SON DAKİKA
Reklam

ABLA

ABLA
A- A+
Reklam

Nurten, lise son sınıfta okuyan çalışkan ve hedefleri olan genç bir kızdı. Günleri yoğun bir tempoyla geçiyordu. Sabah erken saatlerde okulun yolunu tutuyor, öğleden sonraları ise üniversite sınavına hazırlanmak için dershaneye gidiyordu. En büyük hayali, iyi bir üniversitenin hukuk fakültesini kazanarak anne ve babasının izinden gitmekti.

Kendisinden iki yaş küçük olan kız kardeşi Aysel ise lise ikinci sınıf öğrencisiydi. Neşeli, hareketli ve meraklı bir kız olan Aysel, derslerinden arta kalan zamanlarda ablasının peşinden ayrılmaz, onunla vakit geçirmekten büyük mutluluk duyardı. Nurten de kardeşine karşı son derece ilgili ve şefkatliydi. Aralarındaki sevgi bağı, onları gören herkesin dikkatini çekecek kadar güçlüydü.

Babaları Kazım Bey, çevresinde dürüstlüğü ve mesleğine olan bağlılığıyla tanınan başarılı bir avukattı. Yıllardır sürdürdüğü meslek hayatında adalet duygusundan hiçbir zaman ödün vermemiş, müvekkillerinin güvenini kazanmıştı.

Anneleri Emel Hanım ise eşiyle hukuk fakültesinde tanışmıştı. Aynı sıraları paylaşırken başlayan arkadaşlıkları, zamanla büyük bir sevgiye dönüşmüş; üniversiteden mezun olduktan sonra nişanlanarak evlenmişlerdi. Evliliklerinin ardından birlikte kurdukları hukuk bürosunda omuz omuza çalışmış hem iş hayatında hem de aile yaşamında uyumlu bir birliktelik kurmayı başarmışlardı.

Sevgi, saygı ve güven üzerine kurulu bu ailede çocuklar, dürüstlük, çalışkanlık ve paylaşmanın önemini öğrenerek büyüyorlardı. Nurten ile Aysel, anne ve babalarının birbirlerine olan sevgisini örnek alıyor, sıcak ve huzurlu bir aile ortamında geleceğe umutla hazırlanıyorlardı.

Bir akşamüstü Nurten, dershaneden çıkıp eve doğru yürürken yolda kardeşi Aysel'e rastladı. İki kardeş, her zamanki gibi yan yana yürüyerek okulda ve gün içinde yaşadıklarını konuşuyor, zaman zaman gülüşerek evlerine doğru ilerliyorlardı.

Bahçeli, iki katlı evlerinin bulunduğu sokağa girdiklerinde alışılmadık bir manzarayla karşılaştılar. Evlerinin önünde kalabalık bir insan topluluğu vardı. Neler olduğunu anlayamayan iki kardeş, merak ve tedirginlik içinde adımlarını hızlandırdı.

Bahçe kapısına geldiklerinde babalarıyla birlikte çalışan bazı avukatları ve aile dostlarını küçük gruplar hâlinde kendi aralarında konuşurken gördüler. Ortamın sessizliği ve insanların yüzlerindeki hüzün, iki kardeşin yüreğine açıklayamadıkları bir korku düşürdü.

Onların bahçeye girdiğini fark eden herkes bir anda konuşmayı keserek başını çevirdi. Üzerlerine yönelen bakışlar, Nurten'in içine tarifsiz bir sıkıntının çökmesine neden oldu. Kalbi hızla çarpmaya başlamış, kötü bir şey olduğunu hissediyordu.

O sırada, babasının yıllardır dostu olan yaşlı Avukat Hadi Bey ağır adımlarla yanlarına geldi. Her zamanki güler yüzünden eser kalmamıştı. Solgun yüzü ve titreyen sesiyle eğilip yumuşak bir ifadeyle,

"Gelin çocuklar... Size söylemem gereken çok önemli bir şey var," dedi.

Hadi Bey onları usulca evin içine doğru yönlendirirken Nurten'in gözü kapının yanında duran hizmetçi Ayşe Kadın'a ilişti. Ayşe Kadın'ın gözleri ağlamaktan kıpkırmızı olmuş, yanaklarından süzülen gözyaşlarını mendiliyle silmeye çalışıyordu.

Bu manzara karşısında Nurten'in içini kaplayan endişe daha da büyüdü. Boğazı düğümlendi, nefesi daraldı. Henüz kimse tek kelime etmemişti; ancak hissettikleri, birazdan duyacakları sözlerin hayatlarını sonsuza dek değiştireceğini fısıldıyordu.

Birlikte salona geçtiler. Hadi Bey, yumuşak bir sesle oturmalarını istedi. İki kardeş sessizce kanepeye geçip yan yana oturdular. Eve girer girmez okul çantalarını alan Ayşe Kadın ise salon kapısının pervazına yaslanmış, gözyaşlarını tutmaya çalışarak onları izliyordu.

Hadi Bey de iki kardeşin karşısındaki koltuğa değil, kendilerini yalnız hissetmemeleri için yanlarına, kanepenin ortasına oturdu. Bir süre konuşamadı. Ellerini dizlerinin üzerinde birleştirmiş, başını öne eğmişti. Derin bir nefes aldıktan sonra titrek bir sesle söze başladı.

"Çocuklar... Öncelikle sizden söyleyeceklerimi metanetle karşılamanızı istiyorum. Ne yazık ki size çok acı bir haber vermek zorundayım."

Odadaki sessizlik daha da ağırlaştı. Nurten ile Aysel endişeli gözlerle Hadi Bey'e bakıyor, onun ağzından çıkacak sözleri korkuyla bekliyorlardı.

Nurten, sesi titreyerek, "Hadi Amca... Lütfen söyle... Anneme, babama bir şey mi oldu?" diye sordu.

Hadi Bey'in gözleri doldu. Dudakları titriyor, konuşmakta güçlük çekiyordu. Birkaç saniye sustuktan sonra güçlükle konuşabildi.

"Annenle baban... Bugün mahkemeden çıkıp büroya dönerlerken çok ağır bir trafik kazası geçirmişler. Karşı yönden aşırı hızla gelen bir kamyon, araçlarına çarpmış. Çarpmanın şiddeti çok büyüktü..."

Sözlerinin devamını getirmekte zorlandı. Gözlerinden süzülen yaşları silmeye çalıştıktan sonra derin bir nefes aldı ve acı gerçeği dile getirdi. "Doktorlar ellerinden geleni yapamadan... İkisi de olay yerinde hayatlarını kaybetmiş."

Bu sözler salonda yankılanırken zaman adeta durmuştu.

Nurten'in gözleri donuklaştı. Duyduklarına inanmak istemiyordu. "Hayır..." diyebildi sadece. Ardından başını iki elinin arasına aldı. Gözlerinden yaşlar boşalmaya başladı.

Aysel ise söylenenleri önce anlayamadı. Ablasına, sonra Hadi Bey'e baktı. Bir umutla, "Babamla annem şimdi gelecekler değil mi? Bu doğru olamaz..." diye fısıldadı.

Gerçeği kavradığı anda küçük bedenini sarsan hıçkırıklarla ablasına sarıldı. İki kardeş birbirlerine sıkıca sarılmış, tarifsiz acılarıyla gözyaşlarına boğulmuştu.

Ayşe Kadın daha fazla dayanamadı. Sessizce yanlarına gelip iki kardeşi kollarının arasına aldı. O da hıçkırıklarını tutamıyor, yıllardır büyümelerine tanıklık ettiği çocukların acısını yüreğinin en derininde hissediyordu.

O akşam, o evin duvarlarına çöken sessizlik, iki kardeşin çocukluklarını da beraberinde alıp götürmüştü.

Bir süre sonra evin içi, Emel Hanım ile Kazım Bey'in akrabaları, dostları ve meslektaşlarıyla dolup taştı. Herkes yaşanan acı olayın şaşkınlığını ve üzüntüsünü yaşıyor, birbirine teselli vermeye çalışıyordu. Evin her köşesinde kısık sesle yapılan konuşmalar, ara sıra yükselen hıçkırıklarla kesiliyordu.

Nurten ile Aysel'in halası, iki kardeşi nazikçe yanına alarak üst kattaki odalarına çıkardı.

"Haydi kızlar, üzerinizi değiştirin. Biraz kendinize gelmeye çalışın," dedi.

İki kardeş, söylenenleri sessizce yerine getirdi. Yaşadıkları acının ağırlığıyla ne yaptıklarının bile farkında değillerdi. Üzerlerini değiştirdikten sonra yeniden salona indiler.

Bu sırada kalabalık yavaş yavaş azalmaya başlamıştı. Evde yalnızca en yakın akrabalar ve aile dostları kalmıştı. Halalarının eşi ise hastanede ölüm ve defin işlemleriyle ilgileniyordu.

Gece yarısına doğru eve döndüğünde herkes merakla ona baktı. Yorgun ve bitkin bir hâlde ceketini çıkarıp derin bir nefes aldı.

"Her şey tamamlandı," dedi. "Yarın öğle namazının ardından cenazeler defnedilecek."

Bu sözler, iki kardeşin yüreğindeki acıyı yeniden alevlendirdi.

Nurten ile Aysel'in ağlamaktan gözleri kan çanağına dönmüş, saatlerce süren feryatları nedeniyle sesleri neredeyse kısılmıştı. Kanepenin bir köşesinde birbirlerine sıkıca sarılmış hâlde oturuyor, sanki ayrılırlarsa dünyada tutunacak hiçbir dalları kalmayacakmış gibi birbirlerine sımsıkı tutunuyorlardı.

Halaları onların bu hâline daha fazla dayanamadı. Doktor tavsiyesiyle getirdiği hafif etkili bir sakinleştiriciyi ikisine de verdi. Ardından Ayşe Kadın'ın mutfakta hazırladığı sıcak çorbadan ve birkaç lokma yemekten yemeleri için uzun süre dil döktü. İki kardeş, iştahları olmasa da halalarını kırmamak için güçlükle birkaç kaşık çorba içebildi.

Saat gece yarısını çoktan geçmişti. Evde derin bir sessizlik hâkimdi. Gün boyunca eksik olmayan insan kalabalığı da yavaş yavaş dağılmış, geriye yalnızca en yakın aile bireyleri kalmıştı.

Halaları, Nurten ile Aysel'i usulca odalarına çıkardı. "Artık biraz dinlenmeye çalışın kızlar. Yarın çok zor bir gün olacak," diyerek üzerlerini örttü.

İki kardeş aynı yatağa uzandılar. Birbirlerinin ellerini hiç bırakmadılar. Gözlerinden sessizce yaşlar süzülmeye devam ederken, günün tarifsiz yorgunluğu ve sakinleştiricinin etkisi ağır basmaya başladı.

Bir süre sonra göz kapakları yavaşça kapandı. Hıçkırıkları derin nefeslere dönüştü ve hayatlarının en acı gününün ardından, gözyaşları kurumadan uykuya daldılar. Onları bekleyen ertesi gün ise, çocukluklarına veda edecekleri en ağır gün olacaktı.

Nurten sabaha karşı gözlerini açtı. Keşke yaşananların korkunç bir rüyadan ibaret olduğunu görebilseydi. Fakat acı gerçek, bütün ağırlığıyla karşısında duruyordu. Tavana dalgın gözlerle bakarken, bundan sonra hayatlarına nasıl yön vereceklerini, ayakta kalmayı nasıl başaracaklarını düşünüyordu. Daha çocuk sayılacak yaşta, hayat onları en ağır sınavıyla karşı karşıya bırakmıştı.

Bir süre sonra Aysel de uyandı. Gözlerindeki korku ve çaresizlik daha ilk bakışta anlaşılıyordu. "Abla... Biz şimdi ne yapacağız?" diye sordu titrek bir sesle.

Nurten, boğazına düğümlenen acıyı yutkunarak bastırmaya çalıştı. "Bilmiyorum, Aysel," dedi usulca. "Ama bildiğim bir şey var; hayat devam ediyor. Ne kadar zor olursa olsun, ayakta kalmaya çalışacağız."

Odanın içinde kısa bir sessizlik hâkim oldu. İki kardeş, birbirlerine bakarken aslında aynı acıyı, aynı korkuyu ve aynı belirsizliği paylaşıyorlardı.

Gün ağarmaya başladığında halaları kapıyı hafifçe tıklatıp içeri girdi.

"Hadi kızlar, hazırlanın. Kahvaltınızı yapın. Öğlene doğru hastaneye gidip cenazelerimizi teslim alacağız. Sonra da mezarlığa geçeceğiz."

Halasının sesi sakindi; yüzünde ne gözyaşının ne de derin bir kederin izi vardı. Gösterdiği metanet, Nurten'in dikkatinden kaçmamıştı. Hatta bir an için, ölenler öz kardeşiyle yengesi değil de uzaktan tanıdığı insanlar gibi davrandığını düşündü. Belki acısını içine gömüyordu, belki de yaşadığı şoku dışarıya yansıtmıyordu. Ancak o an, Nurten'e bu tavır fazlasıyla soğuk ve mesafeli görünmüştü.

Öğlene doğru halaları ve enişteleriyle birlikte hastanenin morguna giderek cenazeleri teslim aldılar. Ardından ağır bir sessizlik içinde mezarlığa doğru yola çıktılar.

Mezarlığa vardıklarında defin hazırlıkları tamamlanmış, yakınları, komşuları ve dostlarından oluşan büyük bir kalabalık toplanmıştı. Kılınan cenaze namazının ardından anne ve babaları gözyaşları arasında son yolculuklarına uğurlandı. Dualar eşliğinde toprağa verilen iki mezarın başında derin bir hüzün hâkimdi.

Cenaze törenine katılanlar, Nurten, Aysel ve halalarına başsağlığı dileyerek birer birer ayrıldılar. Kızlar ise herkes gittikten sonra bir süre daha anne ve babalarının mezarları başında kaldılar. Sessizce ellerini semaya açıp dua ettiler. Toprağın üzerine düşen gözyaşları, yüreklerindeki acının en sessiz ifadesiydi.

Hadi Bey mezarlıktan ayrılmamış, kızları beklemişti. Onlarla konuşması gereken önemli konular vardı. Birlikte eve döndüler.

Kızlar evin kapısından içeri adım attıkları anda kendilerini tutamadılar. Anne ve babalarının yokluğu, evin her köşesinde hissediliyordu. Gözyaşları yeniden sel gibi akmaya başladı. Hadi Bey ile Ayşe Hanım onları teselli etmeye çalışıyor, sabırlı olmalarını söylüyordu.

Bu sırada taziye için gelen gidenler eksik olmuyordu. Yakınları ve komşuları acılarını paylaşmak için eve uğruyor, başsağlığı dileklerini iletip dua ederek ayrılıyorlardı.

Akşama doğru ev sakinleşmeye başladı. Misafirlerin büyük bölümü ayrılınca Hadi Bey, kızları ve halalarını salonda bir araya topladı. Bundan sonra atılması gereken adımları tek tek anlattı. Kızların eğitimleri, kalacakları yer, maddi durumları, Hukuk bürosunun durumu ve gelecekle ilgili yapılması gerekenler üzerinde durdu. Ardından herkesin fikrini dinledi. Bu zor günlerde alınacak kararların birlikte verilmesinin en doğrusu olacağını düşünüyordu.

Hadi Bey, şimdilik en doğru kararın kızların kendi evlerinde yaşamaya devam etmeleri olduğunu söyledi.

"Bu ev sizin yuvanız," dedi. "Şimdilik burada kalmanız en doğrusu olur. Ayşe Hanım da eskisi gibi çalışmaya devam etsin. Siz de hafta başından itibaren okulunuza yeniden başlayın. Hayat, ne kadar acı olursa olsun devam ediyor. Annenizle babanız da sizin eğitiminizi yarıda bırakmanızı istemezdi."

Bir an durup kızlara baktı.

"Büroya gelince..." diye devam etti. "İsterseniz orayı ben yönetirim. Hem işlerin aksamamasını sağlarım hem de elde edilen gelirle size maddi destek olurum. Böylece hiçbir konuda sıkıntı yaşamazsınız."

Halaları söze girerek, "Ben bu işlerden pek anlamam. Kızlar nasıl uygun görürse, siz de onların istediği şekilde düzenlemeleri yaparsınız." dedi. Böylece, alınacak kararlarda geri planda kalmayı tercih ettiğini açıkça ifade etmiş oldu.

Nurten ile Aysel birbirlerine baktılar. Ardından Nurten söz aldı. "Hadi Amca, siz nasıl uygun görüyorsanız biz de öyle yapalım. Annemle babam da böyle davranmanızı isterdi. Size güveniyoruz."

Aysel de başını sallayarak ablasını onayladı.

Bunun üzerine herkes aynı görüşte birleşti. Hadi Bey'in önerileri doğrultusunda hareket edilmesine, kızların eğitimlerine ara vermeden devam etmelerine, Ayşe Hanım'ın evdeki düzeni sürdürmesine ve büronun yönetimini geçici olarak Hadi Bey'in üstlenmesine karar verildi. Böylece, yaşadıkları büyük acının ardından hayatı yeniden düzene koyabilmek için ilk adım atılmış oldu.

Ertesi gün halaları kızlarla vedalaşarak kendi evine döndü. "Her zaman yanınızdayım," dedi. "En küçük bir sıkıntınız olduğunda hiç çekinmeden beni arayın."

Kızlar halalarına sarılarak teşekkür ettiler. Onun ayrılmasıyla birlikte ev bir kez daha sessizliğe büründü. Artık hayatlarını kendi ayakları üzerinde sürdürmeyi öğrenmek zorundaydılar.

Ayşe Hanım ise eskisi gibi her sabah erkenden geliyor, evin temizliğiyle, yemekleriyle ve diğer işleriyle ilgileniyor, akşam olunca da kendi evine dönüyordu. Onun varlığı, kızların yalnızlık duygusunu bir nebze olsun hafifletiyordu.

Hafta başında okullarına yeniden başladılar. Nurten, okul çıkışında dershaneye gitmeyi sürdürürken, Aysel de derslerine büyük bir gayretle devam ediyordu. Okulların kapanmasına ve dershanenin sona ermesine çok az bir süre kalmıştı. İki kardeş, her zamanki koşuşturmanın içinde yaşamlarını sürdürmeye, bir yandan da anne ve babalarının yokluğuna alışmaya çalışıyordu. Her köşesinde onların hatıralarını taşıyan ev, artık hem hüzünlerinin hem de umutlarının sessiz tanığı olmuştu.

Aradan iki hafta geçti ve okullar kapandı. Bir hafta sonra da dershane sona erdi. Aysel başarıyla bir üst sınıfa geçti. Nurten ise liseden mezun olmanın gururunu yaşadı. Bu mutluluk, anne ve babasının yokluğunun bıraktığı derin boşluk nedeniyle buruk bir sevinçten öteye geçemiyordu.

Okulların kapanmasından yaklaşık on beş gün sonra üniversite sınavına giren Nurten, sonuçların açıklanacağı günü büyük bir heyecanla bekledi. Nihayet beklenen gün geldiğinde, ekrandaki sonucu gördü. Hukuk Fakültesini kazanmıştı.

Gözleri doldu. İçinde hem tarifsiz bir mutluluk hem de derin bir hüzün vardı. Bu başarıyı ilk paylaşmak istediği insanlar artık hayatta değildi. Keşke annesiyle babası o an yanında olabilse, onun sevincine ortak olabilselerdi.

Yine de biliyordu ki, onlar yaşasalardı en büyük hayalleri kızlarının iyi bir hukukçu olmasıydı. Nurten, Hukuk Fakültesini kazanarak anne ve babasının izinden yürüme yolunda ilk ve en önemli adımını atmış oldu.

Hadi Bey, kızları hiçbir zaman yalnız bırakmadı. Sık sık onları arayıp hâllerini hatırlarını soruyor, ihtiyaçları olup olmadığını öğrenmeye çalışıyordu. Sağladığı maddi desteğin yanı sıra Nurten'e avukatlık mesleği ve büro yönetimi konusunda da bilgiler veriyordu.

Bir gün gülümseyerek, "Artık sen de bizim bir meslektaşımız sayılırsın. Mezun olduğunda bu büronun başına sen geçeceksin. Burası senin anne ve babandan kalan en değerli emanetlerden biri. Onların adını en iyi şekilde yaşatacağına inanıyorum." dedi.

Bu sözler Nurten'i hem gururlandırıyor hem de omuzlarına büyük bir sorumluluk yüklüyordu. Anne ve babasının emanetine layık olabilmek için daha çok çalışması gerektiğinin farkındaydı.

Günler haftaları, haftalar ise ayları kovaladı. Yeni eğitim-öğretim yılı başlamıştı. Aysel artık lisenin son sınıf öğrencisiydi. Ablası gibi okuldan sonra dershaneye gidiyor, üniversite sınavına büyük bir azimle hazırlanıyordu.

Nurten ise Hukuk Fakültesine kaydını yaptırmış, derslerine büyük bir istekle başlamıştı. İlk yarı yılını tamamladıktan sonra Hadi Bey'in isteği üzerine boş zamanlarında hukuk bürosuna gitmeye başladı. Burada hem büro işlerini öğreniyor hem de dava dosyalarının hazırlanması, dilekçelerin incelenmesi ve hukuki süreçlerin takibi gibi konularda deneyim kazanıyordu. Resmî stajına daha yıllar olmasına rağmen, mesleğin inceliklerini uygulamalı olarak öğrenme fırsatı bulmuştu.

İki kız kardeş, zamanla anne ve babalarının yokluğuna alışmayı öğrenmişti. Acıları hiçbir zaman dinmemişti; ancak hayatın devam ettiğini kabul ederek geleceğe umutla bakmaya başlamışlardı. Birbirlerine verdikleri destek, yaşadıkları zorlukların üstesinden gelmelerini sağlıyordu.

Aradan aylar geçti. Aysel de liseden başarıyla mezun oldu. Girdiği üniversite sınavında istediği başarıyı elde ederek ablasının öğrenim gördüğü Hukuk Fakültesine kayıt yaptırdı.

Böylece iki kardeş de anne ve babalarının izinden yürümeye karar vermiş, aynı fakültede eğitim gören iki hukukçu adayı olmuşlardı. Onları bekleyen uzun ve zorlu yolculukta en büyük güçleri, ailelerinden aldıkları değerler ve birbirlerine duydukları sarsılmaz güven olacaktı.

Nurten, hayatın omuzlarına yüklediği sorumlulukları büyük bir olgunlukla taşıyordu. Bir yandan Hukuk Fakültesindeki eğitimine devam ediyor, bir yandan Hadi Bey'in yanında hukuk bürosunda çalışarak mesleki tecrübe kazanıyor, diğer yandan da evin bütün yükünü üstleniyordu.

Kardeşi Aysel'e ise adeta gözü gibi bakıyordu. Onun eğitimiyle, sosyal yaşamıyla ve geleceğiyle yakından ilgileniyor, hiçbir konuda eksik kalmaması için elinden geleni yapıyordu. Zaman zaman aynanın karşısına geçip kendine baktığında, artık sadece bir abla olmadığını hissediyordu. Kendisini Aysel'in hem annesi hem de babası yerine koyuyor, bütün kararlarını bu sorumluluk duygusuyla alıyordu.

Bir süre sonra Ayşe Hanım da kızlardan izin isteyerek işten ayrıldı. Artık evin tüm işleri Nurten'in omuzlarındaydı. Sabah erkenden kalkıyor, evi toparlıyor, yemek hazırlıyor, derslerine gidiyor, büroda çalışıyor ve akşam döndüğünde yeniden ev işleriyle ilgileniyordu. Yorulduğu zamanlar oluyordu; ancak hiçbir zaman şikâyet etmiyor, kardeşinin geleceğini düşünerek bütün zorluklara sabırla katlanıyordu.

Anne ve babalarının bankada bıraktıkları birikimi de büyük bir dikkatle değerlendiriyordu. Gereksiz harcamalardan kaçınıyor, parayı planlı kullanıyor ve Hadi Bey'in de finansal desteği ve yönlendirmeleriyle maddi açıdan sıkıntı yaşamadan hayatlarını sürdürüyorlardı.

Yıllar hızla geçti. Nurten, Hukuk Fakültesinin son sınıfına kadar başarıyla geldi ve mezuniyet yılına ulaştı. Artık çocukluk hayalini gerçekleştirmesine çok az kalmıştı.

Bu süreçte fakülteden bir arkadaşı, Nurten'e evlenme teklif etti. Nurten, onu kırmadan ve incitmeden teklifini reddetti.

"Henüz evlilik için çok erken," dedi. "Benim önceliğim kardeşim. Onun eğitimini tamamlamasını, kendi ayakları üzerinde durmasını görmek istiyorum. Hayatımı şimdilik ona adadım. O geleceğini güvence altına almadan kendim için böyle bir karar vermeyi doğru bulmuyorum."

Bu sözleri söylerken gözlerinde en ufak bir tereddüt yoktu. Çünkü onun için mutluluk, önce kardeşinin mutlu ve güçlü bir birey olarak hayata hazırlanmasıydı. Kendi hayatını ise her zaman ikinci planda tutmaya razıydı.

Nurten, hukuk fakültesinden mezun olduktan sonra avukatlık ruhsatını almış, baroya kaydını yaptırmış ve artık resmen mesleğine başlamıştı. Yıllardır staj yaptığı büroda bu kez genç bir avukat olarak masasına oturuyor, dosyalarını kendi imzasıyla takip ediyordu. İçinde büyük bir heyecan, omuzlarında ise ağır bir sorumluluk vardı.

Hadi Bey, Nurten'in gösterdiği azim ve başarıdan oldukça memnundu. Gün geçtikçe bürodaki işleri ona devrediyor, dosyaların sorumluluğunu yavaş yavaş genç meslektaşına bırakıyordu. "Artık benim emekliliğim yaklaşıyor kızım," diyordu gülümseyerek. "Bu büro emin ellere teslim edilmeli."

Birlikte gerekli bütün yasal işlemleri tamamladılar. Büro, resmen Nurten'in adına devredildi. Artık müvekkiller onu tanıyor, davalar doğrudan ona emanet ediliyordu. Kısa zamanda hem bürodaki işleyişe hem de mesleğin inceliklerine hâkim olmayı başarmıştı.

İlk davası ise beklediğinden daha zorlu geçmişti. Günlerce dosya üzerinde çalışmış, geceleri kanun kitaplarını yeniden karıştırmış, emsal kararları tek tek incelemişti. Duruşma günü geldiğinde heyecanını belli etmemeye çalışsa da kalbi hızla çarpıyordu. Karşı tarafın deneyimli avukatına rağmen savunmasını büyük bir özgüvenle yaptı. Mahkeme kararını açıkladığında davayı kazandığını öğrenince, bütün yorgunluğu bir anda silinip gitmişti. Bu yalnızca kazanılmış bir dava değil, aynı zamanda meslek hayatındaki ilk büyük başarıydı.

Bu güzel haberi kutlamak için bürodaki çalışma arkadaşları küçük bir akşam yemeği organize ettiler. Hadi Bey, Ayşe kadın, büro çalışanları ve Nurten'in kardeşi Aysel de davetliler arasındaydı. Ayşe kadını da özellikle davet etmişlerdi; çünkü Nurten onu aileden biri gibi görüyordu.

Samimi sohbetler eşliğinde geçen yemekte herkes Nurten'i tebrik ediyor, başarılarının devamını diliyordu. Hadi Bey kadehini kaldırarak, "Bugün yalnızca ilk davanı değil, geleceğini de kazandın. Bundan sonra bu büro senin emeğinle daha da büyüyecek." dedi.

Bu sözler Nurten'i hem duygulandırmış hem de daha büyük sorumluluklar üstlenmesi gerektiğini bir kez daha hatırlatmıştı.

Yemekte Nurten'in dikkatini çeken bir başka ayrıntı da Aysel'in yanında ilk kez gördüğü genç adamdı. Kibar tavırları, ölçülü konuşmaları ve saygılı davranışlarıyla masadaki herkes üzerinde olumlu bir izlenim bırakmıştı. Yemek boyunca zaman zaman sohbet etmiş, kendisini tanıtmış, mütevazı kişiliğiyle dikkat çekmişti.

Gece sona erip iki kardeş eve döndüklerinde Aysel'in söylemek istediği önemli bir konu olduğu her hâlinden belliydi. Sessizce salona geçtiler. Aysel bir süre ellerini birbirine kenetleyerek sustu, ardından derin bir nefes aldı. "Abla, sana önemli bir şey söylemek istiyorum."

Nurten gülümseyerek kardeşine döndü. "Dinliyorum seni."

"Bu akşam benimle birlikte gelen arkadaşımı gördün. Aslında uzun zamandır görüşüyoruz. Bu gece bana evlenme teklif etti."

Nurten şaşırmıştı ama bunu belli etmemeye çalıştı. "Peki... Sen ne cevap verdin?"

"Hemen cevap vermedim. Önce senin fikrini almak istedim. Senin düşüncen benim için çok önemli. Kendisi gerçekten iyi bir insan. Sen de gördün, konuştun. Elbette kısa bir akşamda bir insan tamamen tanınmaz ama karakteri hakkında az da olsa bir fikir edinmişsindir."

Nurten birkaç saniye düşündü. "İlk izlenim olarak gerçekten efendi ve saygılı biri gibi görünüyor." dedi. "Ama hayat arkadaşını seçmek yalnızca ilk izlenimle karar verilecek bir konu değil."

Aysel sessizce onu dinliyordu.

"Bu işler aceleye gelmez. Önce birbirinizi daha iyi tanımalısınız. Ailesini, yetiştiği çevreyi, yaşam tarzını öğrenmek gerekir. İnsan evlenince yalnızca bir kişiyle değil, onun hayatıyla da birlikte yaşamaya başlar."

Biraz duraksadıktan sonra sözlerine devam etti.

"Bir de sen önce okulunu bitir. Mezun ol, mesleğine başla, kendi ayaklarının üzerinde dur. İş hayatının sorumluluklarını gör, hayatı biraz daha yakından tanı. Ondan sonra daha sağlıklı karar verebilirsin."

Aysel başını salladı. "Ben de zaten hemen evlenmek istemiyorum. Sadece senin düşünceni merak ettim."

Nurten kardeşinin elini tuttu. "Ben de bu süreçte onu ve ailesini elimden geldiğince araştırırım. Çevresini, yaşamını öğreniriz. Eğer gerçekten düşündüğün gibi iyi bir insansa neden olmasın? Ama önemli olan doğru zamanda doğru kararı vermek."

Aysel'in yüzüne huzurlu bir tebessüm yayıldı. Ablasının kesin bir ret yerine temkinli ama umut veren bir yaklaşım sergilemesi onu rahatlatmıştı. O gece iki kardeş uzun süre gelecekten, hayallerinden ve hayatın önlerine çıkaracağı yeni yollar hakkında sohbet ettiler. Her ikisi de biliyordu ki, bundan sonra verecekleri kararlar yalnızca bugünü değil, bütün geleceklerini şekillendirecekti.

Aradan birkaç hafta geçmişti. Nurten, bir yandan yoğun dava temposuyla mesleğini sürdürürken, diğer yandan kardeşi Aysel'in hayatına girmeye başlayan genç adam hakkında yavaş yavaş bilgi edinmeye çalışıyordu. Kardeşine söz verdiği gibi acele etmiyor, duyduklarını doğrulamadan hiçbir kanaate varmıyordu.

Bir akşam çay içerlerken Nurten söze girdi. "Adı Emre'ydi değil mi?"

"Evet abla."

"Biraz anlatsana. Nerede çalışıyor, ailesi kimlerden oluşuyor?"

Aysel gülümseyerek anlatmaya başladı.

"Emre makine mühendisi. Özel bir firmada proje mühendisi olarak çalışıyor. Babası emekli öğretmen, annesi ise yıllarca sağlık ocağında hemşire olarak görev yapmış. Şimdi ikisi de emekli. Bir de benden iki yaş küçük bir kız kardeşi var. O da üniversitede mimarlık okuyor."

Nurten dikkatle dinliyordu. "Peki seni ailesiyle tanıştırmak istedi mi?"

"İstedi ve tanıştırdı. Hatta annesi ve babası da seni tanımayı çok istediklerini söyledi."

Nurten başını salladı. "Bu güzel bir başlangıç. İnsanların birbirini tanıması her zaman iyidir."

Bir hafta sonu Emre’nin annesi ve babasının davetiyle iki kardeş onların evine misafir oldular.

Kapıyı güler yüzlü, orta yaşlı bir hanımefendi açtı. "Hoş geldiniz çocuklar. Evimize şeref verdiniz."

Emre'nin annesi Sevim Hanım, sıcak tavırlarıyla daha ilk dakikada samimi bir ortam oluşturmuştu. Bir süre sonra babası Ahmet Bey de salona geldi. Emekli öğretmen olmanın verdiği ağırbaşlılık ve nezaket konuşmalarına yansıyordu.

Çaylar içilirken konu eğitimden, çalışma hayatından ve aile yaşamından açıldı.

Ahmet Bey, Nurten'in avukat olduğunu öğrenince gülümseyerek, "Gençlerin kendi emekleriyle bir yerlere gelmesi bizi mutlu ediyor. Kızlarımızın güçlü bireyler olması her zaman en büyük dileğimizdi." dedi.

Bu söz Nurten'in dikkatini çekmişti. Çünkü birçok ailede kız çocuklarının meslek hayatına bakış hâlâ geleneksel kalabiliyordu. Ahmet Bey'in düşünceleri ise oldukça çağdaştı.

Sohbet ilerledikçe Sevim Hanım da söze katıldı. "Emre bize Aysel'den sık sık bahsediyor du ve sonunla onunla tanıştık ablasını da tanımak istedik.. Biz çocuklarımızın mutlu olmasını isteriz. Ama evlilik öyle bir günde verilecek karar değildir. Önce birbirlerini iyice tanısınlar. Birbirlerinin güçlü ve zayıf yönlerini öğrensinler. Sonra karar versinler."

Nurten, duyduğu bu sözlerden memnun olmuştu. Kendi düşünceleriyle örtüşüyordu.

Misafirlikten dönerken arabada bir süre sessizlik hâkim oldu.

Sonunda Aysel dayanamadı. "Nasıl buldun ailesini?"

Nurten hafifçe gülümsedi. "Oldukça samimi ve eğitimli insanlar. En çok da beni etkileyen, sana hemen evlenin diye baskı yapmamaları oldu. Bu olgunluk önemli."

"Ben de öyle düşündüm."

"Ama yine de zamana ihtiyacınız var. İnsanlar ilk zamanlarda birbirlerinin en güzel yönlerini gösterir. Asıl karakter, zaman geçtikçe ortaya çıkar."

Sonraki aylarda iki aile birkaç kez daha bir araya geldi. Kimi zaman birlikte kahvaltı yaptılar, kimi zaman kısa gezilere çıktılar. Emre ile Aysel, birbirlerini yalnızca güzel günlerde değil, yoğun iş temposunda, yorgunlukta ve stresli zamanlarda da tanımaya başladılar.

Nurten de bu süreçte Emre'yi dikkatle gözlemliyordu. Genç adamın en beğendiği yönü, Aysel'in düşüncelerine saygı göstermesiydi. Hiçbir zaman onu karar vermesi için zorlamıyor, "Önce okulunu bitir, mesleğini eline al. Sonrası zaten gelir." diyordu.

Bir gün Nurten, Hadi Bey'e bu gençten bahsetti. 

Hadi Bey gülümseyerek, "Evlat, iyi bir eş seçmek yalnızca iyi bir insan bulmak değildir. Aynı zamanda zor günlerde omuz omuza yürüyebileceğin bir yol arkadaşı bulmaktır. Ben şimdiye kadar anlattıklarından böyle bir izlenim edindim. Ama yine de zaman en doğru hakemdir."

Bu söz, Nurten'in zihninde uzun süre yankılandı.

Yaklaşık bir yıl sonra Aysel okulundan başarıyla mezun oldu. Mezuniyet töreninde Emre, en ön sırada onu alkışlayanlar arasındaydı. Tören sonunda iki aile ilk kez aynı masada buluştu. Artık herkes, bu ilişkinin sağlam temeller üzerine kurulduğunu düşünüyor; resmi adımların atılmasının da çok uzak olmadığını hissediyordu.

Nurten, kardeşinin gözlerindeki mutluluğu görünce içinden sessizce dua etti. "İnşallah ömür boyu birbirlerine bugün baktıkları gibi sevgi ve saygıyla bakarlar."

Çünkü o, yıllar içinde şunu öğrenmişti: Evliliği ayakta tutan yalnızca sevgi değil; güven, sabır, fedakârlık ve birbirinin hayallerine saygı duymaktı.

Aysel'in mezuniyetinin üzerinden birkaç ay geçmişti. Artık hem okulunu başarıyla tamamlamış hem de Nurten'in bürosunda daha doğrusu ablasının ve kendisinin bürosunda çalışmaya başlamıştı. Mesleğe alışmaya çalışırken Emre ile ilişkileri de olgunlaşmış, iki aile birbirlerini daha yakından tanıma fırsatı bulmuştu.

Bir akşam Emre, anne ve babasıyla birlikte otururken babası Ahmet Bey söze girdi. "Evlat, artık siz birbirinizi yeterince tanıdınız. Bizim de gönlümüz rahat. Eğer siz de uygun görüyorsanız, Allah'ın izniyle Aysel'i ailesinden istemeye gidelim."

Emre'nin yüzünde heyecanlı bir tebessüm belirdi. "Ben de aynı düşüncedeyim baba."

Bu karar kısa sürede Nurten'e de ulaştı. Telefonda konuşurlarken Aysel'in sesi heyecandan titriyordu. "Abla... Sanırım artık o gün geldi."

Nurten gülümseyerek, "Her şey zamanında olunca daha güzel oluyor. Hazırlıklara başlayalım."

İsteme günü Hadi Bey ve Ayşe kadında çağırıldı Nurten onları annesi ve babasının yerine koyuyordu. Aile Aysel’i onlardan isteyeceklerdi. O gün için mütevazı ama sıcak bir akşam planlandı. Ev, çiçeklerle süslendi. Salonun en güzel köşesine işlemeli örtüler serildi. Ayşe Kadın, sabahın erken saatlerinden itibaren mutfakta hazırlıklara başlamış, birbirinden güzel ikramlar hazırlamıştı.

Akşam saatlerinde Emre, annesi Sevim Hanım, babası Ahmet Bey ve yakın akrabalarıyla birlikte geldiler.

İlk heyecan kısa sohbetlerle yerini samimiyete bıraktı. Çaylar içildi, ikramlar yapıldı. Ardından Ahmet Bey, ağırbaşlı bir tavırla söze başladı.

"Allah'ın emri, Peygamber Efendimizin kavliyle oğlumuz Emre'ye kızınız Aysel'i istemeye geldik. İnşallah iki gencimizin mutluluğuna vesile oluruz."

Odada kısa bir sessizlik oldu.

Hadi Bey, Ayşe kadın ve Nurten, Aysel’e baktı. Aysel'in gözleri heyecandan dolmuştu.

Ailenin büyüğü olarak Hadi Bey ilk sözü Nurten’e verdi, Nurten duygularını gizleyemedi. "Anne ve babamız bugün aramızda olsaydı eminim onlar da bu mutluluğu bizimle paylaşırdı. Kardeşim benim için yalnızca kardeş değil, aynı zamanda emanetim oldu. Bugün onu iyi bir aileye teslim edeceğimizi bilmek içimi rahatlatıyor."

Sonra gülümseyerek Hadi Bey söze devam etti. "Bizim de gönlümüz razıdır. Allah iki gencin bahtını açık etsin." Dedikten sonra 

Salondaki herkes "Âmin." diyerek bu güzel dileğe katıldı.

Sıra kahve ikramına gelmişti.

Aysel, gelenek gereği Emre'nin kahvesine bolca tuz koydu. Kahveyi eline alan Emre, ilk yudumu aldıktan sonra yüzünü hiç bozmamaya çalıştı.

Herkes gülümseyerek onu izliyordu. Kahveyi bitirdiğinde salonda alkışlar yükseldi.

Emre espri yapmayı da ihmal etmedi. "Hayatın tuzu da bu olsa gerek."

Bu söz kahkahalara neden oldu ve heyecanlı atmosferi biraz olsun rahatlattı.

İstemenin ardından çiftin yüzükleri takıldı. Kırmızı kurdele kesilirken alkışlar yükseldi. Artık Aysel ve Emre resmen sözlenmişti.

Sevim Hanım, Aysel'e sarılarak, "Bugünden sonra bir kızımız daha oldu." dedi.

Aysel'in gözlerinden mutluluk gözyaşları süzüldü.

Yaklaşık üç ay sonra aileler nişan tarihini belirledi.

Nişan, geniş katılımlı bir salonda yapıldı. Dostlar, akrabalar ve iş arkadaşları bu mutlu günde genç çifti yalnız bırakmadılar.

Nurten, kardeşinin nişan yüzüğünü takarken gözyaşlarını tutamadı. "Daha dün elinden tutup okula götürdüğüm küçük kız, bugün kendi yuvasını kuruyor."

Aysel de ablasına sarılarak, "Sen olmasaydın bugün burada olamazdım." diye fısıldadı.

Bu söz, Nurten için bütün yorgunluklarının en güzel karşılığıydı.

Nişanın ardından düğün hazırlıkları başladı. Yeni tutulacak ev özenle seçildi. Salonun perdelerinden mutfak eşyalarına kadar her ayrıntıyla iki aile birlikte ilgileniyordu. Hafta sonları mobilya mağazaları dolaşılıyor, eksikler tek tek tamamlanıyordu.

Nurten, kardeşinin çeyizini hazırlarken annesinden kalan el emeği dantelleri sandıktan çıkardı. "Annem bunları yıllar önce bizim için işlemişti." dedi.

Aysel, dantelleri eline alınca gözyaşlarını tutamadı. "Keşke bugün onları da yanımızda görebilseydik."

İki kardeş uzun süre sessizce birbirlerine sarıldılar.

Sonunda beklenen düğün günü geldi. Sabahın ilk ışıklarıyla başlayan telaş, akşam saatlerinde yerini büyük bir mutluluğa bıraktı. Salon rengârenk çiçeklerle süslenmişti. Masalarda yakın dostlar, akrabalar ve meslektaşlar yerlerini almıştı. Hadi Bey de en ön masada oturuyor, gururla Nurten ve Aysel'i izliyordu.

Nikâh memuru salona geldiğinde herkes ayağa kalktı. Emre ve Aysel yan yana otururken salonda derin bir sessizlik oluştu.

"Sayın Emre... Sayın Aysel... Hiçbir baskı altında kalmadan kendi hür iradenizle evlenmeyi kabul ediyor musunuz?"

İki genç aynı anda, "Evet." cevabını verdi.

Alkışlar salonu doldurdu. Nikâh cüzdanı Aysel'e teslim edilirken Nurten'in gözleri yeniden doldu. İçinden yalnızca tek bir cümle geçti: "Artık kardeşim kendi yuvasının ışığı olacak."

Gece boyunca türküler söylendi, halaylar çekildi, kahkahalar yükseldi. O gece yalnızca iki genç evlenmemişti; iki aile de sevgi, saygı ve güven üzerine kurulan güçlü bir bağla birbirine kenetlenmişti.

Düğün sona ererken Nurten, Emre'nin omzuna elini koydu. "Kardeşimi sana emanet ediyorum."

Emre hiç tereddüt etmeden cevap verdi. "Emanet değil, hayat arkadaşım. Ona ömrüm boyunca sevgiyle, saygıyla ve vefayla sahip çıkacağıma söz veriyorum."

Nurten ilk kez içi tamamen rahatlamıştı. Kardeşi artık yeni bir hayata doğru yürüyordu. O gece gökyüzünde parlayan yıldızlar sanki bu yeni başlangıcın sessiz tanıkları olmuştu.

 

Düğün bütün coşkusuyla devam ediyordu. Salonda türküler söyleniyor, gençler halay çekiyor, büyükler yılların hasretini giderircesine sohbet ediyordu. Aysel ile Emre, sevdiklerinin arasında mutluluklarını paylaşırken Nurten, bir an olsun kalabalıktan uzaklaşmak istedi.

Sessizce salondan çıkıp terasa yöneldi. Gece serinliği yüzüne dokununca derin bir nefes aldı. Ellerini korkuluğa dayayıp başını gökyüzüne kaldırdı. Pırıl pırıl parlayan yıldızlara bakarken, yıllar bir film şeridi gibi gözlerinin önünden geçmeye başladı.

Anne ve babalarını kaybettikleri günler… Aysel'in küçücük bir kız çocuğuyken elinden tutup okula götürdüğü sabahlar… Gece yarılarına kadar ders çalıştığı hukuk fakültesi yılları… Mesleğe başladığı ilk gün… İlk kazandığı dava… Ve şimdi… Kardeşini gelin olarak uğurladığı bu mutlu gece...

Gözlerinin kenarında beliren yaşları kimse görmesin diye usulca sildi.

Tam o sırada arkasından tanıdık bir ses duyuldu. "Artık kardeşini de evlendirdin... Bizim evlenmemize engel bir şey kaldı mı?"

Nurten, daldığı düşüncelerden sıyrılıp yavaşça arkasını döndü. Karşısındaki kişiyi görünce şaşkınlığını gizleyemedi. "Metin..."

Metin, her zamanki sakin gülümsemesiyle ona bakıyordu.

İkisi de uzun yıllardır aynı adliye koridorlarında görev yapıyordu. Zaman zaman duruşma aralarında karşılaşıyor, kahve içip meslek üzerine sohbet ediyorlardı. Ancak ikisinin de hiç açmadığı bir konu vardı. Yıllar önce... Daha hukuk fakültesinden mezun olmadan önce... Metin, Nurten'e evlenme teklif etmişti. Fakat Nurten o günlerde hayatını kardeşine adamıştı. Önce okulunu bitirmesi, mesleğini kazanması, Aysel'i okutması gerekiyordu. Kalbine gömdüğü duygularına rağmen Metin'den beklemesini istemiş, ama ne zaman dönebileceğine dair hiçbir söz verememişti.

Aradan yıllar geçmişti. Hayat ikisini de farklı sınavlardan geçirmiş, fakat yollarını hiç ayırmamıştı. Metin, verdiği sözü tutmuştu. Ne baskı yapmış ne de hayatından tamamen çıkmıştı. Sadece doğru zamanı sabırla beklemişti.

Terasta kısa ama anlamlı bir sessizlik oluştu.

Nurten'in zihninden onlarca düşünce geçti. "Kardeşim artık kendi yuvasını kurdu." "Üzerime aldığım sorumlulukları yerine getirdim." "Yıllardır ertelediğim hayatım şimdi bana yeniden sesleniyor."

Yavaşça başını kaldırdı. Metin'in gözlerinde hâlâ yıllar önceki aynı sıcaklığı, aynı umudu gördü.

Metin hiçbir şey söylemiyor, yalnızca onun vereceği cevabı bekliyordu.

Nurten gülümsedi. Uzun bir sessizliğin ardından tek bir cümle söyledi. "Kalmadı."

Metin önce anlayamadı. "Ne kalmadı?"

Nurten bu kez gözlerinin içine bakarak daha net konuştu. "Bizim evlenmemize engel olacak hiçbir şey kalmadı."

Bu sözler üzerine Metin'in yüzüne yıllardır beklediği mutluluğun ışığı yayıldı. "Yani..." "Yani yıllar önce yaptığım teklife cevabın..."

Nurten sözünü tamamladı. "Evet."

Metin'in gözleri dolmuştu. "Gerçekten mi?"

"Evet Metin... Bu kez gönlümle söylüyorum. Evet."

İkisi de istemsizce gülmeye başladılar. Yılların özlemi, bekleyişi ve sabrı tek bir kelimede anlam bulmuştu.

Metin, usulca Nurten'in ellerini tuttu. "Hayatımın en güzel kararını bugün bir kez daha verdiğimi hissediyorum."

Nurten de aynı içtenlikle cevap verdi. "Belki biraz geç oldu..."

Metin başını iki yana salladı. "Hayır... Doğru zaman bugünmüş."

Birbirlerine sımsıkı sarıldılar. Gökyüzündeki yıldızlar sanki bu kavuşmanın sessiz tanıklarıydı. Hafif esen rüzgâr, yıllardır söylenemeyen duyguları alıp gecenin sonsuzluğuna taşıyordu.

Bir süre sonra Metin kolunu uzattı. "Hanımefendi... Salona birlikte dönelim mi?"

Nurten gülümseyerek koluna girdi. "Memnuniyetle."

İkisi yan yana yürüyerek salona girdiler. Tam o sırada orkestranın çaldığı neşeli ezgiler salonda yeniden alkışlarla karşılanıyordu. Kimse biraz önce terasta yaşanan o kısa konuşmanın, iki insanın hayatını sonsuza kadar değiştirdiğini bilmiyordu.

Bir düğün sona ererken, aslında yeni bir düğünün ilk adımı atılmıştı. Bazen hayat, mutluluğu yıllarca bekletir.

Ama bekleyiş sevgiyle, sabırla ve vefayla yoğrulmuşsa, gelen mutluluk bütün geçen yılların karşılığını tek bir "Evet" sözüyle ödeyebilir.

 

Yorum yazın

Yorum yazmalısınız
İsim yazmalısınız
Doğru bir email yazmalısınız
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmayacaktır.

İrfan BAŞARANOĞLU yazıları

Çok okunanlar