SON DAKİKA
Reklam
Reklam
İrfan BAŞARANOĞLU

AYIŞIĞI

AYIŞIĞI
A- A+
Reklam

Meryem, sabahın ilk ışıklarıyla birlikte erkenden kalkmıştı. Ocağın başına geçip ateşi yaktı, çayı demledi. Ardından bakır siniyi önüne çekerek kahvaltılık tabaklarını ve ince belli bardakları özenle yerleştirdi. Her şeyi eksiksiz hazırladıktan sonra odaya geçti. Sofra bezini yere serdi, üzerine ekmek tahtasını koydu.

Dışarıdan Hasan ile annesi Elif’in konuşmaları geliyordu. İkisi, evin kapısının önünde oturmuş, sabah serinliğinde sohbet ediyorlardı. Hasan, o gün tarlada yapacağı işleri bir bir annesine anlatıyor, hangi işi ne zaman yapacağını söylüyordu.

Meryem, hazırlıklarını tamamlayınca kapıya çıktı. “Hasan, ana, kahvaltı hazır,” diye seslendi.

Elif ile Hasan, konuşmalarını yarıda kesip odaya geçtiler. Meryem de bakır siniyi iki eliyle kavrayarak peşlerinden girdi. Siniyi, ekmek tahtasının üzerine dikkatlice ve yavaşça indirdi. Sonra yeniden dışarı çıkıp çaydanlığı aldı. Yumuşatıp hazırladığı yufka ekmekleri de getirerek sofraya koydu. Kocasının ve kaynanasının önüne birer parça ekmek bıraktı.

Elif, çaydanlığı eline aldı. Çayları doldurup ince belli bardakları birer birer herkesin önüne koydu.

Meryem ise sofranın başına oturmak için ağır ağır eğildi. Karnının ağırlığı artık hareketlerini iyice zorlaştırıyordu. Oturması bile epeyce zaman aldı.

Hamileliğinin dokuzuncu ayını geride bırakmıştı. Doğumuna artık günler değil, belki saatler kalmıştı. Bugün ya da yarın bebeğini kucağına alması an meselesiydi.

Meryem, bir elini karnının üzerine koyup kısa bir süre öylece durdu. İçinde büyüttüğü bebeğin hareketlerini hissediyordu. Bir yandan doğumun heyecanı, bir yandan da bilinmezliğin verdiği hafif bir endişe vardı içinde.

Sofrada çaylar içilirken Hasan, tarlada yapacağı işleri anlatmaya devam etti. Elif de oğlunu dinliyor, arada bir başını sallayarak söylediklerini onaylıyordu.

Meryem ise sessizce onları dinliyordu. Gözleri zaman zaman karnına kayıyor, içinden, “Artık çok az kaldı,” diye geçiriyordu.

O sabah, evin içinde her şey her zamanki gibiydi. Demli çayın ve ekmeğin kokusu ve dışarıdan gelen sabahın serinliği...

Fakat Meryem için o gün, diğer günlerden farklıydı. Çünkü hayatının en büyük değişimine çok az kalmıştı.

Kahvaltının ardından Hasan, at arabasını hazırlayıp tarlanın yolunu tuttu. Elif ise divana oturdu. Dün başladığı yün çorabı eline aldı, örgüsünü kaldığı yerden sürdürmeye başladı.

Meryem, sofrayı topladıktan sonra öğle ve akşam yemeğine yetecek kadar yemeği hazırlayıp ocağa koydu. Ev işlerini bir an önce bitirmek ister gibiydi. Ardından yatak odasına geçerek yatağı toplamaya başladı.

Tam o sırada karnındaki sancı birdenbire şiddetlendi. Suyunun da geldiğini fark etti. Acının etkisiyle kendini yatağın üzerine bıraktı.

“Ana! Ana, yetiş! Yardım et!” diye seslendi.

Elif, Meryem’in sesini duyar duymaz elindeki yün ipini divanın üzerine bıraktı ve telaşla yatak odasına koştu. Meryem’i yatağa iyice yatırdıktan sonra hiç vakit kaybetmeden komşularına koştu.

Kapıyı çalıp komşunun kızına seslendi:

“Kızım, çabuk köyün ebesini çağır. Meryem’in sancısı başladı, suyu da geldi.”

Kız hemen ebeyi çağırmak üzere yola çıkarken Elif de eve döndü. Çok geçmeden komşuları Hacer de onun peşinden eve geldi.

Bir süre sonra köyün ebesi yetişti. Meryem’i muayene etti. Fakat muayene sırasında yüzündeki ifade birden değişti. Kaşlarını hafifçe çattı, sonra hiçbir şey söylemeden Meryem’in başında beklemeye başladı.

Öğleden sonra olmuştu. Zaman ağır ağır ilerliyor, saatler geçmek bilmiyordu. Elif, bir an olsun Meryem’in yanından ayrılmadı. Ebe de sürekli onu kontrol ediyor, elinden geleni yapıyordu.

Ancak ebenin içine bir endişe düşmüştü. Anladığı kadarıyla doğum kolay olmayacaktı.

Güneş yavaş yavaş batıya doğru eğildi. Köyün üzerine akşamın gölgeleri çökmeye başladı. Gün kararıyordu ama Meryem’in doğumu hâlâ gerçekleşmemişti.

Hasan da tarladaki işlerini bitirip eve döndü. Atını ahıra çekti, yemini ve suyunu verdikten sonra eve girdi. Daha kapıdan adımını atar atmaz annesinin yüzündeki hüznü fark etti. “Ne oldu ana?” diye sordu endişeyle.

Elif, oğlunun gözlerinin içine baktı. “Meryem’in sancısı çok ağır. Ebe içeride. Elinden geleni yapıyor ama doğum bir türlü olmuyor,” dedi.

Hasan’ın yüzündeki ifade bir anda değişti. İçini büyük bir korku kapladı. Yatak odasının kapısına doğru baktı. İçeriden Meryem’in zaman zaman inleyen sesi geliyordu.

Aradan bir iki saat daha geçti.

Evin içindeki sessizlik, arada bir Meryem’in sancıyla yükselen sesiyle bozuluyordu. Elif, ellerini birbirine kenetlemiş, oğlunun yanında sessizce bekliyordu. Hasan ise yerinde duramıyor, bir kapıya bir annesine bakıyordu.

Nihayet ebe, yorgun ve endişeli bir yüzle odadan çıktı.

Hasan hemen ayağa kalktı. “Ebe Hanım, ne oldu? Meryem nasıl?”

Ebe derin bir nefes aldı. “Elimden geleni yaptım Hasan,” dedi. “Ama doğum güç olacak. Meryem’i hastaneye götürmemiz gerekiyor. Daha fazla beklemek doğru değil.”

Hasan’ın yüreğine bir korku çöktü. “Şimdi mi?” diye sordu.

Ebe başını salladı. “Evet, hemen. Vakit kaybetmeden.”

Hasan, ebenin sözlerini duyar duymaz hiç vakit kaybetmeden ahıra koştu. Atını çıkardı, arabaya koştu ve hazırlamaya başladı. Elif de evin içinden bir döşek, bir yastık ve bir battaniye getirerek arabanın üzerine yerleştirdi.

Meryem’i ilçedeki hastaneye götüreceklerdi. İlçe, köyden yaklaşık iki saat uzaklıktaydı. O sırada hava iyice kararmış, gökyüzünde dolunay yükselmeye başlamıştı. Ayın ışığı, gecenin karanlığını hafifçe aydınlatıyordu.

Elif evde kalacaktı. Ebe ise Meryem’in yanına, arabanın arka tarafına oturdu. Hasan atın dizginlerini eline aldığında ebe ona tembihte bulundu:

“Hasan, dikkatli sür. Meryem’in sancısı çok ağır. Arabayı fazla sarsma.”

Hasan başını salladı. “Merak etme ebe. Elimden geldiğince dikkat ederim.”

Araba köyden ayrılıp karanlık yola koyuldu.

Meryem, arabanın arkasında sancılar içinde kıvranıyor, bir yandan da içinden Allah’a dua ediyordu. “Allah’ım, ne olur yardım et... Bebeğimi de beni de koru.”

Hasan, arada bir arkasına dönüp bakıyor, sonra yeniden yola çeviriyordu gözlerini. Atın nal sesleri gecenin sessizliğinde yankılanıyor, arabanın tekerlekleri taşlı yolda ağır ağır ilerliyordu.

Yola çıkalı henüz yarım saat olmuştu ki Meryem’in sancıları iyice sıklaştı. Acıdan dayanacak hâli kalmamıştı. “Ebe... Çok kötü oldum,” diye inledi.

Ebe hemen yanına eğildi. Bir süre Meryem’i kontrol ettikten sonra yüzündeki endişe arttı. “Hasan, arabayı durdur!”

Hasan dizginleri çekti. “Ne oldu ebe?” “Doğum başlıyor. İlçeye yetişemeyiz. Arabayı bir kenara çek.”

Hasan hemen etrafına baktı. Biraz ileride, ağaçların altında bir çeşme görünüyordu. Arabayı çeşmenin yanına çekti. Atı sakinleştirdikten sonra arabanın yanına koştu. “Burada mı olacak?”

Ebe kararlı bir sesle cevap verdi: “Evet. Başka çaremiz yok. Sen uzakta dur. Ben Meryem’in yanındayım.”

Hasan, arabanın etrafında çaresizce dolanıp durmaya başladı. Birkaç adım uzaklaşıyor, sonra dayanamayarak yeniden arabanın yanına gelip ebeye ve Meryem’e bakıyordu.

Meryem’in sancıyla çıkardığı sesler gecenin sessizliğine karışıyordu.

Hasan ne yapacağını bilemiyordu. Ellerini birbirine kenetleyip dua etmeye başladı. Sonra biraz olsun sakinleşebilmek için çeşmeye doğru yürüdü.

Çeşmenin başında eğilip ellerini ve yüzünü yıkadı. Ardından iki avuç su içti. Bir süre öylece durduktan sonra çeşmenin yalağının ucuna oturdu.

Oturduğu yerden gözlerini arabadan ayırmıyordu. Daha doğrusu, gözleri ebenin ve Meryem’in olduğu taraftaydı. Dakikalar geçiyor, Hasan'ın yüreğindeki korku büyüyordu.

Tam o sırada gecenin sessizliğini ince, küçük bir ses böldü. Bir bebek ağlıyordu.

Hasan bir anda yerinden fırladı. Çeşmenin yanından koşarak arabanın başına geldi. “Ebe! Ebe, nasıl?”

Ebe yüzünde yorgun ama mutlu bir ifadeyle ona baktı. “Gözün aydın Hasan. Bir kızın oldu.”

Hasan bir an konuşamadı. Gözleri doldu. “Meryem?”

“Anne de iyi, kızın da iyi. Çok şükür, ikisi de kurtuldu.”

Hasan derin bir nefes aldı. Sanki saatlerdir tuttuğu nefesi o anda bırakmıştı.

Evden çıkarken ne olur ne olmaz diye Elif'in hazırladığı çarşaf ve battaniye çok işe yaramıştı. Ebe, çeşmeden alınan suyla bebeği dikkatlice temizledi. Ardından çarşafa sardılar ve battaniyeye sararak kundakladılar.

Hasan, Meryem’in yanına oturdu. Yorgunluktan bitkin düşen Meryem, güçlükle gözlerini açtı.

Hasan onun elini tuttu.

İkisi de bir süre konuşmadan gökyüzüne baktılar.

Dolunay, bütün ihtişamıyla gökyüzünde parlıyor, ışığı arabanın üzerini aydınlatıyordu. Gecenin karanlığında yalnızca ayın ve yıldızların ışığı vardı.

Hasan, Meryem’in elini daha sıkı tuttu. “Şükürler olsun,” dedi.

Meryem de gözlerini gökyüzünden ayırmadan sessizce dua etti.

Ebe, kundaktaki bebeğe baktıktan sonra gülümseyerek sordu: “Peki, bu güzel kızın adını ne koyacaksınız?”

Hasan ile Meryem birbirlerine baktılar. Sonra, sanki önceden sözleşmişler gibi aynı anda: “Ayışığı,” dediler.

Ebe şaşırarak ikisine baktı. “Ayışığı mı?”

Hasan başını kaldırıp dolunaya baktı. “Bak ebe... Şu aya bak. Gecenin bu saatinde, bunca karanlığın içinde bizi yalnız bırakmadı. Onun ışığında geldik buraya. Onun ışığında kızımız dünyaya geldi.”

Meryem de kucağındaki bebeğe baktı. “Belki de bu gece bize gönderilen bir ışık oldu,” dedi.

Ebe gülümsedi. “Öyleyse adı da kaderi de güzel olsun. Ayışığı olsun.”

O gece, ilçeye varamadan, köyden çok uzakta, bir çeşmenin başında ve bir at arabasının üzerinde yeni bir hayat başlamıştı. Gökyüzündeki dolunay, sessizce onları aydınlatıyordu.

Ve o geceden sonra, o aile için dolunayın ışığı hiçbir zaman eskisi gibi olmayacaktı. Çünkü o ışığın altında doğan küçük kızın adı Ayışığı olmuştu.

Bir müddet dinlendikten sonra ebe, Meryem'i yeniden kontrol etti. Hem Meryem'in hem de bebeğin durumunun iyi olduğunu görünce içi rahatladı.

“Artık hastaneye gitmemize gerek kalmadı,” dedi. “İkisinin de durumu iyi görünüyor. İsterseniz köye dönelim.”

Hasan derin bir nefes aldı. Hastaneye kadar gitmelerine gerek kalmadığı için içi biraz olsun rahatlamıştı.

Ebe de Meryem'in yanına yerleşti. Hasan atın dizginlerini eline aldı ve arabayı yeniden köye doğru sürdü. Gece iyice ilerlemişti. Dolunay hâlâ gökyüzünde ışıl ışıl parlıyor, yolun bir bölümünü aydınlatıyordu. Arabanın tekerlekleri ağır ağır dönerken, kundaklanmış küçük Ayışığı annesinin yanında sessizce uyuyordu. Köye yaklaştıklarında evlerin ışıkları uzaktan görünmeye başladı.

At arabasının sesi evin kapısına kadar ulaşınca Emine hemen dışarı çıktı. Arabanın beklenenden erken döndüğünü görünce yüreğine bir korku düştü. Hastaneye gitmeleri gerektiğini biliyordu; bu kadar kısa sürede dönmelerini iyiye yoramamıştı. “Ne oldu?” diye endişeyle seslenerek arabaya doğru koştu. Emine, arabanın yanına geldiğinde hemen içeri baktı. Bir anda gözleri Meryem'e takıldı. Gelini yorgun ama sağdı. Hemen yanında ise battaniyeye sarılmış küçücük bir bebek vardı. Emine'nin yüzündeki endişe bir anda yerini büyük bir sevince bıraktı. Derin bir nefes aldı. “Şükürler olsun Allah'ım,” diye dua etti. “Sana binlerce şükür.” Sonra bebeğe bakıp gözyaşlarını tutamadı. “Hoş geldin yavrum... Hoş geldin bebek.”

Hasan, annesinin yanına yaklaşarak gülümsedi. “Anne, ikisi de iyi. Ebe hastaneye gitmemize gerek kalmadığını söyledi.”

Emine, oğlunun sözlerini duyunca bir kez daha şükretti. “Allah sizi birbirinize bağışlasın. Bu gece ne korkular yaşattınız bana...” dedi.

Hasan ile ebe, Meryem'i dikkatlice arabadan indirdiler. Meryem'i odasına götürüp yatağına yatırdılar. Küçük Ayışığı da annesinin yanına, battaniyesinin içinde usulca yerleştirildi.

Emine, bebeğin başında bir süre durdu. Küçücük yüzüne bakıyor, zaman zaman elini uzatıp başını okşuyordu.

Evde artık korkunun yerini sessiz bir mutluluk almıştı.

Hasan ise dışarı çıkarak atı ahıra götürdü. Atın koşumlarını çözdü, yemini ve suyunu verdi. Ardından ebeyi kendi evine kadar götürmek için yeniden hazırlık yaptı.

Ebe, gece boyunca gösterdiği gayretten sonra yorgundu. Hasan onu evine kadar götürdü.

Köyün üzerine sessizlik çökmüştü. Dolunay hâlâ gökyüzünde bütün parlaklığıyla duruyordu. O gece köyde herkes uyurken, küçük Ayışığı annesinin yanında ilk uykusuna dalmıştı. Ve Emine, odanın kapısında bir süre daha onları seyrettikten sonra içinden bir kez daha dua etti: “Allah'ım, bu çocuğun ömrünü uzun, bahtını güzel eyle...”

Aradan birkaç gün geçtikçe komşular, Meryem'i ve küçük Ayışığı'nı görmek için birer birer ziyarete gelmeye başladılar. Her gelen, bebeğin başına eğilip onu seviyor, güzel dileklerde bulunuyordu.

Ayışığı günden güne büyüyordu.

Hasan her sabah erkenden kalkıp tarlanın yolunu tutuyor, gün boyu toprağın başında çalışıyordu. Meryem ise evin işlerini yapıyor, fırsat buldukça kızının yanına koşuyordu. Emine de Meryem işlerini yaparken Ayışığı'na göz kulak oluyor, onunla ilgileniyordu.

Günler birbirini, günler ayları, aylar da yılları kovaladı. Ayışığı'nın ilk kelimeleri, ilk adımları, ilk gülüşleri evin içinde büyük bir sevinçle karşılandı. Hasan ne zaman yorgun argın tarladan dönse, kızını görmek bütün yorgunluğunu unutturuyordu. Meryem için de Ayışığı'nın her yeni yaşında öğrendiği yeni bir şey, ayrı bir mutluluktu.

Hasan ile Meryem, kızlarının bir kardeşi olsun istediler. Bunun için uzun süre umutla beklediler. Fakat zaman geçtikçe başka bir çocuklarının olmayacağı anlaşıldı. Bunun üzerine bütün sevgilerini ve ilgilerini Ayışığı'na verdiler.

Ayışığı, ailesinin sevgisiyle büyüdü. Evlerinin neşesi, Hasan'ın yorgunluğunun ilacı, Meryem'in en büyük yardımcısı oldu.

Derken Ayışığı ilkokul çağına geldi. Köyün küçük okuluna başladığı ilk gün, Meryem onu kendi elleriyle hazırladı. Saçlarını tarayıp güzelce ördü, elbisesini giydirdi. Hasan da kızının okul çantasını eline verdi. Ayışığı okulun yolunu büyük bir heyecanla tuttu.

Köy okulundaki öğretmeni, daha ilk günlerden onun farklı bir çocuk olduğunu fark etti. Derslerini dikkatle dinliyor, verilen ödevleri eksiksiz yapıyor, bilmediği bir şey olduğunda sormaktan çekinmiyordu. Çalışkanlığı ve öğrenme isteği kısa sürede öğretmeninin de dikkatini çekti. Öğretmeni Ayışığı'nı çok seviyor, onunla yakından ilgileniyordu.

Ayışığı da okulunu çok seviyordu. Her sabah erkenden kalkıp çantasını hazırlıyor, okulun yolunu neşeyle tutuyordu.

Hasan ile Meryem, kızlarının okuldan dönerken gözlerindeki mutluluğu gördükçe birbirlerine bakıp gülümsüyorlardı. Onların tek evladıydı Ayışığı. Ama bütün umutları, bütün sevgileri ve gelecek hayalleri de onun üzerindeydi. Dolunayın ışığında dünyaya gelen küçük kız, şimdi köy okulunun sıralarında geleceğe doğru ilk adımlarını atıyordu.

Ayışığı, ilkokulu başarıyla bitirmişti. Hasan, kızının mutlaka okutulmasını istiyordu. Onun kendi yaşadığı hayatı yaşamasını değil, okuyup kendi ayakları üzerinde duran bir insan olmasını hayal ediyordu.

Fakat köyde ortaokul yoktu. Ayışığı'nın eğitimine devam edebilmesi için ilçeye gitmesi gerekiyordu.

Bir akşam, evin içinde Hasan, Emine ve Meryem bir araya gelip uzun uzun konuştular. Herkes düşüncesini söyledi. Köyden ayrılmak kolay değildi. Yıllardır yaşadıkları ev, ekip biçtikleri tarla ve alıştıkları hayat geride kalacaktı.

Hasan bir süre sessiz kaldıktan sonra kararını açıkladı: “Ben kızımın okumasını istiyorum. Bunun için ne gerekiyorsa yapacağız. Tarlayı ve evi satar, ilçeye taşınırız. Orada kendimize uygun bir ev alırız. Ben de at arabasıyla taşımacılık yaparım. Allah'ın izniyle geçinip gideriz.”

Meryem, kocasının yüzüne baktı. İçinde hem köyden ayrılmanın hüznü hem de kızının geleceğine dair büyük bir umut vardı. “Sen böyle düşünüyorsan, ben de senin yanındayım,” dedi.

Emine de bir süre sessiz kaldıktan sonra başını salladı. “Yeter ki Ayışığı okusun. Siz onun geleceğini düşünüyorsunuz. Allah yardımcınız olsun.”

Karar verilmişti. Hasan, okullar açılmadan önce ilçeye gitti. Günlerce mahalle mahalle dolaştı, evlere baktı, fiyatları araştırdı. At arabasıyla yapacağı taşımacılığın kendilerine yetip yetmeyeceğini de düşündü. Sonunda kendilerine uygun bir ev buldu.

Köye döndüğünde kararını vermişti. Önce tarlayı sattı. Ardından yıllardır içinde yaşadıkları ev de elden çıktı. Eşyalarını toplamak, Meryem için hiç kolay olmadı. Ayışığı'nın doğduğu, ilk adımlarını attığı, çocukluğunun geçtiği evden ayrılmak ona ağır geliyordu.

Son gün, Meryem odaları birer birer dolaştı. Duvarlara, pencerelere, avluya baktı. Sanki evin her köşesine yıllarını bırakıyordu. Ayışığı ise olan biteni büyük bir heyecanla izliyordu. İlçede okuyacak, yeni bir okula gidecek ve yeni arkadaşlar edinecekti.

Sonunda bütün eşyalarını at arabasına yüklediler. Hasan son kez evin kapısına baktı. Birkaç yıl önce, dolunayın altında kızını dünyaya getiren bu evden şimdi başka bir hayat kurmak için ayrılıyordu. Atın dizginlerini eline aldı. “Haydi bakalım,” dedi.

Araba ağır ağır köyden uzaklaşmaya başladı. Meryem arkasına dönüp evlerine son kez baktı. Emine ise oğlunun ailesiyle birlikte yeni bir hayata başlamasını izliyordu. Köy geride kaldıkça Ayışığı'nın gözleri parlıyordu. Önünde yepyeni bir hayat vardı.

Hasan ise at arabasını sürerken, kızının okuyup iyi bir insan olması için verdiği kararın doğru olduğuna inanıyordu.

İlçenin kenar mahallesindeki yeni evlerine vardıklarında, artık onları bambaşka bir hayat bekliyordu. Köyün toprağından kopup ilçenin kalabalığına karışacaklar, Hasan at arabasıyla ekmeğini kazanacak, Meryem evini çekip çevirecek, Emine ömrünün son günlerini burada geçirecek, Ayışığı ise okuluna devam edecekti. Onlar için yeni bir hayat başlamıştı.

Aile, yeni evlerine yerleştikten sonra ilçedeki hayatın şartlarına yavaş yavaş alışmaya başladı. Köyün sessizliğinin yerini sokakların hareketliliği almıştı. İlk zamanlar her şey onlara yabancı gelse de zaman geçtikçe yeni hayatlarına alışmaya başladılar.

Ayışığı'nın ortaokula kaydı yapılmıştı. Çantası, okul forması, kitapları ve defterleri alınmış, okula başlayacağı gün için her şey hazırlanmıştı. Ayışığı, yeni okuluna başlayacağı günü büyük bir heyecanla bekliyordu.

Hasan her sabah erkenden kalkıp işinin başına gidiyordu. Meryem evin işlerini yapıyor, yemek hazırlıyor, zaman zaman pazara giderek evin ihtiyaçlarını karşılıyordu. Emine ise çoğunlukla evde vakit geçiriyordu. Bazen küçük bahçeye çıkıyor, bazen de pencerenin kenarına oturup elindeki el işiyle uğraşıyordu.

Günler böyle geçip gidiyordu.

Hasan, ilçeye taşındıktan birkaç ay sonra işini büyütmeyi düşünmeye başladı. At arabasıyla yaptığı taşımacılığın artık kendilerine yetmediğini düşünüyordu. Askerliğinde araç kullanmayı öğrenmiş, ehliyetini de almıştı. Bir gün eve geldiğinde kararını ailesine açıkladı. “Ben bir pikap almayı düşünüyorum,” dedi.

Meryem, kocasına baktı. “Pikap mı? Nasıl alacağız?”

Hasan bir süre düşündükten sonra, “İkinci el bir tane buldum. Fiyatı uygun. At arabasını satarım, üzerine biraz para koyarız. Geri kalanını da bir şekilde tamamlarız,” dedi.

Fakat hesapladığında paraları yine de yetmiyordu.

Meryem hiç düşünmeden kolundaki iki bileziği çıkardı. “Bunları da satalım,” dedi.

Hasan bir an durdu. “Olmaz Meryem. Onlar senin.”

“Ne fark eder? Sen bu arabayla çalışıp para kazanacaksın. Sonra yerine koyarsın.”

Hasan, karısının bilezikleri eline bırakmasına razı olmak istemese de başka çaresi olmadığını biliyordu. “İnşallah yerine koyacağım,” dedi. “Sana söz veriyorum.”

O sırada Emine de konuşmaları dinliyordu. Yıllardır bir kenara koyduğu, kendi deyimiyle “kefen param” dediği bir miktar parası vardı. Oğlunun işine yarayacağını düşünerek parasını getirdi.

“Al oğlum, bunu da kullan. Ne zaman lazım olur, belli olmaz. Benim kefen param nasıl olsa...”

Hasan annesinin uzattığı paraya baktı ve başını iki yana salladı. “Yok ana, onu almam. O para senin. Senin elinde dursun.”

“Ne yapacaksın oğlum? Pikap alacaksın, iş yapacaksın. Al da kullan.”

“Olmaz ana. Senin paranı alamam.”

Emine ısrar etse de Hasan kabul etmedi.

Sonunda at arabası satıldı, Meryem'in iki bileziği de bozduruldu ve Hasan'ın biriktirdiği parayla birlikte pikabın parası tamamlandı.

Hasan, ikinci el pikabın direksiyonuna ilk kez oturduğunda yüzünde büyük bir heyecan vardı. Artık daha fazla iş yapabilecek, daha uzağa gidip yük taşıyabilecek ve ailesinin geçimini daha rahat sağlayabilecekti.

Akşam eve döndüğünde Meryem kapının önünde onu bekliyordu.

Hasan arabadan indi, karısına baktı. “Bak Meryem,” dedi gülümseyerek, “bileziklerini yerine koyacağım. Söz verdim.”

Meryem de gülümsedi. “Sen yeter ki sağ salim eve gel. Gerisi olur.”

O gün, ailenin hayatında yeni bir dönem daha başlamıştı. Köydeki at arabasının yerini artık eski bir pikap almıştı. Hasan'ın işi değişiyor, Ayışığı'nın eğitim hayatı ilerliyor, aile ise ilçedeki yeni yaşamına her geçen gün biraz daha alışıyordu.

Hasan'ın işleri yolunda gidiyordu. Pikabıyla ilçede yük taşıyor, zaman zaman da ile gidiyordu. İlçeden ile yaptığı seferlerde daha fazla kazanıyor, kazancı arttıkça ailesinin geçimini de biraz daha rahat sağlıyordu.

Bir gün yine iş için ile gitti. Yükünü teslim ettikten sonra şehir içinde dolaşırken gözü bir oto galerisinin önündeki büyükçe bir kamyonete takıldı. Araç, kullandığı pikaptan daha büyük ve daha kullanışlıydı.

Hasan bir süre araca baktı. “Böyle bir kamyonetim olsa daha rahat çalışırım,” diye düşündü.

Ne düşündüğünü tam olarak kendisi de anlamadan bir anda kendisini galerinin içinde buldu.

Galerinin satıcısı onu güler yüzle karşıladı. Hasan kamyoneti sordu. Satıcı, aracın özelliklerini anlatmaya başladı. Derken sohbet uzadı. Hasan aracı inceledikçe içine bir heves düşüyordu.

Satıcı da Hasan'ın araca ilgisini fark etmişti. “Bak Hasan abi,” dedi. “Senin pikabını da alabiliriz. Üzerine şu kadar para verirsin. Bir kısmını peşin halledersin, kalanını da senet yaparız. Böylece seni zorlamaz.”

Hasan bir süre sessiz kaldı. Teklif kulağına cazip geliyordu ama bir yandan da borca girmekten çekiniyordu. “Bir düşüneyim,” dedi. “Aileme danışmam lazım.”

Galeriden ayrılırken satıcıyla tekrar konuşmak üzere sözleştiler.

“Bir daha ile geldiğinde uğra,” dedi satıcı. “O zamana kadar araç burada.”

Hasan galeriden ayrıldı ama aklı kamyonette kalmıştı.

Akşam ilçeye dönüp eve geldiğinde, daha kapıdan girer girmez Meryem ile annesine o gün yaşadıklarını anlattı.

“Bugün ile gittiğimde bir kamyonet gördüm. Bizim pikaptan büyük. Satıcı benim pikabı da alabileceğini söyledi. Bir miktar peşin verip kalanını senet yapacakmış. Ne dersiniz?”

Meryem, kocasına baktı. “Hasan, sen kendine güveniyorsan kararını kendin ver. Bu işin altından kalkabileceğine inanıyorsan biz de arkandayız.”

Emine de oğluna destek oldu. “Sen işini bilirsin oğlum. Kendine güveniyorsan al. Ama borcunu da hesabını da iyi düşün.”

Hasan başını salladı.

O sırada Ayışığı da konuşmaya kulak misafiri olmuştu. Artık ortaokulun son sınıfına geçmiş, büyümüş, aile içinde konuşulan konulara ilgi duymaya başlamıştı. Eskisi gibi yalnızca dinlemekle kalmıyor, düşüncelerini de söylemeye başlamıştı. “Baba,” dedi, “sen bu arabayla daha çok iş yapabileceğine inanıyorsan bence al. Hem daha fazla yük taşırsın, daha çok kazanırsın. Sen zaten çalışıyorsun.”

Hasan kızının sözlerini duyunca gülümsedi. “Sen de büyüdün kızım. Artık bizim işlere karışmaya başladın.”

Ayışığı da gülerek, “Ben de ailenin bir ferdiyim,” dedi.

O gece Hasan uzun süre düşündü. Ertesi sabah erkenden işe çıkmak üzere hazırlanmıştı. Tam evden çıkacağı sırada bir müşteri geldi. Şehir dışına götürülmesi gereken eşyaları vardı.

“Hasan usta, bu yükü ile götürebilir misin?”

Hasan bir an bile düşünmedi. “Götürürüm.”

Müşteriyle anlaştı. Eşyaları kamyonete yükledi ve yola çıktı.

Direksiyonun başında ilerlerken aklı yine galeride gördüğü büyük kamyonetteydi. “Belki de zamanı gelmiştir,” diye düşündü. Önündeki yol uzun, vereceği karar ise ailesinin geleceğini etkileyecek kadar önemliydi. Hasan, şehrin yolunu tutarken bir yandan da kendi kendine hesap yapıyordu.

Hasan, müşterinin eşyalarını teslim edip işini bitirdikten sonra hiç vakit kaybetmeden soluğu galeride aldı. Aklındaki karar artık netleşmişti.

Galeride satıcıyla yeniden görüştü. Eski pikabının satışı, peşinat ve kalan borç konusunda anlaştılar. Gerekli işlemler tamamlandıktan sonra Hasan, yeni kamyonetinin direksiyonuna geçti.

İlçeye döndüğünde hava kararmaya başlamıştı. Kamyoneti evin önüne çekip park ettiğinde evdekiler merakla kapıya çıktılar.

Emine, Meryem ve Ayışığı yeni kamyonetin etrafında dolaşıp aracı incelemeye başladılar.

“Güle güle kullan oğlum,” dedi Emine.

“Allah kazasız belasız kullanmayı nasip etsin,” diye ekledi Meryem.

Ayışığı da babasına sarılarak, “Çok güzelmiş baba. Hayırlı olsun. Bol kazanç getirir inşallah,” dedi.

Hasan gülümsedi. “İnşallah kızım. Hepimize hayırlı olsun.”

Hep birlikte içeri girdiler. Akşam yemeklerini yedikten sonra Hasan ile annesi televizyonun karşısına oturdu. Meryem bulaşıkları toparlayıp mutfağı düzenledi. Ayışığı da ödevlerini bitirdikten sonra onların yanına geldi.

O gece evin içinde sakin bir hava vardı. Okulların kapanmasına ve Ayışığı'nın ortaokulu bitirmesine yalnızca on beş gün kalmıştı.

Bir süre sonra Ayışığı, babasının yanına oturdu. “Baba, sana bir şey söyleyeceğim.”

Hasan gözlerini televizyondan ayırıp kızına baktı. “Söyle kızım.”

“Bugün rehber öğretmenimizle resim öğretmenimiz beni okula çağırdı. Yarın sen de gelebilir misin, diye sordular.”

Hasan meraklandı. “Niye çağırmışlar? Bir şey mi oldu?”

“Bilmiyorum baba. Bana bir şey söylemediler.”

Hasan kızının yüzüne baktı. “Tamam kızım. Yarın birlikte gideriz.”

Ertesi sabah Hasan ile Ayışığı birlikte okula gittiler. Öğretmenleri onları bekliyordu. Bir süre sohbet ettikten sonra rehber öğretmen söze girdi: “Hasan Bey, Ayışığı'nın geleceğiyle ilgili sizinle konuşmak istedik.”

Hasan dikkatle dinlemeye başladı.

Resim öğretmeni de konuşmaya katıldı. “Ayışığı'nın resme karşı çok güçlü bir yeteneği var. Özellikle çizim konusunda yaşıtlarının oldukça üzerinde. Desinatörlüğe de çok yatkın olduğunu düşünüyoruz.”

Hasan şaşkınlıkla kızına baktı. Kızının böyle bir yeteneği olduğunu biliyordu ama öğretmenlerinin bu kadar önemsemiş olacağını düşünmemişti.

Rehber öğretmen devam etti: “Ortaokuldan sonra kız sanat okuluna gitmesi onun için çok iyi bir seçim olur. Yeteneğini geliştirebileceği bir eğitim alırsa ileride çok başarılı olabilir.”

Hasan bir süre sessiz kaldı. Sonra kararlı bir sesle konuştu: “Ben kızımın sonuna kadar okumasını istiyorum. Bunun için elimden gelen her şeyi yaparım.”

Öğretmenleri Hasan'ın kararlılığını görünce memnuniyetle gülümsediler. “Böyle bir desteğiniz olduğu için çok şanslı,” dedi resim öğretmeni.

Okuldan ayrılırken Hasan'ın aklında artık başka düşünceler vardı. Yıllar önce Ayışığı'nın okuyabilmesi için köydeki evini ve tarlasını satıp ilçeye taşınmıştı. Şimdi ise kızının önünde daha büyük bir eğitim fırsatı duruyordu. Kız sanat okuluna gidebilmesi için şehre gitmeleri gerekecekti. Hasan, yeni aldığı kamyonetin direksiyonuna geçtiğinde bir süre öylece düşündü. “Demek şimdi de şehre taşınacağız...” diye geçirdi içinden. Önünde yine büyük bir karar vardı. Ama bu kez kararını vermek eskisi kadar zor olmayacaktı. Çünkü yıllar önce olduğu gibi yine aynı şeyi düşünüyordu: Ayışığı okuyacaksa, onlar onun önündeki bütün yolları açacaklardı.

“Akşam yine aile meclisi toplanacak,” diye düşündü Hasan.

Gün boyunca işini yaparken bir yandan da direksiyonu çeviriyor, bir yandan da akşam ailesiyle konuşacaklarını kafasında tasarlıyordu. Ayışığı'nın geleceği için bir kez daha büyük bir karar vermeleri gerekiyordu.

Akşam eve geldiğinde yemeklerini yediler. Hasan, sofradan kalktıktan sonra söze girdi. “Bu akşam yine önemli bir konumuz var,” dedi.

Herkes gözlerini Hasan'a çevirdi.

Hasan önce kızına baktı. “Ayışığı, sen ne diyorsun? Öğretmenlerinin önerdiği o okula gitmek istiyor musun?”

Ayışığı hiç düşünmeden cevap verdi. “Evet baba. Çok istiyorum. Resim yapmayı çok seviyorum. Daha çok şey öğrenmek istiyorum.”

Hasan kızının gözlerindeki heyecanı görünce kararının doğru olduğuna bir kez daha inandı. “Peki,” dedi. “Sen istiyorsan biz de elimizden geleni yapacağız.”

Sonra Meryem'e ve annesine döndü. “Siz ne düşünüyorsunuz?”

Meryem, kızına baktı. “Okumak istiyorsa önünü açmalıyız. Daha önce ilçeye onun için geldik. Şimdi de şehir gerekiyorsa şehre gideriz.”

Emine de başını salladı. “Ben de aynı fikirdeyim. Yeter ki Ayışığı okusun.”

Karar verilmişti. Şehre taşınacaklardı.

Bir zamanlar köyden ilçeye taşındıkları günlerde olduğu gibi, yine uzun ve yorucu bir hazırlık süreci başladı.

Hasan, şehre her gidişinde işlerini hallettikten sonra mahalle mahalle dolaşıyor, evleri araştırıyor, bütçelerine uygun bir yer bulmaya çalışıyordu. Fakat hesap yaptıkça işin kolay olmayacağını anlıyordu. Kendi evlerini satsalar bile şehirden bir ev almaları neredeyse imkânsızdı. Kamyoneti de satarsa bu kez ailesinin geçimini nasıl sağlayacağını düşünüyordu. Uzun uzun düşündükten sonra kiralık bir ev tutmaya karar verdiler. Böylece hem ellerindeki paranın tamamını tüketmeyecek hem de Hasan kamyonetiyle çalışmaya devam edebilecekti.

Şehre taşındılar.

Ayışığı sanat okuluna başladığında hayatında yepyeni bir dönem açılmış oldu. Okuluna büyük bir hevesle gidiyor, öğrendiği her yeni şeyi ailesine anlatıyordu. Resim derslerinde kendini geliştirdikçe öğretmenlerinin ilgisi de artıyordu.

Meryem ve Emine ise yeni şehre alışmaya çalışıyorlardı. Köyün sessizliğinden ve ilçedeki daha sakin hayattan sonra şehrin kalabalığı, gürültüsü ve hızlı yaşamı onlara zor geliyordu.

Bazen Meryem pencereden dışarı bakıp eski günleri hatırlıyordu. Fakat ikisi de Ayışığı'nın geleceği için bütün bu zorluklara katlanmaya hazırdı. Hasan ise bir yandan ailesinin ihtiyaçlarını karşılıyor, bir yandan da işini daha da büyütmenin yollarını arıyordu. Artık elindeki kamyonetin de kendisine yetmediğini düşünmeye başlamıştı.

Evlerini sattığında elde ettiği paranın bir kısmını taşınma ve diğer masraflar için harcamış, büyük bir bölümünü ise bankada tutmuştu. Bu paranın tamamını harcamak istemiyordu. Ancak işi büyütmek için doğru bir yatırım yapabileceğini de düşünüyordu.

Aklına yine yıllar önce kamyonetini aldığı galeri geldi. Galerinin sahibiyle artık eski müşterisi gibi değildi. Aradan geçen zaman içinde birbirlerine güvenmiş, samimi olmuşlardı. Hasan, kamyonetin taksitlerini bir gün bile aksatmadan ödemiş ve borcunu tamamen bitirmişti. Bir gün yeniden galerinin yolunu tuttu. Galerinin sahibi Hasan'ı görünce gülümseyerek karşıladı. “Hoş geldin Hasan. Ne var ne yok?”

Hasan da gülümseyerek, “İyilik. Bu sefer başka bir iş için geldim,” dedi.

“Hayırdır?”

“Kamyon almak istiyorum.”

Galerici, Hasan'ın sözlerini duyunca memnun oldu. “Senin gibi düzenli çalışan birine yardımcı olmak isterim. Hatta bence ikinci el yerine sıfır bir kamyon alman senin için daha avantajlı olur.”

Hasan dikkatle dinliyordu.

Galerici devam etti: “Uzun süre bakım ve tamir masrafıyla uğraşmazsın. İlk yıllarda arıza derdin daha az olur. Kamyonu çalıştırdığın sürece kazancını daha rahat hesaplarsın.”

Hasan'ın aklına bu fikir yatmıştı.

Bir süre konuştuktan sonra aralarında anlaştılar.

Yeni kamyon gelene kadar Hasan mevcut kamyonetini kullanmaya devam edecekti. Yeni kamyon geldiğinde ise eski kamyonetini galeriye devredecek ve yeni kamyonunu teslim alacaktı.

Hasan galeriden çıktığında içinde hem büyük bir heyecan hem de tatlı bir endişe vardı. Artık yalnızca ailesinin geçimini sağlayan bir adam değildi. Yıllar içinde küçük bir köyden çıkmış, at arabasından pikaba, pikaptan kamyonete kadar gelmişti. Şimdi ise işini daha da büyütmek üzereydi. Bütün bunların temelinde ise yıllar önce verdiği o ilk karar vardı: Ayışığı okuyacaktı.

Hasan, kızının geleceği için çıktığı bu yolda her defasında yeni bir kapı açıyor, her yeni kapının ardında ailesi için başka bir hayat kuruyordu. 

Ayışığı, yeni okulunda da başarılı bir öğrenci olmuştu. Derslerine büyük bir istekle çalışıyor, özellikle çizim ve tasarım konusunda kendini her geçen gün biraz daha geliştiriyordu.

Dönem sonlarında okulda sergiler açılıyordu. Ayışığı'nın çizimleri ve hazırladığı eserler sergilendiğinde büyük beğeni topluyor, ziyaretçilerin ve öğretmenlerinin dikkatini çekiyordu. Öğretmenleri onun yeteneğine inanıyor, daha ileriye gidebilmesi için her fırsatta destekliyorlardı.

Hasan ise artık bir nakliye şirketiyle anlaşmış, uzun yol şoförlüğüne başlamıştı. İşleri iyice yoğunlaşmıştı. Bazen iki, hatta üç günde bir eve uğrayabiliyordu.

Her eve gelişinde ilk sorduğu şey kızının nasıl olduğuydu. Ayışığı'nın okulda elde ettiği başarıları öğrendikçe göğsü kabarıyor, kızının geleceği için verdiği bütün mücadelelerin karşılığını aldığını düşünüyordu. “Benim kızım başaracak,” diyordu kendi kendine. Bu düşünce, uzun yolların yorgunluğunu hafifletiyor, direksiyon başında geçirdiği saatlerde ona güç veriyordu.

Meryem ve Emine ise artık şehre iyice alışmışlardı. İlk zamanlarda kendilerine yabancı gelen şehir hayatı artık günlük yaşamlarının bir parçası olmuştu. Bazı günler birlikte çarşıya çıkıyor, alışveriş yapıyorlardı. Bazı günler de komşularına gidip sohbet ediyor, eski günlerden konuşuyorlardı.

Aradan iki yıl geçti.

Hasan, büyük bir gayretle çalışmış ve kamyonunun borcunu tamamen bitirmişti. Artık kullandığı kamyon bütünüyle kendisine aitti. Uzun yollar onu yoruyordu ama bu yorgunluk, ailesi için çalışmanın verdiği tatlı bir yorgunluktu. Her ay hesabına giren paranın artık borca gitmediğini bilmek ona ayrı bir huzur veriyordu.

Ayışığı ise okulunu başarıyla sürdürüyordu. Mezuniyetine bir yıl kalmıştı.

Hasan, kızının artık geleceği hakkında daha ciddi kararlar vermesi gerektiğini düşünüyordu. Bir akşam onu karşısına alıp konuşmaya başladı. “Kızım, okulun bitiyor. Bundan sonra ne yapmak istiyorsun?”

Ayışığı bir süre düşündü. “Baba, üniversiteye gitmek istiyorum. Daha iyi bir desinatör olmak, kendimi geliştirmek istiyorum. Bir gün moda dünyasında yer almak istiyorum.”

Hasan kızının gözlerindeki kararlılığı görünce gülümsedi. “Sen ne istiyorsan onun için çalış. Biz de elimizden geldiğince yanında oluruz.”

Ayışığı'nın önünde artık yeni bir yol açılıyordu. Yıllar geçti. Ayışığı, sanat okulunu başarıyla bitirdi ve üniversite sınavına girdi. Sınav sonucu açıklandığında istediği bölümü kazanmıştı. Hiç vakit kaybetmeden üniversiteye kaydını yaptırdı. Artık çocukluğunun geçtiği evden, annesinden, babasından ve ninesinden uzakta başka bir şehirde yaşayacaktı. Üniversitenin son sınıfına geldiğinde geçmişi sık sık aklına gelmeye başlamıştı. Yurttan okula giderken bazen kendi kendine düşünüyordu: “Ben buraya nasıl geldim?”

Bir zamanlar köydeki küçük okulun sıralarında oturan, resim çizmeyi seven küçük kızdı. Babası onun okuyabilmesi için önce köyden ilçeye, sonra ilçeden şehre taşınmıştı. Şimdi ise bambaşka bir şehirde, üniversitede okuyordu. Annesinden, babasından ve ninesinden uzakta yaşamak zaman zaman onu çok özletiyordu. Onlar da kızlarını çok özlüyorlardı.

Hasan'ın yolu ne zaman kızının okuduğu şehre düşse mutlaka onu ziyaret ediyordu. Baba kız bir araya geldiklerinde uzun uzun sohbet ediyor, bazen bir restorana gidip birlikte yemek yiyorlardı.

Hasan her defasında aynı soruyu soruyordu: “Mezun olunca ne yapacaksın kızım?”

Ayışığı ise gözleri parlayarak geleceğinden söz ediyordu. “Baba, ben kendi tasarımlarımı yapmak istiyorum. Sadece iyi bir desinatör olmak değil, kendi çizgimi oluşturmak istiyorum.”

Hasan kızını dinlerken gurur duyuyordu.

Ayışığı'nın yeteneği artık yalnızca ailesinin ve öğretmenlerinin dikkatini çekmiyordu. Moda dünyasından bazı giyim firmaları onun çalışmalarını takip etmeye başlamıştı. Genç tasarımcıya ilgi gösteriyor, bazı firmalar mezuniyetinden sonra kendi bünyelerinde çalışması için teklifler sunuyordu. Ayışığı'nın önünde artık yepyeni bir hayat vardı. Henüz üniversiteden mezun olmamıştı ama yıllardır kurduğu hayaller yavaş yavaş gerçeğe dönüşmeye başlamıştı.

Ve o, bütün bu yolculuğun bir gece, dolunayın ışığı altında başladığını hiç unutmuyordu.

Köyde, bir at arabasının üzerinde dünyaya geldiği gece ona Ayışığı adını vermişlerdi.

Şimdi ise o küçük kız, kendi ışığını bulmaya hazırlanıyordu.

 

Yorum yazın

Yorum yazmalısınız
İsim yazmalısınız
Doğru bir email yazmalısınız
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmayacaktır.

İrfan BAŞARANOĞLU yazıları

Çok okunanlar