DERYA

Derya sabah erkenden kalkmıştı. Bir gece önce yıkadığı beyaz gömleğini ve okul formasını, kahvaltı hazırlanmadan önce özenle ütülemeye koyuldu. Amcasının köşkünde hizmetçiler vardı; isterse bütün bu işleri onlar da yapabilirdi. Ama Derya, çocukluğundan beri kendi işini kendi görmeye alıştırılmıştı. Kimseye yük olmamayı, elinden geleni önce kendisinin yapmasını yengesi her fırsatta söylerdi.
Amcası Uşak'ın sayılı zenginlerinden biriydi. Halı ve battaniye fabrikalarının sahibiydi. Geniş bahçeli gösterişli köşkte amcası, yengesi ve oğulları Hakan ile birlikte yaşıyorlardı. Fakat Derya, o görkemli evin içinde kendisini hiçbir zaman ailenin gerçek bir ferdi gibi hissedememişti. Sanki geçici olarak sığınmış bir misafirdi; varlığı çoğu zaman yok sayılırdı.
Yengesi ona karşı hiçbir zaman içten davranmamıştı. Yüzünde sıcak bir tebessüm görmek neredeyse imkânsızdı. Her fırsatta onu küçümseyen sözler söyler, yaptığı en küçük hatayı bile büyütürdü. Hakan ise babasının servetiyle şımarmış, sorumluluk duygusundan uzak bir gençti. Liseyi iki yıl önce güçlükle bitirmiş, o günden sonra da çalışmayı hiç düşünmemişti. Babasının hediye ettiği spor arabasıyla sabah evden çıkar, arkadaşlarıyla eğlenir, gece yarısını çoktan geçmeden eve dönmezdi. Aynı çatı altında yaşamalarına rağmen Derya'ya karşı adeta görünmez biriymiş gibi davranırdı.
Derya'nın hayatı ise küçük yaşta yaşadığı büyük acıyla değişmişti. Henüz küçük bir çocukken annesi ve babası geçirdikleri elim bir trafik kazasında yaşamlarını yitirmişlerdi. Kardeşinin emanetini sahipsiz bırakmak istemeyen amcası, onu yanına alıp büyütmüştü. Elbette bunun için minnettardı. Ancak amcası, yengesine göre daha anlayışlı ve merhametli olsa da hiçbir zaman ona bir baba sıcaklığıyla yaklaşamamıştı. Aralarında saygıya dayalı bir bağ vardı ama sevgi çoğu zaman mesafeli kalmıştı.
Kahvaltı sofrasında sessizlik hâkimdi. Amcası gazeteye göz gezdiriyor, yengesi çayını yudumluyor, Derya ise söyleyeceklerini nasıl dile getireceğini düşünüyordu. Cesaretini toplayarak başını kaldırdı.
"Bugün mezuniyet törenimiz var," dedi heyecanla. "Siz de gelir misiniz? Yanımda olmanızı çok isterim."
Amcası gazeteyi masaya bırakarak kısa bir iç çekti. "Kızım, fabrikada bugün çok önemli toplantılarım var. Gerçekten gelebilmeyi isterdim ama mümkün görünmüyor."
Yengesi ise hiç düşünmeden söze girdi. "Benim de arkadaşlarımla haftalardır planladığımız bir toplantı var. Son anda iptal etmem doğru olmaz."
Derya, son bir umutla Hakan'ı düşündü. Fakat ona sormasına bile gerek yoktu. Hakan her zamanki gibi öğlene doğru uyanacak, kendisi için yeniden hazırlanan kahvaltısını yapacak, ardından arkadaşlarının yanına gidip gece yarısına kadar ortalarda görünmeyecekti.
Genç kızın yüzündeki umut yavaş yavaş silindi. Bugün onun lise hayatının son günüydü. Üstelik okulunu birincilikle bitirmiş, öğretmenlerinin gurur duyduğu örnek bir öğrenci olmuştu. Hayatının en anlamlı günlerinden birinde, en yakınında olması gereken insanların yanında olmasını istemişti. Fakat yine yalnız kalıyordu.
İçinden derin bir hüzün geçti. Annesiyle babası yaşasaydı, o salonda en ön sırada otururlar, kızlarının adını gururla alkışlarlardı. Annesinin gözleri mutluluktan dolacak, babası ise omzuna sarılarak, "Seninle gurur duyuyoruz kızım." diyecekti.
Derya, bu hayalin hiçbir zaman gerçekleşmeyeceğini biliyordu. Yine de içindeki o derin özlem, mezuniyet sevincinin önüne geçiyor; kalbinin en sessiz köşesinde anne ve babasının eksikliğini her zamankinden daha fazla hissettiriyordu.
Mezuniyet töreninde, okul müdürünün elinden diplomasını, üstün başarı belgesini ve okul birinciliği plaketini alan Derya, büyük bir heyecan içindeydi. Salonu dolduran alkışlar arasında okul müdürü mikrofona yaklaşarak:
"Şimdi de okul birincimiz Derya'yı birkaç söz söylemek üzere kürsüye davet ediyorum." dedi.
Derya, elindeki plaketi göğsüne bastırarak yavaş adımlarla kürsüye çıktı. Karşısında kendisini dinleyen yüzlerce insan vardı. Bir an derin bir nefes aldı. Gözleri istemsizce salonu dolaştı. Belki son bir umutla amcasını, yengesini ya da Hakan'ı görebileceğini düşündü. Ancak beklediği gibi onların oturduğu hiçbir koltuk yoktu. Boşluğa kısa bir bakış attıktan sonra konuşmasına başladı.
"Sayın Müdürüm, değerli öğretmenlerim, sevgili arkadaşlarım ve kıymetli aileler...
Bugün burada bulunmak, okulumu birincilikle bitirmenin gururunu yaşamak benim için tarif edilmesi güç bir mutluluk. Bu başarı yalnızca bana ait değil. Bana emek veren, bilgi ve sevgileriyle yolumu aydınlatan bütün öğretmenlerimin eseridir. Her birine gönülden teşekkür ediyorum.
Küçük yaşta annemi ve babamı elim bir trafik kazasında kaybettim. Hayatımın en büyük eksikliği onların sevgisi ve sıcaklığı oldu. Bugün burada olsalardı, sanırım en çok onlar mutlu olur, benimle gurur duyarlardı. Ne yazık ki bu mutluluğu birlikte yaşayamadık."
Derya'nın sesi bir an titredi. Salonda derin bir sessizlik hâkim olmuştu. Gözlerinden süzülen yaşları belli etmemeye çalışarak sözlerine devam etti. "Onların yokluğunda bana sahip çıkan amcama ve yengeme de teşekkür etmek istiyorum. Bugün aramızda olamasalar da üzerimde emekleri vardır. Bana bir yuva açtılar. Kendilerine minnettarım."
Bir an durdu, salondaki arkadaşlarına baktı. "Sevgili arkadaşlarım... Bugün burada anne ve babalarıyla birlikte bu mutluluğu yaşayanlar çok şanslı. Belki bazen onların nasihatlerinden sıkılıyor, söylediklerini önemsemiyor olabilirsiniz. Ama inanın, hayatta insanın en büyük zenginliği ailesidir. Her zaman annenize sıkıca sarılın, babanızın elini tutun ve onları ne kadar çok sevdiğinizi söyleyin. Çünkü bazı duyguları ifade etmek için yarını beklemek, bazen çok geç olabilir."
Salondaki birçok veli gözyaşlarını tutamıyordu. Öğretmenler birbirlerine bakıyor, Derya'nın olgunluğuna hayran kalıyordu.
"Bugün burada aldığımız diplomalar aslında yeni bir hayatın başlangıcıdır. Umarım hepimiz dürüstlüğümüzden, çalışkanlığımızdan ve insanlığımızdan ödün vermeden hayallerimize ulaşırız. Mezun olan tüm arkadaşlarıma sağlık, mutluluk ve başarı dolu bir gelecek diliyorum.
Beni yetiştiren değerli öğretmenlerime, okul yöneticilerimize ve bugün sevincimizi paylaşan herkese sonsuz teşekkür ediyorum."
Derya konuşmasını tamamladığında salonda birkaç saniyelik derin bir sessizlik oluştu. Ardından alkışlar bir anda yükselmeye başladı. Öğretmenler, öğrenciler ve veliler ayağa kalkmış, uzun süre onu ayakta alkışlıyordu. Bazılarının gözlerinde yaş, bazılarının yüzünde ise gurur dolu bir tebessüm vardı.
Derya, hayatında ilk kez bu kadar büyük bir takdir görüyordu. O an, içinde taşıdığı yalnızlık duygusu birkaç dakika da olsa yerini tarifsiz bir mutluluğa bıraktı. Alkışların arasında gülümsedi. Sanki anne ve babası, görünmeyen bir yerden onu izliyor, başarısını sessizce kutluyorlardı. O an hissettiği gurur ve huzur, ömrü boyunca unutamayacağı en kıymetli anılarından biri olarak hafızasına kazındı.
Mezuniyet töreninden döndüğünde Derya'nın üzerinde hâlâ okul forması vardı. Yavaş adımlarla odasına çıktı, formasını çıkarıp dikkatlice askıya astı. Ardından diplomasını, üstün başarı belgesini ve okul birinciliği plaketini çalışma masasının üzerine özenle yerleştirdi. Bir süre sessizce onlara baktı. Yılların emeği, uykusuz geceleri ve çektiği sıkıntılar şimdi o masanın üzerinde duruyordu. İçinden, "Keşke annemle babam da bunları görebilseydi," diye geçirdi.
Derin bir nefes aldıktan sonra aşağı indi. Köşk her zamanki gibi sessizdi. Hizmetçilerden biri yanına yaklaşarak, "Hanımefendi ile beyefendi bu akşam yemeğine gelemeyeceklerini haber verdiler. İsterseniz size yemek hazırlayabiliriz," dedi.
Derya tebessüm ederek teşekkür etti. "Zahmet etmeyin. Ben kendime bir şeyler hazırlarım."
Mutfağa geçip buzdolabından birkaç malzeme çıkardı. Kendisine mütevazı bir akşam yemeği hazırladı. Sessizce yemeğini yedikten sonra bulaşıkları yıkadı ve yeniden odasına çıktı.
Masasının üzerindeki diploma ile plakete son bir kez baktı. Sonra onları dikkatlice kenara koyarak test kitaplarını, soru bankalarını ve notlarını önüne dizdi. Lise bitmişti. Artık önünde çok daha önemli bir hedef vardı. Üniversite sınavı...
Hayatının yönünü belirleyecek bu sınavı kazanmalı, kendi ayakları üzerinde durabileceği bir geleceğin kapısını açmalıydı. En büyük hayali hukuk fakültesinde okumak, iyi bir avukat olmak ve adaletin yanında yer almaktı. Belki de yıllardır içinde büyüttüğü yalnızlık ve haksızlık duygusu onu bu mesleğe yöneltiyordu.
Saatler ilerledikçe köşkün ışıkları birer birer söndü. Derya ise masasının başından kalkmadı. Gece yarısını çoktan geçmişti. Gözleri yorgunluktan kızarmış, omuzları tutulmuştu. Son testini de bitirdikten sonra kitaplarını kapattı, ertesi günün çalışma planını hazırladı ve yatağına uzanır uzanmaz derin bir uykuya daldı.
Sabah yine güneş doğmadan uyandı. Üzerini giyinip aşağı indiğinde kahvaltı hazırlıkları yeni tamamlanıyordu. Birkaç dakika sonra amcası ve yengesi de salona geldiler. Amcası her zamanki gibi masaya oturur oturmaz gazetesini açtı. Bir süre manşetlere göz gezdirdikten sonra başını kaldırmadan sordu:
"Diplomanı aldın mı? Nasıl geçti?"
"Aldım amca. Okulu birincilikle bitirdim."
Amcası gazeteyi biraz indirerek kısa bir bakış attı. "Aferin kızım. Hayırlı olsun." Sesinde bir tebriğin sıcaklığından çok, söylenmesi gereken bir cümlenin sıradanlığı vardı.
Bir yudum çay içtikten sonra tekrar sordu: "Peki şimdi ne yapmayı düşünüyorsun?"
Derya'nın gözleri ilk kez umutla parladı. "Üniversite sınavına hazırlanacağım amca. Hukuk fakültesini kazanmak istiyorum. İyi bir avukat olmak en büyük hayalim."
Sözünü bitirir bitirmez yengesi alaycı bir gülümsemeyle araya girdi. "Daha okuyup da ne yapacaksın? Nasıl olsa yarın öbür gün evlenip kocaya gidersin. Boşuna yıllarını harcama. Kocan çalışır, sen de rahat rahat yaşarsın."
Bu sözler sofradaki havayı bir anda değiştirdi. Derya başını önüne eğdi. Yengesine cevap vermedi. Çünkü onun bu düşüncelerini çok iyi biliyordu. Yengesi, Derya'nın bir an önce evlenip bu evden gitmesini istiyor, onu yıllardır omuzlarında taşıdığı bir yük gibi görüyordu.
Amcası gazeteyi katlayıp masaya bıraktı. "Bırak Hanım," dedi sakin bir sesle. "Madem kız okumak istiyor, okusun. İstediği bölümü kazansın. Eğitim insanın elinden alınmaz."
Bu sözleri söylerken sesi güçlü değildi; sanki yalnızca tartışmanın büyümesini istemediği için konuşuyordu. Ama yine de Derya için bu küçük destek bile büyük bir anlam taşıyordu.
Genç kız, sessizce çayından bir yudum aldı. İçinden, "Kim ne derse desin, ben bu sınavı kazanacağım," diye geçirdi.
O an, hayallerine giden yolda en büyük desteğin yine kendi azmi ve çalışkanlığı olacağını bir kez daha anladı.
Günler birbirinin aynısı gibi geçip gidiyordu. Derya sabah erkenden kalkıyor, saatlerce ders çalışıyor, deneme sınavları çözüyor ve hayalini kurduğu hukuk fakültesini kazanabilmek için elinden gelenin fazlasını yapıyordu. Köşkün içinde yaşasa da kimsenin onun sınava nasıl hazırlandığıyla ilgilendiği yoktu. Ne amcası ne yengesi ne de Hakan, onun geleceği hakkında tek bir soru bile sormuyordu.
Nihayet beklenen gün geldi. Üniversite sınavının yapılacağı sabah Derya yine güneş doğmadan uyandı. Sessizce hazırlanıp okul yıllarından kalma alışkanlığıyla yatağını topladı. Aynanın karşısında birkaç saniye durdu. Derin bir nefes aldı. "Bugün hayatımın en önemli günü," diye fısıldadı kendi kendine.
Aşağı indiğinde köşkte henüz tam anlamıyla hareket başlamamıştı. Hizmetçilerin hazırladığı kahvaltıdan biraz peynir, zeytin ve çay aldı. Sessizce yedi. Sınava gideceğini kimseye söylemedi. Zaten söylemesini bekleyen de yoktu. Evdekiler onun nereye gideceğini sormamış, başarı dileğinde bulunmamıştı. Çantasını omzuna takıp köşkten ayrıldı. Otobüsle sınava gireceği okula giderken pencereden dışarıyı seyrediyordu. İçinde hem büyük bir heyecan hem de tarifsiz bir umut vardı.
Sınav salonuna girdiğinde annesiyle babasını düşündü. "Bugün yanımda olsaydınız bana mutlaka şans dilerdiniz." Bu düşünce ona güç verdi.
Saatler süren sınavın ardından okuldan çıktığında büyük bir yük omuzlarından kalkmış gibiydi. Soruların büyük bölümünü beklediğinden daha rahat çözmüştü. Sonucun ne olacağını bilmiyordu ama elinden gelenin en iyisini yaptığına inanıyordu.
Öğleden sonra köşke döndüğünde Hakan bugün her zamankinden geç uyanmış, normalde öğle yemeği olması gereken kahvaltı masasının başında keyifle midesini dolduruyordu. Derya'yı görünce alaycı bir gülümsemeyle seslendi. "Hanımefendi sabah gezmesinden mi geliyor?"
Derya sakinliğini bozmadan cevap verdi. "Hayır. Üniversite sınavına girdim. Şimdi oradan geliyorum."
Hakan dudak büktü. "Desene yakında üniversiteli olup bizi bırakacaksın."
Derya hafifçe gülümsedi. "İnşallah. Önce sonuçlar açıklansın, sonra belli olur."
Hakan omuz silkip yeniden kahvaltısına döndü. Bu konuşmayı magazin dergilerini karıştırırken salondan duyan yengesi ise sessiz kaldı. İçinden karmaşık duygular geçiyordu. Bir yandan Derya'nın evden ayrılma ihtimali onu sevindiriyor, diğer yandan üniversite masraflarının kendilerine yük olacağını düşünerek huzursuz oluyordu. "Acaba bu kızdan ne zaman tamamen kurtulacağız?" diye geçirdi içinden.
Aradan haftalar geçti. Sonuçların açıklanacağı gün Derya'nın yüreği yerinden çıkacak gibiydi. Sabah erkenden bilgisayarın başına geçti. Sonuç ekranı açıldığında birkaç saniye nefesini tuttu. Gözlerine inanamadı. Aldığı puan, Türkiye'nin en saygın hukuk fakültelerinden biri olan Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesine yerleşmesine yetmişti.
Bir an ekrana bakakaldı. Sonra gözlerinden yaşlar süzülmeye başladı. Yıllardır verdiği emek, çektiği yalnızlık ve sabır sonunda karşılığını bulmuştu. İçinden sadece tek bir cümle geçti: "Anne... Baba... Başardım."
Bu sevinci paylaşacak anne ve babası yoktu. Ama onların kendisini bir yerlerden gururla izlediğine bütün kalbiyle inanıyordu.
Birkaç gün sonra amcasıyla birlikte Ankara'ya giderek üniversite kaydını yaptırdılar. Kayıt işlemleri tamamlandıktan sonra amcası, "İstersen seni güzel bir özel yurda yerleştirelim. Daha rahat edersin." dedi.
Derya nazikçe başını salladı. "Teşekkür ederim amca. Bana bugüne kadar zaten çok destek oldunuz. Size daha fazla yük olmak istemiyorum. Üniversitenin yurdunda kalırsam hem daha rahat ederim hem de kendi ayaklarımın üzerinde durmayı öğrenirim."
Amcası kısa bir süre düşündü. Aslında biraz daha ısrar edebilirdi. Ancak eşinin bu karardan memnun olacağını da biliyordu. "Peki kızım," dedi. "Madem sen böyle istiyorsun."
İki hafta sonra ayrılık günü geldi. Derya yıllardır biriktirdiği eşyalarını iki orta boy bavula özenle yerleştirdi. Çocukluğundan beri yaşadığı köşkün odasına son kez baktı. Bu odada çok fazla güzel anısı yoktu ama yine de hayatının önemli bir bölümü burada geçmişti. Merdivenlerden inerken yengesi kapının önünde bekliyordu. "Soğuk bir yolculuk olacak galiba," dedi ilgisiz bir ses tonuyla. "İyi yolculuklar."
Derya gülümseyerek teşekkür etti.
Yengesi arkasını dönüp içeri girdi. Ne sarılmış ne de "Kendine dikkat et." demişti.
Hakan ise her zamanki gibi ortalarda yoktu. Muhtemelen arkadaşlarıyla geziyor ya da gece geç saatlere kadar süren eğlencesinin ardından hâlâ uyuyordu.
Şoför iki bavulu arabanın bagajına yerleştirdi. Yol boyunca fazla konuşmadılar. Otogara vardıklarında otobüsün kalkmasına birkaç dakika vardı.
Şoför bavulları teslim ettikten sonra Amcası cebinden bir miktar para çıkarıp Derya'nın eline sıkıştırdı. "İhtiyacın olur, bundan sonra her ay gönderirim lazım oldukça da iste" dedi.
Derya paraya değil, amcasının gözlerine baktı. "Bugüne kadar bana sahip çıktığınız için teşekkür ederim amca. Hakkınızı ödeyemem."
Amcası ilk kez yeğeninin omzuna dokundu. "Çalış, başarılı ol. Kendine güzel bir hayat kur. Baban yaşasaydı senden bunu isterdi."
Otobüs hareket ettiğinde Derya cam kenarındaki koltuğuna oturmuştu. Uşak yavaş yavaş geride kalırken önünde bambaşka bir hayatın kapıları açılıyordu.
Ankara, ona yalnızca bir üniversite değil; kendi ayakları üzerinde duracağı, kaderini yeniden yazacağı yepyeni bir başlangıç sunacaktı.
Otobüs dört beş saat boyunca yol aldı. Derya, cam kenarındaki koltuğuna yaslanmış, geride kalan şehiri seyrediyordu. Çocukluğunun geçtiği Uşak artık arkasında kalmıştı. Önünde ise nasıl bir hayatın kendisini beklediğini bilmediği koca bir Ankara vardı.
Otobüs Ankara Şehirlerarası Terminali'ne girdi. Yolcular telaş içinde bavullarını alırken Derya da iki bavulunu güçlükle perona indirdi. Bir an durup etrafına baktı. Kalabalık, gürültü ve koşuşturmaca ona yabancı gelmişti. Bu şehir, doğup büyüdüğü Uşak'tan çok daha büyük, çok daha hareketliydi.
Üniversitenin öğrenci işleri tarafından gönderilen bilgiler doğrultusunda belediye otobüsüne binerek yurdun bulunduğu semte gitti. Kayıt işlemlerini tamamladıktan sonra görevli memur ona üçüncü kattaki odasını gösterdi. Kapıyı yavaşça açtı. Odada üç kişi daha vardı. Birisi dolabına eşyalarını yerleştiriyor, diğeri yatağını düzenliyor, üçüncüsü ise pencerenin önünde telefonla konuşuyordu.
Derya içeri girince hepsi dönüp ona baktı. İlk olarak güler yüzlü, kumral bir kız yaklaştı. "Merhaba. Ben Elif. İzmir'den geldim." Ardından uzun boylu, gözlüklü bir genç kız elini uzattı. "Ben Zeynep. Konya'dan." Telefonunu kapatan esmer kız da gülümseyerek yanlarına geldi. "Ben de Selin. Trabzonluyum."
Derya uzun zamandır hissetmediği bir sıcaklıkla tebessüm etti. "Ben Derya... Uşak'tan geldim."
Kısa sürede odadaki yabancılık yerini samimiyete bıraktı. Hep birlikte bavulları yerleştirdiler. Elif, annesinin hazırladığı poğaçaları çıkarırken, "Hep birlikte yiyelim." dedi.
Derya önce çekinse de arkadaşlarının ısrarını kıramadı. O sofrada ilk kez kimsenin kendisini dışlamadığını, küçümsemediğini hissetti. Belki de uzun yıllardan sonra ilk defa gerçekten ait olduğu bir ortamın içinde bulunuyordu.
Ertesi sabah Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesinin önünde yüzlerce öğrenci vardı. Kimi heyecanla fotoğraf çektiriyor, kimi ailesine sarılıyor, kimi de yeni arkadaşlarıyla tanışıyordu.
Derya tek başına fakültenin büyük kapısından içeri girdi. Koridorlarda yürürken duvarlarda asılı eski mezunların fotoğraflarını, hukuk tarihine yön vermiş akademisyenlerin isimlerini dikkatle inceliyordu.
İlk ders başlamadan önce amfide boş bir sıraya oturdu. Çantasından defterini çıkarırken yanına uzun boylu, siyah saçlı bir genç geldi. "Affedersiniz," dedi kibarca. "Burası boş mu?"
"Tabii, oturabilirsiniz."
Genç teşekkür ederek yerine geçti. "Ben Emre."
"Derya..."
Kısa süre sonra ders başladı. Amfiye giren yaşlı profesör ağır adımlarla kürsüye çıktı. Salonda derin bir sessizlik oluştu. Profesör, gözlüğünü düzelttikten sonra öğrencilerine baktı.
"Bugün yalnızca hukuk öğrenmeye başlamıyorsunuz," dedi. "Bugün aynı zamanda adaletin ne kadar ağır bir sorumluluk olduğunu da öğrenmeye başlıyorsunuz. Hukuk, yalnızca kanun maddelerini ezberlemek değildir. Vicdanı olmayan bir hukukçu, toplum için en büyük tehlikedir."
Bu sözler Derya'nın zihnine kazındı. Defterinin ilk sayfasına büyük harflerle tek bir cümle yazdı: 'Adalet, vicdanla anlam kazanır.'
Ders çıkışında öğrenciler kampüsü gezerken Derya birkaç dakika fakültenin bahçesinde tek başına kaldı. Gökyüzüne baktı. "Anne... Baba..." diye fısıldadı. "Size söz veriyorum. Bir gün iyi bir hukukçu olacağım. Sadece kendim için değil, haksızlığa uğrayan herkes için mücadele edeceğim." O anda hafif bir rüzgâr esti. Bahçedeki ağaçların yaprakları usulca sallandı. Derya bunun yalnızca rüzgâr olduğunu biliyordu. Ama nedense içinde tarifsiz bir huzur hissetti. Belki de hayatında ilk kez geleceğe korkuyla değil, umutla bakıyordu. Artık yalnız değildi.
Önünde uzun ve zorlu bir yol vardı. Fakat bu yolun sonunda yalnızca bir diploma değil, kendi kaderini kendi elleriyle yazacağı bambaşka bir hayat onu bekliyordu.
Emre, neredeyse her derste Derya'nın yanına oturmanın bir yolunu buluyordu. İlk zamanlar sadece derslerle ilgili birkaç cümleden ibaret olan konuşmaları, günler geçtikçe daha samimi sohbetlere dönüştü. Birlikte not tutuyor, anlamadıkları konuları birbirlerine soruyor, ders aralarında kantinde çay içerek gelecek hayalleri üzerine konuşuyorlardı. Aralarındaki arkadaşlık, karşılıklı saygı ve güven üzerine kurulmuş sağlam bir dostluğa dönüşmeye başlamıştı.
Bir gün ders çıkışında kampüsün bahçesinde yürürlerken Emre ailesinden söz açtı. "Babamın yıllardır işlettiği bir hukuk bürosu var," dedi gururla. "Çocukluğumdan beri yanına gider gelirim, dosyaların arasında büyüdüm. Bu yüzden hukuk benim için sadece bir meslek değil, aynı zamanda aileden gelen bir miras."
Derya gülümseyerek onu dinledi. "Ben de hukuku isteyerek seçtim," dedi. "İnsanların haklarını savunabilmek, adaletin gerçekleşmesine katkı sağlayabilmek bana her zaman çok anlamlı geldi. Kendimi başka bir meslekte hiç hayal edemedim."
Emre, Derya'nın bu sözlerinden memnun olmuştu. "Babamın yılların verdiği büyük bir tecrübesi var," dedi. "Eminim ileride onun deneyimlerinden çok faydalanırım. Kitaplarda yazmayan birçok şeyi yaşayarak öğrendi. Hukuk sadece kanun maddelerini bilmek değil; insanı tanımak, olayları doğru değerlendirmek ve vicdanla hareket edebilmektir."
Derya başını sallayarak ona hak verdi. "Tecrübeli insanların yanında yetişmek gerçekten büyük bir şans. Böyle bir imkâna sahip olman seni çok avantajlı kılıyor."
Emre içten bir tebessümle Derya'ya baktı. "Ben de öğrendiğim her şeyi elimden geldiğince seninle paylaşırım," dedi. "Birlikte çalışır, birlikte gelişiriz. Belki bir gün aynı davalarda omuz omuza mücadele eder, adalet için birlikte emek veririz."
Bu sözler Derya'nın hoşuna gitmişti. İçinde, geleceğe dair umut dolu bir heyecan hissetti. İkisi de daha yolun başındaydı; önlerinde uzun ve zorlu bir eğitim süreci vardı. Ancak aynı idealleri paylaşmaları, birbirlerine destek olmaları ve mesleklerine duydukları sevgi, aralarındaki dostluğu her geçen gün daha da güçlendiriyordu.
Aylar birbirini kovalarken Derya, Ankara'daki yeni hayatına yavaş yavaş alışmıştı. Amcası ise onu hiç ihmal etmiyordu. Belirli aralıklarla telefon açıyor, halini hatırını soruyor, okulunun nasıl gittiğini öğrenmek istiyor ve her defasında aynı cümleyi kuruyordu. "Bir şeye ihtiyacın olursa çekinmeden söyle kızım."
Derya her seferinde teşekkür ediyor, çoğu zaman "İyiyim amca, merak etmeyin." diyerek konuyu kapatıyordu. Bazen gerçekten ihtiyacı olan birkaç şeyi söylemek zorunda kalıyordu ama bunu bile büyük bir mahcubiyetle yapıyordu. Kimseye yük olmayı istemiyor, kendi ayakları üzerinde durmanın yollarını arıyordu.
Bir gün yurda dönerken, yurdun bulunduğu caddenin üzerindeki küçük ve şirin bir kafenin camına asılmış bir ilan dikkatini çekti.
"Yarım gün çalışacak bayan personel aranıyor."
İlanı birkaç kez okudu. İçinde bir umut filizlenmişti. Hiç vakit kaybetmeden içeri girdi ve işletme müdürüyle görüşmek istedi.
Yaptığı görüşmede okulunu anlattı. Ders programını göstererek yalnızca öğleden sonraları çalışabileceğini söyledi. Müdür, Derya'nın düzgün konuşmasını, güven veren tavrını ve çalışkan görünüşünü beğendi. "Bizim için uygun," dedi. "Derslerini aksatmayacaksan yarın başlayabilirsin."
Derya'nın yüzü aydınlandı. "Çok teşekkür ederim. Elimden gelenin en iyisini yaparım."
Ertesi gün işe başladı. Sabah erkenden fakülteye gidiyor, öğleden sonra kafede çalışıyor, akşam yurda döndüğünde ise saatlerce ders çalışıyordu. Yoruluyordu ama şikâyet etmiyordu. Kazandığı para sayesinde hem kişisel ihtiyaçlarını karşılıyor hem de amcasına olan maddi yükü biraz olsun hafiflettiğini düşünüyordu. Bu düşünce ona büyük bir huzur veriyordu.
Pazar günleri izinliydi. O günü dinlenmeye, çamaşırlarını yıkamaya ve haftalık ders tekrarlarını yapmaya ayırıyordu. Düzenli yaşamı sayesinde ne işi okulunu etkiliyor ne de okul başarısını düşürüyordu.
Bir cumartesi akşamı kafe kapandıktan sonra önceden hazırladığı küçük seyahat çantasını aldı ve otobüs terminaline gitti. Uzun zamandır amcasını görmemişti. Gece otobüsüyle Uşak'a gidecek, sabah erkenden orada olacak, aynı gece tekrar Ankara'ya dönerek işine ve okuluna devam edecekti. Planladığı gibi de yaptı. Sabah kapıyı çaldığında hizmetçi kapıyı açtı ve onu salona aldı. Salonda amcası onu görünce büyük bir sevinç yaşadı. "Hoş geldin kızım... Seni ne kadar özledik."
Derya amcasına sarıldı. "Ben de sizi çok özledim amca. Bir günlüğüne de olsa sizi görmek istedim."
Fakat evin havası yıllar önce bıraktığı gibi değişmemişti. Yengesi yine mesafeli davranıyor, Derya'nın gelişinden pek memnun görünmüyordu. Ne kaba davranıyor ne de sıcaklık gösteriyordu. Derya bunu artık alışılmış bir durum olarak karşılıyordu.
O gün amcasıyla uzun uzun sohbet etti. Çocukluğunu, okulunu ve geleceğe dair hayallerini konuştular. Ancak akşam yeniden otobüse binerken kendi kendine bir karar verdi.
"Amcamı çok seviyorum ama buraya sık gelmemeliyim. Onu üzmek istemem, evde de huzursuzluk oluşsun istemiyorum."
O günden sonra Uşak ziyaretleri iyice seyrekleşti.
Aylar geçti. Derya hukuk fakültesinin birinci sınıfını büyük bir başarıyla tamamladı. Tatil döneminde memleketine gitmek yerine Ankara'da kalmayı tercih etti. Kafedeki çalışmalarını sürdürdü; boş zamanlarında bulduğu ek işlerde çalışarak birikim yaptı. Bir yandan para kazanıyor, diğer yandan da gelecek yılın derslerine hazırlanıyordu.
Emre ile arkadaşlıkları da her geçen gün daha sağlam bir dostluğa dönüşüyordu. Bazı günler Emre kafeye uğrayıp ona sürpriz yapıyor, bazı günler ise birlikte sinemaya, tiyatroya ya da kitap fuarlarına gidiyorlardı. En çok da hukuk üzerine konuşmayı seviyorlardı. Güncel davaları inceliyor, mahkeme kararlarını tartışıyor, birbirlerinin düşüncelerini sorguluyor, bazen aynı görüşü savunuyor bazen de saatler süren tatlı tartışmalara giriyorlardı. Bu sohbetler ikisini de mesleki anlamda geliştiriyor, aralarındaki bağı daha da güçlendiriyordu.
Yıllar bu tempoda akıp gitti. Derya artık son sınıfa gelmişti. Yurttan ayrılmış, aynı fakültede okuyan ve çok iyi anlaştığı bir kız arkadaşıyla birlikte mütevazı bir ev kiralamıştı. Ev masraflarını paylaşarak daha rahat yaşamaya başlamışlardı.
Artık sadece başarılı bir öğrenci değil, hayatın zorluklarıyla mücadele etmeyi öğrenmiş genç bir kadındı.
Bir gün telefonu çaldı. Arayan amcasıydı. "Kızım, çok uzun zamandır gelmiyorsun. Seni çok özledik. Müsait olduğunda birkaç günlüğüne de olsa gel."
Derya gülümseyerek cevap verdi. "Amca, bu yıl fakülteyi bitiriyorum. Mezuniyet telaşı var. Tatilde birkaç günlüğüne mutlaka gelmeye çalışacağım."
Amcası bu cevaptan memnun olmuştu. "Yeter ki gel kızım. Seni görmek bize yeter."
Bir süre sonra Emre, Derya'yı babasının hukuk bürosuna götürdü. Şehrin köklü hukuk bürolarından biri olan ofiste yılların tecrübesini taşıyan bir düzen ve ciddiyet hâkimdi. Emre, babasının odasına girer girmez heyecanla Derya'yı tanıttı. "Baba, sana bahsettiğim arkadaşım Derya. Eminim fakülteyi bir ay sonra birincilikle bitirecek. Çalışkanlığına ben bile yetişemiyorum." Emre'nin babası gülümseyerek ayağa kalktı ve Derya'nın elini sıktı. "Hakkında çok güzel şeyler duydum. Emre seni hep övgüyle anlatıyor."
Bir süre okul, hukuk ve gelecek planları üzerine sohbet ettiler. Derya'nın konuşmaları, olaylara yaklaşımı ve hukuk bilgisi tecrübeli avukatın dikkatini çekmişti. Görüşmenin sonunda koltuğuna yaslanarak gülümsedi. "Mezun olur olmaz burada staja başlayabilirsin. İstersen sonrasında da bizimle çalışmaya devam edersin. Böylece hem mesleği uygulayarak öğrenirsin hem de Emre ile birlikte çalışma fırsatı bulursun."
Emre'nin yüzünde memnun bir tebessüm belirdi. Derya ise duyduklarına inanmakta güçlük çekiyordu. Yıllardır verdiği emeklerin ilk büyük karşılığını alıyordu. Gözleri doldu.
"Bu güveniniz için çok teşekkür ederim. Bana layık gördüğünüz bu fırsatı boşa çıkarmamak için elimden gelenin fazlasını yapacağım."
Tecrübeli avukat başını onaylarcasına salladı. "Başarı tesadüf değildir kızım. Sen onu yıllardır emek vererek hak etmişsin. Bundan sonrası sadece çalışmaya devam etmek."
Derya için aylar süren yoğun çalışma ve fedakârlığın karşılığı sonunda gelmişti. Hukuk Fakültesi'ni yalnızca başarıyla değil, fakülte birincisi olarak tamamlamıştı. Bu başarı, onun yıllardır sabırla verdiği mücadelenin en güzel ödülüydü. Haberi ilk öğrendiğinde Emre, Derya'yı içtenlikle kutlamış, akşam birlikte mütevazı bir kutlama yapmışlardı. Gösterişli davetler ya da pahalı kutlamalar yerine, emeklerinin karşılığını almış olmanın mutluluğunu paylaşmaları onlar için her şeyden daha değerliydi.
Kutlama sırasında Emre, babasını arayarak Derya'nın fakülteyi birincilikle bitirdiğini söyledi. Telefonun diğer ucunda büyük bir memnuniyet vardı.
"Harika bir haber bu. Yarın sabah ikinizi de ofiste bekliyorum. Birlikte konuşacaklarımız var." demişti.
Ertesi sabah erkenden Emre'nin babasının hukuk bürosuna gittiler. Emre'nin babası onları kapıda güler yüzle karşıladı. Derya'nın elini sıkarak; "Seninle gurur duyuyorum kızım. Başarı tesadüf değildir. Sen bunu ispatladın. Bundan sonraki hayatında da aynı azimle yürürsen çok iyi bir hukukçu olacağına inanıyorum." dedi.
Derya teşekkür ederek mahcup bir gülümsemeyle başını eğdi. Bir hafta sonra başlayacak staj sürecini konuştular. Emre de aynı büroda staj yapacaktı. Emre'nin babası, staj döneminde onlara yalnızca mesleği değil, avukatlığın etik değerlerini de öğretmek istediğini söyledi. Derya için bu sözler en az aldığı diploma kadar kıymetliydi.
Staja başlamalarına bir hafta vardı. Derya bu kısa boşluğu değerlendirmek istedi. Uzun zamandır görmediği amcasını ziyaret etmek için Uşak'a gitti. Onu kapıda karşılayan amcasının yüzündeki gurur her hâlinden belliydi.
"Demek hukuk fakültesini de birincilikle bitirdin." dedi gülümseyerek. Bir an durup Derya'nın yüzüne baktı. "Ben senin liseyi de birincilikle bitirdiğini unutmadım. O zaman da sana inanmıştım. Şimdi görüyorum ki yanılmamışım."
Bu sözler Derya'nın yüreğini ısıttı. Hayatı boyunca babasından duymayı beklediği takdir cümlelerini, yıllardır kendisine destek olan amcasından duyuyordu. Birlikte uzun uzun sohbet ettiler. Geçmiş günleri, üniversite yıllarını ve geleceğe dair planlarını konuştular.
Ankara'ya dönmesine iki gün kala şehir merkezinde dolaşırken lise yıllarından yakın bir arkadaşıyla karşılaştı. Birbirlerini görünce büyük sevinç yaşadılar. Bir kafeye oturup hasret giderdiler.
Arkadaşı evlenmişti ve küçük bir oğulları vardı. Sohbet ilerledikçe hayatlarının nasıl değiştiğini anlattılar. Konu iş hayatına geldiğinde arkadaşı, eşinin işlettiği mağazanın uzun süredir önemli bir firma ile hukuki anlaşmazlık yaşadığını söyledi.
"Dosya büyüyor." dedi arkadaşı. "Tuttuğu avukat ilgileniyor ama olay oldukça karmaşık. Ticari sözleşmeler, tazminat talepleri ve bazı usul sorunları var."
Derya'nın dikkati hemen bu konuya yöneldi. Üniversitede özellikle ticaret hukuku ve borçlar hukuku derslerinde gösterdiği başarı aklına geldi. Böyle gerçek bir dosyanın, başlayacağı staj için büyük bir fırsat olabileceğini düşündü.
Merak ettiği ayrıntıları tek tek sormaya başladı. Taraflar kimdi? Sorun ne zaman başlamıştı? Hangi sözleşmeler imzalanmıştı? Açılmış davalar var mıydı? Şirket hangi noktada haklı olduğunu düşünüyordu?
Arkadaşı, bildiği kadarıyla tüm soruları cevapladı.
Bir süre düşündükten sonra Derya sakin bir sesle; "Eğer mümkünse bu dosyayla ilgili elinizde bulunan tüm belgelerin bir kopyasını bana ulaştırabilir misin? Elbette gizlilik gerektiren hususlara dikkat ederim. Bir hafta sonra staja başlayacağım. Böyle kapsamlı bir ticari uyuşmazlığı incelemek bana çok şey kazandırır. Hatta staj sürecimde yapacağım araştırmaların ve hazırlayacağım çalışmaların temelini bu dosya üzerine kurabilirim." dedi.
Arkadaşı bu teklifi memnuniyetle karşıladı. "Eşimle konuşurum. Belgeleri sana ulaştırırız. Eminim sen bu dosyaya farklı bir gözle bakarsın."
Derya teşekkür etti. İçinde yeniden büyük bir heyecan doğmuştu. Hukuk artık onun için yalnızca okulda öğrenilen teorik bilgilerden ibaret değildi. Gerçek insanların, gerçek sorunlarına çözüm üreteceği meslek hayatı artık başlamak üzereydi. Eline geçecek bu ilk ticari dosya ise belki de ileride uzmanlaşacağı alanın ilk önemli adımı olacaktı.
Derya, ertesi sabah lise arkadaşından haberi beklediği gibi aldı. Arkadaşı, eşinin iş yerinden temin edebildiği tüm belgelerin fotokopilerini büyük bir dosya hâlinde kendisine ulaştırdı. Derya belgeleri tek tek kontrol etti. Ticari sözleşmeler, ihtarnameler, bilirkişi raporları, yazışmalar, faturalar ve mahkeme evraklarının tamamını özenle çantasına yerleştirdi. Aynı gün öğleden sonra Ankara'ya dönecekti.
Yol boyunca otobüste dosyayı incelemeye başladı. İlk bakışta bile dikkatini çeken birçok hukuki ayrıntı vardı. Ankara'ya ulaştığında ise birkaç gününü neredeyse tamamen bu dosyaya ayırdı. Sözleşmelerin maddelerini karşılaştırıyor, tarafların iddialarını not ediyor, önemli gördüğü noktaların altını çiziyor, aklına gelen hukuki değerlendirmeleri küçük not kâğıtlarına yazıyordu. Staj başlamadan önce dosyanın büyük bölümünü ayrıntılarıyla incelemişti.
Bir hafta sonra Emre ile birlikte hukuk bürosunda staja başladılar. İlk günlerde bürodaki rutin işlere alışmaya çalışırken boş zamanlarında bu ticari dosya üzerinde de çalışıyorlardı. Hazırladıkları ilk değerlendirmeleri Emre'nin babasına sundular.
Tecrübeli avukat dosyayı dikkatle inceledi. Derya'nın aldığı notları tek tek okudu. Sonra gözlüğünü çıkarıp masaya bıraktı. "Oldukça güzel bir dosya seçmişsiniz." dedi. "Gerçek bir ticari uyuşmazlık. İçinde sözleşme hukuku var, ticaret hukuku var, şirketler hukuku var, delil değerlendirmesi var. Eğer bu dosyayı doğru analiz ederseniz size staj boyunca onlarca ders kitabının öğretemeyeceği kadar tecrübe kazandırır."
Ardından ikisine de ayrıntılı bir çalışma planı hazırladı. Hangi belgelerin kronolojik sıraya konulacağını, hangi sözleşmelerin karşılaştırılacağını, hangi kanun maddelerinin incelenmesi gerektiğini tek tek anlattı. Dosyayı birlikte yürütecekler, hazırladıkları her raporu önce kendisine sunacaklardı.
O günden sonra Derya ile Emre, ofiste kendilerine verilen diğer görevlerin yanında bu dosyaya da büyük bir titizlikle çalışmaya başladılar.
Derya'nın en önemli özelliklerinden biri araştırmacı kişiliğiydi. Dosyada adı geçen şirket hakkında daha fazla bilgi edinmek istiyordu. Bir öğleden sonra bilgisayarın başına geçti. Önce şirketin internet sitesini inceledi. Ardından vergi kayıtları, faaliyet alanları ve ortaklık yapısı hakkında ulaşabileceği tüm açık kaynakları taradı. Son olarak Uşak Ticaret ve Sanayi Odasının internet sitesine girdi. Buradan Ticaret Sicil Gazetesi kayıtlarına ulaşınca saatlerce eski ilanları incelemeye başladı.
Şirket kuruluşları… Ortak değişiklikleri… Sermaye artırımları… Adres değişiklikleri… Bulduğu önemli bilgileri tek tek not ediyor, tarih sırasına koyuyordu.
İşini bitirince bilgisayarı kapattı. Masasının üzerinde duran notlarını düzenlemeye başlamıştı ki Emre elinde kahvesiyle yanına geldi. "Görünüşe bakılırsa yakında Uşak sanayicileriyle başın derde girecek." diyerek gülümsedi.
Derya bu espriye hiç karşılık vermedi. Sessizce Emre'nin yüzüne baktı. Sonra dalgın bir ifadeyle yeniden önündeki notlara çevirdi gözlerini.
Aklını kurcalayan bir şey vardı. Az önce Ticaret Sicil Gazetesi'nde gördüğü sıradan gibi duran bir ilan zihninde dönüp duruyordu. Bir anda bilgisayarı yeniden açtı. Hızla gazetenin ilgili sayfasına ulaştı. Aradığı ilanı buldu. Ekrandaki satırları dikkatle okumaya başladı.
Kaplanlar Limited Şirketi
Kurucu ortaklar… Şirket sahipleri… Nuri Kaplan Ayşe Kaplan
Derya'nın nefesi kesildi. Ellerinin titrediğini hissetti. "Bu... olamaz..." diye mırıldandı.
Emre şaşkınlıkla ekrana baktı. "Ne oldu?"
Derya gözlerini ekrandan ayırmadan konuştu. "Bunlar... annemle babamın isimleri."
Emre önce bunun bir tesadüf olduğunu düşündü. "Aynı isimde insanlar olabilir."
Derya başını yavaşça salladı. "Olabilir... ama hem şirket ismi aynı… hem isimler aynı... hem soyadları aynı."
Bir süre sessizlik oldu. Derya şaşkınlığını üzerinden atamıyordu. Çünkü çocukluğundan beri şirketin amcasına ait olduğunu biliyordu. Herkes öyle söylemişti. Oysa resmi kayıtlarda amcasının adı yoktu. Şirket sahipleri yalnızca annesi ve babası olarak görünüyordu.
Bunun üzerine arkadaşının getirdiği ticari dosyayı bir kenara bıraktılar. Saatlerce araştırma yaptılar. Eski ticaret sicili kayıtları… Ortaklık değişiklikleri… Şirket karar defterleri… Sermaye artırımları… İmza sirküleri… Ne buldularsa incelediler. Ancak sonuç hiç değişmiyordu. Amcasının adına ait tek bir kayıt bile yoktu. Her belge Nuri Kaplan ile Ayşe Kaplan'ı işaret ediyordu. Derya'nın kafası iyice karışmıştı.
Bunun üzerine Emre, "Bu işi babama göstermemiz gerekiyor." dedi. Birlikte dosyaları alarak Emre'nin babasının odasına girdiler. Tecrübeli avukat, önüne bırakılan Ticaret Sicili kayıtlarını uzun süre sessizce inceledi. Sonra Derya'ya döndü. "Annen ve baban hakkında bana bildiğin her şeyi anlat."
Derya derin bir nefes aldı. "Ben bebekken trafik kazasında öldüklerini biliyorum. Bana hep böyle anlatıldı. O günden sonra amcam beni yanına aldı. Bütün hayatım onun yanında geçti."
"Başka?"
"Başka hiçbir şey bilmiyorum."
Avukat bir süre düşündü. Sonra evrakları dosyalayıp önüne aldı. "Bu konu sıradan görünmüyor." dedi.
"Şimdilik siz bu meseleyle ilgilenmeyin. Elinizdeki ticari dosya üzerinde çalışmaya devam edin. Bu araştırmayı ben yürüteceğim."
Derya ile Emre odadan çıktılar.
Emre'nin babası yılların avukatıydı. Uşak Barosunda görev yapan birçok meslektaşı vardı. Güvendiği iki eski arkadaşını telefonla aradı. Durumu ayrıntılarıyla anlattı. Ticaret sicili kayıtlarının, tapuların, veraset belgelerinin ve ulaşabilecekleri tüm resmi kayıtların araştırılmasını istedi.
Yaklaşık iki hafta sonra telefon çaldı. Arayan Uşak'taki meslektaşıydı. "Sorduğun dosyayı ayrıntılı şekilde araştırdım." dedi. "İş sandığımızdan çok daha ilginç."
Emre'nin babası dikkat kesildi.
Meslektaşı devam etti. "Kaplanlar Limited Şirketi'nin gerçek sahipleri Nuri Kaplan ile eşi Ayşe Kaplan. Şirket hiçbir zaman kardeşlerinin üzerine geçirilmemiş. Derya'nın amcası yalnızca şirketi vekâleten yönetmiş. Ticaret sicilinde ortaklığına ya da hissedarlığına ilişkin hiçbir kayıt bulunmuyor."
Bir an durdu. "Yani şirket hukuken hâlâ Nuri Kaplan'ın mirasçılarına ait." "Tek mirasçı ise..." "Derya."
Telefon kapandıktan sonra Emre'nin babası araştırmayı burada bırakmadı. Tapu müdürlüğünden elde edilen kayıtları da tek tek inceletti. Sonuç daha da şaşırtıcıydı. Uşak'taki gösterişli köşk… Şirketin kullandığı fabrika binası… Depolar… Bağlar… Zeytinlikler… Kiraya verilen dükkânlar… Şehir merkezindeki birkaç iş yeri… Bunların tamamı, miras intikali yapılmamış olsa da hukuken Derya'nın miras hakkı kapsamında bulunuyordu.
Yıllardır amcası tarafından yönetilen büyük bir servetin tek yasal mirasçısı Derya'ydı.
Bu gerçeğin neden ondan gizlendiği ise hâlâ cevabı bulunamayan en büyük soruydu. Bu sorunun cevabı, Derya'nın geçmişiyle ilgili bildiğini sandığı birçok gerçeği de kökten değiştirecekti.
Araştırmanın tamamlanmasının ardından Emre'nin babası, Derya ile Emre'yi odasına çağırdı. Her zamanki sakin tavrıyla masasının üzerindeki kalın dosyaları önüne çekti. Odanın kapısını kapattıktan sonra ikisine de oturmalarını işaret etti.
Derya, avukatın yüzündeki ciddi ifadeden önemli bir şey söyleyeceğini anlamıştı. İçini tarif edemediği bir heyecan kapladı.
Emre'nin babası söze yavaşça başladı. "Derya... Sana anlatacaklarım hayatını tamamen değiştirebilir. Bu nedenle söylediklerimi dikkatle dinlemeni istiyorum."
Derya sessizce başını salladı.
Avukat önündeki belgeleri tek tek açtı. "Uşak Barosundaki meslektaşlarımın yaptığı araştırmalar ve resmî kurumların verdiği bilgiler birbirini doğruluyor."
Önce ticaret sicili kayıtlarını gösterdi. "Kaplanlar Limited Şirketi'nin sahibi hiçbir zaman amcan olmadı." Sonra başka bir belgeyi uzattı. "Şirket, baban Nuri Kaplan ile annen Ayşe Kaplan tarafından kurulmuş."
Derya şaşkınlıkla belgelere baktı.
"Amcam... yıllardır şirketi işletiyordu."
"Evet."
"Çünkü babanın vefatından sonra şirketin yönetimini fiilen o üstlenmiş."
"Yani..."
"Yani şirketi yönetmiş ama hiçbir zaman sahibi olmamış."
Derya'nın gözleri dolmaya başlamıştı.
Emre sessizce arkadaşının omzuna dokundu.
Emre'nin babası anlatmaya devam etti. "Yaptığımız araştırmalarda amcanın, ağabeyin hayattayken yalnızca küçük bir halı dükkânı işlettiği ortaya çıktı. Ağabeyinin vefatından sonra şirketin başına geçmiş, işleri yürütmüş. Ancak hukuken şirket hisseleri hiçbir zaman onun adına geçirilmemiş." Masadaki bir başka dosyayı açtı. "Tapu kayıtlarını da inceledik." İçinden onlarca belge çıkardı. "Köşk..." "Fabrika..." "Depolar..." "Dükkânlar..." "Bağlar..." "Tarım arazileri..." Hepsini tek tek masaya dizdi. Sonra Derya'nın gözlerinin içine bakarak konuştu. "Bunların tamamı hukuken senin miras hakkının içinde bulunuyor."
Derya sanki duyduklarına inanamıyordu.
"Benim mi?"
"Evet."
"Yani... çocukluğumdan beri amcamın olduğunu sandığım her şey..."
"Aslında sana ait."
Odada derin bir sessizlik oluştu.
Derya'nın aklı yıllar öncesine gitti.
Çocukken köşkün bahçesinde oynadığı günler... Fabrikaya zaman zaman yaptığı ziyaretler... Amcasının yanında gururla dolaştığı anlar... Her defasında bunların amcasının başarısı olduğunu düşünmüştü. Oysa şimdi öğrendiği gerçek bambaşkaydı. Bütün bunlar annesi ile babasının emekleriyle kurulmuştu. Ve onların tek mirasçısı kendisiydi. Derya'nın gözlerinden sessizce yaşlar süzüldü. "Bana neden kimse söylemedi?" diye fısıldadı. "Yıllarca neden hiçbir şeyden haberim olmadı?"
Bu soruya odadaki hiç kimsenin verecek kesin bir cevabı yoktu.
Emre'nin babası yumuşak bir sesle konuştu. "Bunu ancak amcan açıklayabilir."
Bir süre sessizlik oldu. Ardından avukat önündeki dosyayı kapattı. "Şimdi ne yapacağımızı konuşalım." Masasının üzerine bir not defteri koydu. "Resmî işlemler için öncelikle mirasçılık durumunun kesinleştirilmesi gerekiyor. Ardından şirket hisselerinin, taşınmazların ve diğer mal varlıklarının hukuki durumunu birlikte değerlendireceğiz."
Derya hemen araya girdi. "Amcamı mahkemeye vermek istemiyorum."
Emre'nin babası başını salladı. "Ben de bunu önermiyorum." "Önce konuşacağız." "Belki de bugüne kadar bilmediğimiz, onun anlatacağı farklı ayrıntılar vardır." "Kimseyi peşinen suçlamak doğru olmaz."
Derya biraz rahatladı. Amcası onu büyütmüş, okutmuş, hiçbir zaman aç bırakmamıştı. Bunun karşılığında ona karşı öfke duymak istemiyordu. Fakat gerçeği de artık öğrenmek zorundaydı.
Sonunda karar verildi. Pazartesi sabahı üçü birlikte Uşak'a gideceklerdi.
Önce amcasıyla yüz yüze konuşacaklar, ardından gerekli görülürse muhasebe ve tapu kayıtlarıyla ilgili işlemleri yürüten kişilerle görüşeceklerdi. Amaçları kavga etmek ya da hesap sormak değildi.
Öncelikle gerçeğin tamamını öğrenmek, ardından da Derya'nın yasal haklarının eksiksiz şekilde kendi adına tescil edilmesini sağlamaktı.
Derya odadan çıkarken hayatının artık eskisi gibi olmayacağını hissediyordu. Yıllarca yalnızca bir öğrenciyken, şimdi hem başarılı bir hukuk stajyeri hem de büyük bir aile mirasının tek yasal sahibi olduğunu öğrenmişti. Ancak aklını kurcalayan tek soru hâlâ cevapsızdı:
Amcası, bütün bu gerçeği neden yıllarca ondan saklamıştı? Bu sorunun cevabı, belki de geçmişte yaşanan acı olayların ve ailesinin bilinmeyen hikâyesinin kapısını aralayacaktı.
Yıllardır cevabını bilmediği soruların peşinden giden Derya, pazartesi sabahı Emre ve Emre'nin babasıyla birlikte Uşak'a doğru yola çıktı. Yol boyunca neredeyse hiç konuşmadı. Bir yandan çocukluğunun geçtiği şehre dönmenin heyecanını yaşıyor, diğer yandan öğreneceği gerçeklerin hayatını nasıl değiştireceğini düşünüyordu.
Öğle saatlerinde köşkün önüne geldiler. Bahçeye girdiklerinde amcası onları kapıda karşıladı. Emre'nin babasını görünce önce şaşırdı, ardından Derya'nın yüzündeki ciddiyeti fark edince içinde açıklayamadığı bir sıkıntı hissetti. Salona geçtiler. Çaylar geldi. Kimse konuşmuyordu. Sessizliği Emre'nin babası bozdu. "Nuri Bey ile Ayşe Hanım'ın mirasıyla ilgili bazı belgeleri inceleme fırsatımız oldu."
Amcasının yüzündeki ifade bir anda değişti. Konuşmadan önündeki evraklara baktı.
Emre'nin babası belgeleri tek tek masaya koydu. Kaplanlar Limited Şirketi'nin ticaret sicili kayıtları... Tapu kayıtları... Veraset belgeleri... Vergi kayıtları... Hepsi resmî makamlardan alınmıştı.
Belgeler incelendikçe odadaki sessizlik daha da ağırlaştı.
Sonunda Derya dayanamadı. "Amca..." dedi. "Yıllardır bana şirketin de, köşkün de, bütün malların da sana ait olduğunu söylediniz. Bugün öğrendim ki hepsi annemle babamdan kalmış. Bunların hepsi benim miras hakkımmış." Sesinde ne öfke vardı ne de suçlama... Sadece büyük bir kırgınlık vardı. "Ben neden bunları hiç öğrenemedim?"
Amcası uzun süre başını kaldıramadı.
Yengesi ise sessizce ağlamaya başlamıştı.
Dakikalar sonra amcası ağır bir nefes aldı. "Ben sana yalan söylemek istemedim kızım." "Abim öldüğünde sen daha birkaç aylık bebektin." Ben kendi dükkânımı ikinci plana bıraktım. Ağabeyimin emanetini ayakta tutabilmek için gece gündüz çalıştım." Bir an sustu. "İlk yıllarda gerçekten her şeyi senin adına korumaya çalıştım." "Sonra yıllar geçti." "Sen büyüdün." "Bir gün anlatırım dedim." "Sonra bir gün daha..." "Bir gün daha..." "Derken yıllar geçti."
Gözlerinden yaşlar süzülmeye başladı. "Sana haksızlık ettim." "Bunun farkındayım." "Affet beni."
Derya ayağa kalktı. Amcasının yanına gitti. Yıllarca kendisini büyüten, okutan, aç bırakmayan adamın ellerini tuttu. "Ben senden mal istemedim amca." "Ben sadece gerçeği bilmek isterdim." İkisi de gözyaşlarını tutamadılar.
Yengesi de yanlarına gelerek Derya'ya sarıldı. Sessizce; "Kızım..." diyebildi. "Her gün söyleyelim istedik." "Cesaret edemedik." "Senin bizi yanlış anlayacağından korktuk."
Evde yıllardır taşınan büyük yük, o gün gözyaşlarıyla hafifledi.
Ertesi gün resmi işlemler başladı. Veraset işlemleri yeniden düzenlendi. Şirket hisseleri hukuken Derya adına tescil edildi. Tapu müdürlüğünde gerekli işlemler tamamlandı. Köşk... Fabrika... Depolar... Bağlar... Tarım arazileri... Dükkânlar... Bütün taşınmazlar resmî kayıtlar doğrultusunda Derya'nın adına geçirildi.
Ancak Derya herkesi şaşırtan bir karar aldı. "Amcam bugüne kadar bu şirketi ayakta tuttu." "Ben onun emeğini inkâr edemem." "Şirketin yönetim kurulu başkanı ben olacağım." "Fakat günlük yönetimi yine amcam sürdürecek." "Artık bunu şirketin profesyonel genel müdürü olarak yapacak."
Yönetim kurulu bu kararı oy birliğiyle kabul etti.
Amcasına yaptığı hizmetlerin karşılığı olarak piyasa şartlarına uygun bir genel müdür maaşı bağlandı.
Şirket gelirleri ise artık tamamen şeffaf şekilde muhasebeleştiriliyor, bütün kararlar yönetim kurulu tarafından alınıyordu. Emre'nin babası da şirketin hukuk danışmanlığını üstlendi. Derya ise Ankara'daki stajını tamamladıktan sonra şirketin hukuki işlerini bizzat takip etmeye başladı. Bu değişiklik en çok Hakan'ın hayatını etkiledi. Yıllardır babasının şirket sahibi olduğunu düşünerek rahat bir hayat sürmüş, çalışmayı gereksiz görmüştü. Ancak şirket artık kurumsal bir yapıya kavuşmuştu. Harcamaların tamamı kayıt altına alınıyor, şirket kasasından kişisel para çekilmesine kesinlikle izin verilmiyordu.
Bir sabah Derya, Hakan'ı telefonla aradı. "Hakan..." dedi. "Bu şirket kimsenin kişisel kasası değil." "Burada çalışanın emeğinin karşılığı vardır." "Eğer burada kalmak istiyorsan herkes gibi görevini yapacaksın."
Hakan önce bu duruma tepki gösterdi. Fakat başka seçeneği olmadığını kısa sürede anladı. Bir süre sonra fabrikanın üretim bölümünde işe başladı. Sabah işçilerle birlikte mesaiye geliyor, akşam aynı saatte çıkıyordu. İlk zamanlar zorlandı. Fakat zamanla çalışmanın, üretmenin ve kendi emeğiyle kazandığı paranın değerini öğrendi.
Babası da oğlundaki bu değişimi memnuniyetle izliyordu. Aradan birkaç yıl geçti.
Kaplanlar Limited Şirketi, Derya'nın hukuk bilgisi ile amcasının yıllara dayanan tecrübesini birleştirerek daha da büyüdü. Derya Ankara’da kalıyor hafta içi birkaç günde olsa Uşak’a geliyor, şirketle ilgileniyordu.
Çalışan sayısı arttı. Yeni yatırımlar yapıldı. İhracata başlandı. Şirket, bölgenin örnek kuruluşlarından biri hâline geldi.
Köşkün kapısı artık yalnızca ailenin değil, ihtiyaç sahibi öğrencilerin de kapısı olmuştu. Derya, anne ve babasının anısını yaşatmak için onların adına burs fonu kurdu. Her yıl başarılı fakat maddi imkânı olmayan onlarca hukuk öğrencisine burs verildi. Çünkü Derya, bir zamanlar kendisinin de aynı desteğe ihtiyaç duyduğunu hiç unutmamıştı.
Amcası emekliliği geldiğinde görevini gönül rahatlığıyla devretti.
Bir gün Derya Emre ile Uşak’a geldiğinde köşkün bahçesinde birlikte otururlarken amcasına gülümseyerek şöyle dedi:
"Amca... Bana yalnızca bir miras bırakmadın." "Bana çalışmanın, dürüstlüğün ve emanetin ne kadar kutsal olduğunu öğrettin."
Yaşlı adam gözlerini uzaklara çevirdi. "Ben hata yaptım kızım." "Gerçeği sana daha önce söylemeliydim."
Derya başını salladı. "Belki öyle." "Ama bugün aynı sofrada oturabiliyorsak, birbirimizin yüzüne sevgiyle bakabiliyorsak, demek ki aile olmayı başarabilmişiz." O gün köşkün bahçesinde yalnızca geçmişin hesabı kapanmadı. Derya daha sonra "Bir de sana bir müjdem var... Müsaaden olursa yakında Emre ile evleniyoruz." dedi.
Amcası sevincini dile getirerek ikisinide kutladı. Yeni bir ailenin, güvene ve dürüstlüğe dayanan yeni bir başlangıcı da yapıldı.
Derya'nın hayatı, yokluk içinde başlayan uzun ve zorlu bir yolculuktu. Sabrı, azmi ve eğitime olan inancı onu hukuk fakültesi birinciliğine, başarılı bir avukatlığa ve büyük bir şirketin yöneticiliğine taşıdı. Ancak onu gerçekten büyük yapan, sahip olduğu servet değil; adaletten, vicdandan ve vefadan hiçbir zaman vazgeçmemesiydi.
Çünkü gerçek zenginlik, insanın geride bıraktığı mallar değil; kazandığı güven, yetiştirdiği insanlar ve ardında bıraktığı güzel izlerdir.

































