HASRET

Sabah namazından önceydi. Feride, kucağında battaniyeye sarılı küçük kızını sımsıkı göğsüne bastırmış, sığındığı apartman boşluğundan yavaşça kalktı. Gece boyunca dinmeyen soğuk, sokakları sessizliğe ve ıssızlığa bürümüştü.
Kızını bir an olsun kucağından indirmeden, sessiz adımlarla mahallenin camisine doğru yürümeye başladı. Gözlerinden süzülen yaşlar yanaklarından aşağı inerken, içinde tarifsiz bir acı vardı. Yüreği parçalanıyor, fakat ne yapacağına artık kesin olarak karar vermiş olmanın ağırlığını da taşıyordu.
Caminin avlusuna girdiğinde etrafına dikkatlice baktı. Kimseler görünmüyordu. Sessizliği yalnızca gecenin son saatlerindeki hafif rüzgâr bozuyordu.
Feride, kucağındaki battaniyeyi yavaşça açtı. Kızının yüzünü görünce gözyaşlarına hâkim olamadı. Onu doyasıya öptü, küçük yüzünü ellerinin arasına alıp bir süre öylece baktı. Bu sırada geçen hafta pazardan aldığı o harf kolyeye baktı. Bir an onu çıkarıp alıp almamakta tereddüt etti ama sonra vazgeçti. Kolyeyi kızının boynunda bırakırken sanki o an, dünyadaki bütün sevgisini kızının yüzüne bırakmak ister gibiydi.
Sonra battaniyeyi yeniden sıkıca sardı.
Kızını, caminin kapısının önüne yavaşça bıraktı. Birkaç saniye boyunca olduğu yerde donup kaldı. İçinden dualar ediyor, bir yandan da gözyaşlarını silmeye çalışıyordu.
“Allah’ım, onu koru…”
Bu sözleri içinden kaç kez tekrarladığını kendisi bile bilmiyordu.
Feride, arkasına dönüp bakmamaya çalışarak avludan çıktı. Her adımında yüreği biraz daha ağırlaşıyordu. Fakat kendisini, “Kızımı bir Müslüman bulur, evine götürür; ona sahip çıkar, iyi bir hayat sağlar.” diyerek teselli etmeye çalışıyordu.
Sokağın karanlığında yavaş yavaş uzaklaşırken, geride bıraktığı küçük kızının kaderini Allah’a emanet etmişti.
Sahile doğru yürürken birdenbire şiddetli bir yağmur başladı. Feride, deniz kıyısına yaklaştığında uzaktan deniz kenarında bağlı duran sandalları ve tekneleri gördü. İçgüdüsel olarak, yağmurdan korunmak ve daha fazla ıslanmamak için bu sandal veya teknelerden birine sığınmayı düşündü. Fakat hemen ardından, kendi kendine acı bir gülümsemeyle, bunun ne kadar anlamsız olduğunu söyledi.
Çünkü biraz sonra zaten tamamen ıslanacaktı.
O sırada balıkçı Hayri de sandalının yanında ağlarını toparlıyordu. Sabah erkenden denize açılmak, birkaç saat balık tutup akşam eve eli dolu dönmek istemişti. Ancak hava birden bozmuş, deniz de iyice dalgalanmaya başlamıştı.
Hayri, gökyüzüne bakıp içinden geçirdi:
“Bugün kısmet değilmiş. Ekmek paramızı artık yarın çıkarırız.”
Evde on yaşında bir oğlu vardı. Bugün balığa çıkamayacağına üzülse de oğluyla vakit geçirmek için eve dönmenin belki de iyi olacağını düşündü.
Sandalını sağlam bir yere bağladı, ağlarını toparladı ve eve dönmek üzere kayalıkların arasından geçerken ileride bir kadın gördü.
Hayri önce şaşırdı.
“Bu yağmurda bu kadın burada, tek başına ne yapıyor?” diye düşündü.
Bir süre kadını izledi. Kadın, ağır ve kararsız adımlarla denize doğru ilerliyordu.
Hayri’nin içine birden kötü bir şüphe düştü. “Yoksa… Bu kadın intihar mı edecek?”
Hiç düşünmeden koşmaya başladı.
Kadın denize ulaşmıştı. Hayri tam zamanında yetişti. Kadını yakalayıp bütün gücüyle geriye çekti ve onu yeniden kayalıkların üzerine çıkardı.
Kadın kurtulmak için çırpınıyor, Hayri’nin ellerinden sıyrılmaya çalışıyordu.
“Bırak beni! Ne olur bırak! Artık yaşamak istemiyorum!” diye haykırıyordu.
Hayri ise onu bırakmaya hiç niyetli değildi. “Olmaz! Seni bırakamam. Kendine gel!” diye bağırdı.
Kadın gözyaşları içinde ağlamaya devam ediyordu. “Benim için artık hiçbir şeyin anlamı yok. Yaşamak istemiyorum!”
Hayri, kadını sakinleştirmeye çalıştı. Bir yandan da onu yağmurun altında daha fazla tutmamak için kolundan destek olarak güvenli bir yere götürdü.
“Bak,” dedi sakin ama kararlı bir sesle, “insanın canına kıyması çözüm değil. Hem bu büyük bir günah. Allah’ın verdiği canı insan kendi eliyle sonlandıramaz. Ne yaşadığını bilmiyorum, başına ne geldiğini de bilmiyorum. Ama her ne olduysa, bunun bir çıkışı mutlaka vardır.”
Kadın cevap vermedi. Başını öne eğmiş, hıçkıra hıçkıra ağlıyordu.
Hayri, onun biraz olsun sakinleştiğini görünce yumuşak bir ses tonuyla konuşmaya devam etti: “Ben sana yardım etmek istiyorum. Bana güven. Seni barakama götüreyim. Orada on yaşında bir oğlum var. Kendine gelene, hava düzelene kadar orada kalırsın. Karnını doyururuz. Sonra ne yapacağımıza birlikte bakarız.”
Kadın başını kaldırıp Hayri’ye baktı. O an, uzun zamandır ilk kez bir insanın gözlerinde kendisi için küçücük de olsa bir umut gördü.
Hayri elini uzattı. “Gel,” dedi. “Şimdi önce şu yağmurdan kurtulalım. Gerisini sonra düşünürüz.”
Kadın bir süre tereddüt etti. Sonra titreyen elini Hayri’nin eline uzattı.
Ve ikisi, sağanak yağmurun altında, kayalıkların arasından yavaşça uzaklaşmaya başladılar.
Yağmur hâlâ bütün şiddetiyle yağıyordu. Hayri önde, Feride birkaç adım gerisinde yürüyordu. Feride’nin üzerindeki elbiseler sırılsıklam olmuş, saçlarından süzülen yağmur damlaları yüzündeki gözyaşlarına karışmıştı. Ayakları güçlükle ilerliyor, her adımında sanki biraz daha tükeniyordu.
Hayri ara sıra dönüp ona bakıyordu. Kadının ne kadar perişan olduğu her hâlinden belliydi. Ancak onu zorlayacak sorular sormuyordu. Bazen insanın konuşabilmesi için önce susmaya, biraz nefes almaya ve kendini güvende hissetmeye ihtiyacı olduğunu biliyordu.
Bir süre sonra deniz kıyısındaki küçük barakaya ulaştılar.
Hayri kapıyı açtı. “Gel, içeri gir. Burada biraz olsun ısınırsın.”
Feride kapının önünde durdu. İçeri girmekte tereddüt ediyordu. Sanki uzun zamandır hiçbir kapının kendisine açılmasına alışık değildi.
Hayri bunu fark etti. “Çekinme,” dedi. “Burası zengin konağı değil ama başını sokacak bir yer. Allah ne verdiyse paylaşırız.”
Feride, başını hafifçe eğerek içeri girdi.
Ev küçüktü. İki oda bir salon, salonun köşede eski bir soba, sobanın yanında birkaç parça odun vardı. Duvar kenarında küçük bir masa, iki sandalye ve üzerine halı serilmiş eski bir divan bulunuyordu. Her şey sade, hatta yoksul denebilecek kadar mütevazıydı. Ama içeride garip bir sıcaklık vardı.
Bu sıcaklık sobadan çok, barakanın içinde yaşayan insanın yüreğinden geliyordu.
Hayri sobaya odun atmaya çalışırken içeriden bir çocuk sesi duyuldu. “Baba, sen misin?”
Hayri başını kapıya çevirdi. “Benim oğlum. Gel buraya.”
Altı yaşındaki çocuk, meraklı gözlerle kapının yanına geldi. Üzerinde eski ama temiz bir kazak vardı. Babasının yanında hiç tanımadığı bir kadını görünce şaşkınlıkla Feride’ye baktı. “Baba, bu abla kim?”
Hayri bir an ne söyleyeceğini düşündü. “Adı Feride. Yağmurda dışarıda kalmış. Biraz bizimle kalacak.”
Çocuk, Feride’nin hâline baktı. Kadının titrediğini görünce hiçbir şey sormadan içeri koştu. Yatağın üzerindeki battaniyeyi alıp getirdi ve Feride’ye uzattı. “Üşüyorsun. Bunu al.”
Feride battaniyeyi ellerine aldığında gözleri doldu. Çocuğun yüzüne uzun uzun baktı.
O küçücük eller, ona sabah caminin kapısının önüne bıraktığı kızını hatırlatmıştı. Bir anda nefesi kesildi. Gözlerini kapattı.
Hayri, Feride’nin yüzündeki değişikliği fark etti ama yine de bir şey sormadı.
Çocuk ise masanın üzerindeki ekmeği gösterdi. “Acıktın mı?”
Feride cevap veremedi. Sadece başını salladı.
Çocuk ekmeği eline alıp ikiye böldü. “Bunun yarısı senin.”
Feride, ekmeği alırken elleri titredi. “Sağ ol evladım…”
“Benim adım Murat,” dedi çocuk.
Feride, “Murat…” diye tekrarladı. Bu ismi söylerken yüzünde yıllardır unuttuğu bir gülümsemenin izi belirdi.
Hayri sobanın içine birkaç odun daha attı. “Sen otur Feride Hanım. Biraz ısın. Ben sana sıcak bir şeyler hazırlayayım.”
Feride yere değil, yatağın kenarına oturdu. Battaniyeyi omuzlarına aldı. Fakat gözleri hâlâ Murat’taydı.
Murat da karşısına oturmuş, onu sessizce izliyordu. Çocukların merakı bazen yetişkinlerin cesaret edemediği soruları sordururdu. Bir süre sonra Murat dayanamadı. “Sen neden yağmurda denizin kenarındaydın?”
Hayri hemen oğluna baktı. “Murat…”
“Ne var baba? Merak ettim.”
Feride, çocuğa baktı. Sonra gözlerini yere indirdi. “Ben…” Kelime ağzından çıkmadı.
Hayri araya girdi. “Şimdi konuşmak zorunda değil. Yorulmuş.”
Murat başını eğdi. “Tamam baba.”
Barakanın içinde bir süre sessizlik oldu. Dışarıda yağmurun sesi, çatının üzerine vuran damlaların gürültüsüne karışıyordu.
Feride, sobanın karşısında ellerini uzatmış ısınırken, içindeki fırtınayı susturamıyordu.
Bir süre sonra Hayri önüne sıcak bir çorba koydu. “Yavaş yavaş iç.”
Feride kaşığı eline aldı. İlk lokmayı ağzına götürdüğünde gözlerinden yeniden yaşlar süzüldü.
Hayri bunu görünce sessizce karşısına oturdu. “Feride Hanım,” dedi, “seni zorlamak istemiyorum. Ama belli ki başına çok büyük bir şey gelmiş. Bu gece burada güvendesin. Kimse sana dokunmaz. İstersen hiç konuşma. Ama içini dökmek istersen de seni dinlerim.”
Feride uzun süre sustu. Sonra dudakları titremeye başladı. “Ben kötü bir anne değilim…”
Hayri şaşırdı.
Feride gözlerini kaldırdı. “Ne olur bana inan. Ben kızımı terk etmek istemedim.”
Hayri’nin yüzündeki ifade değişti.
Murat da konuşulanları anlamaya çalışarak babasına baktı.
Feride devam etti: “Ben onu çok seviyorum. Dünyadaki her şeyden çok…” Sesi kırıldı. “Bugün… onu caminin kapısının önüne bıraktım.”
Barakanın içindeki sessizlik bir anda ağırlaştı.
Hayri ne diyeceğini bilemedi.
Feride ise yıllardır içinde biriktirdiği acının kapısını artık açmıştı. “Başka çarem yoktu,” dedi. “İnanın bana, başka çarem yoktu.” Ellerini yüzüne kapattı. “Onu battaniyeye sardım. Son kez öptüm. Yüzünü kokladım. Sonra kapının önüne bıraktım.”
Murat'ın gözleri büyümüştü.
Hayri derin bir nefes aldı. “Peki neden?” diye sordu usulca.
Feride başını kaldırdı. Gözlerinde hem utanç hem acı hem de çaresizlik vardı.
“Çünkü ben ona bir hayat veremiyordum.”
Bir süre sustu. “Benim elimden tutan olmadı. Gidecek bir evim yoktu. Karnımızı doyuracak paramız yoktu. Geceyi geçirecek bir yerimiz bile yoktu.”
Hayri sessizce dinliyordu.
Feride'nin sesi giderek yükseliyordu. “Kocam bizi terk etti, ev sahibi kirayı ödeyemiyoruz diye bizi kapı dışarı etti, günlerce iş aradım bulamadım. Onu kucağıma alıp sokak sokak dolaştım. İnsanların kapılarına baktım. Birinden yardım isterim diye düşündüm. Ama kime gidecektim? Kim beni dinleyecekti?”
Gözlerinden yaşlar boşandı. “Sonra camiyi düşündüm. 'Bir Müslüman bulur onu,' dedim kendi kendime. 'Bir anne-baba çıkar karşısına. Onu alır, büyütür, okutur, sıcak bir yatağa yatırır.'”
Feride ellerini göğsüne bastırdı. “Ben kızımı bırakmadım Hayri Bey…” Bir an sustu. “Ben onu yaşatmak için bıraktım.” Bu sözlerin ardından başını öne eğdi.
Hayri'nin gözleri dolmuştu.
Murat ise sessizce Feride'nin yanına yaklaştı. Küçük elleriyle onun elini tuttu.
Feride şaşkınlıkla çocuğa baktı.
Murat hiçbir şey söylemedi. Sadece elini bırakmadı. O küçücük el, Feride'nin o gece ihtiyaç duyduğu ilk gerçek teselliydi.
İsmail Koza, o sabah her zamanki gibi erkenden uyandı. Abdestini aldı, kalın paltosunu giydi ve gümüş saplı bastonuna yaslanarak villasından çıktı. Hava oldukça soğuktu. Gecenin karanlığı henüz dağılmamış, sokaklara sessizlik hâkim olmuştu.
Villanın yakınında, yıllar önce kendi yaptırdığı bir cami vardı. İsmail, sabah namazlarını çoğu zaman bu camide kılardı. Yavaş adımlarla camiye doğru ilerledi.
Caminin avlusuna girdiğinde ortalıkta kimseyi göremedi. “Sanırım bugün fazla erken geldim,” diye düşündü.
Bastonuna biraz daha sıkı yaslanarak caminin kapısına doğru yürüdü. Merdivenleri ağır ağır çıkarken, caminin imamı da ezanı bitirmiş, kapıyı açmak üzere dışarı çıkmıştı.
Tam o sırada İsmail'in gözü caminin kapısının önünde duran battaniye yığınına takıldı. Olduğu yerde durdu. “Bu da ne?”
Merakla birkaç adım yaklaştı. Battaniye yığını hafifçe kıpırdıyordu.
İsmail'in kaşları çatıldı. “Acaba kedi mi? Yoksa bir köpek yavrusu mu?”
Biraz daha yaklaştı. Fakat içindeki bir ses, ona hiç düşünmek istemediği başka bir ihtimali fısıldadı. “Yoksa…” İsmail'in yüreği sıkıştı. Hemen eğildi. Titreyen elleriyle battaniyenin bir ucunu araladı.
Battaniye sıkı sıkı sarılmıştı. Yavaşça açmaya başladı. Önce küçücük bir yüz göründü. Sonra iki minicik göz… Mavi gözler, sessizce İsmail'e bakıyordu. İsmail birkaç saniye nefes alamadı. “Aman Allah'ım…” Dudaklarından dökülen kelimeler titriyordu. “Bu… bir bebek!”
Tam o sırada caminin imamı kapıyı açtı ve İsmail'e baktı. Onun yere eğilmiş hâlini görünce şaşkınlıkla yanına geldi. “Hayırdır İsmail Bey?”
İsmail cevap veremedi. Sadece battaniyenin içindeki bebeği gösterdi.
İmam da eğilip baktığında şaşkınlığını gizleyemedi. “Allah Allah… Bu çocuk buraya nasıl bırakılmış?”
Bu sırada sabah namazı için birkaç cemaat daha camiye gelmişti. Bebeğin bulunduğunu görenler birer ikişer İsmail'in etrafında toplanmaya başladılar. “Ne olmuş?” “Bebek mi bu?” “Kim bırakmış acaba?”
Kısa sürede caminin kapısının önü kalabalıklaşmıştı. İsmail, bebeği dikkatlice kucağına aldı. Minicik yüzüne baktı.
Bebek, sanki dünyanın bütün gürültüsünden habersizmiş gibi sakince ona bakıyordu. İsmail'in içinde yıllardır hissetmediği bir duygu kabardı. Şefkat…
Bebeği caminin içindeki daha sıcak bir köşeye götürüp battaniyesiyle birlikte yavaşça yatırdı. “Önce namazımızı kılalım,” dedi. “Sonra ne yapılması gerekiyorsa konuşuruz.”
Cemaat saf tuttu. Namaz kılındı. Fakat namazın ardından caminin içinde farklı sesler yükselmeye başladı. “Polise haber verelim.” “Çocuk Esirgeme Kurumu'na haber vermek gerekir.” “Yetkililere haber verelim.” “Çocuğun annesi belki geri gelir.”
Herkes bir şey söylüyor, fakat kimse ne yapılması gerektiği konusunda tam olarak anlaşamıyordu. İsmail ise bir köşede sessizce bebeğe bakıyordu. Sonunda kararını verdi. “Ben bu bebeği götüreyim,” dedi.
Cemaat sustu.
“Önce sıcak bir ortama götürelim. Karnı aç olabilir. Sonra gereken neyse onu yaparız.”
Kimse itiraz etmedi.
İsmail bebeği yeniden kucağına aldı. Battaniyeyi dikkatlice düzeltti ve camiden çıktı. Baston bir elinde, bebek diğer kolundaydı. Yavaş yavaş villasına doğru yürümeye başladı.
Villa kapısına geldiğinde kâhya kadın onu karşıladı. İsmail'in kucağındaki battaniyeye sarılı bebeği görünce şaşkınlıkla sordu: “Bu da nedir İsmail Bey?”
İsmail içeri girdi. “Caminin kapısında buldum.”
“Kimin bebeği?”
“Bilmiyorum.”
Kâhya kadın şaşkınlıkla bebeğe yaklaştı.
İsmail başından geçenleri anlattı. “Şimdi senden bir ricam var,” dedi. “Bu çocuğu al. Önce güzelce ısıt, karnını doyur. Üşümüş olabilir. Üzerini değiştir. Ben birazdan gereken yerlere haber vereceğim.”
Kâhya kadın bebeği dikkatlice kucağına aldı. “Tabii İsmail Bey.”
İsmail, kâhya kadının bebeği götürüşünü izledi. Sonra salonun ortasında tek başına kaldı. Etrafına baktı. Koskoca villa… Ama yıllardır bomboştu. Duvarlar, pahalı eşyalar, büyük odalar, geniş koridorlar… Hepsi vardı. Bir tek çocuk sesi yoktu.
İsmail Koza, Koza Şirketler Grubu'nun başkanıydı. Hayatı boyunca çalışmış, işini büyütmüş, servet sahibi olmuştu. Fakat hayatın ona sunduğu zenginliğin yanında büyük bir eksiklik vardı. Eşini genç yaşta kaybetmişti. Bir daha evlenmemişti. Ne yakın bir akrabası vardı ne de bir çocuğu… Kendisini bütünüyle işine vermiş, yıllar boyunca çalışarak hayatını geçirmişti. Şimdi ise yaşlanıyordu. Ve o sabah, yıllardır sessizliğe alışmış villasının içinde ilk kez bir bebek ağlamasının yankılanacağını bilmiyordu.
İsmail, bebeğin götürüldüğü odaya doğru baktı. Yüzünde belli belirsiz bir tebessüm oluştu. Belki de hayat, insanın hiç beklemediği bir anda karşısına yeni bir kapı açıyordu. İsmail henüz bunun farkında değildi. Ama caminin kapısına bırakılan o küçücük kız çocuğu, onun hayatının en büyük değişiminin başlangıcı olacaktı.
İsmail, bebeğin kâhya kadının kucağında götürülüşünü bir süre sessizce izledi. Ardından ağır adımlarla salona geçti. Yıllardır alışık olduğu büyük ve sessiz salon, o gün ona her zamankinden daha farklı görünüyordu.
Telefonu eline aldı ve sekreterini aradı. “Avukatı hemen buraya gönder. Önemli bir konu var.”
“Tabii İsmail Bey.”
Aradan yaklaşık yarım saat geçmişti ki avukatı geldi. Yıllardır İsmail Koza’nın yanında çalışan bu kişi yalnızca avukatlığını yapmıyor, aynı zamanda şirketlerinin hukuki ve idari işlerinde danışmanlığını da yürütüyordu. İsmail ona her zaman güvenmiş, en önemli meselelerini bile onunla paylaşmaktan çekinmemişti.
Avukat salona girince İsmail ayağa kalkmadan eliyle karşısındaki koltuğu gösterdi. “Gel, otur. Sana anlatmam gereken çok önemli bir şey var.”
Avukat yerine oturdu. “Buyurun İsmail Bey. Nedir bu kadar önemli olan?”
İsmail derin bir nefes aldı. “Bu sabah caminin kapısında bir bebek bulduk.”
Avukat bir an şaşkınlıkla baktı. “Bebek mi?”
“Evet. Battaniyeye sarılmış, caminin kapısına bırakılmış. Şimdilik burada. Kâhya ilgileniyor.”
Sonra başından geçenleri en ince ayrıntısına kadar anlattı. “Şimdi senden istediğim şu,” dedi. “Gerekli bütün resmi başvuruları yap. Polise, ilgili kurumlara ve gereken diğer resmi mercilere haber ver. Bu çocuğun burada bulunduğunu ve şimdilik çok iyi şartlarda bakıldığını bildir. Her şey yasalara uygun olsun.”
Avukat başını salladı. “Elbette İsmail Bey. Gerekli işlemleri hemen başlatırım.”
İsmail bir süre sustu. Sonra gözlerini yere indirdi. “Bir de…”
Avukat dikkatle ona baktı.
“Bebeğin burada kalmasını istiyorum.”
“Şimdilik mi?”
İsmail başını kaldırdı. “Hayır. Daha fazlasını düşünüyorum.”
Avukatın yüzündeki şaşkınlık biraz daha arttı.
İsmail'in sesi bu kez daha kararlıydı. “Bu çocuğu evlat edinmek istiyorum.”
Avukat birkaç saniye konuşmadı. İsmail Koza'yı yıllardır tanıyordu. Onun kolay kolay böyle bir karar vermeyeceğini biliyordu. Bu nedenle duyduğu sözlerin sıradan bir meraktan ibaret olmadığını hemen anlamıştı.
“İsmail Bey, bunun için gerekli hukuki süreci araştırıp başlatırım.”
“Başlat. Ama her şey resmi ve doğru şekilde yapılsın. Ben bu çocuğun geleceğini güvence altına almak istiyorum.”
Avukat başını salladı. “Anladım.”
İsmail, “Bir de,” diye ekledi, “ona kendi soyadımı vermek istiyorum.”
Bu kez avukatın yüzünde hafif bir tebessüm belirdi. “Öyleyse bunun için gereken her şeyi yapacağız.”
Ertesi gün, ilgili kurumdan görevliler villaya geldi. Bebeğin bulunduğu odayı, yaşam koşullarını ve ona gösterilen ilgiyi dikkatle incelediler. Kâhya kadın bebeğin nasıl beslendiğini, nasıl uyutulduğunu ve bütün ihtiyaçlarının nasıl karşılandığını anlattı.
Görevliler incelemelerini tamamladıktan sonra İsmail'le görüştüler. “İsterseniz bebeği kurumumuza götürebiliriz,” dediler. “Burada geçici olarak kalması da mümkün. Ancak nihai karar, yapılacak resmi işlemler sonucunda verilecektir.”
İsmail'in yüzü bir anda ciddileşti. “Hayır.”
Görevliler birbirlerine baktılar.
İsmail devam etti: “Bu çocuğu buradan göndermek istemiyorum. Burada güvende. İhtiyacı olan her şey var. En önemlisi de artık onu kendi çocuğum olarak görmek istiyorum.”
Görevlilerden biri sakin bir sesle, “İsmail Bey, evlat edinme konusunda resmi prosedürler var. Bunların tamamlanması gerekiyor,” dedi.
“Biliyorum,” diye cevap verdi İsmail. “Avukatım gerekli işlemleri başlatacak.” Bir an durdu. “Birkaç gün içinde gereken bütün başvuruları yapacağım. Bu çocuğu evlat edinmek istiyorum. Ona kendi soyadımı vermek istiyorum.”
Görevliler, İsmail'in kararındaki kararlılığı görünce gerekli belgeleri hazırlamaya başladılar. Yapılması gereken işlemleri anlattılar ve evrakları tamamladıktan sonra villadan ayrıldılar.
Birkaç gün içerisinde İsmail'in yıllardır yanında çalışan avukatı da evlat edinme sürecinin başlatılması için gerekli resmi müracaatları yaptı.
İsmail artık yalnızca caminin kapısında bulduğu bir bebeğe sahip çıkmıyordu. Hayatında ilk kez bir çocuğun geleceği için mücadele ediyordu. Ve belki de farkında olmadan, yıllardır boş kalan kalbinde bir baba sevgisinin filizlendiğini hissediyordu.
Oysa bebeğin geçmişi hâlâ büyük bir sırdı. Kim olduğunu, annesinin kim olduğunu ve o soğuk sabah neden caminin kapısına bırakıldığını henüz hiç kimse bilmiyordu.
İsmail'in bilmediği bir başka gerçek daha vardı: Bu küçücük kızın yolu, bir gün onu bırakan annesi Feride'nin yolu ile yeniden kesişecekti.
Birkaç gün geçmişti.
İsmail Koza’nın villasındaki hayat, caminin kapısında bulunan küçük bebeğin gelişiyle birlikte değişmişti. Kâhya kadın bebeğin bütün ihtiyaçlarıyla yakından ilgileniyor, onu büyük bir özenle besliyor ve sağlığını sürekli kontrol ediyordu.
Bir sabah kâhya kadın İsmail Bey’le görüşmek için yanına geldi. “İsmail Bey, bebeğin sağlığı çok iyi. Elimizden geldiğince iyi bakıyoruz. Fakat…”
İsmail merakla ona baktı. “Fakat ne?”
“Anne sütünü alması elbette daha yararlı olur. Bebek henüz çok küçük. Bir süt anne bulabilirsek onun için daha iyi olacak.”
İsmail hiç düşünmeden sordu: “Ne yapmamız gerekiyor?”
“Bir süt anne bulmamız çok iyi olur.”
İsmail başını salladı. “Öyleyse ne gerekiyorsa yapın. Yeter ki çocuk sağlıklı olsun.”
Bu konuşmadan sonra İsmail bebeğin odasına gitti. Küçük kız yatağında sessizce yatıyordu. İsmail yatağın kenarına oturdu. Bir süre onun minicik yüzüne baktı. Sonra küçük ellerini avuçlarının içine aldı. Parmaklarıyla ellerini usulca okşadı.
Bebeğin mavi gözleri açıldı ve İsmail’e baktı.
İsmail’in yüzünde istemsiz bir tebessüm oluştu. “Sen kimsin bakalım?” diye fısıldadı. Bebeğin yüzüne biraz daha yaklaştı. Tam o sırada gözü, beşiğin başucunda sallanan küçük bir kolyeye takıldı. Pazardan alınmış, oldukça ucuz olduğu belli olan, üzerinde “H” harfi bulunan bir kolyeydi. İsmail şaşkınlıkla kolyeye baktı. Ardından kâhya kadını çağırdı.
“Bu kolye ne?” diye sordu.
Kâhya kadın bir an düşündükten sonra cevap verdi: “Efendim, bebek geldiği gün boynunda asılıydı. Biz de sakladık.”
İsmail yeniden bebeğe döndü. Küçük kızın masum yüzüne bakarken gözlerinde farklı bir ifade belirdi. Sanki bir işaret arıyordu. Elini uzatıp kolyeye dokundu. Sonra bebeğe bakarak, hafifçe gülümsedi: “Senin adın Handan mı?”
Bebek cevap vermedi.
Ama o küçücük bakış, İsmail'in kalbine dokunmaya yetmişti. Bir süre sonra ayağa kalktı. Alışık olduğu yoğun iş temposuna dönmek üzere şirket merkezinin yolunu tuttu.
İsmail'in şirket merkezine ulaşmasından kısa bir süre sonra avukatı yanına geldi. “İsmail Bey, evlat edinme başvurusunu yaptım. Şimdilik işlemler aksaksız ilerliyor. Fakat bazı resmi prosedürler var. Biraz zaman alacak.”
İsmail hiç tereddüt etmeden cevap verdi: “Olsun. Ne kadar sürerse sürsün… Yeter ki sonunda olumlu bir sonuç alalım.” Bir an sustu. Sonra bebeği düşünerek, sanki yıllardır içinde taşıdığı bir duyguyu dile getirircesine ekledi: “Bir de… adını Handan koyalım. Vefat eden rahmetli eşimin adıydı. Onun adını yaşatmak istiyorum.”
Bu sözlerin ardından odada kısa bir sessizlik oldu. İsmail’in gözleri dolmuştu. Bir yandan kaybettiği eşini, bir yandan da şimdi hayatına giren bu küçük yavruyu düşünüyordu. Belki de Handan adı, onun için geçmişle geleceği birbirine bağlayan görünmez bir köprü olacaktı.
Avukatı başını salladı. “Merak etmeyin. Gerekli bütün işlemleri takip edeceğim.”
İsmail, pencereden dışarı bakarken aklında yine o küçücük kız vardı.
Bu sırada villada kâhya kadın da süt anne arayışına başlamıştı. Bahçıvana ve eşine de durumu anlattı. “Siz de çevrenizde araştırın. Sağlıklı bir süt anne bulmamız gerekiyor.”
Bahçıvan ile karısı villanın bahçesindeki müştemilatta yaşıyorlardı. Bahçıvan, çevredeki insanlarla konuşmaya başladı.
Bir gün, her zaman taze balık aldığı balıkçı Hayri’nin yanına uğradı. Balıkları aldıktan sonra sohbet sırasında konu açıldı. “Hayri, bizim villada bir bebeğe süt anne arıyorlar. Eğer çevrende böyle birini biliyorsan haber ver.”
Hayri'nin eli bir an durdu. Aklına hemen Feride geldi. Fakat hiçbir şey söylemedi. “Tamam,” dedi yalnızca. “Bir soruşturayım.” Bahçıvan gittikten sonra Hayri uzun süre düşüncelere daldı. Feride'nin bebeğini düşündü. Caminin kapısında bulunan bebeği… İçine doğan o tuhaf şüpheyi… Fakat henüz bundan Feride'ye söz etmemişti. Akşam eve döndüğünde Feride'ye olup biteni anlattı. “Bugün bir süt anne aradıklarını öğrendim.”
Feride sessizce Hayri'ye baktı.
Hayri devam etti: “Bebeğin çok küçük olduğunu, anne sütüne ihtiyaç duyduğunu söylediler.”
Feride'nin yüreği burkuldu. Bir süre hiçbir şey söylemedi. Sonra başını öne eğdi. “Ben daha kendi bebeğimi…” Cümlesini tamamlayamadı. Gözleri doldu. Kendi bebeğini birkaç gün önce caminin kapısına bırakmıştı. Şimdi ise başka bir bebeği emzirmesi isteniyordu. Bu düşünce ona ağır geldi. “Ben bunu yapamam,” dedi.
Hayri karşısında sessizce oturuyordu. “Belki de yapmamalısın,” dedi önce. “Ama istersen biraz düşün.”
Feride başını kaldırdı. “Nasıl düşüneyim Hayri? Kendi çocuğumu bırakmışım. Şimdi başka bir çocuğun süt annesi mi olacağım?”
Hayri bir süre sustu. Sonra aklına gelen ihtimali dile getirdi. “Feride…”
“Ne?”
“Ya o bebek…” Cümlesini tamamlamadan durdu.
Feride'nin gözleri büyüdü. “Ne demek istiyorsun?”
Hayri derin bir nefes aldı. “Caminin kapısında bulunan bebeğin senin bebeğin olabileceğini düşündüm.”
Feride'nin yüzü bir anda değişti. Sanki kalbinin içinde günlerdir kapalı duran bir kapı yeniden açılmıştı. “Ben de…” Sesi titredi. “Ben de bunu düşündüm.”
O gece uzun uzun konuştular. Feride sonunda süt anneliği yapmayı kabul etti. Ertesi sabah Hayri ile birlikte villaya gittiler. Ancak kâhya kadın bebeği Feride'ye göstermedi. “Bebeğin düzenini bozmayalım,” dedi. “Siz günde iki kez gelin. Sütünüzü burada sağalım, biz de bebeğe verelim.”
Feride bir an donup kaldı. Bebeğini göremeyecekti. Belki de günlerce aynı çatı altında olacağı hâlde, kendi çocuğunun yüzünü göremeyecekti. Ama çaresizdi. Kabul etti.
O günden sonra Feride her gün villaya gelmeye başladı. Sütünü özel bir aparatla sağıyor, kâhya kadına teslim ediyor ve sessizce evine dönüyordu. Karşılığında iyi bir ücret alıyordu. Bu para onun için önemliydi. Çünkü Hayri'ye daha fazla yük olmak istemiyordu. Kendi ayakları üzerinde durmak, çalışmak ve bir gün yeniden kızına kavuşabilmek için para biriktirmek istiyordu.
Fakat her süt verdiğinde aklında aynı soru vardı: “Ya o benim kızımsa?”
Bir akşam Feride, Hayri ile baş başa kaldığında artık bu düşünceyi içinde tutamadı. “Hayri…”
“Efendim?”
“Ben o bebeğin benim kızım olduğunu düşünüyorum.”
Hayri sessiz kaldı.
Feride devam etti: “Bunu aklımdan çıkaramıyorum. Ya gerçekten benim çocuğumsa? Ya her gün süt verdiğim o bebek benim kızımsa?”
Hayri onun elini tuttu. “Feride, bunun peşine fazla düşme.”
“Nasıl düşmeyeyim?”
“Çünkü bunun sonu seni daha çok yaralayabilir.”
Feride gözlerini yere indirdi.
Hayri sakin bir sesle konuşmaya devam etti: “Diyelim ki o çocuk gerçekten senin kızın. Ne değişecek? Senin yanında kalsa ne verebileceksin ona?”
Feride cevap veremedi.
Hayri devam etti: “Sen de biliyorsun. Senin yanında olsa eski hayatını yaşayacak. Yoksulluk, çaresizlik, sokaklar… Ama şimdi zengin bir adamın yanında. İyi bakılıyor. Geleceği güvence altında.”
Feride'nin gözlerinden yaş süzüldü. “Ya annesini özlerse?”
Hayri içini çekti. “Belki bir gün her şeyi öğrenir. Ama şimdi onun için en önemli şey yaşaması ve iyi bir hayat sürmesi.”
Feride uzun süre düşündü. Hayri'nin sözleri ağırdı ama gerçekti. Sonunda başını yavaşça salladı. “Belki de haklısın.” O gece Feride, yüreğindeki o küçük ihtimali susturmaya çalıştı. Kendisini, “O benim kızım değil,” diye ikna etmeye uğraştı. Ama bir anne yüreği, aklın verdiği kararlara her zaman boyun eğmiyordu. Ertesi gün yine villaya gitti. Bebeğin odasının kapısının önünden geçerken bir an durdu. İçeriden çok hafif bir bebek sesi geliyordu. Feride gözlerini kapattı. O sesi dinledi. Kalbi göğsünden çıkacakmış gibi çarpıyordu. Sonra başını öne eğip hiçbir şey söylemeden yoluna devam etti. Bilmiyordu… O kapının ardında yatan küçücük kız, gerçekten de onun kızıydı.
Akşam olmuştu. Feride, o gün de hazırladığı akşam yemeğini sofraya koymuş, Hayri ile Murat'ın karınlarını doyurmalarını beklemişti. Yemekten sonra sofrayı kaldırdı, tabakları topladı ve bulaşıkları yıkadı. Her zamanki gibi evin işlerini bitirdikten sonra ellerini kuruladı ve bir süre sessizce oturdu.
Son günlerde Hayri ile Murat'ın yanında kalıyor, onların evinde kendisini güvende hissediyordu. Ancak artık daha fazla yük olmak istemiyordu.
Bir süre düşündükten sonra Hayri'ye döndü. “Hayri…”
“Efendim?”
“Artık bana müsaade edin. Günlerdir size yük oldum.”
Hayri'nin yüzündeki ifade değişti.
Feride devam etti: “Üstelik bana para kazanabileceğim bir iş de buldunuz. Bundan sonra kendi başımın çaresine bakmak istiyorum. Bir pansiyona yerleşmeyi ya da küçük bir oda kiralamayı düşünüyorum.”
Hayri hiçbir şey söylemedi. Başını öne eğdi. Feride'nin gitme düşüncesi onu derinden etkilemişti ama bunu belli etmemeye çalışıyordu.
Murat ise babasının aksine hemen tepki gösterdi. “Baba!”
Hayri başını kaldırdı.
“Feride abla gitmesin. Burada kalsın.”
Feride şaşkınlıkla Murat'a baktı.
Murat'ın gözleri dolmuştu. “Ben onu çok sevdim. Hem ona çok alıştım. Feride abla giderse evimiz yine eskisi gibi olur. Sessiz olur.”
Hayri oğluna baktı ama cevap vermedi.
Murat sustu.
Evin içinde ağır bir sessizlik oluştu. Hayri derin düşüncelere dalmıştı. Feride'nin gitmesini istemiyordu. Fakat bunu nasıl söyleyeceğini de bilemiyordu. Yaklaşık çeyrek saat boyunca kimse konuşmadı.
Sonunda Hayri başını kaldırdı. “Feride…”
Feride ona baktı.
“Sana bir şey söylemek istiyorum ama nasıl söyleyeceğimi bilemiyorum.”
Feride sakin bir sesle cevap verdi: “Söyle. Seni dinliyorum.”
Hayri derin bir nefes aldı. “Benimle evlenir misin?”
Feride bir anda ne diyeceğini bilemedi. Sanki hiç beklemediği bir sözle karşılaşmıştı.
Hayri devam etti: “Bak Feride… Biz sana çok alıştık. Murat da senin gitmeni istemiyor. Ben de istemiyorum.”
Feride başını öne eğdi.
Hayri sözlerine devam etti: “Biliyorum, belki bunu söylemek için çok erken. Belki de yaşadıklarından sonra böyle bir teklifi duymak sana garip gelecek. Ama ben seni tanıdıkça nasıl biri olduğunu gördüm. İyi kalpli, çalışkan ve fedakâr bir kadınsın.”
Feride hâlâ sessizdi.
Hayri biraz daha yaklaştı. “Burada başımızı sokacak bir evimiz var. Çok büyük değil ama bizim. Eğer sen de olursan burası sadece bir baraka olmaktan çıkar. Sıcak bir yuvamız olur.”
Feride gözlerini kaldırıp Hayri'ye baktı. Hayri'nin yüzünde en küçük bir zorlayıcılık yoktu. Sadece içinden geleni söylüyordu. “Ben senden zenginlik istemiyorum,” dedi. “Makam, mevki istemiyorum. Murat'ın yanında iyi bir insan olman yeter. Ben de elimden geldiğince sana iyi bir eş olmaya çalışırım.”
Murat sessizce ikisini dinliyordu. Bir süre sonra dayanamayarak, “Feride abla, ne olur gitme,” dedi.
Feride'nin gözleri doldu. Murat'ın bu sözleri yüreğinin en hassas yerine dokunmuştu. Başını öne eğdi ve uzun uzun düşündü. Gidip tek başına ne yapacaktı? Bir pansiyon odasında, tanımadığı insanların arasında yeniden yalnız kalacaktı. Buradaysa onu seven iki insan vardı. Hayri ona sahip çıkmış, zor gününde elinden tutmuştu. Murat ise daha şimdiden ona kendi ailesinden biriymiş gibi bağlanmıştı. Feride'nin aklı bir başka yerdeydi… Caminin kapısının önüne bıraktığı bebeğinde. Belki de bundan sonra hayatının geri kalanını, o acıyı içinde taşıyarak geçirmek zorunda kalacaktı. Bir yuva kurmak, belki de onun için yeniden hayata tutunmanın bir yolu olabilirdi. Feride derin bir nefes aldı. Hayri'nin gözlerinin içine baktı. Henüz cevabını söylemedi. Ama ilk kez, uzun zamandır kapalı duran yüreğinin bir köşesinde yeni bir hayat ihtimalinin belirdiğini hissetti.
Feride o gece boyunca uyuyamadı. Hayri’nin söyledikleri zihninde dönüp duruyordu. Bir yanda geçmişi, yaşadığı acılar ve caminin kapısında bırakmak zorunda kaldığı kızı vardı. Diğer yanda ise kendisine ve çocuğuna sahip çıkmaya çalışan Hayri ile ona çoktan bağlanan Murat… Sabaha karşı kararını vermişti. Belki hayatında ilk kez, geçmişin acılarını bir kenara bırakıp önüne bakmayı deneyecekti.
Sabah Hayri erkenden kalktı. Hazırlığını yaptı. O gün hava denize açılmak için oldukça elverişli görünüyordu. Sandalına gidip ağlarını kontrol edecekti.
Tam kapıdan çıkarken Feride arkasından seslendi: “Hayri…”
Hayri dönüp ona baktı.
Feride bir an sustu. Sonra gözlerini yere indirerek konuştu: “Teklifini kabul ediyorum.”
Hayri birkaç saniye ne diyeceğini bilemedi. Sonra yüzünde kocaman bir gülümseme belirdi. “Gerçekten mi?”
Feride başını salladı. “Evet.”
Hayri'nin gözleri parladı. “Bugün benim şanslı günüm! İnşallah balıkta da bereketli olur.” Neşeyle kapıdan çıktı. Sandalının başına giderken yüzündeki mutluluk uzun zamandır olmadığı kadar belirgindi. O gün gerçekten de şanslıydı. Akşama doğru denizden bol miktarda balıkla döndü. Balıkları sattı, kazandığı parayı cebine koydu ve hızlı adımlarla evin yolunu tuttu. İçinde büyük bir sevinç vardı. Artık onu evde bekleyen bir kadın vardı.
Feride de o sırada villadan dönmüştü. Ev işlerini yapıyor, bir yandan da Hayri'nin teklifini kabul etmiş olmanın verdiği huzurla günlük işlerini sürdürüyordu.
Hayri kapıdan içeri girer girmez ona seslendi: “Hadi hazırlan, gidiyoruz.”
Feride şaşkınlıkla baktı. “Nereye?”
Hayri gülümsedi. “Gidince görürsün.”
Feride ne olduğunu anlayamadan hazırlandı. Hayri onu yanına alarak evden çıktı. Bir süre sonra mahallenin camisinin önüne geldiler.
Feride'nin adımları bir anda yavaşladı. Burası… Caminin avlusuna girdiğinde kalbi yerinden çıkacakmış gibi çarpmaya başladı. Gözleri doğrudan caminin kapısına takıldı. O kapının önünde, birkaç gün önce kucağında battaniyeye sarılı kızını bırakmıştı. O an yaşadığı acı yeniden bütün ağırlığıyla üzerine çöktü. Avlunun ortasında öylece kaldı.
Hayri ise hocanın evine doğru ilerledi. “Sen burada biraz bekle,” dedi.
Feride cevap vermedi.
Hayri hocanın yanına gitti ve onunla bir süre konuştu.
Feride ise avluda, kızını bıraktığı cami kapısına bakıyordu. Gözlerinin önünde o sabah yeniden canlandı. Kızının minicik yüzü… Battaniyenin arasından kendisine bakan gözleri… Son kez öptüğü küçücük yanakları… İçinden bir ses yükseldi: “Affet beni kızım…” Gözlerinden yaşlar süzüldü.
Bir süre sonra Hayri, hocayla birlikte avluya çıktı. Yanlarında şadırvanın kenarında oturan cemaatten iki kişi de vardı.
Hoca, Feride ile Hayri'ye baktı. “Hazırsanız içeri geçelim.”
Caminin kapısından içeri girdiler. Feride'nin ayakları titriyordu. Az önce kızını bıraktığı kapıdan şimdi yeni bir hayatın başlangıcı için içeri giriyordu.
Hoca nikâhı kıydı.
Hayri'nin yüzünde büyük bir mutluluk vardı.
Feride ise sessizdi. Bir tarafta yeniden kurmaya çalıştığı hayatı, diğer tarafta geride bıraktığı kızı vardı.
Nikâhın ardından hoca ikisine de dönerek ciddi bir ifadeyle konuştu: “Evladım, en kısa zamanda resmi nikâhınızı da yaptırın. Dini nikâhın yanında resmi nikâhınızı da mutlaka tamamlayın.”
Hayri hiç tereddüt etmeden cevap verdi: “Yarın sabah ilk işim müracaat etmek olacak hocam.”
Hoca başını salladı. “Allah tamamına erdirsin.”
Hayri ile Feride camiden çıktılar. Feride son kez arkasına dönüp caminin kapısına baktı. İçinde tarifi mümkün olmayan bir sızı vardı. Kendi kendine fısıldadı: “Belki bir gün…” Sonra sustu. Hayri'nin yanına yürüdü.
O gün Feride ile Hayri'nin hayatında yeni bir sayfa açılmıştı. Fakat Feride'nin yüreğinde, caminin kapısında bıraktığı küçücük kızının izi hiçbir zaman silinmeyecekti. Ve henüz ikisinin de bilmediği bir gerçek vardı: O kız çocuğu, çok uzakta değildi.
Eve geldiklerinde Murat kapının önünde oynuyordu. Babasını ve Feride'yi birlikte görünce hemen yanlarına koştu. “Baba, Feride abla nereye gittiniz?” diye sordu merakla.
Hayri gülümsedi. Murat'ın gözlerinin içine bakarak, “Feride abla değil artık,” dedi. “Bundan sonra ona anne diyeceksin.”
Murat bir an şaşkınlıkla Feride'ye baktı. Sonra yüzünde kocaman bir gülümseme belirdi. “Anne!” Deyip koşarak Feride'ye sarıldı.
Feride, Murat'ın küçücük bedenini kollarının arasına aldı. Gözlerinden yaşlar süzülürken onu sımsıkı sarıp bağrına bastı. Yıllar sonra ilk kez kendisini gerçek bir ailenin içinde hissediyordu. Küçük bir ev… Mütevazı bir sofra… Onu seven bir eş… Ve kendisine “anne” diye sarılan bir çocuk… Hayat, bütün acılarına rağmen Feride'ye yeniden bir yuva kurma fırsatı vermişti.
O hafta resmi nikâhları da kıyıldı. Artık Feride, Hayri'nin eşi, Murat'ın annesiydi. Evde zamanla yeni bir düzen kurulmaya başladı. Feride sabahları erkenden kalkıyor, ev işlerini yapıyor, Murat'ı okula hazırlıyor, Villaya gidip geliyor, akşamları Hayri'nin dönüşünü bekliyordu. Hayri de denize açılıyor, kazandığı ekmek parasını evine getiriyordu. Ev küçüktü ama içi sevgiyle doluydu.
Feride mutluydu. Fakat mutluluğunun en derin yerinde, hiç dinmeyen bir sızı vardı. Kızının hüznü… Bazen Murat uyuduktan sonra pencerenin önüne oturuyor, sessizce dışarı bakıyordu. Aklına o küçücük yüz geliyordu. Kucağında tuttuğu o son an… Caminin kapısının önüne bırakırken içinden ettiği dualar… Ve arkasına dönmeden oradan uzaklaşışı… Gözlerinden birkaç damla yaş süzülüyordu. Sonra kendi kendine fısıldıyordu: “İnşallah iyisindir kızım…” Feride, hayatına devam etmeyi öğreniyordu. Ama bir annenin yüreğinde, çocuğuna açılan yer hiçbir zaman kapanmıyordu. O küçük kızın nerede olduğunu, kimin ellerinde büyüdüğünü bilmiyordu. Bilseydi belki de yüreğindeki bütün yaralar yeniden kanayacaktı. Ama kader, Feride'nin bilmediği bir yerde çoktan başka bir hikâye yazmaya başlamıştı. Caminin kapısında bulunan o küçücük kız, şimdi İsmail Koza'nın villasındaki sıcak odasında büyüyordu. İki ayrı evde, iki ayrı hayat… Ve birbirinden habersiz hayat hikâyesi… Bir gün mutlaka kesişecekti.
Aradan yıllar geçti.
Murat büyümüş, okula başlamıştı. Feride ise artık anne sütü verme işi sona erdiği için villaya gidip gelmeyi bırakmıştı. Fakat çalışmaya devam etmek istiyordu. Hayatın yükünü paylaşmak, kendi parasını kazanmak ve ailesine katkıda bulunmak onun için önemliydi.
İsmail Koza, Feride'nin yıllar boyunca gösterdiği emeği ve dürüstlüğü unutmamıştı. Ona şirketinde bir iş verdi. Feride, şirketin temizlik işlerinde çalışmaya başladı. İşini büyük bir titizlikle yapıyordu. Kimseye karşı saygısızlık etmiyor, verilen işi eksiksiz yerine getiriyor, kendisine duyulan güveni boşa çıkarmıyordu. Fakat Feride'nin zihninde yıllardır hiç değişmeyen bir soru vardı: “Acaba kızım nerede?” Bazen şirkete giderken villaya bakıyor ve içinden aynı düşünce geçiyordu: “Belki bir gün buraya gelir… Belki onu görürüm. Kızım mı, değil mi, o zaman anlarım.” Çünkü Feride, yıllar önce caminin kapısında bıraktığı bebeğin İsmail Koza tarafından evlat edinildiğini bilmiyordu.
İsmail ise Handan'ı hiçbir zaman şirkete getirmiyordu. Onun gözlerden uzak, güvenli bir ortamda büyümesini istiyordu. Handan'ı özel okullarda okutuyor, iyi bir eğitim alması için elinden geleni yapıyordu. İsmail'in en büyük arzusu, yıllar sonra şirketlerinin başına geçecek, güçlü ve başarılı bir iş kadını yetiştirmekti.
Handan da aldığı eğitimin hakkını veriyordu.
Yıllar birbiri ardına geçti.
Handan kolej eğitimini başarıyla tamamladı. İsmail, kızının eğitimini daha da ileri götürmek istiyordu. Bu nedenle onu yükseköğrenim için İngiltere'ye gönderdi.
Handan artık küçük bir kız değildi. Kendine güvenen, eğitimli ve geleceği için hedefleri olan genç bir kadına dönüşüyordu.
İsmail, onun bir gün şirketlerin başına geçeceğine inanıyordu.
Bu sırada Murat da üniversite eğitimini çoktan tamamlamıştı. Feride'nin yıllar boyunca şirkette gösterdiği gayret, dürüstlük ve çalışkanlık, şirket yöneticilerinin de dikkatinden kaçmamıştı. Murat'ın eğitimini ve kişiliğini de yakından bilen şirket yetkilileri, onun şirkette çalışmasını teklif ettiler. Murat bu teklifi kabul etti. Kısa sürede kendisini gösterdi. Dürüstlüğü, çalışkanlığı ve işine olan bağlılığı sayesinde şirket içinde hızla yükseldi. Kendisine verilen sorumlulukları başarıyla yerine getiriyor, attığı her adımda güven kazanıyordu. Yönetici konumuna yükseldi. Ancak bununla yetinmedi. Hedefleri büyüktü. Çalışarak ve emin adımlarla şirketin en üst makamlarına doğru ilerliyordu.
Hayri ise artık balıkçılığı bırakmıştı. Yaşı ilerlemişti. Bazen eski sandalının yanına gidiyor, denize bakarak geçmiş günleri hatırlıyordu. Arada bir Feride'yi yanına alıp yeniden denize açılıyordu. İkisi sandalın içinde yan yana otururken eski günleri konuşuyor, geçmişi yâd ediyorlardı. Hayri için deniz artık ekmek kapısından çok, hayatının en güzel hatıralarını taşıyan bir yerdi.
Murat işe başladıktan iki yıl sonra Feride'ye, “Anne, artık sen çalışma,” dedi.
Feride şaşırdı. “Neden?”
“Yıllarca çalıştın. Bize emek verdin. Artık biraz da kendin için yaşa.”
Feride oğlunun gözlerine baktı. Murat artık çocuk değildi. Yıllar önce kapısının önünde oynayan küçük çocuk büyümüş, kendi ayakları üzerinde duran başarılı bir genç adam olmuştu. Feride sonunda oğlunun ısrarını kabul etti ve işinden ayrıldı.
Murat'ın aldığı apartman dairesine taşındılar. Hayri, Feride ve Murat… Üçü aynı çatı altında, huzurlu ve mutlu bir hayat sürmeye başladılar. Feride'nin hayatı dışarıdan bakıldığında artık tamamlanmış gibiydi. Bir evi vardı. Bir eşi vardı. Başarılı bir oğlu vardı. Ama yüreğinin en derin yerinde, kimsenin bilmediği bir boşluk hâlâ duruyordu. Kızının boşluğu… Aradan geçen onca yıla rağmen Feride, o sabah caminin kapısında bıraktığı küçücük yüzü unutamamıştı. Bazen geceleri herkes uyuduğunda pencerenin önüne oturuyor ve sessizce gökyüzüne bakıyordu. “Acaba şimdi neredesin kızım?” diye düşünüyordu.
Bilmediği şey ise, yıllardır görmeyi umduğu o kızın aslında sandığından çok daha yakın olduğuydu.
Handan artık İngiltere'de eğitim görüyordu.
Murat ise hayatının en başarılı dönemine doğru ilerliyordu.
İki ayrı hayat, iki ayrı aile ve yıllardır saklı kalan tek bir gerçek… Kader, onları yeniden karşılaştırmak için sessizce gününü bekliyordu.
Murat, kariyerinde adım adım ilerlemiş, çalışkanlığı ve dürüstlüğü sayesinde Koza Şirketler Grubu'nda genel müdürlük makamına kadar yükselmişti.
Handan ise yurt dışındaki eğitimini tamamlamış, yılların verdiği olgunlukla artık babasının koltuğunu devralmaya hazır hâle gelmişti.
Yurda döndükten sonra babasıyla uzun bir tatile çıktı. İsmail Koza, kızının dönüşünden ve geldiği noktadan büyük bir gurur duyuyordu. Tatil boyunca onunla uzun uzun konuştu, şirketlerin geleceğini ve bundan sonraki hayatını anlattı.
Tatil dönüşünde İsmail, Koza Şirketler Grubu Yönetim Kurulunu topladı. Toplantı salonunda şirketin üst düzey yöneticileri, genel müdürler ve yöneticiler yerlerini almıştı.
İsmail ayağa kalktı. “Bugün sizlere kızım Handan'ı tanıtmak istiyorum,” dedi. “Bundan sonra Koza Şirketler Grubu'nun yönetimini kendisine devrediyorum. Ben artık biraz dinlenmek, kendimi işlerden çekmek ve hayatımın kalan bölümünü daha sakin geçirmek istiyorum.”
Salonda kısa bir sessizlik oldu. Ardından alkışlar yükseldi.
Handan, babasının yanında dimdik duruyordu. Artık Koza Şirketler Grubu'nun başında o vardı. Genç yaşına rağmen otoriter, kararlı ve işlerine hâkim bir yönetici olduğunu kısa sürede herkese gösterdi. Şirketlerin bütün birimlerini yakından tanımaya, yöneticilerle tek tek görüşmeye ve işlerin nasıl yürüdüğünü ayrıntılarıyla öğrenmeye başladı.
Genel müdür Murat da bu toplantıların hemen hepsinde onun yanında yer alıyordu. Günler haftaları, haftalar ayları kovaladı. Handan ile Murat, iş gereği uzun saatler boyunca birlikte çalışmaya başladılar. Toplantılar, seyahatler, şirket ziyaretleri ve uzun görüşmeler onları birbirlerine daha da yakınlaştırdı. Başlangıçta aralarındaki ilişki yalnızca iş arkadaşlığıydı. Fakat zamanla bu yakınlık farklı bir anlam kazandı.
Handan, Murat'ı giderek daha fazla beğenmeye başlamıştı. Kendisinden büyük olmasına rağmen Murat'ın yakışıklılığı, olgunluğu, dürüstlüğü ve kendinden emin tavırları onu etkiliyordu.
Murat da Handan'a karşı boş değildi. İş konuşmaları zamanla özel sohbetlere, özel sohbetler ise gönül ilişkisine dönüştü. Bir gün Handan, babasının yanına giderek kararını açıkça söyledi: “Baba, Murat'la evlenmek istiyorum.”
İsmail bir süre sessiz kaldı. Kızının bu kararını önce temkinli karşıladı. Ancak Murat'ı yıllardır tanıyordu. Onun dürüstlüğünü, çalışkanlığını ve şirket içindeki başarısını biliyordu. Uzun uzun düşündükten sonra kızının kararına karşı çıkmadı. “Eğer birbirinizi seviyorsanız ve birbirinize güveniyorsanız, benim söyleyecek fazla bir şeyim yok,” dedi.
Böylece evlilik hazırlıkları başladı. Feride, Hayri ve Murat'la birlikte yıllar sonra o villaya yeniden geldi. Feride'nin kalbi yerinden çıkacakmış gibi atıyordu. Yıllardır merak ettiği, geceleri rüyalarında gördüğü kızını görecekti. Handan'ı… Kendi kızı olduğuna inandığı o küçük bebeği…
Fakat yıllar geçmişti. Handan artık yetişkin bir kadındı. Çocukluğundaki yüz hatları değişmiş, boyu posu, saçları ve giyimi bambaşka olmuştu. Feride onu görünce bir süre dikkatle baktı. İçinde bir şey kıpırdadı. Ama onu tanıyamadı. Yine de yüreğinin derinliklerinde yıllardır taşıdığı o his kaybolmamıştı. “Acaba gerçekten kızım mı?” Bu soru, Feride'nin peşini bırakmıyordu.
Söz ve nişanın ardından düğün hazırlıkları tamamlandı. Düğün, Çırağan Sarayı'nda yapıldı. Salon göz kamaştırıcıydı. Murat lacivert smokiniyle, Handan ise bembeyaz gelinliğiyle davetlilerin karşısında duruyordu. Müzik başladı.
Murat ile Handan dans etmeye başladılar. Feride onları uzaktan izliyordu. Tam o sırada gözleri Handan'ın boynuna takıldı. Bir kolye… Pırlantalarla işlenmiş büyük bir H harfi… Feride'nin nefesi kesildi. Kalbi bir an durmuş gibiydi. Gözlerini kolyeden ayıramıyordu. H harfi… Aynı harf… Yıllar önce pazardan aldığı küçücük, ucuz kolyede de vardı. O gün bebeğinin boynuna taktığı kolye… Feride'nin gözleri doldu. “Hayır…” Dudaklarından yalnızca bu kelime çıktı. Kolyenin aynısıydı.
Elbette bu kolye çok daha büyük, çok daha gösterişli ve pırlantalarla süslüydü. İsmail Koza, yıllar önce kızının boynundaki küçük kolyeyi saklamış ve aynı modelin daha değerlisini yaptırarak Handan'a hediye etmişti.
Feride'nin artık hiçbir şüphesi kalmamıştı. Handan onun kızıydı. Yıllardır aradığı, özlediği, geceleri adını koymadan dualar ettiği kızı… Karşısında duruyordu. Üstelik oğlu bildiği Murat’ın yanında… Feride'nin içi birbirine karışmıştı. Sevinç… Acı… Özlem… Pişmanlık… Hepsi aynı anda yüreğine hücum etmişti. Fakat bunu kimseye söyleyemezdi. Özellikle de Murat'a…
Artık tek bir şeyi düşünüyordu: İsmail Koza ile baş başa konuşmalı ve gerçeği öğrenmeliydi.
Düğünün ilerleyen saatlerinde Feride bir fırsatını buldu. İsmail'in yanına yaklaşarak alçak sesle, “İsmail Bey, sizinle özel bir konuda konuşmak istiyorum,” dedi.
İsmail, Feride'nin yüzündeki ifadeden konunun sıradan olmadığını anladı. “Tabii,” dedi.
İkisi salondan uzaklaşıp havuzun başına çıktılar. Gece sessizdi. Salonun ışıkları havuzun üzerine vuruyor, suyun yüzeyinde titreşiyordu.
Feride bir süre konuşamadı. Sonunda yıllardır içinde sakladığı hikâyeyi anlatmaya başladı. Caminin kapısında bıraktığı bebeği… O gün yaşadığı çaresizliği… Hayri'nin onu kurtarışını… Sonra Hayri ile evlenmesini… Yıllar boyunca kızını unutamamasını… Ve en sonunda Handan'ın boynundaki kolyeyi gördüğü an yaşadığı sarsıntıyı… Kızına o zaman Hasret adını koyduklarını.
İsmail sessizce dinledi.
Feride'nin sesi titriyordu. “Ben yıllardır o bebeğin peşindeydim. Onun iyi bir hayat yaşamasını istedim. Ama bugün… O kolyeyi görünce anladım.” Bir an durdu. “Handan benim kızım, değil mi?”
İsmail başını öne eğdi. Artık inkâr edebileceği hiçbir şey kalmamıştı. “Evet,” dedi.
Feride'nin dizlerinin bağı çözüldü. Bir sandalyeye oturdu. Gözyaşları yanaklarından aşağı süzülmeye başladı.
İsmail, yıllardır sakladığı gerçeği anlatmaya başladı. “Onu caminin kapısında bulduğum gün… Hayatım değişti. Onu evlat edindim. Ona elimden gelen her şeyi verdim. Eğitimini, geleceğini… Bir gün şirketlerin başına geçmesini istedim.”
Feride gözyaşları içinde dinliyordu.
İsmail devam etti: “Senin kim olduğunu, nerede olduğunu bilmiyordum. Bunca yıl sonra karşıma çıkacağını da hiç düşünmedim.”
Feride başını kaldırdı. “Peki şimdi ne olacak?”
İsmail bir süre sustu. “Bilmiyorum.”
İkisi de sessizce havuza baktılar. Düğün salonundan müzik sesleri geliyordu. İçeride herkes mutluydu. Ama havuzun başında iki insan, yıllardır saklı kalmış büyük bir gerçeğin ağırlığı altında oturuyordu.
Feride gözyaşlarını sildi. “Bu gerçeği kimse bilmemeli.”
İsmail başını salladı. “Ben de aynı şeyi düşünüyorum.” “Handan bilirse…” Cümlesini tamamlayamadı. “Her şey değişir,” dedi İsmail.
Feride derin bir nefes aldı. “Ben kızımın mutluluğunu bozmak istemiyorum. O beni bilmese de olur. Yeter ki mutlu olsun.”
İsmail'in gözleri doldu. “Bu sırrı ikimizden başka kimse bilmeyecek.”
Feride elini uzattı. “Mezarımıza kadar.”
İsmail onun elini tuttu. “Mezarımıza kadar.”
İki insan, o gecenin sessizliğinde birbirlerine söz verdiler. İçeride düğün devam ediyordu. Handan ile Murat mutluluk içinde misafirlerini karşılıyor, hiçbir şeyden habersiz gülümsüyorlardı.
Feride ise yıllar sonra kızına kavuşmuştu. Hasret’ine kavuşmuştu, hasret bitmişti ama ona bugüne kadar “Kızım” diyememişti. Bundan sonra diyebilecekti. Gelinim değil kızım diyecekti.
Bir annenin yaşayabileceği en büyük mutluluklardan biri, aynı zamanda en büyük acısına dönüşmüştü.

































