DENİZE ADAM DÜŞTÜ

Karadeniz’in kıyısında küçük bir kasabada annesiyle birlikte yaşayan Halil, annesinin istediği yorgan ipliğini almak için mahallenin bakkalına hevesle gidiyordu. Belki yine görürdü, belki oradaydı. Belki babası bahçeye gitmiş, bakkalı Nurgül’e bırakmıştı. Nurgül bakkaldaysa, o da Halil’in gelmesini bekliyordur diye düşünüyordu.
Hızlı adımlarla bakkalın bulunduğu sokağa girdiğinde Nurgül’ü bakkalın önünde gördü. Adımlarını daha da sıklaştırdı. Nurgül de onu görmüştü. Gözleri ışıldadı.
“Geldi yine!” dedi.
Halil selam verip istediği ipliği Nurgül’e söyledi. Nurgül ipliği almak için içeri girdi. Halil de peşinden içeri girdi. Nurgül ipliği ve Halil’in verdiği paranın üstünü verdikten sonra Halil: “Yarın sinemaya gidelim mi?” diye sordu.
Nurgül: “Bilmem. Babam belki bakkalı yine bana bırakır, bahçeye gider. Bilemem.” dedi.
Halil yine de ısrar etti ve Nurgül’den söz aldı. Babası bakkalda olursa, sinemanın önünde buluşacaklardı.
Halil ve Nurgül aylardır görüşüyorlardı. Fırsat buldukça buluşuyor, birlikte gezip eğleniyorlardı. Halil’in annesinin bu durumdan haberi vardı; ancak babasının hiçbir şeyden haberi yoktu.
Ertesi gün İsmail bakkalda kaldı. Nurgül bu duruma sevindi ve sinemaya gitmek için hazırlanmaya başladı.
Annesi kızına sitem ederek: “Bu durum ne zamana kadar devam edecek? Söyle o oğlana, gelip istesinler artık. Baban duyarsa kıyameti koparır.” dedi.
Nurgül: “İşlerini ayarlasın, biliyorsun av mevsiminde Kenan kaptanın teknesinde çalışıyor, iyi bir iş bulunca gelecekler. Ben Halil’e güveniyorum.” dedi ve evden çıktı.
Babasına uğrayıp çarşıdan birkaç şey alacağını söyleyerek ondan para aldı ve sinemanın yolunu tuttu.
Nurgül gittikten hemen sonra bakkalın önüne her zamanki toptancı arabası yanaştı. Bu kez arabada toptancının oğlu İbrahim’le birlikte babası Kerim Bey de vardı.
İsmail bunu hayra yormadı. “Acaba Kerim Bey alacaklarını erkenden mi isteyecek?” diye düşündü. Aklından buna benzer birçok düşünce geçti.
Kerim Bey selam verip bakkalın içine geçerken İbrahim dışarıda, arabanın yanında kaldı.
İsmail: “Hayırdır Kerim Bey, sen pek gelmezdin.” dedi.
Kerim Bey: “Hayır, hayır... Seninle hayırlı bir iş konuşmak için geldim.” dedi.
Sonra geliş sebebini açıkladı. Kızı Nurgül’ü oğlu İbrahim’e istemeyi düşündüğünü, İsmail’in de bu konudaki düşüncesini öğrenmek istediğini ve ona göre hareket edeceklerini uygun bir dille anlattı.
İsmail bu görüşmeden çok memnun kalmış, içten içe sevinmişti. Artık zengin bir dünürü olacak, ona olan borçlarından kurtulacak ve kızı rahat bir hayat yaşayacaktı.
Akşam bakkalı kapatıp eve geldiğinde, yemekten sonra Nurgül’ü ve annesini yanına çağırdı. Karşısına oturttu ve sabah Kerim Bey’le yaptığı konuşmayı anlattı.
Nurgül bu habere çok sevindi. Artık zengin bir aileye gelin olacaktı. Daha o andan itibaren hayaller kurmaya başladı. Halil’i ise hemen unutmuştu.
Ertesi gün akşam Kerim Bey ve ailesi Nurgül’ü istemeye geldiler. Aileler arasında söz kesildi. En kısa sürede nişan ve düğünün bir arada yapılmasına karar verildi.
Nurgül artık bakkalda kalmıyordu. Halil ise onu göremiyordu. Sonunda Nurgül’ün sözlendiğini ve yakında evleneceğini duydu.
İsmail’in evini telefonla aradı. Telefona Nurgül çıkınca duyduklarının gerçek olup olmadığını sordu. Gerçeği öğrenince büyük bir hayal kırıklığı yaşadı.
“Neden böyle yaptın?” diye sordu.
Nurgül ise hiç tereddüt etmeden: “Kayınbabam zengin. Senin hâlâ doğru düzgün bir işin bile yok. Hem aramızda verilmiş bir söz de yok. Bugüne kadar bu yönde hiçbir girişimde de bulunmadın.” dedi ve telefonu kapattı.
Halil, telefon ahizesi elinde öylece kalakalmıştı. Nurgül’ün söyledikleri kulaklarında yankılanıyordu. Bir süre ne yapacağını ne düşüneceğini bilemeden öylece bekledi. Sonra ağır ağır telefonu kapattı.
Eve geldiğinde annesi, Halil’in dalgın ve çok düşünceli olduğunu hemen fark etti.
“Ne oldu oğlum? Suratın neden böyle? Bir sıkıntın mı var?” diye sordu.
Halil, önce cevap vermekte zorlandı. Sonra annesinin yanına oturup olan biten her şeyi anlattı. Nurgül’ün sözlendiğini, Kerim Bey’in oğlu İbrahim’le evleneceğini ve telefonda kendisine söylediklerini bir bir anlattı.
Annesi oğlunun elini tuttu.
“Canın sağ olsun oğlum. Sana kız mı yok? Demek böylesi daha hayırlıymış. Onun için sevgi değil, para pul önemliymiş. Ya bu yüzünü evlendikten sonra gösterseydi? O zaman ne yapardın? Belki de Allah seni büyük bir sıkıntıdan kurtardı.” dedi.
Halil annesinin sözlerini sessizce dinledi. İçinde hem büyük bir kırgınlık hem de tarifsiz bir öfke vardı. Nurgül’ün kendisini bu kadar kolay unutabilmesini kabullenemiyordu. Aylarca birlikte kurdukları hayallerin, yaşadıkları güzel günlerin bir anda hiçbir anlamı kalmamış gibiydi.
O gece yatağına uzandı ama bir türlü uyuyamadı. Gözlerini kapattığında Nurgül’ün yüzü, telefonda söyledikleri ve ardından gelen sessizlik aklına geliyordu.
Sabaha kadar düşündü. Bir ara doğrulup tavana baktı. “Demek benim doğru düzgün bir işim bile yokmuş... Demek para olmadan insanın sevgisi de değersizmiş.” diye geçirdi içinden.
Sonra kararını verdi. Kasabada kalmayacaktı. İstanbul’a gidecekti.
Orada onu neyin beklediğini bilmiyordu. Belki günlerce iş bulamayacak, belki aç kalacak, belki küçücük bir odada yatacak, belki de hiç tanımadığı insanların arasında tek başına mücadele edecekti. Ama ne olursa olsun çalışacaktı. Gerekirse yıllarca çalışacak, birikim yapacak ve kendi ayakları üzerinde duracaktı.
Bir gün mutlaka geri dönecekti. Ama bu kez kasabaya eli boş gelmeyecekti.
Kendi arabası olacaktı. Üzerinde düzgün bir takım elbise, cebinde parası, yüzünde yılların verdiği özgüven olacaktı. Herkes onun nasıl değiştiğini görecekti.
En çok da İsmail ve Nurgül görecekti.
Halil’in içindeki kırgınlık zamanla bir hırsa dönüşmeye başladı. Kendisini küçümseyen sözleri unutmayacaktı.
“Ben başaracağım.” dedi kendi kendine. “Bir gün buraya döndüğümde, bana ‘doğru düzgün bir işin bile yok’ diyenler, kim olduğumu görecek.”
Sabahın ilk ışıkları pencereden içeri süzülmeye başladığında Halil hâlâ uyanıktı. Fakat artık gece yarısı evden ayrılan, ne yapacağını bilmeyen kırgın bir genç değildi.
Kararını vermişti. İstanbul’a gidecek, çalışacak, kazanacak ve zengin olacaktı. Kasabaya döndüğünde ise hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı.
Nurgül’ün seçtiği hayatı uzaktan görecek ve kendi kendine, “Keşke...” dedirtecek kadar büyük bir başarıyla karşılarına çıkacaktı.
Halil, sabah olduğunda annesine kararını anlatmaya hazırlanırken içinde ilk kez uzun zamandır hissetmediği bir güç vardı.
Belki aşkını kaybetmişti. Ama şimdi, kendisini yeniden kazanmak için yola çıkacaktı.
Akşama doğru bütün hazırlıklarını tamamladı. Küçük bir çantaya birkaç parça giysisini ve ihtiyaç duyacağı eşyalarını yerleştirdi. Annesiyle vedalaşırken onun gözlerinde hem hüzün hem de endişe vardı.
“Dikkat et kendine oğlum. Nerede olursan ol, beni merakta bırakma.” dedi annesi.
Halil, annesinin elini öptü. “Merak etme anne. Ben kendime bir yol çizeceğim. Bir gün mutlaka iyi bir şekilde geri döneceğim.” dedi.
Evden ayrıldıktan sonra otobüse binmek üzere Bartın’a giden minibüse bindi. Minibüs kasabadan uzaklaştıkça Halil’in içindeki heyecan ve endişe birbirine karışıyordu. Arkasında alıştığı hayatı, annesini ve yıllardır bildiği sokakları bırakıyordu. Önünde ise kendisini bekleyen koskoca ve bilinmez bir şehir vardı.
Bartın Otogarı’na vardığında İstanbul’a gidecek ilk otobüsün biletini aldı. Otobüse bindiğinde cam kenarındaki koltuğuna oturdu ve bir süre dışarıyı seyretti.
Aklında tek bir düşünce vardı: “Ne olursa olsun başarılı olacağım. Çok para kazanacağım ve bir gün geri döneceğim.”
Fakat İstanbul’da kendisini nelerin beklediğini bilmiyordu. Daha önce bu büyük şehri yalnızca askerliği sırasında görmüştü. Şimdi ise İstanbul’a tek başına, cebinde sınırlı bir parayla ve geleceğe dair büyük hayallerle geliyordu.
Otobüs gece yarısına doğru İstanbul’a ulaştı. Otogarda indiğinde bir süre ne yapacağını bilemedi. Etrafına bakındı. İnsanlar bir yerlere yetişmek için koşuşturuyor, otobüsler gelip gidiyor, taksiler yolcu bekliyordu. Kalabalığın içinde kendisini küçücük hissediyordu.
“Şimdi ne yapacağım, nereye gideceğim?” diye düşündü. Sonra askerlik yaptığı günleri hatırladı. İstanbul’u az çok biliyordu. Hiç değilse ilk geceyi geçirecek bir yer bulmalıydı.
Otogara yakın, küçük ve uygun fiyatlı bir otel buldu. Resepsiyonda kaydını yaptırıp odasına çıktı. Oda oldukça mütevazıydı ama Halil için o gece bunun hiçbir önemi yoktu. Yatağın kenarına oturup çantasını yere bıraktı.
Ertesi sabah erkenden kalkacak ve iş aramaya başlayacaktı.
Yatağa uzandığında gün boyunca yaşadıkları ve gelecekle ilgili düşünceleri yeniden aklına üşüştü. Nurgül’ün söyledikleri, annesinin sözleri ve İstanbul’a gelirken kurduğu hayaller birbiri ardına zihninden geçti. “Burada başarılı olmak zorundayım.” diye düşündü.
Ancak bütün bu düşünceler nedeniyle yine uzun süre uyuyamadı. Gece yarısını çoktan geçtikten sonra gözleri ağırlaştı ve ancak o zaman uykuya dalabildi.
Sabah uyandığında kendisini daha dinç hissediyordu. Üzerini giyinip otelden çıktı. Kahvaltıyı bile doğru dürüst düşünmeden doğruca rıhtıma yöneldi. Aklında bir plan vardı. Gemilerde çalışmak istiyordu.
Özellikle uluslararası taşımacılık yapan gemi firmalarından birine ait bir gemide iş bulabilirse kendisini çok şanslı sayacaktı. Böyle bir işin hem iyi para kazandıracağını hem de kendisine yeni bir hayatın kapılarını açabileceğini düşünüyordu.
Rıhtım boyunca dolaştı. Karşılaştığı insanlara iş sordu, birkaç firmanın kapısını çaldı, kendisini tanıttı. Fakat aldığı cevaplar birbirinin benzeriydi. “Şu anda eleman almıyoruz.” “Tecrübeli personel arıyoruz.” “Başvurunuzu bırakın, ihtiyaç olursa haber veririz.”
Halil günün ilerleyen saatlerinde biraz umudunu kaybetse de pes etmedi. “Bugün olmadıysa yarın olur.” diyerek kendisini teselli etti.
Öğle vakti geldiğinde cebindeki parayı düşünerek yemek yememiş olduğunu fark etti. Karnı iyice acıkmıştı. Otele dönmeden önce küçük bir esnaf lokantasının önünde durdu. Menüye baktı ve cebine uygun, ucuz bir yemek söyledi.
Sessizce yemeğini yerken etrafındaki insanları izledi. Herkes kendi derdindeydi. İstanbul’da kimsenin kimseye ayıracak fazla zamanı yoktu.
Yemeğini bitirdiğinde içinden: “Ben de bu şehrin içinde kendime bir yer bulacağım.” diye geçirdi.
Ertesi sabah yine erkenden kalkıp rıhtıma gitti. Bir önceki gün uğradığı yerlere yeniden uğradı, başka firmaların da kapısını çaldı. Fakat yine eli boş kaldı.
Tam umudunu kaybetmeye başladığı sırada, çalışmak üzere geldiği bölgede bir depoda gece bekçiliği için eleman arandığını öğrendi.
Depodaki görevli Halil’le konuşup: “Gece çalışabilecek misin?” diye sordu.
Halil hiç düşünmeden: “Çalışırım.” dedi.
Ücret çok yüksek değildi. Fakat onun için önemli olan para kadar, gündüzlerini boş bırakacak olmasıydı.
“Şimdilik bu işi yaparım. En azından geceleri çalışır, gündüzleri istediğim işi ararım.” diye düşündü.
Teklifi kabul etti. Böylece Halil’in İstanbul’daki yeni hayatı başlamış oldu.
Geceleri depoda bekçilik yapıyor, gündüzleri ise İstanbul’un sokaklarını dolaşıp kendisine daha iyi bir iş arıyordu. Uykusuz kaldığı günler oluyordu. Bazen bütün gün yürümekten ayakları ağrıyor, bazen de akşam olduğunda cebinde çok az para kalıyordu. Ama vazgeçmiyordu. Her sabah yeniden umutla yola çıkıyordu. Bir gün mutlaka istediği işi bulacağına inanıyordu.
Onu İstanbul’a getiren yalnızca Nurgül’ün terk edişinin verdiği kırgınlık değildi artık. İçinde giderek büyüyen başka bir duygu vardı: Kendisine bir şeyler kanıtlama isteği.
Bir gün kasabaya geri döndüğünde herkesin karşısında başı dik durmak istiyordu. O yüzden geceleri depoda nöbet tutarken bile geleceğini düşünüyordu. “Daha yolun başındayım.” diyordu kendi kendine. “Bugün bekçiyim, yarın kim bilir nerede olacağım?”
Halil’in İstanbul’daki mücadelesi böyle başladı. Küçük bir otel odası, geceleri beklediği bir depo ve gündüzleri arşınladığı İstanbul sokakları...
Önünde uzun ve zorlu bir yol vardı. Ama o yolun sonunda ulaşmak istediği tek bir hedefi vardı: Başarmak ve bir gün kasabaya bambaşka bir Halil olarak dönmek.
Birkaç gün sonra Halil, iş aramaya devam ederken büyük bir firmanın ofisine gitti. Amacı, daha önce yaptığı gibi şansını denemek ve kendisine uygun bir iş olup olmadığını sormaktı.
Ofise girdiğinde sekreterin yanında genç ve güzel bir kızın oturduğunu gördü. Kızın dikkat çekici bir güzelliği vardı. Halil, onun orada bulunmasının nedenini merak etse de üzerinde fazla durmadı. Çekingen bir tavırla sekretere yaklaşıp iş aradığını, herhangi bir pozisyon için eleman alıp almadıklarını sordu.
Sekreter, Halil’in sorularını yanıtlamaya çalışırken genç kız da konuşulanları sessizce dinliyordu. Halil’in üzerindeki sade kıyafetleri, konuşma biçimi ve özellikle mahcup tavırları dikkatini çekmişti.
Sekreter sonunda: “Şu anda uygun bir pozisyonumuz yok. Yine de bilgilerinizi bırakın, ihtiyaç olursa sizi ararız.” dedi.
Halil teşekkür ederek ofisten çıktı.
Kapıdan çıkar çıkmaz arkasından genç kız da dışarı çıktı. Birkaç adım sonra hızlanarak Halil’e yetişti.
“Affedersiniz!” diye seslendi.
Halil dönüp baktı.
Genç kız gülümseyerek: “Az önce içeride iş arıyordunuz, değil mi?” diye sordu.
“Evet.” dedi Halil. “İş arıyorum ama henüz bir şey bulamadım.”
Genç kız: “Ben de iş arıyorum ama benim de şansım pek yaver gitmedi.” dedi.
Halil, karşısındaki genç kızın kendisiyle konuşmak istemesine biraz şaşırmıştı. İstanbul’da kimseyle doğru dürüst tanışmamış, günlerini iş aramakla geçiriyordu. Bir yabancının kendisine böyle samimi yaklaşmasına alışık değildi.
“İnşallah ikimiz de kısa zamanda buluruz.” diyebildi.
Genç kız gülümsedi. “İnşallah. Aslında biraz konuşsak iyi olur. Şurada bir çay bahçesi var. İsterseniz oturup bir çay içelim, biraz sohbet ederiz.”
Halil bir an tereddüt etti. Hem çekingenliği hem de İstanbul’da tanımadığı bir insanla baş başa oturmanın verdiği tedirginlik nedeniyle ne diyeceğini bilemedi.
Ancak genç kızın samimi tavrında kötü bir niyet göremeyince: “Olur.” dedi.
Birlikte yakındaki çay bahçesine doğru yürümeye başladılar. Genç kızın adı Ayşe olduğunu söylemişti. Fakat Ayşe, onun gerçek adı değildi. Gerçek adı Mine idi.
Mine, Halil’i ofise ilk girdiği andan itibaren fark etmişti. Daha kapıdan içeri girdiğinde dikkatini çekmiş, özellikle yüzündeki saf ve temiz ifade hoşuna gitmişti. Halil’in diğer insanlardan farklı bir tarafı olduğunu düşünmüştü.
Gösterişten uzak hâli, çekingen tavırları ve konuşurken gözlerini kaçırması Mine’nin ilgisini daha da artırmıştı. Üstelik Halil’in girdiği yer sıradan bir iş yeri değildi. Burası Mine’nin babasının şirketiydi.
Mine, aslında babasını görmek için şirkete gelmişti. Fakat babası önemli bir toplantıya girmiş ve Mine geldiğinde onunla görüşememişti. Toplantının bitmesini beklerken sekreterin yanına oturmuş, onunla sohbet etmeye başlamıştı.
Tam o sırada Halil içeri girmişti.
Mine, sekreterle konuşan bu genç adamı dikkatle dinlemeye başladı. Halil’in iş aradığını öğrenince onun hayatını merak etti. Konuşma boyunca Halil’in davranışlarını gözlemledi.
Halil ise Mine’nin kim olduğunu ve aslında neden orada bulunduğunu bilmiyordu. Onun, sıradan bir iş arayan genç bir kız olduğunu sanıyordu.
Çay bahçesine geldiklerinde karşılıklı bir masaya oturdular.
Mine, Halil’i daha yakından tanımak için sorular sormaya başladı. “İstanbul’a yeni mi geldiniz?” diye sordu.
Halil başını salladı. “Evet. Birkaç gün oldu.”
“Burada tanıdığınız kimse var mı?”
Halil kısa bir süre düşündü. “Yok denecek kadar az. İş bulmak için geldim.”
Mine onun bu cevabını dikkatle dinledi. Halil’in İstanbul’a neden geldiğini, nerede kaldığını ve ne iş aradığını öğrenmeye çalışırken, Halil de ilk kez günlerdir iş konuşmak dışında biriyle rahatça sohbet ettiğini fark etti.
Halil, Nurgül’ü unutmak ve kendisini yeniden var etmek için İstanbul’a gelmişti.
Mine ise karşısındaki bu genç adamı daha ilk karşılaşmada merak etmeye başlamıştı.
Sohbet ilerledikçe Mine, Halil’i daha yakından tanımaya çalışıyordu. Halil ise karşısındaki genç kızın ilgisinden memnun olmakla birlikte hâlâ biraz çekingen davranıyordu.
Bir süre sonra Mine: “Ben de kendime göre iş arıyorum. Gittiğim yerlere senin için de sorarım. Belki sana uygun bir iş çıkar.” dedi.
Halil’in yüzünde ilk kez belirgin bir gülümseme oluştu. “Gerçekten sorar mısın?” diye sordu.
“Tabii ki. Sana haber verebilmem için telefon numaranı verir misin?” dedi Mine.
Halil bu tekliften oldukça memnun olmuştu. Günlerdir İstanbul’da tek başına iş arıyor, çoğu kapıdan eli boş dönüyordu. Şimdi ise hiç beklemediği bir şekilde kendisine yardımcı olmak isteyen biri çıkmıştı. Telefon numarasını Mine’ye verdi. Ancak bir ayrıntıyı da özellikle belirtti: “Ben şu anda bir depoda gece bekçiliği yapıyorum. Beni mesai saatleri dışında, yani gece ararsan daha rahat ulaşabilirsin. Gece çalışıyorum.”
Mine numarayı telefonuna kaydederken: “Tamam. Sana göre bir iş bulursam ben de mesai saatlerinden sonra ararım.” dedi.
İkisi çaylarını yavaşça bitirdiler. Sohbet boyunca birbirlerini tanımaya çalışmışlar, kısa süreliğine de olsa İstanbul’un yoğunluğu ve hayatın telaşından uzaklaşmışlardı.
Masadan kalktılar.
“Görüşürüz.” dedi Mine.
“Görüşürüz.” diye karşılık verdi Halil.
Halil otele doğru yürürken aklından Mine’nin söyledikleri geçiyordu. Uzun zamandır ilk kez birisinin kendisiyle gerçekten ilgilendiğini hissediyordu. Bunun yalnızca iş konusunda bir yardım mı, yoksa başka bir şey mi olduğunu henüz kendisi de bilmiyordu.
Mine ise Halil’den ayrıldıktan sonra yeniden babasının şirketine gitti. Şirkete vardığında toplantı sona ermişti. Babası odasında yalnız başına oturuyordu. Mine kapıyı çalıp içeri girdi. “Baba, müsait misin?” diye sordu.
Babası başını kaldırıp kızına baktı. “Gel kızım, ne oldu?” dedi.
Mine babasının yanına yaklaşıp biraz paraya ihtiyacı olduğunu söyledi. “Annemden istedim ama vermedi.” dedi.
Babası kızının neden paraya ihtiyacı olduğunu fazla sorgulamadı. Cüzdanını çıkarıp istediği parayı verdi. Fakat ardından kızına ciddi bir ifadeyle baktı. “Mine, bu böyle olmayacak. Ne zaman paran bitse annenle benim kapımızı çalıyorsun. Artık sana bir kredi kartı çıkartalım. Ama dikkatli kullanacaksın. Her istediğini almak için kullanmayacaksın. Harcamalarını bileceksin.” diye tembihledi.
Mine gülümseyerek: “Tamam baba, merak etme. Dikkat ederim.” dedi.
Babası kızının bu sözüne çok güvenmese de konuyu daha fazla uzatmadı.
Mine odadan çıktı. Şirketin önüne geldiğinde kapının önünde duran küçük arabasına bindi. Arabayı çalıştırıp arkadaşlarıyla buluşmak üzere yola çıktı. Bir süre sonra arkadaşlarıyla buluşacağı kafeye ulaştı. Masada birkaç yakın kız arkadaşı onu bekliyordu. Mine’nin gelmesiyle sohbet başladı. Bir süre günlük konulardan konuştular. Ardından Mine’nin aklına Halil geldi.
Arkadaşlarından biri: “Senin aklın başka yerde. Ne oldu?” diye sorunca Mine gülümsedi. “Bugün ilginç bir şey oldu.” dedi.
Arkadaşları merakla ona döndü. “Ne oldu?”
Mine, Halil’i anlatmaya başladı: “Bugün babamın şirketine gitmiştim. Orada bir genç gördüm. İş arıyordu. Çok saf, çok temiz bir genç. Öyle farklı bir hâli vardı ki dikkatimi çekti.”
Arkadaşları hemen meraklandı. “Yakışıklı mı bari?” diye takıldılar.
Mine gülerek: “Evet, yakışıklı. Ama benim hoşuma giden daha çok davranışları oldu. Çok doğal, hiç yapmacık değil.” Sonra çay bahçesinde onunla oturup sohbet ettiklerini anlattı. “Biraz oturup sohbet ettik. Ben de iş aradığımı söyledim. O da beni gerçekten iş arayan biri zannediyor.”
Arkadaşlarından biri şaşkınlıkla: “Peki oranın babanın şirketi olduğunu söylemedin mi?” diye sordu.
Mine başını iki yana salladı. “Hayır. Babamdan da şirketten de bahsetmedim. Oraya iş aramak için gittiğimi söyledim.”
Kız arkadaşları birbirlerine bakıp gülümsediler.
Mine ise telefonunu eline alıp Halil’in numarasına baktı. “Bakalım bu hikâye nereye kadar gidecek?” diye düşündü.
Halil’in ise bütün bunlardan haberi yoktu. O, Mine’nin de kendisi gibi iş arayan sıradan bir genç kız olduğuna inanıyordu.
Bir gün Mine, yine babasının yanına geldi. Ekrem Bey kızını görünce gülümseyerek: “Ne oldu Mine? Yine paran mı bitti?” diye takıldı.
Mine başını iki yana salladı. “Hayır baba. Bu kez senden bir isteğim var.” dedi.
Ekrem Bey merakla kızına baktı. “Ne istiyorsun bakalım?”
Mine, Halil’le tanıştığı günü ve sonrasında yaşananları babasına anlattı. Halil’in iş aramak için şirkete geldiğini, sekreterle konuşmalarını, onunla daha sonra bir çay bahçesinde oturup sohbet ettiğini söyledi.
“Baba, gerçekten çok iyi bir genç. Çok temiz, dürüst ve çalışkan biri olduğunu düşünüyorum. İstanbul’a iş bulmak için gelmiş ama çok zorlanıyor. Şu anda gece bekçiliği yapıyor. Asıl istediği ise kendi alanında çalışabileceği düzgün bir iş bulmak. Eğer şirkette ona uygun bir iş varsa onu işe almanı istiyorum.” dedi.
Ekrem Bey kızını dikkatle dinledi. “Sen bu çocuğu nereden bu kadar iyi tanıyorsun?” diye sordu.
Mine biraz mahcup bir şekilde gülümsedi. “Çok fazla tanımıyorum baba. Ama konuşurken hissettim. Gerçekten iyi biri.”
Ekrem Bey kızının bu kadar ısrar etmesine şaşırmıştı. Mine’nin genellikle başkaları için böyle bir ricada bulunmadığını biliyordu. “Peki, bir bakalım.” dedi. “Şirketin insan kaynaklarıyla konuşurum. Uygun bir pozisyon varsa değerlendiririz.”
Mine’nin yüzü aydınlandı. “Gerçekten mi baba?”
“Evet kızım. Ama önce çalışabileceğine beni ikna etmesi gerekiyor. Sadece sen istedin diye işe alacak değiliz.”
“Biliyorum baba. Zaten onun bunu hak edeceğine inanıyorum.”
Mine babasına teşekkür edip odadan çıkmak üzereyken şirketin kapısı açıldı. Ekrem Bey’in iş ortaklarından Süleyman Bey gelmişti.
Ekrem Bey: “Tam zamanında geldin Süleyman.” diyerek onu karşıladı. Ardından kızını göstererek: “Bu da kızım Mine.” dedi.
Süleyman Bey, Mine’ye bakıp gülümseyerek: “Tanıştığımıza çok memnun oldum Mine Hanım. Ekrem, böyle güzel bir kızın olduğunu bilmiyordum.” dedi.
Mine kibarca selam verip: “Ben de memnun oldum.” dedi. Birkaç dakika daha sohbet ettiler. Mine daha sonra izin alıp odadan çıktı.
Süleyman Bey’in bakışları Mine’nin ardından bir süre kapıda kaldı. Sonra Ekrem Bey’e döndü. “Sana söylemek istediğim bir şey var.” dedi.
Ekrem Bey merakla: “Hayırdır?” diye sordu.
Süleyman Bey koltuğa oturdu. “Benim oğlanı biliyorsun. Tarık... Şirketlerden birinin başında. Çalışkan, zeki, sorumluluk sahibi bir çocuk. İşinin başından bir an olsun ayrılmaz. Son yıllarda şirketi de oldukça iyi bir noktaya getirdi.”
Ekrem Bey başını salladı. “Evet, Tarık’ı biliyorum. Gerçekten başarılı bir genç.”
Süleyman Bey bir süre sustuktan sonra asıl söylemek istediği konuya geldi. “Ben oğlumun artık evlenmesini istiyorum. Bugün kızını görünce aklıma bir düşünce geldi. Eğer sen de uygun görürsen Mine ile Tarık’ı evlendirmeyi düşünüyorum.”
Ekrem Bey bir an şaşırdı.
Süleyman Bey devam etti: “Düşünsene, hem çocuklar için iyi bir evlilik olur hem de bizim ortaklığımız daha da güçlenir. Şirketlerimiz zaten birlikte iş yapıyor. Böyle bir akrabalık, iki aileyi de birbirine daha fazla bağlar. Gelecekte şirketlerimizin çok daha güçlü bir yapıya kavuşmasını sağlar.”
Ekrem Bey bu öneriyi hemen reddetmedi. Süleyman Bey’in söyledikleri onun da aklına yatmıştı. Tarık’ı tanıyor, çalışkanlığını ve iş hayatındaki başarısını biliyordu. Üstelik Süleyman Bey de güvenilir bir iş ortağıydı.
“Bunu düşünmem lazım.” dedi Ekrem Bey.
Süleyman Bey gülümsedi. “Elbette. Acele etmene gerek yok. Önce Mine’nin de fikrini öğrenirsin. Ben sadece düşüncemi söyledim.”
Aynı akşam Halil, depoda gece nöbetindeydi. Gece ilerlemiş, depo sessizliğe bürünmüştü. Halil masasında oturmuş, bir yandan çevreyi kontrol ediyor, bir yandan da geleceğini düşünüyordu. Tam o sırada depo telefonu çaldı. Halil hemen telefona uzandı. “Alo?”
Karşıdan tanıdık bir ses geldi. “Alo, ben Ayşe.”
Halil’in yüzünde istemsiz bir gülümseme oluştu. “Merhaba Ayşe.”
Ayşe, geçen gün birlikte gittikleri şirkette Halil için bir iş imkânı olduğunu öğrendiğini söyledi. “Senin için konuştum. Sana uygun bir iş varmış. İstersen yarın sabah gidip görüşebilirsin.”
Halil’in içi sevinçle doldu. “Gerçekten mi? Çok teşekkür ederim. Sabah işten çıkar çıkmaz doğrudan oraya giderim.”
Uzun zamandır beklediği fırsat nihayet karşısına çıkmıştı.
Ayşe bir süre daha konuştuktan sonra: “Şirketle görüştükten sonra istersen buluşup bir çay içeriz.” dedi.
Halil bir an ne diyeceğini bilemedi.
Ayşe’nin kendisine iş bulmasından dolayı ona karşı bir mahcubiyet hissediyordu. Bu nedenle teklifini geri çevirmeyi de uygun bulmadı. “Olur.” diyebildi.
Telefon kapandıktan sonra Halil bir süre elindeki ahizeye baktı. Sonra derin bir nefes aldı. “İnşallah bu kez yüzüm gülecek.” diye düşündü.
Ertesi sabah nöbeti biter bitmez doğruca şirkete gitti. Görüşmesi olumlu geçti. Şirket Halil’i işe almaya karar vermişti.
Halil, kendisine verilen evrak listesini alıp birkaç gün içinde gerekli belgeleri tamamladı. Evrak işlemleri bittikten sonra işe başlaması için tarih belirlendi. Böylece İstanbul’a geldiğinden beri ilk kez gerçekten istediği türden bir işe kavuşmuştu.
Halil’in hayatı yavaş yavaş yoluna girmeye başlıyordu.
Halil ve Ayşe, fırsat buldukça bir araya geliyor, birlikte güzel vakit geçiriyorlardı. Başlangıçta yalnızca iş konusunda birbirlerine yardımcı olmak amacıyla başlayan bu yakınlık, zamanla daha farklı bir hâl almaya başlamıştı.
Halil yeni işine de iyice alışmıştı. Çalışkanlığı, disiplinli tavırları ve verilen işleri zamanında tamamlaması kısa sürede yöneticilerinin dikkatini çekmişti. Şirkette kendisine güven duyulmaya başlanmış, Halil de geleceği için önemli bir adım attığını düşünüyordu.
Bir gün şirketin lojistik müdürü Halil’i odasına çağırdı. “Halil, seninle ilgili bir karar aldık.” dedi.
Halil merakla müdürünün yüzüne baktı. “Hayırdır müdürüm?”
Müdürü gülümseyerek: “Çalışmalarından memnunuz. Artık uluslararası taşımacılık yapan gemilerimizden birinde görev alacaksın. Birkaç hazırlıktan sonra seni gemiye göndereceğiz.” dedi.
Halil bir an ne diyeceğini bilemedi. Bu, İstanbul’a geldiği günden beri hayalini kurduğu fırsattı. “Gerçekten mi?” diye sordu.
“Evet. Bunu hak ettin.”
Halil’in yüzünde büyük bir mutluluk belirdi.
Bu görev yalnızca mesleki açıdan kendisi için önemli değildi. Alacağı ücret de şimdi kazandığının kat kat üzerindeydi. İstanbul’a geldiği ilk günlerde cebinde ne kadar az parası olduğunu, geceleri depoda bekçilik yaptığı günleri hatırladı.
İçinden: “Demek ki sabretmenin karşılığı buymuş.” diye geçirdi. Artık hayalleri daha da büyümüştü. Bir gün kendi arabasını alacak, güzel bir ev sahibi olacak ve yıllar önce kendisini küçümseyen insanların özelliklede Nurgül’ün karşısına bambaşka bir Halil olarak çıkacaktı.
Birkaç gün sonra Halil yine Ayşe ile bir çay bahçesinde buluştu. İkisi karşılıklı oturup sohbet ederken Halil’in yüzündeki mutluluk hemen fark ediliyordu.
Ayşe: “Bugün çok mutlusun. Ne oldu?” diye sordu.
Halil dayanamayarak aldığı güzel haberi anlattı. “Artık uluslararası çalışan gemilerden birinde görev yapacağım. Üstelik maaşım da şimdi aldığımdan çok daha yüksek olacak.”
Ayşe onun adına gerçekten sevindi. “Senin adına çok mutlu oldum. Bunu gerçekten hak ettin.” dedi.
Halil gülümsedi. Bir süre sonra cebinden yeni aldığı cep telefonunu çıkardı. “Bak, bunu yeni aldım.” dedi.
Ayşe telefonu inceledi. “Güle güle kullan.”
Halil bir anda: “İstersen birlikte bir fotoğraf çekilelim.” dedi.
Ayşe kısa bir tereddütten sonra gülümsedi. “Olur.”
Halil telefonu uzattı. İkisi yan yana oturup birlikte fotoğraf çektirdiler. Halil çektiği fotoğrafa baktı. Yanında Ayşe’nin gülümseyen yüzünü görünce içi ısındı. “Annemin de telefonu olsaydı bu fotoğrafı ona gönderirdim.” dedi. Sonra hafifçe duraksadı. “Artık izin alıp memlekete gittiğimde gösteririm. Annem seni görünce çok sevinir.”
Ayşe bu söz karşısında ne diyeceğini bilemedi. Halil’in cümlesinin altında başka bir anlam olduğunu hissetmişti.
Halil ise bunu açıkça söylemese de kendi içinde Ayşe’ye karşı hislerinin değiştiğini fark ediyordu.
Nurgül’den sonra uzun zaman boyunca kimseyi düşünmemişti. Onu unutmak için kendisini tamamen işine vermişti. Fakat Ayşe’nin hayatına girmesiyle her şey yavaş yavaş değişmişti. Ayşe’nin kendisine karşı gösterdiği ilgi, zor zamanlarında yanında olması ve onu işe girmesi konusunda desteklemesi Halil’in gönlünde farklı bir yer edinmişti. Artık Ayşe’yi yalnızca kendisine yardımcı olan bir arkadaş olarak görmüyordu.
Geleceğini düşündüğünde onun da o geleceğin içinde olduğunu fark etmeye başlamıştı. “Acaba...” diye geçirdi içinden. “Bir gün onunla evlenirsem nasıl olur?” Bu düşünceyi hemen kendisine bile itiraf etmekten çekindi. Fakat kalbinin bir köşesinde Ayşe’yle ilgili küçük bir gelecek hayali çoktan oluşmaya başlamıştı.
Nurgül’ün ardından yaşadığı hayal kırıklığına rağmen Halil yeniden sevebileceğini düşünmeye başlamıştı. Üstelik bu kez her şeyin farklı olmasını istiyordu. Para için değil, kendisini gerçekten sevdiği için yanında olacak bir kadın... Onu olduğu gibi kabul edecek bir eş... Ve birlikte kurulacak huzurlu bir yuva... Halil, Ayşe’ye bakarken bunları düşünüyordu.
Fakat Ayşe’nin gerçek adının bile Ayşe olmadığını ve hayatında kendisinden sakladığı bambaşka bir dünyanın bulunduğunu henüz bilmiyordu.
İlk denizaşırı seyahatinden aylar sonra Halil yeniden İstanbul’a dönmüştü. Gemiden karaya ayak basar basmaz aklına gelen ilk kişi Ayşe oldu. Uzun süren yolculuk boyunca onu ne kadar özlediğini şimdi daha iyi anlıyordu.
Hemen telefonunu çıkarıp Ayşe’nin numarasını aradı. Ancak karşısına beklemediği bir cevap çıktı: “Aradığınız numara artık kullanılmamaktadır.” Halil bir an olduğu yerde kaldı. Telefonu kulağından indirdi, birkaç saniye ekrana baktı. Sonra tekrar aradı. Aynı cevapla karşılaştı. İçine tarifsiz bir endişe çöktü. “Ne oldu acaba? Neden telefonunu değiştirdi? Bana neden haber vermedi?”
Aklından türlü düşünceler geçmeye başladı. Ayşe’ye ulaşmanın bir yolunu bulmalıydı. Fakat elinde onun telefon numarasından başka hiçbir bilgi yoktu.
Ertesi gün doğruca şirkete gitti. Bir anda aklına bir düşünce geldi. “Bir zamanlar Ayşe de burada iş başvurusunda bulunmuştu. Mutlaka bir adres bırakmıştır.” Hiç vakit kaybetmeden insan kaynakları bölümüne gitti. Ayşe’nin adını verdi ve kayıtların araştırılmasını istedi. Fakat aradan geçen birkaç dakika sonra aldığı cevap onu şaşırttı. “Bu isimde bir iş başvurusu görünmüyor.”
Halil’in kafası daha da karıştı. “Emin misiniz? Aylar önce burada bulunmuştu. Ben de o gün buradaydım.”
Görevli kayıtları yeniden kontrol etti ama sonuç değişmedi. Ne Ayşe adına bir başvuru vardı ne de bu isimde bir çalışan kaydı.
Halil odadan çıktığında aklına sekreter geldi. “Belki de o gün sekreterle konuşmuştur. Belki adresini ona bırakmıştır.”
Hemen sekreterin yanına gitti. İş aramak için şirkete geldiği günü anlattı ve o gün yanında oturan genç kızı hatırlayıp hatırlamadığını sordu.
Sekreter bir süre düşündü. “Doğrusu tam olarak hatırlayamadım. O kadar çok insan gelip gidiyor ki...” dedi.
Halil bir anda telefonundaki fotoğrafı hatırladı. Telefonunu çıkarıp Ayşe ile birlikte çektirdikleri fotoğrafı açtı. “Belki bunu görünce hatırlarsınız.” dedi. Telefonu sekretere uzattı.
Sekreter fotoğrafa baktığı anda yüzündeki ifade değişti. Bir süre konuşmadan ekrana baktı.
Halil: “Hatırladınız mı?” diye sordu.
Sekreter derin bir nefes aldı. “Evet... Hatırladım.” dedi.
Halil’in yüreği umutla doldu. “Kim bu? Nerede oturuyor? Bana ulaşabileceğim bir yer var mı?”
Sekreter bir süre sustu. Sonra şaşkınlıkla: “Sen bu kızı ne yapacaksın?” diye sordu.
Halil hiç tereddüt etmeden cevap verdi: “Onu bulmam gerekiyor. Biz uzun zamandır görüşüyorduk. Ona evlenme teklif edecektim.”
Sekreterin yüzündeki şaşkınlık daha da arttı. “Halil, sana söylemem gereken bir şey var.”
Halil’in içini kötü bir his kapladı. “Ne oldu?”
Sekreter ağır ağır konuşmaya başladı: “Bu kızın adı Ayşe değil. Adı Mine. Üstelik bu şirketin patronu Ekrem Bey’in kızı.”
Halil bir anda ne diyeceğini bilemedi.
Sekreter devam etti: “Senin iş aramak için geldiğin gün o da buradaydı. Ama sana kendisini Ayşe olarak tanıtmış. Neden böyle yaptığını bilmiyorum.”
Halil’in yüzündeki renk gitmişti.
Sekreter son cümleyi söylemekte zorlanıyordu. “Bir de... Mine geçen ay evlendi.”
Halil’in gözleri büyüdü. “Ne?”
“İş ortaklarından Süleyman Bey’in oğlu Tarık’la evlendi.”
Bir süre ikisi de konuşmadı.
Halil, sekreterin söylediklerini anlamaya çalışıyordu. Sanki birileri ona yabancı bir hikâye anlatıyor, o da bunun kendi hayatı olmadığını düşünüyordu. Mine... Ayşe değildi. Patronun kızıydı. Ve evlenmişti. Hem de artık geri dönülmesi mümkün olmayacak şekilde.
Halil’in elindeki telefon ağırlaştı. Ekranda hâlâ Mine ile birlikte çektirdikleri fotoğraf duruyordu. Aylarca gemilerde çalışırken o fotoğrafa bakmış, döndüğünde onunla yeniden buluşmayı hayal etmişti. Annesine göstereceği fotoğrafı düşünmüş, Mine’yle kuracağı hayatın hayallerini kurmuştu. Bütün bunların bir yalandan ibaret olduğunu şimdi öğreniyordu.
Halil tek kelime etmeden sekreterin yanından ayrıldı. Koridorda yürürken etrafındaki insanların konuşmalarını duymuyor, kimseyi görmüyordu. Şirketten çıktığında bir süre kapının önünde öylece durdu. Sonra ağır adımlarla geldiği gemiye döndü. Güverteye çıktı. Denize baktı. İstanbul bütün ihtişamıyla karşısında uzanıyordu. Bir zamanlar bu şehir onun için umut demekti. Buraya geldiği ilk günlerde her şeye yeniden başlayabileceğini düşünmüştü. Çalışmış, mücadele etmiş, geceleri bekçilik yapmış, gündüzleri iş aramıştı. Sonunda istediği işi bulmuş, uluslararası gemilerde çalışmaya başlamıştı. Parası vardı. Geleceği vardı. Hayalleri vardı.
Ama şimdi bütün bunların hiçbirinin anlamı kalmamış gibiydi.
Gemideki arkadaşları onun yanına geldiler. “Halil, ne oldu?” “Neden geri döndün?” “Bir şey mi oldu?”
Halil hiçbirine cevap vermedi. Sessizce uzaklaştı.
O gün yaşadığı büyük hayal kırıklığı, yıllardır içinde biriktirdiği bütün acıları yeniden ortaya çıkarmıştı. Nurgül’ün onu para uğruna terk ettiğini düşündüğü gün, annesinin teselli sözleri, İstanbul’a gelişindeki umutları ve Mine’yle kurduğu gelecek hayali birbiri ardına zihninden geçti.
Halil’in hayatı boyunca kendisine verdiği en büyük sözlerden biri vardı: Bir gün çok başarılı olacak ve geçmişte kendisini küçümseyen insanların karşısına bambaşka bir Halil olarak çıkacaktı.
Fakat o gün, bütün bu hayallerin ne kadar kırılgan olduğunu fark etmişti.
Gemidekiler bir süre sonra güvertede yaşanan büyük bir kargaşayı fark ettiler. Çığlıklar yükseldi. Herkes bir anda güverteye koştu. Bir anda güvertede bağırışlar yükseldi.
“Denize adam düştü! Denize adam düştü!”
Gemidekiler korkuyla korkuluklara koştu. Herkes denize bakıyor, bir yandan da yardım etmeye çalışıyordu.
Oysa denize düşen yalnızca bir adam değildi. Hayat, Halil’i bir kez daha düşürmüştü. Halil artık aralarında değildi. Deniz onu alıp götürmüştü.
Birkaç saat sonra yapılan aramalar sonucunda Halil’in cansız bedenine ulaşıldı. Ertesi gün cenazesi memleketine gönderildi.
Halil’in yıllar boyunca kurduğu hayallerden yalnızca biri gerçekleşmişti: Bir gün kasabasına dönecekti.
Fakat ne kendi arabasıyla dönebilmişti ne güzel bir ev sahibi olabilmişti ne de yıllar önce kendisini küçümseyen insanların karşısına bambaşka bir Halil olarak çıkabilmişti. Hayalini kurduğu zenginlik, başarı ve itibarın hiçbirine ulaşamadan hayatı sona ermişti.
Geriye yalnızca yarım kalmış hayalleri, annesinin yüreğinde tarifsiz bir acı ve yıllar sonra bile unutulmayacak bir hikâye kaldı.
Halil’in hayatı boyunca peşinden koştuğu şey aslında zenginlik değildi. O, değerli olduğunu birilerine kanıtlamak istiyordu. Fakat hayat ona, insanın değerinin ne sahip olduklarıyla ne de başkalarının vereceği onayla ölçülebileceğini anlatacak kadar uzun bir zaman tanımadı.


































