UNUTULMUŞ SEVDA SOKAĞI

Doğan sabaha kadar uyuyamamıştı. Ranzasına uzanmış, bir sağa bir sola dönüp durmuştu. Gözlerini kapatsa da zihni susmuyor, düşünceler peşini bırakmıyordu. Arada bir, alt ranzada yatan arkadaşını ve koğuştaki diğer askerleri rahatsız etmemek için sessizce kalkıyor, dikkatlice yere iniyordu. Koridora çıkıp ağır adımlarla biraz dolaşıyor, nöbetçi askerle kısa sohbetler ediyordu. Sonra yine aynı sessizlikle ranzasına dönüyordu.
Koğuş nöbetçisi, nöbet sırası gelen askerleri birer birer uyandırırken Doğan onları izliyordu. Uykulu gözlerle kalkıp hazırlanan askerlerin hâlinde kendini görüyordu sanki.
Aklı, tabura geldiği ilk günlere gitti. O günlerde uykudan nasıl da zorla kalktığını, nöbete gitmenin ne kadar ağır geldiğini hatırladı. Şimdi ise ne uyku vardı ne de o eski acemilik.
Doğan o gece hiç uyuyamadı. Ranzasında dönüp dururken içini saran şey yorgunluk değil, heyecandı. Sabaha az kalmıştı; bir an önce gün doğsa, mesai başlasa, komutanı onu çağırsaydı… Aylardır beklediği o belgeyi eline alacak, arkadaşlarıyla vedalaşacak ve nizamiye kapısından sivil kıyafetleriyle çıkacaktı.
Bugün onun son günüydü. Vatani görevi bitiyordu. Zorlu, sıkıntılı, kimi zaman da gurur dolu günler geride kalmıştı. Artık terhis olacaktı. Memleketine dönecek; annesine, babasına, kardeşlerine kavuşacaktı. Ve en çok da onu düşlüyordu… Sevdiği kızı.
İçinde hep bir ses, onun da kendisini sevdiğini söylüyordu. Ama ikisi de bugüne kadar bunu dile getirememişti. Sadece kimden aldıysa Doğan’ın adresini almış, ona mektup göndermişti. Doğan ona cevap yazamamıştı; nasıl gönderebilirdi ki? Ya ailesinden birinin eline geçseydi? Doğan bu kez susmayacaktı. Onu gördüğünde sevgisini açıkça söyleyecek, belki de birlikte yeni bir hayatın ilk adımını atacaklardı.
Bu hayallerle sabahı zor etti.
Sabah içtimasından sonra bölük yazıcısı gelip komutanın kendisini çağırdığını söylediğinde Doğan’ın kalbi hızla çarpmaya başladı. Beklediği an gelmişti. Hemen koşarak komutanın odasına girdi, tekmilini verdi.
Komutanı elindeki terhis belgesini göstererek, “Hayırlı olsun. Git, sivil kıyafetlerini giy, zimmetini teslim et, sonra tekrar gel,” dedi. Doğan, “Emredersiniz komutanım,” diyerek odadan çıktı.
Gereken her şeyi hızla tamamladı. Depoda bıraktığı sivil kıyafetlerini aldı. Rutubetli ve buruşuktu ama aldırmadı; üzerine geçirip elleriyle düzeltti. Aynada kendine kısa bir an baktı; artık bir asker değil, terhis olmak üzere olan biriydi.
Tekrar komutanın yanına gidip belgesini aldı. Nizamiye kapısında birkaç arkadaşı onu uğurladı. İçinde tarifsiz bir heyecan ve hafif bir hüzünle kapıdan çıktı. Artık özgürdü.
Nizamiye kapısından çıktıktan sonra ilerideki taksi durağına kadar yürüdü. Bir taksiye bindi. Şoför, daha Doğan bir şey söylemeden, “Otogara mı?” diye sordu. Belli ki anlamıştı; nice terhis olmuş askeri böyle uğurlamıştı, heyecanlarından anlıyordu.
Otogara vardığında hemen memleketine giden firmanın gişesine yöneldi, ilk otobüse biletini aldı. Ancak kalkışa daha birkaç saat vardı. Dışarı çıkıp biraz dolaştı. Askerlik boyunca pek izinli çıkamadığı bu şehri, sanki ilk kez görüyormuş gibi izledi. Sokaklara, insanlara, dükkânlara bakarken aklı yine gece kurduğu hayallere kayıyordu.
Bir süre sonra küçük bir çay bahçesine girip bir çay söyledi. Oturup etrafı seyrederken içinden geçenleri düşündü. Memlekete döndüğünde sevdiği kızı da alıp böyle bir yere gidecekti. Saatlerce oturacak, onun gözlerinin içine bakacak, konuşacak… Sadece onu seyretmek bile yetecekti.
Saatine baktığında otobüsün kalkış saatinin yaklaştığını fark etti. Hayallerinden sıyrılıp çayın parasını ödedi, hızlı adımlarla otogara yöneldi. Perona geldiğinde otobüs yanaşmış, yolcular yavaş yavaş yerlerine yerleşiyordu. Doğan da bindi; bagajı olmadığı için doğrudan cam kenarındaki koltuğuna geçti.
Camdan dışarı bakarken koşuşturan insanları, şoförleri, valiz taşıyan muavinleri izledi. İçinden sessizce şükretti. Vatani görevini alnının akıyla tamamlamış, evine dönüyordu. Hasret bitmek üzereydi. Ama biliyordu ki asıl yolculuk şimdi başlıyordu.
Aklı bir ileri bir geri gidiyordu. İş bulacak, düzen kuracak, sevdiği kızı istemeye gidecekti… Belki evlenecek, bir yuva kuracaktı. Ama ya olmazsa? Ya hayat düşündüğü kadar kolay akmazsa? Ya kızın ailesi izin vermezse? İçine bir anlık bir sıkıntı çöktü.
Sonra başını koltuğa yasladı. Kendi kendine, “Bu kadar yolu geldin, bunu da aşarsın,” diye mırıldandı. Çünkü insan bazen geleceği kurarken korkularını da büyütür. Oysa hayat, çoğu zaman cesaret edebilenlerin önünü açar.
Otobüs ağır ağır hareket etti. Doğan, geçmişi geride bırakıp belirsiz ama umut dolu bir geleceğe doğru yol almaya başladı.
Otobüs yolları, kilometreleri birer birer geride bırakırken zaman da ağır ağır ilerliyordu. Kimi zaman bir köy, kimi zaman bir kasaba, bazen de bir şehir geçip gidiyordu camın önünden. Şehirlerin otogarlarında duruyor, yolcular iniyor, yenileri biniyordu. Yol kısaldıkça Doğan’ın sabırsızlığı artıyordu; ama biliyordu, bu yolun sonunda memleket vardı.
Güneş yavaş yavaş batarken içindeki telaş yerini hafif bir mahmurluğa bıraktı. Uykusuz geçen gecenin yorgunluğu ve otobüsün beşik gibi sallanışıyla gözleri kapandı.
Rüyasında eve varmıştı. Annesi, babası, kardeşleri kapıda onu karşılıyor; sarılıyor, öpüyorlardı. Biraz ileride ise sevdiği kız duruyordu. Sessizdi. Ne konuşuyor ne de yaklaşıyordu. Sonra birden arkasını dönüp uzaklaştı. Doğan peşinden gitti ama ne kadar arasa da onu bulamadı. Birden irkilerek uyandı. Derin bir nefes aldı. “Rüyaydı…” diye mırıldandı, içinden şükretti.
Otobüs artık memlekete girmişti. Az sonra otogara varacaklardı. Camdan dışarı baktığında sokak lambalarının altında tanıdık caddeleri, bildiği yolları gördü. İçini tarif edemediği bir sıcaklık kapladı. Tam o sırada muavin anons yaptı: “Sayın yolcularımız, memleketimize hoş geldiniz. Lütfen eşyalarınızı kontrol etmeyi unutmayınız.” Doğan hafifçe gülümsedi. Bu kez rüya değil, gerçekti. Ve bu kez hiçbir şey yarım kalmayacaktı.
Otobüsten iner inmez bir taksiye atladı. Şoföre mahalle ve sokak adını verdi. Camdan dışarı bakarken içi kıpır kıpırdı; dakikalar sonra ailesine kavuşacaktı.
Kısa bir yolculuktan sonra taksi evlerinin önünde durdu. Doğan derin bir nefes aldı, sokağın ve evinin kokusunu içine çekti. Bahçe kapısından girip zile bastı, sonra kenara saklandı. Kapıyı küçük kardeşi açtı. İçeriden babası, “Kimmiş oğlum?” diye seslendi. “Kimse yok baba,” deyip kapıyı kapatacakken Doğan ortaya çıktı. Hemen kardeşine sarıldı, sus işareti yaptı ve birlikte içeri girdiler.
Aile salondaydı. Kardeşi gidip yanlarına oturdu. “Herhâlde arkadaşlarım zile basıp kaçtı,” dedi. Birkaç saniye sonra kapı açıldı: “Selam millet, ben geldim!”
Annesi bir çığlık attı, babası ayağa kalktı; gözleri dolmuştu. Kız kardeşi, “Çok kötüsün abi, insan haber vermez mi?” diye sitem etti. Doğan hepsine tek tek sarıldı.
“Önce git elini yüzünü yıka,” dedi annesi, “bir şeyler ye, sonra duş alırsın.”
Doğan gülerek, “Askerden yeni geldik, ikinci askerlik başladı,” diye takıldı.
Üstünü değiştirip salona döndü. Babasına askerliğini, terhisini, yolculuğunu anlattı. Küçük kardeşi araya girip, “Ben de askerden gelince sürpriz yapacağım,” deyince Doğan, “Önce okulunu, sonra da üniversiteyi bitir, bunları sonra düşünürsün,” dedi.
Biraz sonra masa kuruldu. Bu kez annesiyle kız kardeşine de baştan anlattı her şeyi. Gece yarısına kadar konuştular, güldüler.
Herkes odasına çekildiğinde Doğan duş alıp eski odasına geçti. Yumuşak yatağına uzandı. Bu kez ne uykusuzluk vardı ne de düşünceler… Gözleri kapanır kapanmaz derin bir uykuya daldı. Artık gerçekten evindeydi.
Sabah olmuştu. Kardeşleri okula, babası işe gitmişti. Annesi ise evde, oğlunun uyanmasını bekliyordu. Güzel bir kahvaltı hazırlamıştı ama Doğan hâlâ uyanmamıştı. Saat neredeyse öğleni bulunca, “Bu kadar da uyku olmaz,” diyerek kapıyı tıklattı.
“Tamam anne, kalkıyorum,” dedi Doğan. Annesi içeri girip gülerek, “Askerde uyuyamadığın uykuyu bir gecede aldın herhâlde,” dedi. Doğan kalkıp annesine sarıldı, “Yol yorgunluğu da var,” diye karşılık verdi.
Elini yüzünü yıkayıp sofraya oturduğunda, önündeki zengin kahvaltıyı görünce gülümsedi: “Böyle devam edersen beni bir aya kalmaz şişmanlatırsın.”
Annesi hemen lafı yerleştirdi: “Bu sadece bugüne mahsus. Evlenince eşin hazırlar artık.”
Bu söz Doğan’ın aklına onu getirdi. İçinde bir kıpırtı oluştu. Kahvaltıdan sonra planını yaptı: Onun sokağına gidecekti. Her zamanki köşede duracak, belki pencereye çıkar diye bekleyecekti. Belki yine göz göze gelecekler, hiçbir şey söylemeden sadece gülümseyeceklerdi… Ama bu kez Doğan, susmamaya kararlıydı.
Kahvaltısını bitirdikten sonra annesine sarılıp öptü, teşekkür etti. Odasına gidip dolabını açtı; askere gitmeden önceki kıyafetlerinden bir şeyler seçmeye hazırlanıyordu ki gözü yatağın üzerine bırakılmış, ütülü, yepyeni kıyafetlere takıldı. Babası, terhis olacağını düşünerek günler öncesinden almış, annesi de sabah erkenden hazırlayıp sermişti.
Doğan bir an durdu. “Ne iyi annem, babam var,” diye geçirdi içinden. İçini ısıtan bu düşünceyle kıyafetlerini giydi. Aynaya bakarken yüzünde hafif bir tebessüm belirdi; sanki yeni bir hayata hazırlanıyordu.
Mutfağa gidip annesine bir kez daha sarıldı. “Teşekkür ederim,” dedi. “Biraz dolaşıp hava alayım, belki arkadaşlardan birine rastlarım.”
Annesi başını salladı: “Tamam oğlum, ama akşama geç kalma. Yemek saatinde evde ol.”
Doğan kapıdan çıkarken içindeki heyecan yeniden kıpırdanmaya başladı. Adımlarını hızlandırdı. Gideceği yer belliydi. Bu kez sadece görmek değil, fırsat bulursa konuşmak istiyordu.
Sokağa çıktığında birkaç komşusuyla karşılaştı. “Askerlik bitti mi?” diye sordular. “Evet, alnımızın akıyla bitirdik,” dedi Doğan. “Geçmiş olsun, hayırlı olsun,” dilekleri arasında teşekkür ederek yoluna devam etti. Aklı başka yerdeydi; adımlarını hızlandırdı.
Sonunda o sokağa ulaştı. Ama bu kez her zamanki köşede durmadı. Yavaş yavaş yürüdü, sokağın bir başından diğerine geçti. Arada dönüp baktı, o eve… o pencereye… Ama kimse yoktu. Birkaç kez gidip geldi. Sonra dayanamayıp eski köşesinde bekledi. Yine kimse görünmedi. İçine bir boşluk çökmeye başlamıştı.
Bu sırada okuldan dönen çocuklar sokakta oynamaya koyulmuştu. Onu köşede görünce biri, “Abi, birini mi bekliyorsun?” diye sordu. Doğan hafifçe gülümsedi. “Yok, biraz yoruldum da dinleniyorum,” dedi. “Tamam abi,” deyip koşarak uzaklaştılar. Doğan daha fazla dikkat çekmek istemedi. İçindeki hayal kırıklığını bastırmaya çalışarak oradan ayrıldı.
Eve dönerken adımları biraz daha yavaştı. Hayallerle geldiği sokaktan, sessizce geri dönüyordu.
Eve adımını attığında, ev her zamanki gibi doluydu; ama ona tuhaf bir sessizlik çökmüş gibiydi. Kimseye fark ettirmeden odasına çekildi. Üzerini değiştirdi, aynaya kısa bir an baktı… Yüzündeki yorgunluğu saklayamayacağını anlayınca derin bir nefes alıp salona geçti.
Gülümsemeye çalıştı. Dudakları kıpırdadı ama kalbi ona eşlik etmedi. İçinde büyüyen o tarifsiz acı, her hâline sinmişti. Konuşmadı… Konuşamadı. Dün hâlâ içinde bir umut kırıntısı varken, bugün o da sönmüştü. Sessizliği daha derindi, neşesi daha uzaktı.
Annesi göz ucuyla ona baktı. Bir şeylerin eksildiğini, bir şeylerin kırıldığını anladı. Ama sormadı… Bazen bir annenin susuşu, en çok bildiğinin işaretidir. O da sustu; çünkü zaten biliyordu ya da bilmekten korktuğu şeyi tahmin ediyordu.
Doğan salonda fazla kalamadı. İçine sığmayan düşünceler, dar gelen duvarlar gibi üstüne yürüyordu. Kısaca müsaade istedi, odasına çekildi. Kapıyı kapattığında, içinde sakladığı her şey daha da ağırlaştı.
Sevdiği kızı görememenin verdiği sızı, kalbinde ince bir yara gibi zonkluyordu. Düşünceler birbiri ardına akıp gitti; geçmiş, ihtimaller, yarım kalan cümleler… Zaman durdu sanki. Yorgunluk sonunda galip geldi. Gözleri kapanırken kalbi hâlâ uyanıktı. Ve o, acısıyla birlikte sessizce uykuya sığındı.
Sabah uyandığında her şey dünkü gibi görünüyordu ama bir şey eksikti. Sofra daha sadeydi; o ilk günkü kalabalık, özenli kahvaltı yoktu. Hayat yeniden olağan hâline dönmüştü.
Kahvaltısını yapıp annesine, “Bir arkadaşımla buluşacağım,” dedi. Annesi başını salladı, “Tamam oğlum, dikkat et,” diye karşılık verdi.
Doğan kapıya yöneldi. Bahçe kapısını arkasından kapatıp sokağa çıktı. Bir an durdu, etrafına baktı. Bir gün önce heyecanla koştuğu bu sokak şimdi daha sakin görünüyordu. Ama içinde hâlâ hafif bir kıpırtı vardı; sanki yeni başlayacak şeyler olacaktı.
Yavaş, çekingen adımlarla o sokağa doğru yürüdü Doğan. Dün saatlerce gidip geldiği, köşesinde beklediği sokak… Bu kez daha temkinliydi; dikkat çekmemeye çalışıyordu. Yine aynı köşede durdu. Gözleri o evin penceresine, balkonuna kaydı. Ama ortalık yine sessizdi, kimse görünmüyordu.
Bir süre sonra beklemekten vazgeçti. Sokaktaki bakkala girip bir sigara ve kibrit aldı. Oysa sigara içmezdi. Neden aldığını kendisi de bilmiyordu; belki dalgınlıktı, belki de orada öylece durmanın tuhaflığını gizlemek için bir bahaneydi. Parasını ödeyip cebine koydu, dışarı çıktı.
Daha birkaç adım atmıştı ki karşıdan biri “Doğan!” diye seslenerek yanına koştu. Sarıldılar. Doğan bir anlık şaşkınlıktan sonra bunun lise arkadaşı olduğunu fark etti.
“Demek askerlik bitti, hayırlı olsun,” dedi arkadaşı.
“Sağ ol,” dedi Doğan. “Sen ne yapıyorsun?”
“Üniversiteye devam ediyorum. Tatil için geldim.”
Arkadaşı gülerek, “Hadi gel, bir yerde oturalım. Sen askerliğini anlat, ben de biraz fikir alayım,” dedi. Birlikte çarşıya doğru yürümeye başladılar.
Doğan bir an durup arkasına baktı. O sokağa, o eve…
“Ne oldu, birini mi bekliyordun?” diye sordu arkadaşı.
Doğan kısa bir an duraksadı. “Yok… Öylesine baktım,” dedi.
Ve yürümeye devam ettiler. Ama Doğan’ın aklı, hâlâ o penceredeydi.
Çay bahçesine geldiklerinde, büyük bir çınar ağacının gölgesindeki masaya oturdular. Ortam sakindi; birkaç genç ve emekli olduğu belli yaşlılar vardı. Doğan hâlâ dalgındı, düşünceleri başka yerde dolaşıyordu. Arkadaşı ise onun bu hâlini, “Askerden yeni geldi, alışır,” diye yorumladı.
“Ee, anlat bakalım, askerlik nasıl bir şey?” diye sorunca Doğan kendine geldi. Acemi birliğinden başlayıp terhise kadar geçen ayları anlattı. Bu sırada garson gelip siparişlerini aldı; iki çay söylediler. Doğan konuştu, anlattı… Sonra sıra arkadaşına geldi. O da üniversiteden, derslerden, şehir hayatından bahsetmeye başladı.
Ama Doğan dinliyor gibi görünse de aslında başka bir yerdeydi. Hayalinde bu masada arkadaşı değil, sevdiği kız oturuyordu. Onunla konuşacak, gözlerine bakacak, yüzünü seyredecekti… Ama o hayal yine gerçekleşmemişti.
Çaylar bitti, biri geldi biri gitti. Üçüncü bardaklarını da içerlerken arkadaşı, “Ben artık kalkayım,” dedi ve garsonu çağırdı.
Tam o sırada Doğan’ın aklına bir şey düştü. Arkadaşının da o sokakta oturduğunu hatırladı. İçinde bir tereddüt belirdi. Sormalı mı, sormamalı mı?
Kısa bir sessizlikten sonra, çekinerek sevdiği kızın evini tarif etti. Sesi biraz kısılmıştı: “Şey… Orada oturan bir kız vardı… Onu tanıyor musun? Ne yapıyor, biliyor musun?”
Soruyu sordu ama cevabından korkar gibiydi.
Arkadaşı bir süre düşündü. Kızı hatırlamıştı… Ama Doğan’ın neden sorduğunu da merak ediyordu. Ayağa kalkmıştı, sonra yeniden oturdu. “Niye sordun?” dedi, gözlerini kaçırmadan.
Doğan önce sustu. Sonra utana sıkıla anlattı. Onu sevdiğini… yıllardır söyleyemediğini… askerden dönünce ilk iş gidip konuşmayı düşündüğünü…
Arkadaşı uzun süre sessiz kaldı. Sanki söyleyeceklerini tartıyordu. Sonunda derin bir nefes aldı: “Doğan…” dedi yavaşça, “O… kışın evlendi. Başka bir şehre gitti. Annem söylemişti.”
Sözler havada asılı kaldı. Doğan’ın yüzündeki ifade bir anda dondu. Ne diyeceğini bilemedi. Sanki o an, bütün sesler kesildi. Çay bahçesindeki uğultu uzaklaştı, zaman bir an durdu.
“Emin misin?” diyebildi sadece, kısık bir sesle.
“Evet…” dedi arkadaşı. “Ailesi erken verdi… Öyle duydum.”
Doğan başını önüne eğdi. İçinde kurduğu onca hayal, bir anda sessizce yıkılmıştı. Ne bir kavga vardı ne bir veda… Sadece geç kalınmış bir hikâye.
Bir süre konuşmadılar. Sonra Doğan derin bir nefes aldı, başını kaldırdı. Gözlerinde belli belirsiz bir kırgınlık ama garip bir kabulleniş vardı. “Demek kısmet değilmiş,” dedi. Bu kez Doğan ayağa kalktı. Sesi daha sakindi: “Sağ ol… En azından öğrendim.”
Arkadaşı ne diyeceğini bilemeden hâlen sandalyesinde oturup onu izledi.
Doğan çay bahçesinden çıkarken, güneş hâlâ aynı yerdeydi. Sokaklar, insanlar, hayat… Hiçbir şey değişmemişti. Ama onun içindeki bir şey, sessizce kapanmıştı. Yürürken cebindeki sigarayı hissetti. Çıkardı, baktı… Sonra tekrar cebine koydu.
Doğan ağır adımlarla çay bahçesinden çıktı. Nereye gittiğini bilmeden yürürken ayakları yine o sokağa yöneldi. Sanki içindeki bir parça hâlâ inkâr ediyor, “Belki bir yanlışlık vardır,” diyordu. Ama gerçek, arkadaşının dudaklarından döküldüğü gibi kesindi.
Sokağa girdiğinde her şey yerli yerindeydi. Aynı evler, aynı duvarlar, aynı sessizlik… Sadece o yoktu. Doğan’ın içinden bir şey daha koptu o an. Demek sevdiği kız gitmişti. Hem de sessizce… Habersiz…
Yavaş adımlarla evin önünden geçti. Gözleri istemsizce o pencereye, o balkona kaydı. Bir zamanlar saatlerce baktığı, belki bir an görürüm diye umut ettiği yerler… Şimdi boştu. Ama Doğan’ın zihninde hâlâ canlıydı. Orada durduğunu, ona baktığını, gülümsediğini hayal etti bir an.
Eli farkında olmadan cebine gitti. Sigarayı ve kibriti çıkardı. Paketi açarken ellerinin hafif titrediğini hissetti. Bir sigara yaktı. Hayatında belki de ilk kez…
Dumanı içine çekti. Boğazı yandı, öksürdü. Ama bırakmadı. Bir kez daha denedi. Sanki o acı, içindeki başka bir acıyı bastıracakmış gibi.
Sonra birden durdu. Elindeki pakete baktı. Kibrite baktı. Sessizce yürüyüp yakındaki çöp kutusuna attı hepsini. Sigarayı hâlâ tutuyordu.
Adımları onu yine o köşeye götürdü. Dün saatlerce beklediği yere… Bu kez başka bir şey için duruyordu. Beklemek için değil, vedalaşmak için.
Bir yandan sigarayı çekiyor, bir yandan öksürüyordu. Gözleri dolu doluydu ama ağlamıyordu. İçinde sessiz bir boşluk vardı. Daha fazla içemeyeceğini anladı. Sigarayı yere attı, ayağının ucuyla ezdi.
Başını kaldırıp son kez o sokağa baktı. “Demek,” dedi içinden, “bizim sevdamız bu sokakta unutulmuş… burada kalmış.”
Sesi çıkmadı ama kalbi söyledi bunu. Arkasını döndü. Bu kez durmadı. Adımlarını ağır ama kararlı attı.
Eve doğru yürürken, aslında sadece bir sokaktan değil, bir hayalden de uzaklaşıyordu. Çünkü bazı hikâyeler kavuşarak değil, sessizce kabullenilerek tamamlanır.


































