris Dayı, kalk bakalım. Kırıkkale'ye geldik. Bir iki saate Ankara'da oluruz. Hani kızını arayacaktın ya..."
İdris Dayı gözlerini ovuşturarak doğruldu. "He ya... Doğru diyorsun evlat."
Bu sırada Hacer Ana ile Mehmet Amca da uyanmıştı. Hacer Ana başörtüsünü düzelterek, "Vardık mı yoksa?" diye sordu.
"Daha var ama az kaldı." dedi İlyas.
İdris Dayı cebinden telefonunu çıkardı. Gözlüğünü takıp rehberden kızının adını buldu. Parmakları biraz titreyerek arama tuşuna bastı. Telefon birkaç kez çaldıktan sonra karşı taraftan kızının sesi duyuldu.
"Alo, baba..."
İdris Dayı'nın yüzü bir anda aydınlandı. "Kızım, biz Kırıkkale'ye geldik. Allah nasip ederse bir iki saate Ankara Garı'nda oluruz."
Karşı tarafta kısa bir sessizlik oldu. Ardından heyecanlı bir ses yükseldi: "Ne? Gerçekten mi baba? Geliyor musunuz?"
"Geliyoruz kızım. Annen de yanımda."
Kızının sesi sevinçle titriyordu. "Çok iyi ettiniz. Çocuklar sizi duyunca havalara uçarlar."
Telefonu kapattıktan sonra İdris Dayı'nın yüzündeki mutluluk herkes tarafından fark edilmişti. O sırada Ankara'daki evde de hareket başlamıştı. Kızı telefonu kapatır kapatmaz salona geçti.
"Çocuklar! Dedenizle babaanneniz geliyor!"
Salonda tatilin ilk gününün keyfini çıkaran çocuklar bir anda yerlerinden fırladılar.
"Gerçekten mi anne? Ne zaman gelecekler? Bugün mü?" Sorular peş peşe geliyordu.
Büyük olan Deniz, dedesini son gördüğünde daha okula gitmiyordu. Küçük kardeşi Elif de daha çok küçüktü. İkisi de dedelerini ve babaannelerini seviyordu. Köyde geçirdikleri ve hayal meyal hatırladığı kısa yaz tatili, Deniz'in hafızasında güzel anılar bırakmıştı.
Deniz heyecanla, "Anne, dedem köyden peynir getirmiş midir acaba?" diye sordu.
Elif ise, "Babaannem bana örgü çorap ördüğünü söylüyordu, hatırlıyor musun?" dedi.
Anneleri gülümseyerek onları dinliyordu. Ancak evde herkes aynı heyecanı yaşamıyordu. Çocukların babası mutfak kapısının yanında durmuş, olanları sessizce izliyordu. Yüzünde hafif bir memnuniyetsizlik vardı. Tatilin ilk günü için günlerdir plan yapıyordu. Birkaç günlüğüne ailece şehir dışına çıkmayı düşünmüş, eksik kalan işlerini tamamlamayı hesaplamıştı. Şimdi ise bütün planları değişmek üzereydi.
Kendi kendine söylenmeye başladı: "Daha tatilin ilk günü... İnsan hiç olmazsa birkaç gün önceden haber verir."
Eşi onun ses tonundaki rahatsızlığı fark etti. "Ne oldu?"
"Bir şey olduğu yok. Sadece keşke biraz daha erken haber verseydiler."
"Onlar bizim anne babamız. Özlemişler, gelmek istemişler."
"Tamam da insan yine de haber verir. Evde hazırlık yapardık."
Aslında damat kötü niyetli biri değildi. Kayınvalidesi ve kayınpederine saygı duyardı. Ancak düzenine düşkün bir insandı. Beklenmedik gelişmelerden hoşlanmazdı.
Kızı ise eşini iyi tanıyordu. "Merak etme. Birkaç gün kalırlar. Çocuklar da mutlu olur."
Adam derin bir nefes aldı. "Haklısın. Hem uzun zamandır görmediler çocukları."
Bu sırada Deniz ile Elif çoktan dedeleri ve babaanneleri için hazırlık yapmaya başlamışlardı. Biri misafir odasını topluyor, diğeri babaannesine göstermek için okul başarı belgelerini çıkarıyordu. Evde tatlı bir telaş başlamıştı.
Ankara'ya yaklaşan trenin içinde İdris Dayı ile Hacer Ana torunlarına kavuşmanın heyecanını yaşarken, Ankara'daki evde de yıllardır uzak kalan iki kuşağı yeniden bir araya getirecek buluşmanın hazırlıkları sürüyordu. Kimse farkında değildi ama birkaç saat sonra yaşanacak karşılaşma hem özlemleri giderecek hem de aile içinde uzun zamandır konuşulmayan bazı duyguların da gün yüzüne çıkmasına vesile olacaktı.

































