SON DAKİKA
Reklam
İrfan BAŞARANOĞLU

ÇERÇİ

ÇERÇİ
A- A+
Reklam

ÇERÇİ

Vedat elini yüzünü yıkamış, kapının önünde, sabahın serinliğinde köyün dağlarını, bahçelerini ve tarlalarını seyrediyordu.

“Bu bahçelerden birisi de bizim olsa… Her gün bu yolları gidip gelmekten kurtulsak, evimizde rahat etsek. Sabah bahçemize gidip akşam evimize dönsek, karnımızı doyursak, çayımızı içip yün yatağımıza girsek, yorganımızı üzerimize çekip günün yorgunluğunu üzerimizden atsak…” diye düşünüyordu.

O sırada babası da kapıya çıkmıştı.

Hayırdır evlat, sabah sabah yine dalmışsın. Ne düşünüyorsun? diye sordu.

Vedat: Bizim de bir bağımız, bahçemiz olsa; ekmeğimizi oradan çıkarsak diye düşünüyordum baba, dedi.

Babası: İnşallah, bir gün o da olur oğul, dedi.

İçeriden Meryem’in sesi duyuldu: Nevzat, Vedat! Kahvaltı hazır, sofraya gelin. Karnınızı doyurun. Gün iyice ağarmadan, serinlikte yola çıkın! diye seslendi.

Vedat ve babası içeri geçip sofraya oturduklarında, kız kardeşi Emine çoktan sofraya oturmuş, çayları doldurmuştu.

Vedat, kız kardeşinin saçlarını okşayarak: Aferin kız, çayları da doldurmuşsun, diyerek ona takıldı.

Vedat kız kardeşini çok seviyordu. Çerçi arabasında mallar azaldıkça, kasabaya gittiğinde ona muhakkak bir hediye alır, hiçbir zaman eli boş dönmezdi.

Kahvaltılarını yaptıktan sonra Vedat, bir çift atını ahırdan çıkartıp avluda duran arabaya koştu.

Baba, hazırız artık. Gidelim mi? diye sordu.

Babası da: Olur evlat, dedi.

Karısı ve kızıyla vedalaştı. Her zamanki gibi üç dört gün onların yüzünü göremeyecekti. Meryem, onlara ekmek hazırlayıp bohçaya koymuş, kendi elleriyle arabaya yerleştirmişti.

Nevzat oğluna dönerek: Gaz ocağını aldın, değil mi? diye sordu.

Vedat: Her şeyi aldım, merak etme, dedi.

Nevzat ortaokulu bitirmiş, liseye gidememişti. Babasıyla birlikte köy köy dolaşıp çerçilik yapıyordu.

Bir gün sabah erkenden yola çıkıyor, yakınlardaki köylere gidip satış yapıyorlardı. Geceleri ise ya bir çeşme başında ya da bir ağacın gölgesinde konaklıyor, kendi yemeklerini kendileri pişiriyor ve orada yatıyorlardı. Sabah erkenden kalkıp bir başka köye doğru yola çıkıyorlardı.

Evden çıktıklarında, duruma göre bazen üç gün, bazen dört gün, bazen de beş gün köy köy dolaşıp mallarını satıyorlardı. Parası olmayanlardan ise sattıkları malların karşılığında bulgur, nohut, mercimek gibi ürünleri alarak takas yapıyorlardı.

Yola çıktıklarında Vedat, babasına dönerek: İstersen son köyden başlayıp yakındakilere doğru gelelim. Ne dersin? diye sordu.

Babası: Sen bilirsin. Gönlün nasıl istiyorsa öyle yapalım, diye cevap verdi.

Vedat’ın gönlü son köyden başlamak istiyordu. Bunun asıl sebebi ise gönlünün o köyde olmasıydı. Orada Necla vardı. Onu görecekti. Uzun zamandır özlemişti.

“Acaba Necla da beni özlemiş midir?” diye geçirdi içinden.

Akşama kadar epey yol aldılar. Fakat gidecekleri köye daha çok yol vardı ve hava kararmaya başlamıştı. Ne kadar acele etse de bunun artık bir anlamı yoktu. Köye ancak herkes yatağına çekildikten, gece yarısına doğru varabilirlerdi. Necla’yı o saatte görmesi mümkün değildi. Bu yüzden Vedat da acele etmeyi bıraktı.

Necla’nın köyüne en az üç saatlik mesafede, yol kenarındaki bir çeşmenin yanında genişçe bir yer bulup arabayı oraya çekti. Atı çözdü. Bir ağaca bağladıktan sonra yem torbasını atın başına geçirdi. Çeşmeden bir kova su getirip önüne koydu.

Bu sırada babası da çeşmeden suyunu içmiş, elini yüzünü yıkamış, üstünün başının tozunu silkelemişti.

Vedat da elini yüzünü yıkayıp serin suyla biraz kendine geldi. Ardından arabadan gaz lambasını, gaz ocağını ve kilimi çıkardı. Kilimi arabanın yanına serdi.

Hava mehtaplıydı. Ayın ışığı etrafı aydınlatıyordu ama Vedat yine de gaz lambasını yaktı.

Sonra gaz ocağını kurup yaktı ve üzerine tavayı koydu. İçine domates ve biber doğradı, üzerine yağ döküp karıştırmaya başladı. Bir müddet sonra iki yumurtayı da tavaya kırdı. Kısa süre içinde mis gibi kokan bir menemen hazırlamıştı.

Bu sırada arabadan, sabah annesinin hazırladığı ekmek bohçasını ve her zaman arabada bulunan sofra bezini çıkardı. Sofra bezini kilimin üzerine serdi.

Sürahiyi alıp çeşmeden su doldurdu ve geri getirdi.

Babası, kilimin bir ucuna uzanmış, yorgunluktan uyukluyordu.

Her şey hazır olunca Vedat: Baba! diye seslendi.

Nevzat irkilerek kendine geldi. Ne oldu? diye sordu.

Sofra hazır. Hadi, yemeğimizi yiyelim, dedi Vedat.

Buharı tüten menemen tavasını sofranın ortasına koydular. Çatal kaşık kullanmadan, tandır ekmeğini kaşık gibi kullanarak yemeye başladılar.

Nevzat, bir lokma daha alıp: Şimdi bunun yanında bulgur pilavı, ayran, bir de annenin turşusu olacaktı ki… Tam bir ziyafet olurdu, dedi.

İkisi de gülümsedi.

Tavanın dibini sıyırıp menemenin son lokmasını da yedikten sonra Vedat kalktı. Tavayı çeşmenin başında güzelce yıkayıp temizledi. Sofrayı topladı, bütün malzemeleri yeniden arabaya yerleştirdi.

Sonra kilimi arabanın altına biraz daha çekti. Yastıkları ve battaniyeleri çıkarıp kilimin üzerine koydu.

Babası yine hemen kilimin üzerine kıvrıldı. Battaniyeyi üzerine çekti ve kısa süre içinde uykuya daldı.

Vedat, babasına baktı. Onun artık eskisi gibi olmadığını fark ediyordu. Babası ihtiyarlamıştı. Yılların yorgunluğu yüzüne, ellerine, yürüyüşüne sinmişti.

Vedat da kilimin üzerine uzandı. Başını yastığa koydu ve gökyüzünü seyretmeye başladı.

Arabanın altından gördüğü kadarıyla yıldızlara bakarken yine Necla’yı düşünmeye başladı.

“Acaba şimdi ne yapıyordur? Uyumuş mudur? Beni düşünüyor mudur?”

Günün yorgunluğu bedenini iyice ağırlaştırmıştı. Bir süre daha yıldızları seyrettikten sonra gözleri yavaş yavaş kapandı.

Necla’nın hayaliyle, o düşüncelerin arasında uykuya daldı.

Sabah uyandığında Vedat, babasının çoktan kalkmış olduğunu ve çeşmenin yalağının kenarında oturduğunu gördü.

Çay demleyeyim mi, baba? diye sordu.

Babası: Köy kahvesinde içeriz. Hem de bir şeyler yeriz, deyince Vedat, kilimi ve battaniyeleri toplayıp arabaya yerleştirdi.

Atı çeşmenin yanına getirip suladıktan sonra götürüp arabaya koştu. Kendisi elini yüzünü yıkarken babası arabaya oturmuştu bile.

Atı dehleyerek yola koyuldular.

Köy kahvesi, yavaş yavaş köyün ihtiyarlarıyla dolmaya başlamıştı. Vedat arabayı, yaşlı ceviz ağacının altına çekti. Babasıyla birlikte kahveye yöneldiler.

Birkaç ihtiyar sabah çaylarını içiyor, bir yandan da kendi aralarında sohbet ediyordu. Vedat ile babası selam verip boş bir masaya oturdular ve çay söylediler.

Çaylar gelene kadar Vedat arabaya gidip iki tandır ekmeği ile çökelek kabını aldı ve masaya getirdi. Tandır ekmeklerinden birer parça koparıp çökelekle dürüm yaptı. Birini babasına uzattığı sırada çaylar da masaya konmuştu.

İkisi de dürümlerini afiyetle yedikten sonra birer de keyif çayı söylediler.

Çaylarını içerken Vedat’ın gözü sürekli arabadaydı. Birkaç çocuk arabanın etrafında dolaşıyor, mallara meraklı gözlerle bakıyordu. Vedat ise çocuklara aldırmıyordu. Onun gözleri köyün girişine uzanan yoldaydı.

Her yolcunun ayak sesinde, her köyden gelenin gölgesinde bir anlığına içi kıpırdıyor, “Acaba o mu?” diye düşünüyordu. Sonra gelenin Necla olmadığını anlayınca bakışlarını yeniden arabaya çeviriyordu.

Çayından bir yudum aldı ama aklı çayda değildi. Bir an önce kahveden kalkıp arabasının başına gitmek, köy yolunu gözlemek istiyordu. Fakat babasının yanında bunu belli etmekten de çekiniyordu.

Nevzat, oğlunun ara sıra dışarıya bakıp durduğunu fark etmişti. Fakat bir şey sormadı. Belki de Vedat’ın kimi beklediğini biliyor, onun bu sessiz bekleyişine karışmak istemiyordu.

Vedat’ın içindeki heyecan ise giderek artıyordu.

“Acaba Necla beni gördü mü? Köye geldiğimizi duymuş mudur? Ya gelmezse?”

Bu düşünceyle içi bir an sıkılıyor, ardından uzaktan köy yolunda beliren birini görünce yeniden umutlanıyordu.

Gözlerini yoldan ayıramıyordu.

Her geçen dakika ona daha uzun geliyordu.

Bir yandan babasının konuşmalarına kulak veriyor, arada bir cevap veriyordu ama aklı çoktan başka yerdeydi. Necla’nın yüzünü nasıl göreceğini, karşılaştıklarında ne söyleyeceğini düşünüp duruyordu.

Belki de Necla da şu anda onu bekliyordu.

Bu düşünce içini ısıtıyor, yüzüne farkında olmadan hafif bir tebessüm yerleşiyordu.

Sonra yine gözlerini köy yoluna dikiyordu.

Henüz Necla görünmemişti.

Ama Vedat beklemeye devam ediyordu.

Çünkü bu köye gelmesinin asıl sebebi, arabasındaki malları satmak değil, Necla’yı bir kez olsun görebilmekti.

Bu sırada birkaç çocuk, arabanın çevresinden hızla uzaklaşıp evlerine doğru koşmaya başlamıştı. Çocuklardan biri de Necla’nın küçük kardeşi Kadir’di. Kadir, nefes nefese avlunun kapısından içeri girdi. Daha kapıdan girer girmez annesine seslendi:

Anne! Çerçi gelmiş. Bana para ver de misket alayım. Diğer çocuklar da alıyor!

Annesi, elindeki işle meşgul olduğu yerden başını kaldırıp oğluna baktı. Yüzünde mahcup bir ifade belirdi.

Bende para ne gezer oğlum? Git babandan iste, diyeceğim ama o da tarlaya gitti.

Kadir’in yüzü bir anda düştü. Az önceki heyecanı yerini hayal kırıklığına bırakmıştı. Başını öne eğip sessizce avlunun bir kenarına çekildi. Köy meydanında çocukların seslerini, birbirlerine misketlerini göstererek konuşmalarını duyuyor gibiydi. Herkes çerçinin başına üşüşmüş, kimisi misket, kimisi başka küçük şeyler almak için parasını hazırlıyordu.

Tam o sırada Necla, elinde çamaşır leğeniyle avluya çıktı. Kardeşinin bir köşede boynu bükük oturduğunu görünce durdu. Ne oldu Kadir? Niye suratını astın böyle?

Kadir, başını kaldırıp ablasına baktı. Çerçi gelmiş. Çocuklar misket alıp oynayacaklar. Ben de almak istiyorum ama annemin parası yok. Babam da tarlada, dedi.

Necla’nın yüzündeki ifade bir anda değişti. Kardeşinin söylediklerinden çok, “çerçi gelmiş” sözüne takılmıştı. Çerçi mi gelmiş?

Kadir başını salladı. Evet.

Necla’nın kalbi bir anda hızla çarpmaya başladı. Günlerdir beklediği o anın geldiğini düşündü. Demek Vedat gelmişti! Köy meydanında arabasının yanında duran kişinin Vedat olabileceği düşüncesi, içini tarifsiz bir heyecanla doldurdu. Elindeki leğeni neredeyse unutmuştu.

Bir an olduğu yerde durdu. Sonra kardeşinin üzgün yüzüne bakıp gülümsedi. Sen üzülme Kadir. Benim biriktirdiğim param var. Onunla misketlerini alırız. Hem ben de kanaviçe için iplik alacaktım. Onu da alırım.

Kadir’in yüzü yeniden aydınlandı. Gerçekten mi abla?

Gerçekten. Ama önce annemden izin alalım.

Necla, annesine dönerek: Anne, Kadir’le meydana gidip misket alabilir miyiz? Benim biraz biriktirdiğim param vardı. Hem kanaviçe ipliği de alacağım, dedi.

Annesi kızının yüzündeki heyecanı fark etmişti. Neden bu kadar acele ettiğini tam anlayamasa da başını salladı. Gidin bakalım. Ama fazla oyalanmayın.

Necla hemen leğeni bir kenara bıraktı. Kadir’in elinden tuttu. İkisi birlikte avludan çıkıp köy meydanına doğru yürümeye başladılar.

Necla’nın adımları her zamankinden daha hızlıydı. Kardeşi misketlerin hayalini kurarak yanında koştururken, Necla’nın aklında bambaşka bir şey vardı.

Vedat gerçekten gelmiş miydi?

Köy meydanına yaklaştıkça kalbinin çarpıntısı daha da artıyordu. Gözlerini meydandaki arabanın bulunduğu yere çevirdi. Birkaç adım sonra, yaşlı ceviz ağacının altında duran arabayı gördü.

Necla’nın heyecanı bir anda doruğa çıktı.

Demek Vedat gerçekten gelmişti...

Vedat, çeşmenin bulunduğu sokaktan Necla’nın geldiğini görünce bir an duraksadı. Gözlerinin içi parladı. Kalabalığın arasında onu görmek, bütün gün beklediği bir haberin gelmesi gibiydi. Necla da onu görünce adımlarını yavaşlatmak istedi ama bunu belli etmekten çekindi. Kalbi hızla çarpıyor, gözleri istemeden Vedat’a kayıyordu.

Vedat’ın babası, arabanın başına gelen birkaç kadına çeşitli eşyalar satmakla meşguldü. İplik, iğne, düğme, sabun ve köyde ihtiyaç duyulan daha birçok küçük şey, arabanın üzerindeki kutularda ve torbalarda sıralanmıştı. Bir yandan kadınlarla pazarlık ederken bir yandan da çocukların etrafında toplanmasına alışmış bir adamın sakinliğiyle işini sürdürüyordu.

Vedat ise elindeki misketleri çocuklara dağıtıyordu. Kadir, ablasından daha hızlı davranıp arabanın yanına çoktan gelmişti. Ben üç tane misket istiyorum, demişti.

Vedat, Kadir’i tanıyordu. Elindeki misket torbasını ona uzattı. Al bakalım. İstediğin üç taneyi seç.

Kadir, torbanın içine heyecanla baktı. Birbirinden farklı renklerdeki misketleri parmaklarıyla karıştırdı. Sonunda kendince en güzel üç tanesini seçti. Misketleri avucunun içine sıkıca aldıktan sonra: Ablam parasını verecek, deyip çocukların yanına doğru koştu.

Necla, kardeşinin uzaklaştığını gördükten sonra arabanın yanına yaklaştı. Göz göze gelmemeye çalışsa da gözleri yine Vedat’ı arıyordu. Kaç tane aldı, kaç para? diye sordu.

Vedat aslında Kadir’den para almak istemiyordu. Ama babasının yanında bulunan kadınların önünde bunu söylemeye çekindi. Bir an Necla’nın gözlerinin içine baktı, sonra kendisini toparlayarak: Üç tane aldı. Şu kadar tutuyor, dedi.

Necla parasını çıkarıp uzattı. Fakat ikisinin de aklı parada değildi. Söylemek istedikleri başka şeyler vardı. Aralarındaki birkaç adımlık mesafe, sanki yıllardır aşamadıkları bir duvar gibiydi.

Necla, biraz çekingen bir sesle: Ben de kanaviçe için iplik alacaktım, dedi.

Vedat’ın yüzünde belli belirsiz bir gülümseme oluştu. Hemen arabanın içinden ipliklerin bulunduğu kutuyu çıkardı ve Necla’ya uzattı. Bak, buradan istediğini seç.

Necla kutuya eğildi. Renk renk ipliklerin arasında seçim yapıyormuş gibi görünüyordu. Oysa aklı ipliklerde değildi. Vedat’ın bakışlarını üzerinde hissediyordu.

Başını kaldırdığında göz göze geldiler.

Bir an ikisi de sustu.

Gözler buluşmuştu ama dudaklar söylemek istediklerini söyleyemiyordu. Vedat’ın bakışlarında özlem, Necla’nın gözlerinde ise hem sevinç hem de çekingenlik vardı. Etraftaki insanların sesleri, çocukların kahkahaları, kadınların pazarlıkları sanki bir anda uzaklaşmıştı.

Necla iplikleri seçerken arada bir Vedat’a bakıyor, Vedat da gözlerini ondan ayıramıyordu.

Sonunda Necla istediği renkleri seçti.

Vedat iplikleri aldı, bir gazete kâğıdının üzerine koyarak dikkatlice sardı. Paketi Necla’ya uzatırken, kimsenin fark etmeyeceği bir hareketle küçük, beyaz bir kâğıdı da paketin arasına bıraktı.

Al bakalım.

Necla paketi alırken beyaz kâğıdı fark etti. Kalbi bir anda hızlandı. Belli etmemek için başını eğdi. Parasını hızlıca uzatıp: Sağ ol, dedi.

Sonra Kadir’e seslenip eve doğru yürümeye başladı.

Eve vardığında annesi kapının önünde onu bekliyordu.

Ne yaptınız? Alacaklarınızı aldınız mı?

Necla, elindeki paketi sıkıca tutarak: Aldık ana. Ben şu iplikleri odama koyayım, dedi.

Daha annesi bir şey sormadan hızlıca odasına girdi ve kapıyı kapattı.

Kalbi göğsünden çıkacakmış gibi atıyordu.

Paketi aceleyle açtı. Gazete kâğıdının arasındaki beyaz kâğıdı hemen buldu. Parmakları titreyerek kâğıdı açtı.

Bu, Vedat’ın mektubuydu.

Mektupta Vedat, Necla’yı çok sevdiğini ve çok özlediğini yazmıştı. Necla satırları okudukça yüzüne sıcaklık yayıldı. Aylardır içinde sakladığı duyguların, Vedat’ın birkaç satırında karşılığını bulması yüreğini tarifsiz bir sevinçle doldurmuştu.

Mektubun sonlarına doğru Vedat asıl söylemek istediğini yazmıştı: Bu gece köyde kalacaklardı. Hava karardıktan sonra Necla’yı görmek istiyordu. Gece, onun odasının penceresinin önüne gelecekti.

Necla mektubu okurken yüreği göğüs kafesinden çıkacakmış gibi çarpmaya başladı.

Bir anda geçen seferi hatırladı.

Vedat yine penceresinin önüne gelmiş, ikisi birkaç kelime konuşabilmek için gecenin sessizliğine sığınmışlardı. Tam o sırada kahveden dönen babasının ayak seslerini duyunca ne yapacaklarını şaşırmış, az kalsın yakalanmışlardı. O geceki korku hâlâ Necla’nın içindeydi.

Şimdi Vedat yeniden gelecekti.

Necla mektubu göğsüne bastırdı. Bir yandan sevinçten içi içine sığmıyor, bir yandan da akşamı nasıl geçireceğini düşünüyordu. Babasının eve ne zaman döneceğini, annesinin ne zaman yatacağını, dışarı çıkmadan penceresinin önüne nasıl gideceğini kafasında hesaplamaya başladı.

Tam o sırada annesinin sesiyle irkildi. Necla!

Necla mektubu hemen koynuna sakladı. Geldim ana!

Kapıyı açıp hızlıca dışarı çıktı.

Annesi, Necla’nın yüzüne bakarak: İplikleri alınca hemen kanaviçeye mi başladın? Kaç saattir odandasın, ne iş görüyorsun? diye çıkıştı.

Necla, yüzündeki heyecanı belli etmemeye çalışarak: Yok ana. Renkleri eskileriyle uyumlu mu diye bakıyordum, dedi.

Annesinin daha fazla soru sormasına fırsat vermeden çamaşır leğeninin başına geçti. Ellerini suya daldırıp çamaşırları yıkamaya başladı.

Ama aklı çoktan akşama gitmişti.

Her çamaşırı ovaladığında, gözünün önüne Vedat’ın yüzü geliyor; kalbi her çarptığında, geceyi biraz daha yaklaşıyor sanıyordu.

O gün Necla için zaman bir türlü geçmek bilmiyordu.

Akşam olmuş, güneş tepelerin ardında ağır ağır kaybolmaya başlamıştı. Gün boyunca arabanın etrafında dolaşan kadınlar ve çocuklar çoktan evlerine çekilmiş, köy kahvesindekiler de son çaylarını içip sohbetlerini tamamlayarak birer ikişer dağılmışlardı. Köyün üzerine akşamın sessizliği çökmeye başlamıştı.

Vedat, gün boyunca sergiledikleri eşyaları tek tek topladı. İplikleri, düğmeleri, sabunları, küçük ev eşyalarını ve diğer satılık malzemeleri yerlerine yerleştirip arabanın içini düzenledi. Babası da ona yardım etti. İşlerini bitirdiklerinde atı hazırlayıp arabayı, köyün biraz dışında, dere kenarında daha önce de birkaç kez geceledikleri yere çektiler.

Burası onların yolculuklarında alışık oldukları bir konaklama yeriydi. Dere boyunca uzanan söğütlerin arasından suyun sesi geliyor, akşam serinliği yavaş yavaş çökmeye başlıyordu.

Vedat, akşam yemeği için biraz bulgur çıkardı. Küçük ateşin üzerinde pilavını pişirdi. Yemeklerini sessizce yediler. Babası, karnını doyurduktan sonra sigarasını yaktı. Dumanı birkaç kez derin derin içine çektikten sonra kilimin üzerine uzanıp sırtını yere verdi.

Vedat da her zamanki gibi battaniyeleri ve yastıkları çıkarıp hazırladı. Ancak aklı başka yerdeydi. Gün boyunca Necla’nın bakışları, eline gizlice bıraktığı mektup ve o mektupta yazdıkları zihninde dönüp duruyordu.

Bir süre sonra babasına: Ben biraz dolaşıp geleyim, dedi.

Babası başını kaldırıp oğluna baktı. Bu saatte ne dolaşacaksın? Nereyi dolaşacaksın?

Vedat, sesindeki heyecanı belli etmemeye çalışarak: Dereye doğru biraz yürür, gelirim, dedi.

Babası oğlunun yüzüne birkaç saniye daha baktı. Vedat’ın son günlerdeki hâlinde bir değişiklik olduğunu fark etmişti. Nereye gittiğini sormadı ama bazı şeylerden şüphelenmeye başlamıştı.

İyi, git bakalım. Ama dikkatli ol. Gece vakti bir yere düşüp kalma, diye tembihledi.

Merak etme baba, fazla uzaklaşmam.

Vedat ağır adımlarla dereye doğru yürümeye başladı. Bir süre sonra arkasına dönüp babasının bulunduğu yere baktı. Sonra köyün evlerinin bulunduğu tarafa yöneldi.

Köy çoktan sessizliğe bürünmüştü. Günün bütün yorgunluğunu üzerinde taşıyan insanlar, lambalarını söndürmüş, evlerinin içinde uykuya çekilmişlerdi. Arada bir köpek havlaması, uzaktan bir ineklerin sesi duyuluyor; derenin suyu ise karanlığın içinde kendi türküsünü söyleyerek akıp gidiyordu.

Vedat, kimseye görünmemek için sessiz adımlarla Necla’nın evine doğru ilerledi.

Necla ise çoktan yatağına uzanmıştı. Fakat gözlerine bir türlü uyku girmiyordu. Annesinin ve evdekilerin uyumasını bekliyor, bir yandan da Vedat’ın gerçekten gelip gelmeyeceğini düşünüyordu. Kalbi her ses duyduğunda hızla çarpıyor, dışarıdan gelen en küçük sesde kulak kesiliyordu.

Bir süre sonra odasının camından hafif bir tıkırtı geldi.

Necla’nın yüreği ağzına geldi.

Hemen yataktan kalktı. Sessizce pencereye doğru ilerledi. Perdeyi araladığında Vedat’ı karşısında gördü.

Göz göze geldikleri anda ikisinin de yüzünde bir gülümseme belirdi.

Necla pencereyi sessizce açtı. Vedat ellerine uzandı, ellerini tuttu ve özlemle öptü. Sonra sesini iyice alçaltarak: Necla, bu hafta annemle babamla konuşacağım. Seni istemeye geleceğiz, dedi.

Necla bir an ne diyeceğini bilemedi.

Vedat’ın sözleri, aylardır içinde taşıdığı umutların bir anda gerçeğe dönüşmesi gibiydi. Gözleri doldu, yüzüne tarifsiz bir sevinç yayıldı. Sanki biraz önce duyduğu sözlerle ayakları yerden kesilmişti.

Gerçekten mi? diye fısıldayabildi.

Gerçekten. Artık bu işi daha fazla uzatmak istemiyorum.

Necla başını eğip utangaç bir şekilde gülümsedi. İkisinin de söyleyecek çok şeyi vardı. Fakat gecenin sessizliği, evlerin yakınlığı ve her an birinin uyanıp onları görme ihtimali konuşmalarını kısa tutmalarını gerektiriyordu.

Birkaç dakika daha fısıltıyla konuştular. Sonunda Vedat: Ben artık gideyim. Sabah erkenden yola çıkacağız, dedi.

Necla başını salladı. Dikkatli git.

Vedat, onun ellerini bir kez daha tuttu. Seni seviyorum.

Ben de seni...

Necla sözünü tamamlayamadan Vedat sessizce pencerenin önünden ayrıldı. Geldiği gibi, kimseye görünmeden köyün karanlığına karışarak dere kenarındaki arabaya doğru yürüdü.

Arabaya vardığında babası battaniyeyi üzerine çekmiş, uyuyor gibi görünüyordu.

Ama uyumamıştı.

Oğlunun dönüşünü beklemişti.

Vedat sessizce yerine uzandı. Babası gözlerini açmadan: Geldin mi? diye sordu.

Vedat bir an durdu. Geldim baba.

Babası başka bir şey söylemedi. Sadece derin bir nefes aldı. Vedat da battaniyesine sarılıp gözlerini kapattı. Fakat o gece ikisinin de zihninde farklı düşünceler vardı.

Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte köyün üzerine gün ağarmaya başladı. Doğu tarafındaki tepelerin ardında gökyüzü yavaş yavaş aydınlanırken Vedat ve babası arabayı hazırlayıp yola çıktılar.

Atın nallarının sesi sabahın sessizliğinde yankılanıyor, araba ağır ağır köyden uzaklaşıyordu.

Vedat’ın aklı ise geride, Necla’nın penceresinin önündeydi.

Artık günlerin çabuk geçmesini, bir an önce evlerine dönmeyi istiyordu. Çünkü döner dönmez annesiyle konuşacak, Necla’yı istemeye gitmelerini söyleyecekti.

Yol boyunca zamanın geçmesini sabırsızlıkla bekledi.

Bu köyden sonra yalnızca iki köy kalmıştı.

İki gün sonra evde olacaklardı.

Vedat içinse o iki gün, hayatının en uzun iki günü olacaktı. 

O uzun iki gün de nihayet bitmiş, akşama doğru köye varmışlardı. Vedat’ın aklı ise daha köye girmeden Necla’daydı. Günlerdir beklediği konuşmayı annesine nasıl açacağını düşünüyor, babasının ne diyeceğini merak ediyordu.

Köyün kahvesinin önünden geçerken babası arabadan indi.

Ben kahvede biraz soluklanayım. Bir çay içer, eş dostla biraz sohbet ederim. Yemek saatinde evde olurum, dedi.

Vedat başını sallayıp yoluna devam etti. Babası kahveye girerken o da arabayı evlerinin avlusuna sürdü.

Annesi ile kız kardeşi Emine kapının önüne çıkmışlardı.

Hoş geldin oğul. Baban nerede? diye sordu annesi.

Hoş bulduk ana. Kahvenin önünde indi. Biraz oturup çay içecekmiş. Yemek saatinde gelirim dedi.

Emine ise abisini görünce koşup boynuna sarıldı. Hoş geldin abi!

Vedat kardeşinin saçlarını okşadı. Hoş bulduk Emine.

Emine hemen merakla sordu: Bana bir şey getirdin mi?

Vedat gülümseyerek: Bu sefer getiremedim. Ama bakarsın yakında sana bir abla getiririm, dedi.

Annesi bu sözleri duyunca oğlunun yüzüne baktı. Vedat’ın gözlerindeki ifadeden bir şeylerin olduğunu anlamıştı ama üzerinde durmadı.

Vedat atı ahıra çekip yemini ve suyunu verdi. Sonra banyo yapıp üzerini değiştirdi ve odaya geçti.

Akşam yemeği için sofra hazırlanmış, babasının gelmesi bekleniyordu. Vedat divana oturmuş dinlenirken Emine sofra bezini serdi, annesi de yemek sinisini getirip üzerine koydu.

Annesi gelip divana Vedat’ın yanına oturdu ve Ne ablası? Anlat bakayım dedi.

Vedat bir an sustu. Konuyu nasıl açacağını düşünüyordu. Sonra: Ana, sana bir şey söyleyecektim, dedi.

Vedat, Necla’dan söz etmeye başladı. Onu bir süredir tanıdığını, köylerde çerçilik yaparken birkaç kez karşılaştıklarını anlattı. Sonra aralarında gönül işi olduğunu, Necla’nın da kendisini sevdiğini söyledi.

Annesi hayırlısı olsun bakalım baban ne diyecek kısmetse olur oğul dedi ve sözü kapattı.

Bir süre sonra Nevzat da kahveden çıkıp eve geldi.

Yemeklerini yediler. Sofra kaldırıldıktan sonra Emine bulaşıkları yıkayıp çayı demledi ve odaya getirdi. Çaylar içilirken Emine’nin gözü sürekli abisindeydi. Bir ona, bir annesine bakıyor, sanki konuşulacakları merakla bekliyordu.

Annesi kızının hâlini fark etmiş olacak ki gülümseyerek: Emine, sen niye öyle bakıp duruyorsun? dedi.

Emine hiç düşünmeden: Abim bana bir abla getirecekmiş ya, dedi.

Nevzat şaşkınlıkla oğluna baktı. Abla mı? dedi.

Vedat bir an sustu. Ne diyeceğini bilemedi. Başını önüne eğip çayından bir yudum aldı.

Meryem, artık konuyu daha fazla uzatmanın anlamı olmadığını düşündü. Birkaç saniye sessiz kaldıktan sonra kocasına dönerek: Nevzat, sana bir şey söyleyecektim, dedi.

Nevzat çayından bir yudum daha alıp Meryem’e baktı. Söyle bakalım.

Meryem, Vedat’ın Necla ile ilgili anlattıklarını kocasına aktardı. Nevzat, karısını dikkatlice dinledi. Sonra hiçbir şey söylemeden oğluna döndü. Bir süre Vedat’ın gözlerinin içine baktı.

Vedat, babasının kendisinden bir açıklama beklediğini anlamıştı. İçinden derin bir nefes aldı. Baba, dedi, ben size söylemek istiyordum ama bir türlü nasıl anlatacağımı bilemiyordum.

Nevzat sessizce oğlunu dinlemeye devam etti.

Vedat sözlerini toparlayarak konuştu: Necla’yı bir süredir tanıyorum. Köylerde çerçilik yaparken birkaç kez karşılaştık. Önceleri öyle gelip geçiyordu. Sonra konuşmaya başladık. Zamanla birbirimizi tanıdık. Derken aramızda gönül işi oldu. Ben onu sevdim, o da beni seviyor.

Bir an durdu. Sonra babasının gözlerine bakarak: Ben bu kızı seviyorum baba. Benim gönlüm onda. O da beni seviyor. Siz de uygun görürseniz, bu işi hayırlısıyla düşünelim, dedi.

Nevzat oğlunun sözünü kesmeden dinledi. Yüzünde ne kızgınlık ne de şaşkınlık vardı. Bir süre sessiz kaldı. Sanki oğlunun söylediklerini kendi içinde tartıyordu.

Sonra: Kızın ailesini biliyor musun? diye sordu.

Vedat hemen cevap verdi: Babasını tanıyorum baba. Sen de tanıyorsun. Köy kahvesinde birkaç kez gördün, konuştun. Ailesi de düzgün insanlar.

Ardından Necla’nın babasını biraz tarif etti.

Nevzat bir süre düşündükten sonra: Hee… Hatırladım, dedi.

Meryem de konuşmaya katıldı: Ama insanın gönlü bir yana, evlilik başka iş. Önce aileyi bir sorup soruşturalım. Kızın kendisini de iyi tanımak lazım. Birbirlerini seviyorlar diye hemen karar vermek doğru olmaz. Sonuçta bu, ömür boyu sürecek bir mesele.

Vedat başını salladı. Haklısın ana. Ben de zaten siz bilmeden bir iş yapmak istemiyorum. Gönlüm Necla’da ama sizin de gönlünüz olsun isterim. Siz razı olmazsanız benim de içime sinmez, dedi.

Nevzat, oğlunun yüzüne uzun uzun baktı. Sonra sanki bazı şeyleri şimdi daha iyi anlamış gibi hafifçe gülümsedi. Demek o köye gittiğimizde akşamları biraz dolaşmalarının sebebi buydu, dedi.

Vedat mahcup bir şekilde gülümsedi. Evet baba, dedi.

Nevzat da hafifçe gülümsedi. Sonra çayından bir yudum aldı. Ben kızın babasını birkaç kez gördüm. Kötü bir adama benzemiyor. Ama yine de insan evladını düşünür. Anası babası kimdir, aileleri nasıldır, bir sorup soruşturalım. Sonra gider, kendileriyle konuşuruz.

Vedat’ın yüzü aydınlandı. Olur baba. Siz nasıl uygun görürseniz.

Annesi de: Önce bir annesine babasına haber gönderelim. Kısmetse, hayırlısıyla konuşulur, dedi.

Nevzat başını salladı. Öyle yaparız. Önce aileler bir konuşsun. Sonrası Allah kerim.

Emine, konuşulanları başından beri dikkatle dinliyordu. Dayanamayıp araya girdi: Yani gerçekten bana bir abla gelecek mi?

Herkes bir anda Emine’ye baktı ve gülümsedi.

Vedat kardeşinin başını okşadı. Bakalım Emine. Daha dur. Önce büyükler konuşacak.

Emine’nin yüzündeki sevinç yine de görülmeye değerdi.

O gece Vedat için her şey kesinleşmiş değildi belki ama artık önünde açık bir yol vardı. Babası karşı çıkmamış, annesi de gönlünü kırmadan önce aileyi tanımak istemişti.

Vedat, Necla’ya verdiği sözü düşünerek içinden geçirdi: “İnşallah bu iş hayırlısıyla olacak.”

Artık bekleyeceği şey, yalnızca ailelerin konuşacağı gündü.

Birkaç gün sonra Nevzat, köy muhtarlığından o köye telefon açtırdı. Orada eskiden beri tanıdığı, samimi olduğu bir arkadaşı vardı. Onu arayıp oğlunun gönül verdiği kızdan ve evlilik düşüncesinden söz etti. Kızın ailesinin bu konudaki düşüncesini öğrenmesini, fakat işi fazla büyütmeden, uygun bir dille soruşturmasını istedi.

Sen onları tanırsın. Bir yokla bakalım, kız tarafının gönlü var mı? Bizim oğlanın gönlü ciddi. Ama karşı taraf ne düşünüyor, onu da bilmek lazım, dedi.

Arkadaşı birkaç gün sonra yeniden haber gönderdi.

Konuyu açtım. Necla’nın babası, “Hayırlısı neyse o olsun. Hele bir gelsinler, yüz yüze görüşelim. Sonra konuşuruz,” demiş.

Nevzat bu haberi alınca içi rahatladı. Ailenin kapıyı tamamen kapatmadığı belliydi. Bundan sonrası yüz yüze konuşmaya kalmıştı.

Akşam eve geldiğinde haberi Vedat’a ve annesine anlattı.

Vedat’ın yüzü bir anda aydınlandı. Ne demişler baba?

 “Hayırlısı neyse o olur, hele bir gelsinler, görüşelim,” demişler.

Vedat bir an sustu. Sonra başını önüne eğip belli belirsiz gülümsedi. İçindeki heyecanı saklayamıyordu.

Annesi de: O zaman hazırlığımızı yapalım. Sabah erkenden çıkarız. Öğleye varmadan orada oluruz herhalde, dedi.

Nevzat: Öyle yapalım. Hem gidip aileyi de görmüş oluruz. Oturur, konuşuruz. Kısmetimizde varsa olur, dedi.

Vedat o gece sanki yerinde duramıyordu. Sabahın bir an önce olmasını istiyordu.

Akşam yemeğinden sonra hiç vakit kaybetmeden arabaya geçti. Günlerdir satış için arabada duran eşyaları tek tek indirmeye başladı. İplikleri, düğmeleri, küçük ev eşyalarını ve diğer malzemeleri dikkatlice topladı. Hepsini evde boşalttıkları bir odaya düzenli bir şekilde yığdı.

Sonra arabayı gözden geçirdi. Koşumlarını kontrol etti, atın yemini ve suyunu hazırladı. Sabah yola çıktıklarında herhangi bir aksilik yaşamak istemiyordu.

O gece herkes erkenden yatmaya çalıştı. Fakat Vedat’ın gözlerine uyku girmedi. Necla’nın yüzü gözlerinin önünden gitmiyordu. Birkaç gün önce penceresinin önünde ona söylediklerini düşündü.

“Bu hafta annemle babamla konuşacağım. Seni istemeye geleceğiz.”

Şimdi o sözün gerçekleşmesine yalnızca bir gece kalmıştı.

Sabah daha gün ağarmadan kalktılar. Anneleri Emine’yi yakın akrabalarından birine emanet etti. Emine, abisinin ve anne babasının nereye gittiklerini biliyor, onları uğurlarken yüzündeki heyecanı saklayamıyordu.

Abi, ablamı getirmeyi unutma, diye seslendi.

Vedat gülümseyerek: Bakalım küçük hanım. Önce bir gidip konuşalım, dedi.

Sonra at arabasına bindiler. Nevzat öne oturdu, annesi yanına geçti. Vedat da dizginleri eline aldı.

Gün yeni ağarıyordu.

Köy daha tam uyanmadan yola çıktılar.

Vedat atı her zamankinden biraz daha hızlı sürüyordu. Bir an önce köye varmak, Necla’nın evine ulaşmak ve ailelerin karşısına oturmak istiyordu. Annesi birkaç kez: Oğlum, biraz yavaş sür. Atı da fazla yorma, diye uyardı.

Vedat dizginleri biraz gevşetiyor, birkaç dakika sonra yine hızlanıyordu.

Öğleden sonra orada olalım ana. Hem fazla beklemeyelim, diyordu.

Yol boyunca içindeki heyecan giderek arttı. Tepeler, tarlalar ve geride bıraktıkları köyler birer birer gözden kaybolurken Vedat’ın gözü sürekli ilerideydi.

İstediği gibi oldu.

Öğleden sonra köyün evleri uzaktan görünmeye başladı.

Vedat’ın kalbi hızla çarpmaya başladı.

Artık Necla’nın köyüne gelmişlerdi.

Şimdi sıra, gönül verdikleri iki gencin kaderini belirleyecek o konuşmaya gelmişti.

Köyün girişine geldiklerinde Nevzat, oğlunun heyecanını daha fazla bekletmeden arabayı kahvenin önünde durdurmasını istedi. Sonra daha önce telefonla konuştuğu ve kendisine yardımcı olan arkadaşını çağırdı.

Sen de bizimle gel. Hem aileyi tanıyorsun hem de yabancılık çekmeyiz, dedi.

Nevzat’ın arkadaşı memnuniyetle kabul etti. Birlikte Necla’nın babasının evine doğru yola çıktılar.

Vedat da kahvenin önünde arabayı uygun bir yere çekti. Babası ona dönerek: Sen burada bekle oğlum. Biz konuşup geliriz, dedi.

Vedat başını salladı. Tamam baba.

Annesi de oğluna bakıp gülümsedi. Merak etme. İnşallah güzel haberle döneriz.

Nevzat, eşi ve arkadaşıyla birlikte Necla’nın evine doğru yürürken Vedat onların arkasından bir süre baktı. Sonra kahvenin önündeki çardakta bir köşeye oturdu.

Ama oturduğu yerde oturamadı.

Bir çay söyledi. Çay geldi, birkaç yudum aldı fakat tadını bile anlamadı. Gözleri sürekli yoldaydı. 

Kahvedekiler kendi aralarında sohbet ediyor, tavla oynuyor, çaylarını içiyorlardı. Vedat ise hiçbirine kulak vermiyordu.

Aklında yalnızca tek bir soru vardı: “Ne diyecekler?”

Bir süre sonra dayanamayarak çardaktan dışarı çıktı. Arabanın yanına gidip geldi. Sonra yeniden kahveye girdi. Dakikalar geçmek bilmiyordu.

Oysa babası ve annesi Necla’nın evinde oturmuş, aileyle konuşuyorlardı.

Nevzat, söze fazla dolandırmadan başladı: Biz bugün oğlumuz Vedat için geldik. Oğlumuz kızınızı seviyor. Kızınızın da gönlü varsa, biz de aile olarak uygun gördük. Allah’ın izniyle kızınızı oğlumuza istiyoruz.

Necla’nın babası bir süre sessiz kaldı. Karşısındaki insanları dikkatlice süzdü. Daha önce köyde birkaç kez gördüğü Nevzat’ı tanıyordu. Yanında getirdiği arkadaşı da kendileri hakkında güzel sözler söylüyordu.

Sonunda: Biz de çocukların gönlüne karşı çıkmak istemeyiz. Allah hayırlısını versin. Kızımızın da gönlü varsa, bizim için de uygundur, dedi.

Necla’nın annesi de söze katıldı. Kızımızın gönlü var. İnşallah birbirlerine iyi eş olurlar.

Bu sözlerin ardından evin içinde tatlı bir sessizlik oldu. Artık iki ailenin de gönlü bir olmuştu.

Nevzat’ın yüzünde büyük bir memnuniyet belirdi. O zaman Allah tamamına erdirsin, dedi.

Bir süre daha oturup düğün, nişan ve yapılacak hazırlıklar hakkında konuştular. Sonra vedalaşıp evden çıktılar.

Vedat kahvenin önündeki arabaya yakın bir yerde bekliyordu. Onları uzaktan gördüğü anda yerinden kalktı.

Annesi ile babasının yüzlerine bakmaya çalışıyor, bir şey anlayabilmek için gözlerini onlardan ayıramıyordu.

Nevzat daha yanına gelmeden gülümsedi. Oğlum...

Vedat’ın yüreği ağzına geldi. Ne oldu baba?

Nevzat oğlunun omzuna elini koydu. Hayırlı olsun. Kız tarafı razı.

Vedat bir an konuşamadı.

Sanki bütün köyün sesi bir anda kesilmişti. Sonra yüzünde kocaman bir gülümseme belirdi. Gerçekten mi baba?

Gerçekten. Necla’nın da gönlü varmış. Allah hayırlı etsin.

Vedat’ın gözleri doldu. Annesine sarıldı, ardından babasının elini öptü.

Sağ olun. Allah sizden razı olsun.

O gün köyden ayrılırken Vedat’ın içindeki sevinç yollara sığmıyordu. Arabayı sürerken yüzünde sürekli bir gülümseme vardı.

Necla da o akşam evlerinde müjdeli haberi öğrenmişti.

Artık ikisinin de önünde beklemek zorunda oldukları uzun yollar yoktu.

Aradan fazla zaman geçmeden iki aile yeniden bir araya geldi. Küçük ama samimi bir toplantıyla gençlerin sözü kesildi. Kahveler içildi, tatlılar yenildi. Büyüklerin hayır duaları alındı.

Vedat ile Necla yan yana oturduklarında birbirlerine bakıp utangaçça gülümsediler.

Onların gözlerinde artık gizli buluşmaların heyecanından başka, kurulacak yuvanın umudu da vardı.

Sözden birkaç hafta sonra nişan hazırlıkları başladı. Aileler ellerinden geldiğince hazırlıklarını yaptılar. Köyde nişan günü geldiğinde evin önü kadınların, çocukların ve gençlerin hareketliliğiyle doldu.

Necla nişan elbisesini giydiğinde annesi gözyaşlarını tutamadı. Allah yüzünü güldürsün kızım. İnşallah bir ömür mutlu olursun, dedi.

Vedat ise Necla’yı gördüğünde bir an ne diyeceğini bilemedi.

Artık o, geceleri gizlice penceresinin önüne geldiği sevdiği kız değil; ailesinin de kabul ettiği, hayatını birlikte geçirmek istediği kadındı.

Nişan yüzükleri takıldı. Büyüklerin elleri öpüldü. Davul zurna eşliğinde gençler oynadı, kadınlar halay çekti.

Nişandan sonra düğün hazırlıkları başladı.

İki ailenin de evinde günlerce telaş vardı. Bir yandan çeyizler hazırlanıyor, bir yandan eksikler tamamlanıyordu. Köyde düğün haberi duyuldukça herkes yapılacak hazırlıklara elinden geldiğince yardım ediyordu.

Nihayet düğün günü geldi.

Köy, sabahın erken saatlerinden itibaren hareketlenmişti. Kadınlar yemek hazırlıyor, gençler düğün yerini düzenliyor, çocuklar bir oraya bir buraya koşturuyordu.

Necla gelinliğini giydiğinde aynanın karşısında bir süre kendisine baktı. Sonra gözleri doldu. Daha birkaç ay önce geceleri penceresinin önünde Vedat’ı bekleyen genç kız, şimdi onunla aynı hayatı paylaşacağı günün eşiğindeydi.

Vedat da düğün telaşının içinde bir an olsun yerinde duramıyordu.

Akşam olduğunda davulun sesi köyün her tarafına yayıldı. Gençler halay çekiyor, yaşlılar bir kenardan onları izleyerek gülümsüyordu. Dostlar, akrabalar, komşular hep birlikte bu mutlu güne ortak olmuşlardı.

Emine ise yengesinin yanından bir türlü ayrılmıyordu. Abla... Abla... diye seslenerek Necla’nın etrafında dönüp duruyor, düğün boyunca elini bırakmıyordu. Necla da küçük görümcesini çok sevmişti. Aralarında daha ilk günden sıcak, samimi bir bağ kurulmuştu. Emine’nin bitmek bilmeyen heyecanı Necla’yı da güldürüyor, ikisi birbirine bakıp duruyordu.

Gecenin sonunda kalabalık yavaş yavaş dağıldı. Köyün sokakları sessizliğe bürünürken Vedat ile Necla bir süre yan yana kaldılar.

Yıllar önce bir çerçi arabasının ve köy yollarının arasında başlayan hikâyeleri, şimdi bambaşka bir başlangıca dönüşüyordu.

O gece köyün üzerinde yıldızlar parlıyordu.

Mevsim dönmüş, sonbaharın ardından kış gelmişti. Yolları ve dağları kar kaplamış, köyün çevresi bembeyaz bir örtüye bürünmüştü. Artık Vedat ile babası köylere çıkamıyor, çerçi arabasını ahırın yanında bekletip günlerini evde geçiriyorlardı.

Vedat bir yandan bu durumdan memnundu. Necla ile aynı çatı altında, onunla birlikte geçirdiği günlerin tadını çıkarıyordu. Fakat içinin bir köşesinde büyüyen bir endişe de vardı.

Çünkü kış boyunca satış yapamayacaklardı.

Yaz boyunca kazandıkları parayı yavaş yavaş harcıyorlar, ellerindeki para azaldıkça Vedat’ın kaygısı artıyordu. Artık yalnızca kendisini ve babasını değil, Necla’yı da düşünmek zorundaydı.

Üstelik babasının rahatsızlığı da giderek ağırlaşmıştı. Eskisi gibi dışarı çıkamıyor, günlerinin çoğunu evde geçiriyordu. Çerçi arabasını hazırlayıp yollara düşecek gücü artık yoktu.

Vedat bazen geceleri uzun uzun düşünüyor, uykuya dalmadan önce aynı sorunun etrafında dönüp duruyordu:

“Bahar geldiğinde ne yapacağız?”

Birkaç ay sonra havalar ısınacak, yollar açılacak ve köylere yeniden gitme zamanı gelecekti. Fakat babası iyileşmezse bu kez yollara tek başına çıkması gerekecekti.

Bu düşünce onu daha da sıkıntıya sokuyordu.

Evdekiler de Vedat’ın son zamanlarda sessizleştiğini fark etmişlerdi. Eskisi gibi konuşmuyor, çoğu zaman dalıp gidiyor, kendisine sorulan sorulara bile birkaç saniye sonra cevap veriyordu.

Bir akşam babası onu karşısına aldı. Oğlum, senin bir sıkıntın var. Birkaç gündür seni düşünüp dururken görüyorum. Söyle bakalım, nedir seni böyle düşündüren?

Vedat önce sustu. Sonra içindekileri babasına anlatmaya başladı. Baba, bahar geldiğinde ne yapacağız? Senin rahatsızlığın ortada. Yeniden köylere çıkmamız gerekecek ama sen benimle gelemezsen ben ne yapacağım? Tek başıma o kadar yolu nasıl gideceğim? Hem artık Necla da var. Evimizin geçimi var. Kışın kazandığımız para da yavaş yavaş tükeniyor.

Babası oğlunu sessizce dinledi.

Vedat sözlerini sürdürdü: Böyle devam edemeyiz baba. Birkaç ay sonra yine yollara çıkacağım ama sen gelemeyeceksen işimiz zor.

Bir süre sessizlik oldu.

Tam o sırada Necla söze girdi. Seninle ben gelirim.

Vedat şaşkınlıkla Necla’ya baktı. Sen mi?

Evet. Neden olmasın? İkimiz birlikte köy köy dolaşırız. Sen arabayı sürersin, ben de satışta sana yardım ederim. Ekmek paramızı çıkarırız.

Vedat başını salladı. Olmaz Necla. Bu iş öyle kolay değil. Kışın evde oturup yazın köy köy dolaşmakla bu iş artık böyle devam etmez. Bir şeyler yapmamız lazım. Hem senin de sürekli yollarda olmanı istemiyorum.

Necla sakin bir şekilde: Ben senin eşinim. Sen nereye gidersen ben de oraya gelirim. Birlikte çalışırsak üstesinden geliriz, dedi.

Babası ikisinin konuşmasını dinledikten sonra: Hele o günler gelsin. Bahar gelsin, yollar açılsın. O zaman bir çaresine bakarız. Şimdiden kendinizi sıkmayın, dedi.

Konuşma böylece kapandı.

Fakat Vedat’ın içindeki soru işaretleri bitmemişti.

O gece odalarına çekildiklerinde bir süre sessiz kaldılar. Sonra Vedat, Necla’ya dönüp: Az önce söylediklerin gerçekten ciddi miydi? Benimle köylere gelmek konusunda?

Necla hiç tereddüt etmeden cevap verdi: Elbette ciddiydim. Seninle birlikte köy köy dolaşırım. Sen satış yaparsın, ben de sana yardım ederim. İkimiz birden çalışır, ekmek paramızı çıkarırız. Hem ben senin yanındayken korkmam.

Vedat, Necla’nın yüzüne baktı. Onun bu kadar kararlı olması içindeki sıkıntıyı biraz olsun hafifletmişti.

Ama zor olacak.

Necla gülümsedi. Zor olursa birlikte zorlanırız.

Vedat’ın yüzünde ilk kez uzun zamandır görülen bir tebessüm belirdi.

Günler geçti. Kış yavaş yavaş geride kaldı. Karlar erimeye, yollar çamurdan kurtulmaya, tepelerdeki toprak yeniden görünmeye başladı. Baharın ilk günleriyle birlikte köyün havası da değişti.

Çerçi arabasının yeniden hazırlanma zamanı gelmişti. Vedat günler öncesinden arabayı elden geçirdi. Eşyaları yerleştirdi, eksikleri tamamladı, atın koşumlarını kontrol etti.

Fakat bu kez bir şey farklıydı. Babası artık onunla gelemeyecekti. Rahatsızlığı izin vermiyordu.

Nevzat oğluna bakıp: Ben bu yıl seninle gelemeyeceğim oğlum. Senin yanında Necla var. Madem o da gelmek istiyor, birlikte gidin. Allah yardımcınız olsun, dedi.

Vedat babasının sözleri karşısında başını salladı.

Necla da hazırlıklarını yapmıştı. Artık çerçi arabasının yanında iki kişi olacaktı. Ama Vedat’ın içinde hâlâ bir huzursuzluk vardı. Çünkü yollara çıkmak, yalnızca eski düzenlerini sürdürmek anlamına gelmiyordu.

Yeni bir hayat kurmuşlardı. Ve bu hayatı sürdürebilmek için artık yalnızca satış yapmak yetmeyecekti. Vedat bunun farkındaydı.

Baharın ilk yolculuğuna çıkarken aklında tek bir düşünce vardı: Ne pahasına olursa olsun, Necla ile birlikte kendi düzenlerini kurmalıydılar.

Birkaç gün sonra köye döndüklerinde ikisi de oldukça yorgundu. Günlerdir yollarda olmak, köy köy dolaşmak, mal satmak ikisini de yormuştu. Akşam yemeğinden sonra babası, Vedat’ı karşısına alıp bir süre sessizce oturdu. Sonra, sanki uzun zamandır düşündüğü bir konuyu açacakmış gibi söze girdi: Gurbetten Mehmet geldi. Babasından kalan bağı, bahçeyi satıyormuş. Hani sen bir zamanlar diyordun ya… “Bizim de bir bağımız, bahçemiz olsa; ekip biçsek, ekmeğimizi oradan çıkarsak” diye.

Vedat bir anda başını kaldırdı. Babasının söyledikleri, içinde uzun zamandır taşıdığı bir düşünceyi yeniden canlandırmıştı.

Gerçekten mi baba? Bahçeyi satacak mı?

Öyle diyorlar. Daha kesin bir şey yok ama öyle olmasa niye çıkıp gelsin.

Vedat’ın yüzüne belli belirsiz bir sevinç yayıldı. Kendi toprağının olması, her yıl yollara düşmek zorunda kalmadan ailesinin geçimini sağlayabilmek… Bunlar onun için uzun zamandır kurduğu bir hayaldi. Fakat hemen ardından yüzündeki sevinç yerini düşünceli bir ifadeye bıraktı.

İyi de baba, biz o bahçeyi nasıl alacağız? Bizim elimizde o kadar para yok ki…

Babası bir süre sustu. Onu da düşünürüz oğlum. Her işin bir çaresi vardır. Yeter ki gönlümüz olsun.

O gece uzun uzun konuştular. Necla da yanlarına oturmuş, söylenenleri dikkatle dinliyordu. Bir yandan bahçenin nasıl bir yer olduğunu, ne kadar para gerektiğini konuşuyor, bir yandan da bu işin altından nasıl kalkabileceklerini hesaplıyorlardı.

Bir süre sessiz kalan Necla, sanki aklına yeni gelmiş gibi söze karıştı: Benim düğünde takılan altınlarım var.

Vedat ona baktı. Necla, o altınlar…

Necla sözünü tamamlamasına fırsat vermeden devam etti: Onları veririm. Yetmezse bankadan da kredi çekeriz. Yavaş yavaş öderiz. Sen zaten yıllardır yollarda çalışıyorsun. Bundan sonra kendi toprağımız için çalışırız.

Vedat bir şey söylemeden Necla’ya baktı. Necla’nın gözlerinde kararlı bir ifade vardı. Arabadaki malları da ne yapacağımızı düşünürüz, dedi 

Necla. Kasabada mal aldığın yer var ya… Malları oraya devredersin. Böylece elimizdeki sermayenin bir kısmını da çıkarırız.

Vedat ile babası birbirlerine baktılar. Necla’nın söyledikleri ilk bakışta zor görünse de üzerinde düşündükçe bir yol bulunabileceği anlaşılıyordu.

Belki olur, dedi babası ağır ağır. Biraz borca gireriz ama kendi toprağımız olur. Bundan sonra ekip biçer, geçimimizi oradan sağlarız.

Vedat hâlâ düşünüyordu. Sonra Necla’ya dönüp: Ama o altınlar senin. Onları nasıl…

Necla gülümsedi. Sonra yerine koyarsın.

Ya koyamazsam?

Necla’nın yüzündeki gülümseme kaybolmadı. O zaman da beraber çalışır, beraber kazanırız. Senin paran, benim param diye ayıracak değiliz ya. Biz artık bir aileyiz.

Bu sözler Vedat’ın içine işledi. Bir süre konuşamadı.

Yıllardır babasıyla birlikte at arabasının peşinde, köyden köye dolaşmış; kazandıklarıyla evlerini geçindirmişlerdi. Şimdi ise önlerinde başka bir yol açılıyordu. Belki yine zorlukları olacaktı, belki borçlanacaklardı. Ama kendi bağları, kendi bahçeleri olacak; sabah kalktıklarında nereye gideceklerini değil, kendi toprağına ne ekeceklerini düşüneceklerdi.

O gece kararlarını hemen vermediler. Bahçeyi görmeleri, Mehmet’le konuşmaları ve istenen parayı öğrenmeleri gerekiyordu. Ama ilk kez, yıllardır aradıkları çıkış yolunun karşılarına çıktığını hissediyorlardı.

Vedat, Necla’ya bakarak içinden geçirdi: “Belki de artık yolun sonu değil, yeni bir yolun başlangıcıydı.”

Ertesi gün Vedat, babası ve Necla ile birlikte Mehmet’in misafir kaldığı eve gittiler. Ev sahibi ve Mehmet onları görünce buyur etti. Bir süre hâl hatır sorduktan sonra konu ister istemez bağa ve bahçeye geldi.

Mehmet, babasından kalan bahçeyi satmaya kesin karar verdiğini söyledi. Gurbette çalışıyor, artık köyde kalmadığı için toprağıyla ilgilenemiyordu. Ben bu bahçeyi satıp elimdeki parayı başka bir işte değerlendireceğim, dedi. Siz de almak istiyorsanız, oturup konuşalım.

Vedat ile babası bahçeyi daha önce uzaktan görmüşlerdi ama bu kez birlikte gidip yerinde incelediler. Bahçenin toprağı verimliydi. Suyu vardı, köye de çok uzak değildi. Etrafına baktıkça Vedat’ın içindeki heyecan biraz daha arttı. Baba, burası bizim için çok uygun, dedi.

Babası başını salladı. Toprağı iyi. Emeğini verirsen karşılığını alırsın.

Mehmet istediği fiyatı söyledi. Vedat ile babası bir süre sessiz kaldılar. İstedikleri para ellerindeki birikimin üzerindeydi. Fakat bu fırsatı da kaçırmak istemiyorlardı.

Uzun süren bir pazarlığın ardından Mehmet de biraz fedakârlık yaptı. Siz yabancı değilsiniz. Bahçenin kıymetini bilecek insanlarsınız. Biraz da ben aşağıya ineyim, yeter ki işiniz görülsün, dedi.

Vedat ile babası yeniden hesap yaptılar. Yine de bir miktar paraya ihtiyaçları vardı.

Eve döndüklerinde Necla hiç tereddüt etmeden düğününde takılan altınlarını çıkardı. Sandığın içinden özenle sakladığı altınları bir bezin üzerine koydu.

Vedat altınlara bakıp: Necla, bunlar senin. Bunca zaman sakladığın, düğününde takılan altınlar. Hepsini vermen içime sinmiyor, dedi.

Necla sakin bir sesle karşılık verdi: Bunlar zaten bizim için saklanmadı mı? Şimdi ihtiyacımız var. Bahçeyi alırsak, bundan sonra kendi toprağımız olur. Yeri gelir çalışır, yeniden yerine koyarız.

Ertesi gün altınları bozdurdular. Ellerine geçen parayı bahçenin bedeline ayırdılar. Vedat da yıllardır at arabasında taşıdığı malları aldığı kasabadaki esnafa götürdü. Durumu anlattı. Uzun yıllardır alışveriş yaptığı için birbirlerini iyi tanıyorlardı.

Malları sana devredeyim. Ben artık köy köy dolaşmayacağım, dedi Vedat.

Esnaf önce şaşırdı. Ne oldu? Çerçiliği bırakıyor musun?

Vedat gülümseyerek: Artık kendi toprağımız olacak. Bundan sonra ekmeğimizi oradan çıkaracağız, dedi.

Malların hesabı yapıldı, borçlar kapatıldı ve kalan para da bahçenin alımında kullanılmak üzere ayrıldı.

Buna rağmen biraz daha paraya ihtiyaçları vardı. Vedat ile babası kasabadaki bankaya başvurdular. Gelirlerini, alacakları bahçeyi ve ödeme planlarını anlattılar. Uygun şartlarda, düşük faizli bir kredi bulmayı başardılar. Borçlanmak kolay değildi ama hesaplarını dikkatli yaptılar. Taksitleri zamanında ödeyebileceklerine inanıyorlardı.

Böylece günler süren hesapların, pazarlıkların ve hazırlıkların ardından nihayet o gün geldi.

Mehmet’le yeniden buluştular. Paranın tamamı ödendi. Gerekli işlemler yapıldı ve bahçe artık Vedat ile Necla’nın olmuştu.

Vedat, tapu işlerinin tamamlandığını öğrendiğinde elindeki kâğıda uzun uzun baktı. Sonra başını kaldırıp Necla’ya baktı.

Necla’nın gözleri dolmuştu. Artık bizim de toprağımız var, dedi.

Vedat gülümsedi.  Evet… Artık bizim de bir bağımız, bir bahçemiz var.

Babası da yanlarına geldi. Oğlunun omzuna elini koydu. Hayırlı olsun evlat. Yıllardır yollarda ekmek peşinde koştunuz. Bundan sonra kendi toprağınızın peşinde koşacaksınız.

Bundan sonra hayatları da değişti.

At arabasıyla köy köy dolaştıkları günler geride kaldı. Sabahları erkenden kalkıyor, Necla ile birlikte bahçenin yolunu tutuyorlardı. Bazen Vedat toprağı sürüyor, Necla arkasından ekilecek yerleri hazırlıyordu. Bazen birlikte fide dikiyor, bazen ellerine çapayı alıp saatlerce çalışıyorlardı.

Vedat için toprağa tohum atmak, yıllarca sattığı malları sepete doldurmaktan bambaşka bir duyguydu. Çünkü bu kez emek verdiği şey kendi toprağıydı.

Necla da çalışmaktan hiç yüksünmüyordu. Sabahın serinliğinde bahçeye vardıklarında yüzüne vuran rüzgâr, ellerine bulaşan toprak ve gün boyu süren yorgunluk ona mutluluk veriyordu.

Öğle vakti bir ağacın gölgesine oturup azıklarını çıkarıyor, birlikte yemek yiyorlardı. Sonra yeniden işlerinin başına dönüyorlardı.

Akşamları köye döndüklerinde yorgun oluyorlardı ama içlerinde başka türlü bir huzur vardı. Artık ertesi gün hangi köye gideceklerini, kaç mal satacaklarını, yol parasını nasıl çıkaracaklarını düşünmüyorlardı.

Kendi toprakları vardı. Kendi emekleri vardı. Ve birlikte kurdukları bir hayatları vardı.

Zaman geçtikçe bahçenin bereketi de kendini göstermeye başladı. Toprak canlandı, ekinler yeşerdi, ağaçlar çiçek açtı. Vedat ile Necla her geçen gün bahçelerine biraz daha bağlandılar.

Bir akşamüstü işlerini bitirip bahçenin kenarında yan yana oturdular. Güneş yavaş yavaş dağların arkasına çekilirken Necla, toprağa bakarak: İyi ki o gün altınları vermişim, dedi.

Vedat gülerek elini tuttu. İyi ki vermişsin.

Sonra ikisi de sessizce bahçelerine baktılar.

Yıllarca köy yollarında, at arabasının üzerinde geçen hayatlarının ardından şimdi kendi topraklarında yeni bir sayfa açmışlardı. Artık yollar onları çağırmıyordu. Onların yolu, kendi bahçelerinden geçiyordu.

Ve Vedat ile Necla, alın terleriyle suladıkları bu topraklarda, birlikte çalışmanın, birlikte üretmenin ve aynı sofraya yorgun ama huzurlu oturmanın mutluluğuyla yeni hayatlarına adım atmışlardı.

 

 

Yorum yazın

Yorum yazmalısınız
İsim yazmalısınız
Doğru bir email yazmalısınız
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmayacaktır.

İrfan BAŞARANOĞLU yazıları

Çok okunanlar