DENİZ

Bir akşamüzeri eşimle evde oturmuş, günün yorgunluğunu üzerimizden atmaya çalışıyorduk. Her zamanki gibi sakin bir akşamdı. Derken telefonum çaldı. Arayan, teyze oğlum Hasan'dı.
Hâl hatır sorduktan sonra çocuklarıyla birlikte bizi ziyarete geleceklerini söyledi. Bu habere çok sevindim. Uzun zamandır yüz yüze görüşemiyorduk. Telefonla konuşmak güzeldi ama insan sevdiği yakınlarını karşısında görmek, aynı sofraya oturmak, gözlerinin içine bakarak sohbet etmek istiyordu.
Çocuklarımız evlenip kendi yuvalarını kurarak evden ayrılalı uzun zaman olmuştu. Eşimle artık baş başa yaşıyorduk. Evimiz sessizliğe alışmıştı. Ancak insan ne kadar alışırsa alışsın, sevdiklerinin gelişiyle o sessizlik bir anda dağılıveriyordu.
Hasan da önceleri Malatya'da yaşıyordu. Bu nedenle sık sık görüşür, birbirimizin evine gidip gelirdik. Ancak ailesini alıp İstanbul'a taşındıktan sonra görüşmelerimiz telefon konuşmalarıyla sınırlı kalmıştı. Aramızdaki mesafe yalnızca yolları uzatmamış, eskiden kendiliğinden gerçekleşen ziyaretleri de seyrekleştirmişti.
Hasan ile eşi Demet'in üç çocukları vardı. Büyük kızları Duru, ortanca çocukları oğulları Ata, en küçükleri ise Deniz'di. Üçü de büyümüş, çocukluktan gençliğe doğru yol almaya başlamışlardı. Zamanın nasıl geçtiğini insan bazen kendi yaşına bakarak değil, bir zamanlar kucağında taşıdığı çocukların büyüdüğünü görünce anlıyordu.
Bir süre sonra kapının zili çaldı. Eşimle birlikte kapıya yöneldik. Karşımızda Hasan'ı, yanında da iki genç kızla bir delikanlıyı görünce yüzümüz güldü.
Hoş geldiniz, sefalar getirdiniz! Nerelerde kaldınız, özlettiniz kendinizi, dedim.
Hasan'la kucaklaşıp hasret giderdik. Ardından çocuklara sarıldık, onları öpüp başlarını okşadık.
Maşallah! Siz ne zaman bu kadar büyüdünüz? Daha dün küçücük çocuklardınız, dedim.
Duru gülümseyerek: Dede, biz büyüdük de sen bizi hâlâ küçük çocuk sanıyorsun, diye karşılık verdi.
Hep birlikte güldük.
Salona geçtik. Eşim çay hazırlamak için mutfağa yöneldi. Ben de çocuklara oturmaları için yer gösterdim. Ev bir anda şenlenmişti. Birkaç dakika öncesine kadar sessiz olan odalar, gençlerin sesleri ve gülüşleriyle dolmuştu.
Çocuklara okullarını, derslerini ve gelecek planlarını sordum.
Bakalım, okul nasıl gidiyor? Dersleriniz iyi mi? diye sordum.
Ata hemen söze karıştı: Benim derslerim iyi dede.
Duru da okulundan ve gelecek hedeflerinden söz etti. Deniz ise biraz daha çekingen davranıyor, arada diğerlerinin anlattıklarına katılıyordu.
Üçünün de başarılı olduğunu öğrenmek beni sevindirdi.
Aferin size! İyi eğitim almak önemli ama insanın yalnızca okulda başarılı olması yetmez. Dürüst, vicdanlı ve iyi insan olmayı da öğrenmesi gerekir. İnsanlara saygılı olun, kimsenin hakkını yemeyin. Hayatta en büyük kazanç, insan olarak iyi bir yerde durabilmektir, dedim.
Hasan, çocukları birkaç günlük tatil için babaannelerinin yanına getirmişti. Demet ise çalıştığı ve izin alamadığı için İstanbul'da, kendi anne ve babasının yanında kalmıştı. Böylece çocuklar hem babaanneleriyle vakit geçirecek hem de uzun zamandır göremedikleri akrabalarıyla hasret gidereceklerdi.
Çaylarımızı içerken Hasan'la eski günlerden konuşmaya başladık. Malatya'da birlikte geçirdiğimiz zamanları, yaşadığımız olayları, güldüğümüz ve üzüldüğümüz günleri hatırladık. Bazı anılar vardır ki üzerinden yıllar geçse de insanın hafızasında taptaze kalır.
Biz geçmişi konuşurken çocuklar da sessizce dinliyor, bazen birbirlerine bakıp gülümsüyorlardı. Belki de büyüklerinin anlattıkları sayesinde ailelerinin geçmişine ve birbirleriyle olan bağlarına dair yeni şeyler öğreniyorlardı.
Sohbet ilerledikçe benim de aklım yıllar öncesine gitti.
Hasan'ın çocukları henüz küçükken bazı akşamlar telefonumuz çalardı. Arayan bazen Hasan, bazen de eşi Demet olurdu.
Amca, çocuklar sizi istiyor. Ne zaman geleceksiniz? diye sorarlardı.
Bazen de Demet'in sesini duyardık: Çocuklar sizi çok özledi. Bugün gelirseniz çok sevinirler, derdi.
Biz de onları birkaç gün görmesek özlerdik. Böyle bir telefon aldığımızda fazla düşünmeden hazırlanır, hemen yola çıkardık. Çünkü onların bizi özlediğini bilmek, bizim de onlara duyduğumuz sevgiyi daha da artırırdı.
Kapıdan içeri girdiğimiz anda evde bambaşka bir hava eserdi. Çocuklar bizi görür görmez sevinç çığlıkları atar, koşarak yanımıza gelirlerdi.
Dede geldi! Teyze geldi! diye bağırırlardı.
Kollarını boynumuza dolar, bize sımsıkı sarılırlardı. Biz de onları kucaklar, öper, kokularını içimize çekerdik.
Hasan'ın çocukları eşime teyze diye seslenirlerdi. Benim saçımın sakalımın beyazlamış olmasından dolayı da bana dede derlerdi. Bu hitapları duydukça hoşumuza giderdi. Onların gözünde bir aile büyüğü olmanın yanında, sevdikleri bir teyze ve dede olmak da bize ayrı bir mutluluk verirdi.
Kendi torunumuz yanımızda olmadığı için torun sevgisini onlarla gideriyorduk. Onları kucağımıza aldığımızda, saçlarını okşadığımızda ya da birlikte oyun oynadığımızda içimizde tarif edilmesi güç bir sevinç uyanırdı.
Çocukların sevgisi insanın içine işleyen, karşılık beklemeyen bir sevgidir. Onlar için ne makamın ne de malın mülkün önemi vardır. Sizi sevmişlerse bütün içtenlikleriyle sever, özlemişlerse bunu saklamadan belli ederler. Bir çocuğun koşarak gelip boynunuza sarılması, dünyadaki nice büyük mutluluktan daha değerlidir.
Çocukların küçüklüklerinden söz ederken birden Ata'nın oyuncakları arasındaki tosbağa arabası aklıma geldi.
Ata, senin bir zamanlar küçük bir tosbağa araban vardı, hatırlıyor musun? dedim.
Ata biraz düşündü. Nasıl bir arabaydı dede? diye sordu.
Küçük, sevimli bir oyuncak arabaydı. Bir gün evinizde gördüm, çok beğendim. Senden istedim ama vermedin. Hatırladın mı?
Çocuklar gülümsemeye başladı.
O gün oyuncağı çok beğenmiş, Ata'dan bana vermesini istemiştim. Ancak Ata oyuncağından vazgeçmeye hiç yanaşmamıştı. Ben de şaka olsun diye bir ara arabayı alıp cebime koymuş, eve getirerek bizim evdeki oyuncakların arasına bırakmıştım.
Birkaç hafta sonra yine bize geldiklerinde Ata, oyuncaklarının arasındaki tosbağa arabasını hemen tanıdı. Hiç vakit kaybetmeden arabayı eline aldı, cebine koydu.
Ona takılmak için: Bu araba benimdi oğlum, nereye götürüyorsun? Artık benim olsun. Ben çok sevdim, dedim.
Ata hiç tereddüt etmeden: Olmaz dede! O benim arabam. Ben onu götüreceğim, diye karşılık verdi.
Hepimiz gülmeye başladık.
Şimdi o olayı hatırlattığımda çocuklar da kahkahalarla güldüler.
Demek ki Ata daha o yaşta malının kıymetini biliyormuş, dedim.
Hasan da gülerek: Onun oyuncaklarını kimseye vermek kolay değildi. Her birinin ayrı bir yeri vardı, dedi.
Küçücük bir çocuğun sevdiği eşyasına nasıl sahip çıktığını görmek o gün hepimizi eğlendirmişti. Şimdi ayrıntıları belki onlar bile tam olarak hatırlamıyorlardı ama o günlerin sıcaklığı yüzlerine yansıyordu.
Biz onlara her gittiğimizde boş durmaz, en sevdikleri çikolatalardan ve içinden küçük oyuncaklar çıkan sürpriz yumurtalardan alırdık.
Evlerine gittiğimizde önce boynumuza sarılır, bizi öperlerdi. Sonra hiçbir şey belli etmemeye çalışsalar da gözleri ellerimize kayardı. Sanki ellerimizin arkasına sakladığımız bir sırrı çözmeye çalışıyorlardı.
Sürpriz yumurtaları verdiğimizde sevinçleri görülmeye değerdi. Çikolatayı yemek için sabırsızlanmak yerine önce içinden çıkan oyuncağı birleştirmeye koyulurlardı.
Küçücük parçaları bir araya getirmeye çalışırken zorlandıkları yerde hemen bana seslenirlerdi: Dede, şurayı birleştiremiyoruz. Bize yardım etsene!
Ben de yanlarına oturur, parçaları birlikte birleştirirdim. Bakın, şu parçayı buraya takacağız. Şimdi de diğerini yerleştirelim. Oldu mu? derdim.
Oyuncak tamamlandığında yüzlerinde beliren mutluluk, benim için çikolatadan da oyuncaktan da daha değerliydi. O küçücük ellerin başardıkları işle gurur duymalarını seyretmek, insanın yüreğini sevgiyle dolduruyordu.
Oyuncaklarla oynayıp heveslerini aldıktan sonra sıra başka bir eğlenceye gelirdi. Bu kez dedelerini at yaparlardı.
Sırtıma biner, beni odadan odaya, koridora, hatta mutfağa kadar gezdirirlerdi. Üstelik bu işte adaleti de elden bırakmaz, sırayla binmek isterlerdi. Birini sırtımdan indirirken diğeri sabırsızlıkla sırasını beklerdi.
Deniz en küçükleri olduğu için ona biraz daha fazla zaman ayırmaya çalışırdım. Onu sırtımda gezdirmekten büyük keyif alırdım. Deniz'in yüzünde kocaman bir gülümseme belirir, kahkahaları evin içinde yankılanırdı.
Sırtımdan indirdiğimde ise bu eğlencenin bitmesine razı olmaz, ağlamaya başlardı.
Duru ile Ata da kardeşlerine biraz fazla zaman ayırdığımı düşünür, hemen itiraz ederlerdi: Dede, şimdi de sıra bizde!
Ben de üçünün gönlünü hoş tutmaya çalışır, hepsini sırayla sırtımda gezdirirdim.
Merak etmeyin, hepinizin sırası gelecek. Ama dedeyi de biraz dinlendirin, derdim.
Onlar ise gülerek yeniden sırtıma binmek isterlerdi.
O yaşlarda yorulmak nedir pek bilmezdim. Çocukların mutluluğunu gördükçe yorgunluğumu unutur, onların oyunlarına kendimi kaptırırdım.
Şimdi düşündüğümde, o günlerde onlara verdiğimi sandığım mutluluğun belki de kat kat fazlasını kendim almış olduğumu anlıyorum.
Gece ilerleyip uyku saatleri geldiğinde Deniz'i teyzesi Filiz kucağına alır, hafifçe sallayarak uyuturdu. Deniz'in gözleri yavaş yavaş kapanırken evin içindeki hareketlilik de azalırdı.
Fakat Duru ile Ata'nın enerjisi kolay kolay tükenmezdi. Küçük kardeşleri uyuyunca meydan onlara kalır, dedelerinin sırtında gezmeye devam ederlerdi.
Bir süre sonra Duru ders çalışmak için odasına çekilir, Ata ise henüz okula gitmediği için oyuncaklarıyla oynamayı sürdürürdü.
Ben de kimi zaman onların oyunlarına katılır, kimi zaman bir kenarda oturup mutluluklarını seyrederdim. Evin içindeki o neşeli sesler bugün bile kulaklarımda çınlar.
Gecenin ilerleyen saatlerinde ayrılma vakti geldiğinde çocuklarla vedalaşırdık. Bazen Ata da bizimle gelmek isterdi.
Dede, ben de sizinle geleyim, derdi.
Bu gece annenin yanında kal oğlum. Başka bir gün yine gelirsin, diye onu teselli etmeye çalışırdım.
İçimden onu yanımıza alıp götürmek geçse de her şeyin bir zamanı olduğunu bilirdim. Çoğu zaman evinde kalır, biz de eşimle birlikte kendi evimize dönerdik.
O günlerde bütün bunları hayatın olağan akışı içinde yaşardık. Çocukları sırtımızda gezdirmek, onlarla oyunlar oynamak, uykuya dalışlarını seyretmek bize büyük mutluluk verirdi. Ancak bu anların bir gün geçmişte kalacağını, geriye yalnızca hatıralarının kalacağını pek düşünmezdik.
İnsan güzel günlerin içindeyken onların kıymetini bazen gerektiği kadar anlayamıyor.
Şimdi karşımda oturan Duru, Ata ve Deniz'e bakarken geçmişle bugün arasındaki mesafeyi daha iyi anlıyordum.
Bir zamanlar sırtımda gezdirdiğim, kucağımda taşıdığım, ayağımızda sallayarak uyuttuğumuz çocuklar büyümüş, gençliğe doğru adım atmışlardı.
Küçücük elleriyle boynumuza sarıldıkları günlerden bugüne ne çok zaman geçmişti!
Biz de artık iyice yaşlanmıştık. Eskiden çocukları sırtımızda taşırken yorulmak nedir bilmezdik. Onları güldürmek için odadan odaya dolaşır, oyunları bitmesin diye elimizden geleni yapardık. Şimdi ise merdivenleri daha yavaş çıkıyor, oturduğumuz yerden kalkarken bile bazen düşünüyorduk.
Halk arasında, insan yaşlandıkça yeniden çocukluğuna döner, derler. Belki de bunda bir gerçeklik payı vardı. Çocukken başkalarının yardımına ihtiyaç duyar, büyüdüğümüzde başkalarına kol kanat gerer, yaşlandığımızda ise yeniden desteğe ihtiyaç duyabilirdik. Hayat, sanki başladığı yere doğru ağır ağır ilerleyen bir yoldu.
Bir gün belki de rollerimiz değişecekti. Şimdi sırtımızda taşıdığımız, ellerinden tutup yürüttüğümüz bu çocuklar büyüyecek; bizlerin adımlarının yavaşladığı, dizlerimizin güçten düştüğü günlerde ellerimizden tutacaklardı.
Belki bir gün bizi bir yerden bir yere götürecek, yorulduğumuzda kolumuza girecek, ihtiyaç duyduğumuzda yanımızda olacaklardı.
Bu düşünce içimi hem hüzünle hem de umutla doldurdu. Çünkü insanın en büyük tesellisi, kendisinden sonra da sevginin devam edeceğini bilmektir. Bugün çocuklara gösterdiğimiz şefkatin yarın başka bir biçimde bize geri dönmesi, hayatın en güzel karşılığı değil miydi?
Bir zamanlar onların küçücük başlarını okşar, üşümesinler diye üzerlerini örter, uykuları gelince sabırla başlarında beklerdik. Şimdi onlar büyüyor, biz ise ömrümüzün sonbaharına doğru ilerliyorduk.
Fakat yıllar geçse de insanın içinde biriken sevgi yaşlanmıyordu. Saçlarımız ağarsa, ellerimiz titrese, adımlarımız yavaşlasa bile bir zamanlar kucağımızda taşıdığımız çocuklara duyduğumuz sevgi ilk günkü sıcaklığını koruyordu.
O akşam Hasan'ın çocuklarına bakarken geçmişte kalan güzel günleri yeniden yaşar gibi oldum. Tosbağa arabası, sürpriz yumurtalar, sırtımda kahkahalar atarak gezinen Deniz, sırasını bekleyen Duru ile Ata...
Hepsi birer hatıradan ibaretti artık. Ama insanın gönlünde yer eden bazı anılar vardır ki yıllar onları eskitemez; aksine, zaman geçtikçe değerlerini daha da artırır.
Bir süre sonra misafirlerimiz kalkmaya hazırlandı.
Daha yeni geldiniz, biraz daha otursaydınız, dedik.
Hasan gülümseyerek: İnşallah yine geliriz. Çocuklar da babaannelerini bekletmesinler, dedi.
Hep birlikte sarıldık, öpüştük, vedalaştık.
Kapı kapandıktan sonra evimiz eski sessizliğine döndü. Eşimle göz göze geldik. İkimizin de aklından benzer şeyler geçtiğini hissediyordum.
Ev biraz önce çocukların sesleriyle doluydu. Şimdi ise o seslerden geriye tatlı bir yankı kalmıştı.
Bir zamanlar çocukların arkamızdan koşarak geldiği, boynumuza sarıldığı, sırtımıza bindiği günler geride kalmıştı. Onlar büyüyor, biz yaşlanıyorduk. Hayatın değişmeyen düzeni buydu.
Ama biliyordum ki sevgi, yaşla birlikte eksilen bir şey değildi. İnsan sevdiklerini taşıyacak gücü kaybetse bile onları yüreğinde taşımaya devam ediyordu.
Belki yıllar sonra onlar da bizim gibi yaşlanacak, kendi çocuklarının ve torunlarının peşinden koşacaklardı. Belki bir gün bu akşamı hatırlayıp: Biz küçükken dedemiz bizi sırtında gezdirirdi, diye anlatacaklardı.
O zaman benim sesim belki yanlarında olmayacak, sırtımda gezdirdiğim günleri kendi gözleriyle hatırlayamayacaklardı. Ama anlattıkları her hatırada sevgim yeniden yaşayacaktı.
İşte o zaman anlayacaklardı ki insanın geride bıraktığı en kıymetli miras, malı mülkü değil, sevdiklerinin gönlünde bıraktığı izdir.
Ömür dediğimiz şey de belki bundan ibaretti: Bir zamanlar başkalarını kollarımızda taşımak, sonra onların hatıralarında yaşamak...
Ve kim bilir, belki bir gün Deniz, Duru ya da Ata benim gibi yaşlı bir insanın elinden tutarken çocukluğundaki o sıcaklığı hatırlayacak; bir zamanlar kendisini sırtında gezdiren dedesinin sevgisini kendi ellerinde yeniden hissedecekti.
Çünkü hayat geçip gidiyor, çocuklar büyüyor, insanlar yaşlanıyordu. Ama sevgiyle yaşanan hiçbir an gerçekten kaybolmuyordu.
İnsan bir gün çocukluğuna geri dönemese de çocuklarına, torunlarına ve sevdiklerinin yüreğine bıraktığı sevgiyle yaşamaya devam ediyordu.
Belki de insanın bu dünyada bırakabileceği en güzel iz, bir zamanlar kendisine sevgiyle sarılmış çocukların hafızasında güzel bir hatıra olarak kalabilmektir.

































