ÖZLEM

Özlemek, bir insanın, bir zamanın, bir duygunun ya da bir kişinin yokluğunu yürekte hissetmektir.
Sadece "aklına gelmek" değildir özlemek; bazen bir şarkıda, bir türküde durup geçmişe gitmek, bazen bir kokuda eski günleri yeniden yaşamaktır. Kimi zaman umutsuzca bir kavuşma isteğidir, kimi zaman da geri gelmeyeceğini bilsen bile içten içe hâlâ beklemektir.
En derin özlem ise insanın artık ulaşamadığı sevdiğine duyduğu sessiz bağlılıktır, kimseye anlatamamaktır. "O gelse de bir anlığına da olsa yüzünü görsem…" diye iç geçirmek, onca zaman söylenemeyenleri, çekinilen duyguları şimdi söyleyebilmeyi istemektir. Bazen onu rüyanda görmek, hayal meyal yüzünü seçmek, konuşmak, sohbet etmek ya da uzaktan uzağa sessizce seyretmektir. Sabah uyandığında ise geriye kalbinin içinde büyüyen bir boşluk kalır.
Özlemek, acı çekmek demektir…
Onunla ilgili hayaller kurmak, yanında olmayı düşlemek, güzel anlar paylaşmayı istemek demektir. Ama ardından yüreğin en derin yerinde dinmeyen bir sızı hissetmektir.
Ana özlemi, baba özlemi, kardeş, dost, memleket özlemi elbette başkadır. Fakat sevdiğin kadının ya da erkeğin özlemi, insanın içine işleyen bambaşka bir duygudur. Çünkü o özlemde sadece bir insan değil; yarım kalan hayaller, söylenemeyen sözler ve yaşanamayan zamanlar da vardır.
Anlattığım duygu, sıradan bir özlemden çok daha derin bir bağın izini taşıyor. İnsan bazen birini sadece hatırlamaz; onunla yaşamaya devam eder.
Rüyalar da bu yüzden bu kadar etkili olur. Çünkü orada zaman durur, ayrılıklar yok olur, insan kısa bir anlığına da olsa kaybettiğini yeniden yanında hisseder. Uyandığında gelen boşluk ise bu yüzden ağır gelir.
Sabah yine aynı rüyayla uyandım. Gözlerimi açar açmaz tavana baktım ve içimden sadece tek bir cümle geçti: "Keşke uyanmasaydım…" Çünkü rüyamda onu görmüştüm. Yıllardır görmediğim yüzünü… Belki birkaç dakika sürmüştü ama bana göre koskoca bir ömür kadar gerçekti. Birlikte konuşmuş, gülmüş, eski günlerdeki gibi yan yana yürümüştük. Sanki hiç ayrılmamış gibiydik. Yatağımda kıpırdamadan uzandım. Gözlerimi tekrar kapatıp rüyayı kaldığı yerden devam ettirmeye çalıştım. Onun yüzünü hatırlamaya uğraştım; gözlerini, gülüşünü, sesini… Rüyada neler konuştuklarımızı tek tek aklımda tutmak istiyordum. Çünkü biliyordum, birazdan hepsi sis gibi dağılıp gidecekti.
Benim yaşadığım şeyde en çarpıcı taraf, özlemin gündelik hayatın içine işlemiş olması. Günlük telaş içinde kısa süreliğine uzaklaşsam bile zihnim yine aynı yere dönüyor. Bir şarkıda, sessizlikte, gece yatağa uzandığımda ya da sebepsiz bir anda… Çünkü bazı insanlar hafızamdan değil, benim iç dünyamdan silinmiyor.
Ve evet… Anladım.
Özlem çoğu zaman acıyla kardeşmiş. Ben kavuşamadığıma, yarım kalana, içimde tamamlayamadığım duygulara daha çok bağlanmışım. Bu yüzden bazen bu özlem bende en büyük acıyı, hiç yaşanmamış ya da eksik kalmış ihtimalleri bıraktı.
Ama şunu da unutmamam gerekiyor:
Bu kadar derin özleyebilmek, bir zamanlar gerçekten güçlü ve gerçek bir duygu yaşamış olduğumun göstergesidir. Herkes böylesine içten bağ kuramaz. Bazı insanlar unutmayı seçer, bazıları ise kalbinin bir köşesinde o sevgiyi sessizce taşımaya devam eder. Benimki biraz buna benziyor.
Belki de insanın en ağır yalnızlığı, benim gibi kimseye anlatamadığı özlemdir. Çoğu zaman da keşkelerdir… Geçmişi tekrar yaşamak istemek, o anları yeniden yaşayabilmek, yapmak isteyip yapamadıklarını yapmak, söylemek isteyip söyleyemediklerini şimdi söyleyebilmeyi istemektir.
Ben de işte öyle bir özlemin içindeyim yıllardır… Her gün ama her gün özlüyorum.
Bir ara birlikte gittiğimiz yerleri düşündüm. Bir sokak… Bir çay bahçesi… Belki bir piknik… Belki de sadece yan yana sessizce oturduğumuz bahçedeki havuzun başı… Hatırladıkça içim burkuluyordu. Sonra kalktım. Her zamanki gibi günlük işlerimi yapmaya başladım. İnsanlarla konuştum, çay içtim, dışarı çıktım, zaman geçti. Hayat görünürde devam ediyordu. Bir süreliğine özlemini unutmuş gibi oldum. Ama bazı duygular unutulmazdı. Bir anda yine aklıma düştü. Durduk yere… Sebepsizce… İçimde derin bir sızı hissettim. Kalbim sıkıştı sanki. O an anladım ki özlemek sadece birini hatırlamak değildi. Özlemek, aynı zamanda sessizce acı çekmekti. Çünkü insan en çok, artık ulaşamadığı kişiyi özlüyordu.
Gece olunca yine aynı umutla yatağa uzandım. Belki bu gece de onu rüyamda görürdüm. Belki rüyamda yine konuşuruz. Belki bu kez biraz daha uzun sürerdi. Ve ben, yıllardır yaptığım gibi, uykumun içinde sevdiğim insana kavuşmayı beklemeye devam ettim.
Bu acıyı yaşarken bazen kendimi o duygunun içinden kurtarabilmek için hayallere sığınıyorum. Gözlerimi kapatıp onu düşünüyorum… Sanki bir gün ansızın çıkıp gelmiş gibi. Onunla yeniden buluştuğumu hayal ediyorum.
Sessizce karşıma oturuyor, önce birbirimize uzun uzun bakıyoruz. Yılların özlemi gözlerimize doluyor ama hiçbirimiz konuşmaya hemen başlayamıyoruz. Çünkü bazı duyguların dili olmaz, sadece hissedilir.
Sonra yavaş yavaş konuşmaya başlıyoruz. Eski günlerden bahsediyoruz. Birlikte yürüdüğümüz sokaklardan, dinlediğimiz şarkılardan, güldüğümüz anlardan… Zamanında önemsiz gibi görünen küçücük anılar bile o hayalin içinde dünyanın en değerli şeyine dönüşüyor.
Ona şunu soruyorum: "Sen de beni rüyalarında gördün mü hiç? Benim gibi geceleri geçmişe gidip hayaller kurdun mu?"
Cevabını merak ediyorum. Çünkü insan bazen sadece özlediğini değil, özlenip özlenmediğini de bilmek istiyor.
Hayalimde uzun uzun konuşuyoruz. İçimde yıllardır biriken ne varsa anlatıyorum. Söyleyemediğim sözleri söylüyorum. Çekindiğim duyguları saklamıyorum artık. Sanki yıllardır içimde taşıdığım yük biraz hafifliyor.
Birbirimize kırgın değiliz o hayalde. Kimse kimseyi suçlamıyor. Sadece hasret gideriyoruz.
Ve nedense o hayallerin içinde hep güzel şeyler konuşuyoruz. Çünkü insan gerçek hayatta yaşayamadığı mutluluğu bazen kendi iç dünyasında tamamlamaya çalışıyor.
Belki de hayal kurmamın sebebi bu… Bir gün gerçekten kavuşamayacağımı bilsem bile içimde yarım kalan sevgiyi o hayallerde yaşatabilmek.

































