BAŞAKLAR OLGUNLAŞTIKÇA EĞİLİR

Emine, evde herkes henüz uykudayken sessizce kalkmış, ocağı yakıp çayı demlemişti. İki yaşındaki oğlu Ali'nin karnını doyurduktan sonra onu, sofrayı hazırlayacağı odanın bir köşesindeki mindere oturtmuştu.
Sofra bezini yere serip ekmek tahtasını ve siniyi özenle yerleştirdi. Ocağın üzerindeki tencereye yıkadığı patateslerle birlikte yumurtaları da koymuş, sabırla kaynamalarını bekliyordu.
Bu sırada kaynanası Medine uyanmış, elini yüzünü yıkadıktan sonra mutfağa gelerek gelinine yardım etmek istemişti. Emine ise tebessüm ederek,
"Ben hazırlarım ana, sen içeride Ali'nin yanında otur." demişti.
Medine de gelininin bu nazik ısrarını kırmayıp torununun yanına geçmişti.
Çok geçmeden kayınbabası Mehmet ile kocası Hasan da uyanıp odaya geldiler. Mehmet, Medine'nin kucağındaki torunu Ali'yi sevgiyle kucağına aldı, yanaklarını okşayarak onunla ilgilenmeye başladı.
Hasan ise onları sessizce izliyordu. O yılların örf ve geleneklerinde, anne ve babanın yanında kendi çocuğunu kucağına alıp sevgisini göstermek hoş karşılanmaz, saygısızlık olarak değerlendirilirdi. Bu yüzden oğluna duyduğu sevgiyi içine sığdırsa da uzaktan bakmakla yetiniyor, Ali'yi ancak büyükleri odadan ayrıldığında gönlünce kucağına alıp sevebiliyordu.
Kahvaltıdan sonra Hasan ahıra giderek eşeği dışarı çıkardı. Palanı sırtına yerleştirip sıkıca bağladı. Bu sırada babası Mehmet de orakları hazırlamıştı. Gerekli malzemeleri bir heybeye yerleştirerek eşeğin sırtına yükledi. Artık tarlaya gitmeye hazırdılar.
Hasan, annesi Medine'yi eşeğe bindirdi. Kendisi yuları eline alıp önden yürümeye başladı. Mehmet ise ağır adımlarla onların arkasından geliyordu.
Emine evde kalmıştı. Hem evin temizliğini yapacak hem de öğle vakti tarlaya götürmek üzere yemek hazırlayacaktı. Önce ocağa bulgur pilavını ve yeşil fasulyeyi koydu. Yemekler ağır ağır pişerken iki yaşındaki Ali de uykuya dalmıştı. Emine bu fırsatı değerlendirerek evi süpürüp sildi, günlük işlerini birer birer tamamladı.
Ev işleri bitince yığılmış sac ekmeklerinden birkaçını aldı. Üzerlerine hafifçe su serperek yumuşamaları için sofra bezinin üzerine serdi. Yemekler pişince tencereleri ocaktan indirip bir kenara aldı. Yumuşayan ekmekleri katlayarak bez bir torbaya yerleştirdi.
Ardından yoğurt kazanından bir miktar yoğurt çıkarıp bir tencerenin içinde güzelce çırparak ayran hazırladı. Ayranı testiye doldurup serin kalması için gölge bir yere bıraktı. Tabakları, kaşıkları, çatalları ve tasları da hazırlayınca tarlaya götürülecek her şey tamamlanmış oldu.
Bir ara odaya girip Ali'ye baktı. Küçük çocuk hâlâ mışıl mışıl uyuyordu. Emine, ocağın yanında sıcaklığını koruyan çaydanlıktan kendisine bir bardak çay doldurdu. Bir yandan dinlenmek, bir yandan da kocasının dönmesini beklemek için ocağın yanına oturdu.
Çayını yudumlayıp bitirdikten sonra bardağını ve çaydanlığı yıkarken Ali'nin ağlama sesini duydu. Hemen içeri koştu. Küçük Ali uyanmış, yatağında oturuyor; annesini yanında göremeyince huzursuzlanıp ağlıyordu. Emine onu kucağına alarak sakinleştirdi, sonra mutfağa dönüp yıkadığı bardakla çaydanlığı yerlerine yerleştirdi.
Aradan biraz zaman geçtikten sonra Hasan eve geldi. Bir eşek yükü biçilmiş buğdayı harman yerine taşımış, birkaç gündür getirdikleri buğdayların üzerine boşaltmıştı. Yükü indirip ipleri topladıktan sonra semere bağlamış ve doğruca eve dönmüştü.
İçeri girer girmez,
"Emine, bana bir tas su verir misin?" diye seslendi.
Emine gülümseyerek,
"Ben ayran yaptım. İstersen ondan vereyim." dedi.
Hasan başını salladı.
"Yok, sen bana su ver. Ayranı yemeğin yanında içerim."
Emine suyu hazırlarken Hasan, eşinin kucağındaki Ali'yi sevgiyle kollarına aldı. Oğlunu bağrına basıp yanaklarını okşarken, günün bütün yorgunluğu bir anda yüzünden silinmişti.
Emine, sabahın erken saatlerinden beri büyük bir özenle hazırladığı öğle yemeğini hasır sepete yerleştirdi. Tencerelerin kapaklarını son kez kontrol etti. Sac ekmeklerini bez torbaya koydu, testideki serin ayranı da sepetin yanına yerleştirdi. Her şey hazırdı.
Hasan, eşeğin semerini bir kez daha yokladı. Sepeti sağlamca bağladıktan sonra Emine'ye dönüp gülümsedi.
"Haydi, düşelim yola."
Emine, Ali'yi kucağına aldı, ardından eşeğe bindi. Hasan ise yuları eline alarak önden yürümeye başladı. Öğle güneşi yavaş yavaş yükseliyor, buğday başakları hafif esen rüzgârla altın sarısı dalgalar gibi salınıyordu. Tarla yolları boyunca yükselen toprak kokusuna olgunlaşan ekinlerin kendine has kokusu karışıyor, insanın içine huzur veren bir sessizlik etrafı sarıyordu.
Yol boyunca gelecekten konuşuyorlardı.
Hasan, gözlerini uzakta sararan tarlalara çevirerek,
"Bu akşama biçme işi biter. Allah izin verirse yarın da Ahmet'in traktörüyle patozu boş olur. Harmanı kaldırır bu senenin en büyük yükünü de sırtımızdan atmış oluruz." dedi.
Emine, rüzgârın önünde usulca eğilen başaklara bakarak tebessüm etti.
"Bak Hasan... Başaklar ne kadar dolgun olmuş. Demek ki Rabbim emeğimizi boşa çıkarmamış. İnşallah buğdayı satınca bütün borçlarımızı kapatırız. Evimizin rızkını da rahatça çıkarırız."
Hasan başını salladı.
"Allah bereketini eksik etmesin. İnsan emek verince umudu da büyüyor."
Bir süre sessizce yürüdüler. Eşeğin ayak sesleri ile boynundaki çanın ahenkli tınısı, bozkırın sessizliğine karışıyordu. Emine'nin bakışları yine başaklara takıldı. Dolgunlaşan her başağın toprağa doğru biraz daha eğildiğini fark etti.
Babasının çocukluğunda söylediği bir söz geldi aklına:
"Başaklar olgunlaştıkça eğilir kızım. İçi boş olan ise dimdik durur."
O zamanlar bu sözün yalnızca ekinler için söylendiğini sanırdı. Oysa yıllar geçtikçe bunun insanlar için de söylenmiş büyük bir hayat dersi olduğunu anlamıştı. Bilgisi, emeği ve olgunluğu artan insan da başak gibi alçak gönüllü olurdu. Kibir ise çoğu zaman içi boş insanların yüküydü.
Tarlaya yaklaştıklarında Emine sessizce eşekten indi. Ali'yi kucağına aldı. Kaynanası ile kayınbabasının yanına eşek üzerinde gitmeyi uygun görmüyordu. Büyüklerine duyduğu saygı, aldığı aile terbiyesinin en güzel yansımasıydı.
Mehmet ile Medine, tarlanın kıyısındaki iri dut ağacının gölgesinde dinleniyorlardı. Sabahın ilk ışıklarıyla başladıkları çalışma yüzlerinden okunuyordu. Emine, Ali'yi Medine'nin kucağına verdi. Küçük çocuk, babaannesinin boynuna sarılınca Medine'nin yorgun gözleri bir anda ışıldadı.
Emine hemen sofra bezini serdi. Bulgur pilavını, yeşil fasulyeyi ve yumuşamış sac ekmeklerini özenle sofraya yerleştirdi. Testideki buz gibi ayranı taslara doldururken, ayranın serinliği testinin dışını boncuk boncuk terletmişti.
Mehmet, "Bismillah." diyerek kaşığını pilava uzattı. Medine de aynı huzurla yemeğe başladı. Hasan ellerini yıkayıp sofraya oturdu.
Emine ise Ali'yi dizine almış, bir lokmayı oğluna, bir lokmayı kendisine vererek yemeğini yiyordu. Ağacın dallarında ötüşen serçeler, uzaktan gelen cırcır böceklerinin sesi ve başakların rüzgârla çıkardığı hışırtı, sofraya ayrı bir huzur katıyordu.
O sofrada ne gösterişli yemekler vardı ne de zenginlik... Ama alın teri vardı, emek vardı, paylaşmak vardı. En önemlisi de aynı ekmeği bölüşen, aynı umudu taşıyan insanların sessiz mutluluğu vardı. Belki de gerçek bereket, işte tam da buydu.
Gün batımına doğru Hasan, iki yük daha buğdayı harman yerine taşımıştı. Son yükünü de boşalttıktan sonra ailesini almak için yeniden tarlaya döndü.
Tarlaya vardığında her şey toplanmıştı. Oraklar, heybeler ve kalan eşyalar hazır edilmişti. Hasan, yükleri eşeğin semerine özenle yerleştirdi. Ardından annesi Medine'yi eşeğe bindirdi. Mehmet de omzundaki orağı düzelterek onların yanına geldi. Hep birlikte köyün yolunu tuttular.
Güneş, karşı tepelerin ardına ağır ağır çekiliyor; gökyüzü kızıl, turuncu ve morun birbirine karıştığı büyüleyici renklere bürünüyordu. Günün son ışıkları, biçilmiş buğday tarlalarının üzerinde altın bir örtü gibi uzanıyor, hafif esen akşam rüzgârı gün boyu süren sıcaklığı yavaş yavaş alıp götürüyordu.
Çevredeki tarlalarda çalışan komşular da işleri bırakmış, köye dönmek için hazırlık yapıyordu. Kimi oraklarını topluyor, kimi eşeklerine yüklerini bağlıyor, kimi de çocuklarını yanına çağırıyordu. Gün boyunca emek veren insanların yüzlerindeki yorgunluğa rağmen, işlerini bitirmenin huzuru okunuyordu.
Mehmet ile Hasan, karşılaştıkları komşulara,
"Kolay gelsin, Allah bereket versin." diyerek selam veriyor, onlar da aynı içtenlikle karşılık veriyordu.
Bir süre sonra Ali mızmızlanmaya başladı. Küçük çocuğun sesi giderek artıyordu. Emine, onun acıktığını ve yorulduğunu hemen anlamıştı. Eşeğin durmasını istedi. Ali'yi şefkatle kucağına aldı, sonra sırtına yerleştirdi. Heybeden çıkardığı temiz sofra bezini ustalıkla düğümleyerek oğlunu sırtına bağladı.
Ali, annesinin sıcaklığını hissedince kısa sürede sakinleşti. Başını annesinin omzuna yasladı. Biraz önceki huzursuzluğundan eser kalmamıştı. Açlığını bile unutmuş gibiydi. Merak dolu gözlerle yol kenarındaki ağaçları, sürüyü köye götüren çobanı, gökyüzünde yuvalarına dönen kuşları seyrediyordu.
Emine ise oğlunun sırtındaki sıcaklığını hissederek sessizce yürüyordu. Günün bütün yorgunluğuna rağmen içinde tatlı bir huzur vardı. Arkalarında bereketli bir hasat günü, önlerinde ise akşamın sıcaklığıyla onları bekleyen mütevazı yuvaları vardı. Köye doğru uzanan toprak yol, yalnızca eve değil; emekle kazanılmış ekmeğe, aile sıcaklığına ve umut dolu yarınlara da uzanıyordu.
Akşam karanlığı iyice çökmeye başladığında eve vardılar. Emine, önce Ali'nin karnını doyurdu. Gün boyu tarlada dolaşmaktan yorulan küçük çocuk, annesinin kucağında son lokmalarını da yedikten kısa bir süre sonra gözlerini kapattı. Emine onu usulca yatağına yatırıp üzerini örttü. Çocuğun derinleşen nefesini dinledikten sonra sessizce mutfağa geçti.
Akşam yemeği için yeniden ocak yakmasına gerek kalmamıştı. Öğle yemeğini bilinçli olarak biraz fazla pişirmiş, akşama da yetecek kadarını ayırmıştı. Tencereleri ısıttı, yumuşamış sac ekmeklerini sofraya koydu. Bu sırada Mehmet, Medine ve Hasan da ellerini yüzlerini yıkayıp odaya geldiler. Kısa süre sonra aile, günün yorgunluğunu aynı sofranın etrafında paylaşmaya başladı.
Yemekten sonra Emine çay suyunu ocağa koydu. Diğerleri sohbet ederken sofrayı topladı, bulaşıkları yıkadı ve mutfağı yeniden düzenledi. Çay demlenince ince belli bardakları tepsiye dizerek odaya geçti.
Hasan, divanda babasının yanına oturmuştu. Yüzündeki yorgunluğa rağmen gözlerinde umut vardı.
"Baba," dedi, "bu yıl tarladan çok iyi verim aldık. Buğdayı satabilirsek bütün borçlarımızı kapatacağız. Allah nasip ederse kışa borçsuz gireceğiz."
Mehmet, derin bir nefes alıp başını salladı.
"Şükür oğlum... Rabbim emeğimizi boşa çıkarmadı. İnşallah bu kış rahat ederiz. İnsan borç yükü olmadan uyuyunca uykusu da başka oluyor."
Emine, elindeki tepsiyi yere bıraktı. Önce kayınpederine, sonra Hasan'a çaylarını uzattı. Minderde oturan Medine'nin ise yorgunluktan göz kapakları ağırlaşmış, başı ara sıra öne düşüyordu.
Emine, gülümseyerek onun yanına çömeldi.
"Ana, istersen çayını içip yat. Bugün çok yoruldun."
Medine başını hafifçe salladı.
"Doğru diyorsun kızım. Yaş ilerledikçe beden eskisi gibi dayanmıyor."
Çayını yavaş yavaş içtikten sonra herkese iyi geceler dileyerek odasına geçti.
Odada sessizlik hâkimdi. Hasan ile Mehmet çaylarını yudumlarken ertesi günün planını yapıyorlardı.
"Harmanı bir an önce kaldırmamız lazım." dedi Mehmet. "Buğday açıkta fazla beklemez. Hava ne zaman döner belli olmaz."
Hasan da aynı düşüncedeydi.
"Yarın patoz işi hallolursa içimiz rahat edecek. Buğdayı ambara koyduktan sonra artık gönlümüz ferah olur."
Emine ise bir köşede sessizce oturuyor, baba ile oğlun konuşmalarını dinliyordu. Onların gelecek için kurdukları planları işittikçe içini tarifsiz bir umut kaplıyordu. Yıllardır çekilen yoklukların ardından ilk kez borçsuz bir kış geçirme ihtimali, onu da en az Hasan kadar sevindiriyordu.
Sabah güneşi henüz doğarken Hasan kahvaltısını yaptıktan sonra Ahmet'i bulmak için evden çıktı. Köyün çıkışındaki ahıra uğradığında Ahmet traktörüyle uğraşıyordu.
"Ahmet, patoz için ne zaman müsait olursun?" diye sordu.
Ahmet elindeki anahtarı bırakıp gülümseyerek cevap verdi.
"Bugün daha önce söz verdiğim bir harman var. Ama yarın sabah erkenden sizin harman yerinde olurum. Allah izin verirse akşama kalmadan işinizi bitiririz."
Hasan sevinçle teşekkür edip eve döndü. Durumu babasına anlattı.
Mehmet, oğlunun omzuna hafifçe dokundu.
"Sağlık olsun oğlum. Bir gün geç olsun ama güç olmasın. Bugün dinlenir, eksiklerimizi tamamlarız. Yarın da el birliğiyle harmanı kaldırırız."
Hasan başını salladı. İkisi de biliyordu ki aylar süren emeklerinin karşılığı, ertesi gün harman yerinde alın teriyle birlikte ambarlara dolacaktı.
Ertesi sabah güneş henüz doğmadan köy hareketlenmeye başlamıştı. Horoz sesleri birbiri ardına yükselirken Hasan ile Mehmet de erkenden kalkıp kahvaltılarını yaptılar. Emine, ev işleriyle uğraşırken kaynanası da Ali ile ilgileniyordu. Herkesin içinde tatlı bir heyecan vardı. Aylarca süren emeğin karşılığı bugün alınacaktı.
Güneş, dağların ardından yeni yeni yükselirken Ahmet, traktörünün arkasına bağlı patozla harman yerine geldi. Traktörün motor sesi köyün sessizliğini bozunca çevredeki komşular da birer birer harman yerine uğramaya başladılar. O yıllarda harman kaldırmak yalnızca bir ailenin işi değildi. Köyde imece vardı; bugün birinin harmanına yardım eden, ertesi gün kendi harmanında aynı yardımı görürdü.
Kimi elinde küreğiyle geldi, kimi dirgenini omzuna aldı. Gençler çuvalları hazırlıyor, yaşlılar yapılacak işleri konuşuyor, kadınlar ise gölge bir yerde Emine’nin demleyip getirdiği çaydanlıktan gelenlere çay hazırlıyordu.
Ahmet, traktörü çalıştırdı. Birkaç dakika sonra patozun demir çarkları dönmeye, kayışları hızla hareket etmeye başladı. Motorun güçlü homurtusu bütün ovaya yayıldı. Hasan ile Mehmet, demet hâline bağlanmış buğdayları birer birer patozun ağzına vermeye başladılar.
Makinenin içine giren başaklar büyük bir gürültüyle parçalanıyor, altın sarısı buğday taneleri oluklardan akarak çuvallara doluyordu. Öte yandan saman, uzun borudan gökyüzüne doğru savruluyor, rüzgârın etkisiyle havada dans ederek kocaman yığınlar oluşturuyordu. Güneş ışıkları saman tozlarının arasından süzülüyor, bütün harman yerini altın renginde bir sis kaplıyordu.
Çalışanların üzeri başı saman tozuyla kaplanmıştı. Kimse buna aldırmıyordu. Herkes aynı heyecanla işine sarılmıştı. Çünkü yere düşen her buğday tanesi, aylarca verilen emeğin, çekilen zahmetin karşılığıydı.
Bu sırada küçük Ali de kendine göre bir eğlence bulmuştu. Emine'nin gözünün önünde, yeni oluşan saman yığınlarının üzerine çıkıyor, kendini kahkahalar atarak aşağı bırakıyordu. Her düştüğünde samanlar onu yumuşacık karşılıyor, Ali sevinçle yeniden ayağa kalkıyordu.
Komşu kadınlar gülümseyerek,
"Bakın hele Hasan'ın oğluna... Samanın içinde kuzu gibi yuvarlanıyor." diyorlardı.
Mehmet de torununa bakıp gülümsedi.
"Bırakın oynasın. Çocuk dediğin böyle büyür. Biz de aynı samanların içinde büyümedik mi?"
Ali'nin neşeli kahkahaları, patozun gürültüsüne rağmen harman yerinde duyuluyor, çalışanların yorgunluğunu unutturuyordu.
Öğleye doğru Emine ile komşu kadınlar büyük bir sofra kurdular. Sac ekmekleri, bulgur pilavı, yeşil fasulye, ayran ve turşular sofraya dizildi. Herkes işini bırakıp aynı sofranın etrafında toplandı. Kimi getirdiği yemeği ortaya koyuyor, kimi ayran dağıtıyor, kimi de bardaklara çay dolduruyordu. Harman yeri, sanki küçük bir bayram yerine dönmüştü.
Kısa molanın ardından çalışmalar yeniden başladı. Patoz durmadan çalışıyor, çuvallar birer birer doluyordu. Hasan ile Mehmet dolan çuvalların ağzını kalın urganlarla sıkıca bağlıyordu.
Günün sonuna doğru son demet de patozdan geçti. Motor sustuğunda harman yerini derin bir sessizlik kapladı. Herkes yorgundu ama yüzlerde tarifsiz bir mutluluk vardı.
Meydanın bir yanında dağ gibi yükselen saman yığınları, diğer yanında ise sıra sıra dizilmiş buğday çuvalları duruyordu. Hasan, çuvallara uzun uzun baktı. Gözleri dolmuştu. Bu yalnızca buğday değildi; sabahın ayazı, yazın kavurucu sıcağı, alın teri, umut ve sabırdı.
Mehmet oğlunun omzuna elini koydu.
"Bak oğlum," dedi, "emeğin olduğu yerde bereket de olur. Allah alnımızın terini yerde bırakmadı."
Hasan başını eğerek babasının sözlerini onayladı. Rüzgârın önünde olgun başakların eğildiği gibi, insan da emek verdikçe, olgunlaştıkça ve hayatı öğrendikçe mütevazı oluyordu. O gün harman yerinde yalnızca buğday değil, yılların emeği, dayanışması ve aile olmanın bereketi de çuvallara doldurulmuştu.
Aradan birkaç gün geçmişti. Hasan'ın amcasının oğlu İlyas, uzun bir aradan sonra köye geldi. Birkaç yıl önce annesiyle babasını peş peşe kaybettikten sonra köyde tutunamamış, "Şehirde ekmek var, para var, kazanç var." diyerek büyük umutlarla köyden ayrılmıştı.
O gün köy meydanına takım elbisesi, boynuna gevşekçe bağladığı kravatı ve elindeki küçük seyahat çantasıyla girdi. Dışarıdan bakıldığında kendinden emin, işi gücü yolunda bir şehirli görünümü vermeye çalışıyordu. Oysa bu görüntünün ardında bambaşka bir gerçek saklıydı.
Doğruca köy kahvesine uğradı. Kahvede, tarlaya gitmeyen birkaç yaşlı köylü oturmuş çaylarını yudumluyor, günlük meselelerden konuşuyorlardı. İlyas'ı görünce şaşkınlıkla ayağa kalkıp hâl hatır sordular. O da büyük bir özgüvenle sandalyeye oturdu.
"Şehirde işlerimiz çok şükür iyi gidiyor." dedi. "Allah bereket versin, kazancımız yerinde. Artık köye dönmeyi de düşünmüyorum."
Yaşlılar dikkatle onu dinliyordu.
İlyas sözlerine devam etti:
"Babamdan kalan tarlaları, evi ve birkaç parça araziyi satmaya geldim. Nasıl olsa burada yaşayacak değilim. Mal mülk boş yere duracağına değerlendireyim."
Kahvede kısa bir sessizlik oldu. Yaşlılardan biri bastonuna dayanarak söze girdi.
"Oğlum, mal satmak kolaydır ama geri almak zordur. Bugün şehirde işin rast gider, yarın ne olacağını kim bilebilir? İnsan doğduğu toprağı elinden çıkarmamalı."
Bir başkası da aynı düşünceyi paylaştı.
"Bak evlat, hayatın neler göstereceği belli olmaz. Gün gelir dönüp yine bu köye sığınırsın. Babanın, dedeninin emeği olan toprağı satma. Toprak insana ihanet etmez."
İlyas ise onların sözlerini önemsemiyordu. Hafifçe gülümsedi.
"Yok amcalar, benim artık köyle işim kalmadı. Şehirde düzenimi kurdum. Bundan sonra oradayım."
Yaşlılar birbirlerine baktılar. İkna edemeyeceklerini anlamışlardı. Çünkü insan bazen başkasının tecrübesini değil, kendi yaşayacağı hatayı dinlerdi.
Oysa İlyas'ın anlattıkları gerçeği yansıtmıyordu. Şehirde ne düzeni vardı ne de sürekli bir işi... Gittiği günden beri bir işte dikiş tutturamamış, kazandığını harcamış, sonunda da borç batağına saplanmıştı. Üzerindeki takım elbise bile eski günlerinden kalmıştı. Dışarıdan varlıklı görünmeye çalışsa da cebinde dönüş yoluna yetecek kadar bile parası ancak kalmıştı.
Köye gelişinin gerçek nedeni bambaşkaydı. Babasından kalan evi, tarlaları ve küçük arazileri satarak eline toplu para geçirmek istiyordu. Önce biriken borçlarını kapatacak, sonra da yeniden iş kurma hayali kuracaktı. Fakat onu tanıyanlar iyi biliyordu; plansızlığı ve hesapsızlığı yüzünden eline geçecek parayı da uzun süre elinde tutamayacak, büyük ihtimalle kısa zamanda tüketip yine aynı çıkmazın içine düşecekti.
Ne var ki İlyas, bunların hiçbirini kimseye söylemiyor; yüzündeki yapmacık gülümsemeyle başarılı bir şehir hayatı yaşadığına herkesi inandırmaya çalışıyordu. Köy kahvesinde oturan yaşlılar ise onun gözlerinin içindeki yorgunluğu ve sesindeki kırılganlığı fark etmişlerdi. Bazen insanın anlattıkları değil, saklamaya çalıştıkları gerçeği ele verirdi.
Kahveden ayrılan İlyas, doğruca amcası Mehmet'in evine yöneldi. Avluya girdiğinde Mehmet ile Hasan'ı kapının önündeki sedirde otururken buldu. Önlerinde küçük bir defter, birkaç kâğıt ve kalem vardı. Bu yıl kaldırdıkları mahsulü hesaplıyor; gelecek yıl için ne kadar buğdayı tohumluk ayıracaklarını, ne kadarını satacaklarını, ne kadarını da kışlık ihtiyaç için ambarda bırakacaklarını konuşuyorlardı.
Avlu kapısında İlyas'ı görünce hesaplarını bir kenara bıraktılar. Mehmet ayağa kalkıp yeğenine sarıldı.
"Hoş geldin oğlum. Nerelerdesin sen?"
Hasan da amca oğluyla hasret giderdi. Hâl hatır soruldu, şehirden, köyden konuşuldu. Bir süre sonra İlyas geliş nedenini açıklamaya karar verdi.
"Amca," dedi, "babamdan kalan evi, tarlaları ve birkaç parça araziyi satmaya geldim. Önce size söylemeyi uygun gördüm. Sonuçta siz ailemsiniz. Başkalarına gitmeden önce teklif etmek istedim."
Mehmet ile Hasan kısa bir süre sessizce birbirlerine baktılar. Ardından Mehmet ağır ağır konuşmaya başladı.
"Evladım, Toprak satılmaz. Bugün ihtiyacın olur, yarın düzelirsin. Ama sattığın toprağı geri almak kolay değildir. Babanın, dedeninin emeği var o topraklarda."
İlyas başını önüne eğdi ama kararından vazgeçecek gibi görünmüyordu.
"Başka çarem yok amca. Satmam gerekiyor."
Mehmet derin bir iç çekti.
"Allah yardımcın olsun oğlum. Ama bizim alacak gücümüz yok. Çok şükür sahip olduğumuz tarla, bağ ve bahçe bize yetiyor. Senin teklifin bizi mutlu etti ama bu işe girecek durumda değiliz."
İlyas anlayışla başını salladı.
"Canınız sağ olsun amca. Önce size danışmak istedim."
Tam o sırada Emine elinde bakır tepsiyle avluya çıktı. Testiden doldurduğu buz gibi ayranları taslara koyarak önlerine bıraktı.
"Buyurun, hava sıcak. Bir tas ayran içinizi serinletsin."
İlyas teşekkür ederek ayranı bir solukta içti.
"Allah razı olsun yenge. Tam zamanında geldi."
Tasını yerine bıraktıktan sonra küçük seyahat çantasını sedirin yanına bıraktı.
"Ben köyü biraz dolaşayım. Belki almak isteyen biri çıkar. Akşam da müsaitseniz burada kalırım."
Mehmet gülümseyerek,
"Burası senin de evin evladım. Ne demek, elbette kalırsın." dedi.
İlyas avludan ayrıldı. Elini beline koymuş, diğer eliyle tespihini ağır ağır çekerek köyün sokaklarında gözden kayboldu.
Onun ardından Medine de kapıya çıktı.
"Ne diyor İlyas? Hayırdır?" diye sordu.
Mehmet, yeğeninin geliş sebebini baştan sona anlattı. Medine sessizce dinledi. Başını iki yana sallayarak,
"Yazık... İnsan baba ocağını, ata toprağını satmaya nasıl kıyar?" diye mırıldandı.
Emine de konuşulanların tamamını duymuştu. İlyas'ın anlattıklarıyla tavırları arasında büyük bir çelişki olduğunu ilk andan beri hissetmişti. Üzerindeki gösterişli takım elbise, elinden düşürmediği tespih ve kendinden emin konuşmaları, içinde bulunduğu boşluğu gizlemeye yetmiyordu. Gerçek olgunluk gösterişte değil; emekte, alın terinde ve tevazudaydı.
Tam o sırada yıllar önce babasının söylediği o anlamlı söz zihninde yeniden yankılandı:
"Başaklar olgunlaştıkça eğilir, kızım. İçi boş olan ise dimdik durur."
Emine, gözlerini ambardaki buğday çuvallarına çevirdi. Sonra köy yolunda dimdik yürüyen İlyas'ın ardından sessizce iç geçirdi.
O an anladı ki insanı değerli yapan, üzerinde taşıdığı elbise ya da söylediği büyük sözler değildi. İnsanı yücelten; emeği, alçak gönüllülüğü ve köklerine duyduğu sadakatti. Tıpkı olgunlaştıkça eğilen başaklar gibi… Ama İlyas olgunlaşmamıştı…

































