ANA OCAĞI DEĞİLSE BİLE ATA OCAĞI TÜTMELİ

Ede’nin oğlu Hüseyin, Arguvan’ın Gürge Köyü’nden Meryem’i gelin olarak Hekimhan’ın Köylü Köyü’ne getirmişti. Köyün girişinde, ilkokulun hemen arkasındaki bostan yerinde yaptırdığı iki göz evlerine yerleşmişlerdi.
O küçücük ev, zamanla büyük bir ailenin yuvası oldu. Hüseyin ile Meryem’in dört oğlu, üç kızı dünyaya geldi. Çocuklar büyüdü; evin odaları daraldı, sofralar kalabalıklaştı. Hüseyin yıllarca çalışıp didinerek çocuklarının karnını doyurdu, onları büyüttü. Fakat hayatın düzeni değişiyordu.
Hüseyin ile Meryem yaşlandıkça çocukları da büyüdü. Kimi delikanlı, kimi genç kız oldu. Her birinin gönlünde başka umutlar, başka yollar belirmeye başladı.
Köyde kalıp yaşamlarını sürdürmek istediler. İlk olarak büyük kızı Ankara’ya gitti. Ortanca oğlu bakkal dükkânı işletti, ancak kazancı aileyi geçindirmeye yetmiyordu. Öbür oğlu berberliğe başladı. Fakat köyün imkânları sınırlıydı. Büyük oğul, uzun süre Malatya’da görev yaptıktan sonra Ankara’ya göç etti.
Ardından oğullar birer birer evlendi. Kızlar gelin oldu, gurbete gitti. Biri Ankara’ya, biri İstanbul’a, diğeri İzmir’e yerleşti. Baba ocağından ayrılan her evlat kendi yuvasını kurdu, kendi sofrasını açtı, kendi ocağını yaktı. Ancak baba ocağını unutmadılar. Çünkü çocukluk, insan hayatının anavatanıydı.
Ortanca oğlanda büyük kızın ardından Ankara’nın yolunu tuttu. Başkentin kalabalığı içinde baba mesleğini sürdürerek bir bakkal dükkânı açtı. Mahalle halkı onu kısa zamanda sevdi. Büyüklerine saygı, küçüklerine sevgi gösterdi; kapısını çalanın derdini dinledi, elinden geldiğince herkese yardımcı oldu. Sonunda mahalle sakinleri onu muhtar seçti.
Ortanca oğul, doğup büyüdüğü köyden uzakta olsa da köyünü, ailesini ve kardeşlerini hiç unutmadı.
Bir süre sonra kardeşi en küçük oğul da Ankara’ya, ağabeyinin yanına geldi. Abisi ona sahip çıktı, destek oldu. Küçük oğul burada okuma imkânı buldu. O yıllarda kardeşlerden biri Ankara’dan sonra Almanya’ya işçi olarak gitmişti. Küçük oğul eğitimini Almanya’da sürdürmek isteyince bu kez öbür abisinin kapısını çaldı. Abisi de kardeşine elbette hayır diyemezdi.
Küçük oğul Almanya’ya gitti. Ancak ekonomik şartlar nedeniyle eğitimini orada tamamlayamadı ve Türkiye’ye döndü. Öğrenimine burada devam etti, yükseköğrenimini tamamladı. Daha sonra ülkenin çeşitli illerinde üst düzey görevlerde bulundu ve emekli olarak hayatını sürdürdü.
Yıllar hızla geçti.
Ailenin en büyük oğlu bu dünyadan ayrıldı. Koca şehirde kendi geçim mücadelesini verirken kardeşlerini hiçbir zaman unutmadı. Elinden geldiğince onlara destek oldu. Kardeşleri ona büyük saygı duyuyor, sözünü dinliyorlardı.
Ardından Ankara’da muhtarlık yapan oğulunda ömrü tamamlandı. Allah onu da yanına aldı.
Kardeşler dünyanın farklı yerlerine savrulmuş olsalar da birbirleriyle bağlarını koparmadılar. Kimi Ankara’da, kimi Almanya’da, kimi başka şehirlerde yaşadı. Fakat hepsinin gönlünde aynı yer vardı:
Köylü Köyü’ndeki o iki göz ev...
Hüseyin ile Meryem, ömürlerinin son yıllarında yazları köyde, kışları ise çocuklarının yanında geçiriyorlardı. Çocukları anne ve babalarını yanlarında gördüklerinde yalnızca onları değil, kendi çocukluklarını da karşılarında buluyorlardı. O günlerde ev yeniden şenleniyor, eski günlerin sıcaklığı geri dönüyordu.
Fakat zaman, insanın elinden her şeyi yavaş yavaş alıyordu.
Günün birinde Hüseyin ile Meryem de bu dünyadaki ömürlerini tamamladılar. İki oğullarını bu dünyadan daha önce uğurlamışlardı ve onların yanına gittiler. Geride ise yılların hatırasını taşıyan o iki göz ev kaldı.
Ev bir süre daha ayakta kaldı.
Ancak yıllar geçtikçe kapısı daha az açılır, bahçesi daha az temizlenir oldu. Kızlar uzak memleketlerde kendi yuvalarını kurmuştu. Küçük oğul başka yerlerde, Bir oğul Almanya’da yaşıyordu. Evin başında bekleyen, çatısını onaran, bahçesini temizleyen kimse kalmamıştı.
Bir zamanlar çocuk sesleriyle, bayram telaşlarıyla, ekmek kokusuyla dolan ev, sessizliğe terk edilmiş gibiydi.
Derken bir gün Ede’nin torunlarından birisi köye geldi.
Halk ozanları kültürüne gönül vermiş, ozanlık geleneğini yaşatmak için çalışan ve Halk Ozanları Kültür Derneği başkanlığını yürüten torun çocukluğunun ve ailesinin izlerini taşıyan bu evin kaderine razı olmadı.
Evin hâline baktı. Duvarları yıpranmış, çatısı eskimiş, bahçesi bakımsızdı. Ama onun gözünde burası sıradan bir ev değildi.
Burası, dedesi Hüseyin’in emeğiydi. Burası, ninesi Meryem’in çocuklarını büyüttüğü yuvaydı.
Burası; Amcalarının Halalarının çocukluk hatıralarının saklandığı yerdi. Burası, bir ailenin geçmişiydi.
Torun kolları sıvadı. Fakat bu kez yalnız değildi. Önce amcalarıyla, halalarıyla görüştü. Onlara evin durumunu anlattı. Yıllardır kapısı gerektiği kadar açılmayan, duvarları yıpranan, çatısı eskiyen bu evin kaderine terk edilmemesi gerektiğini söyledi.
Çünkü bu ev, yalnızca dedeleri Hüseyin ile Meryem’in yaşadığı bir yapı değildi. Bu ev, bütün kardeşlerin çocukluklarının geçtiği, aynı sofranın etrafında toplandıkları, bayramların, düğünlerin, sevinçlerin ve hüzünlerin yaşandığı aile ocağıydı.
Konuşmalar uzadı. Herkes kendi hatırasını anlattı. Kimi evin bir köşesinde geçen çocukluğunu hatırladı, kimi annesinin hazırladığı yemekleri, kimi babasının akşamları eve dönüşünü... Yıllar önce aynı çatı altında yaşayan kardeşler, şimdi dünyanın ve hayatın farklı yerlerine dağılmışlardı. Fakat söz konusu baba eviydi; herkesin gönlünde aynı kapı açılıyordu.
Sonunda ortak bir karara vardılar: Bu ev yeniden ayağa kaldırılacak, yeniden yaşanılır hâle getirilecek ve ata ocağının bacası yeniden tüttürülecekti.
Artık amaç yalnızca eski bir evi tamir etmek değildi. Çocukların ve torunların köye geldiklerinde kalabilecekleri, ailece bir araya gelebilecekleri, geçmişlerini hatırlayabilecekleri bir yuva yeniden kurulacaktı.
Herkes gücü ve imkânı ölçüsünde katkıda bulunmayı kabul etti. Kiminin maddi desteği oldu, kimi yapılacak işlerin takibini üstlendi, kimi ustaların bulunmasına yardımcı oldu. Böylece yıllar önce aynı sofranın etrafında birleşen kardeşlerin çocukları ve torunları, bu kez aynı amaç etrafında birleştiler.
İmece usulüyle, her biri fırsat buldukça işin başında durdu. Günlerce evle uğraştılar. Önce yılların yorgunluğunu taşıyan duvarlar elden geçirildi. Çatının eskimiş bölümleri onarıldı, gerekli yerleri yenilendi. Kapılar, pencereler ve evin diğer eksikleri gözden geçirildi. Evin içi temizlendi, kullanılabilecek eşyalar düzenlendi.
Bahçe de yılların bakımsızlığından kurtarıldı. Yabani otlar temizlendi, kuruyan dallar ayıklandı, evin çevresi yeniden düzenlendi. Bir zamanlar çocukların koşup oynadığı, büyüklerin oturup sohbet ettiği bahçe yeniden nefes almaya başladı.
Sonra sıra bacaya geldi.
O baca, bu ailenin geçmişinden bugüne uzanan en anlamlı işaretlerden biriydi. Yıllardır yeterince tütmeyen, sessiz ve mahzun duran baca onarıldı. Çünkü herkes biliyordu ki bir evin bacasının tütmesi, yalnızca içinde ateş yanması anlamına gelmezdi.
Baca tütüyorsa evde hayat var demekti. Baca tütüyorsa sofrada ekmek var demekti. Baca tütüyorsa evlatlar gelip gidiyor, kardeşler birbirini görüyor, torunlar dedelerinin ve ninelerinin izlerini öğreniyor demekti. Baca tütüyorsa ata ocağı hâlâ ayakta demekti.
Onarım tamamlandığında ev, yıllar önceki hâline birebir dönmemişti belki; ama eskisinden daha kullanışlı, daha düzenli ve daha yaşanılır olmuştu. Üstelik artık yalnızca geçmişin hatıralarını taşıyan bir ev değil, geleceğin buluşma noktasıydı.
Köye gelen evlatlar artık kalacak bir yere sahipti. Çocuklar ve torunlar bu evde konaklayacak, aynı sofraya oturacak, büyüklerinden dinledikleri aile hikâyelerini yerinde öğreneceklerdi.
Belki akşamları bahçede oturup eski günlerden söz edeceklerdi.
“Babanız burada büyüdü.”
“Dedeniz şu odada yatardı.”
“Büyükanneniz şu ocakta yemek pişirirdi.”
“Amcalarınızın, dayılarınızın, halalarınızın çocukluğu burada geçti.”
“Ankara’ya giden ilk kişi halanızdı.”
“Dayınız Almanya’ya buradan uğurlandı.”
“Amcanız okumak için önce Ankara’ya, sonra Almanya’ya gitti.”
Böylece bir evin duvarları yalnızca geçmişe değil, gelecek kuşaklara da konuşmaya başlayacaktı.
Torun son kez evin çevresine baktığında artık karşısında yıllardır terk edilmiş gibi duran bir yapı yoktu.
Karşısında yeniden hayat bulan bir yuva vardı. Duvarları onarılmış, çatısı yenilenmiş, bahçesi temizlenmiş, bacası onarılmıştı. Her şey hazırdı. Artık o baca yeniden tütmeye hazırdı.
Belki ilk ateşi o yakacaktı, belki başka bir evlat. Ama önemli olan ateşi kimin yaktığı değildi. Önemli olan, yıllar sonra o bacadan yeniden duman yükselecek olmasıydı.
Çünkü o duman, yalnızca yanan odunun değil; bir ailenin geçmişine sahip çıkmasının, kardeşliğinin, dayanışmasının ve ata ocağını yaşatma iradesinin dumanı olacaktı.
Ve artık köye her gelişte bir evladın, bir torunun kapısını açmasıyla o iki göz ev yeniden canlanacaktı.
Çocukların, torunların, gelinlerin, damatların sesi bahçeye yayılacak; sofralar kurulacak, çaylar demlenecek, eski günler yeniden anlatılacaktı.
Hüseyin ile Meryem’in yıllar önce kurduğu o küçük yuva, onların ardından da yaşamaya devam edecekti.
Çünkü evlatlar gurbete gidebilir, kardeşler farklı şehirlerde yaşayabilir, hatta ülkeler değişebilir; ama bir aile kendi ata ocağını yaşatmayı başarırsa geçmişiyle bağını koparmamış olur.
Ve o gün, yıllar sonra ilk kez Köylü Köyü’nde o evin bacası yeniden tüttü.
Bacasından yükselen duman, sanki yıllardır suskun kalan evin yeniden hayata döndüğünü haber veriyordu. Fakat bu kez yanan yalnızca sobanın ateşi değildi; yıllardır ayrı düşmüş evlatların özlemi, çocukluk hatıraları ve aile bağları da yeniden canlanıyordu.
İlk gelenlerden biri Almanya’daki oğul oldu. Almanya’dan eşiyle birlikte köye geldi. Günlerce, hatta iki hafta boyunca ata evinde kaldılar. Sabahları evin kapısını açıp bahçeye çıktılar, akşamları aynı çatı altında oturup geçmişten konuştular. Yıllar önce bu evden ayrılışını, Almanya’ya gidişini, geride bıraktığı kardeşlerini ve annesiyle babasının o günlerdeki hâlini eşine anlattı.
Evin her köşesinde bir hatırası vardı. Şu duvarın dibinde çocukken oynadığını, şu odada kardeşleriyle uyuduğunu, bahçenin bir köşesinde annesinin çamaşır yıkadığını, babasının akşamları yorgun argın eve dönüşünü hatırladı. Berberlik yaptığını, bakkal işlettiklerini birlikte hatırladılar.
Eşi de bütün bunları dinlerken yalnızca bir evin hikâyesini değil, kendi ailesinin geçmişini de öğreniyordu.
Daha sonra küçük oğulda geldi. Ailesiyle birlikte ata evinde kaldı. Çocuklarını evin içinde ve bahçesinde gezdirirken onlara kendi çocukluğunu anlattı.
“Ben burada büyüdüm. Amcanızın yanına Ankara’ya böyle gittim. Sonra eğitim için Almanya’ya gittim. Buralarda bizim çocukluğumuz geçti.”
Çocukları, babalarının anlattıklarını dinlerken zaman zaman şaşırıyor, zaman zaman gülümsüyorlardı. Onlar için babalarının anlattığı geçmiş, kitaplarda okunmuş bir hikâye değildi artık. Hikâyenin geçtiği evin içindeydiler.
Bir başka zaman, aileden bir kız kardeş çocuklarıyla birlikte geldi.
Yıllar önce gelin olarak bu evden ayrılan kız, şimdi kendi çocuklarıyla baba evinin kapısından içeri giriyordu. Eşiyle birlikte kurduğu yuvadan yıllar sonra çocuklarını alıp doğup büyüdüğü eve gelmek, onun için bambaşka bir duyguydu.
Çocuklarına odaları gösterdi.
“Ben burada büyüdüm.”
“Şurada kardeşlerimle oynardık.”
“Annemiz burada yemek yapardı.”
“Babamızın sesi şu kapıdan duyulurdu.”
Her köşenin bir hikâyesi vardı. Bir başkası geldiğinde başka bir hatıra ortaya çıkıyor, başka bir kardeş geldiğinde evin geçmişinden başka bir sayfa açılıyordu.
Böylece ev, yalnızca gelenlerin kaldığı bir konaklama yeri olmaktan çıktı. Aile hafızasının yeniden kurulduğu bir mekâna dönüştü.
Kimi zaman akşamları uzun sofralar kuruldu. Çaylar demlendi, yemekler yapıldı. Büyükler geçmişten söz ederken çocuklar ve torunlar onları merakla dinledi. Damatlar ve gelinler, yıllar önce yaşananları ilk kez bu kadar yakından öğrenme fırsatı buldu.
Her gelen kendi hatırasını beraberinde getiriyor, giderken de o hatırayı çocuklarına ve torunlarına bırakıyordu.
Böylece yıllar önce Hüseyin ile Meryem’in kurduğu küçük aile yuvası, zaman içinde bir hatıralar evine dönüştü.
Bir zamanlar yedi çocuğun sesleriyle dolan odalar, şimdi onların çocuklarının ve torunlarının sesleriyle yeniden şenleniyordu.
Evlatlar gurbete gitmişti. Kimi Ankara’ya, kimi Almanya’ya, kimi başka şehirlere... Ama artık nerede yaşarlarsa yaşasınlar, dönecekleri bir yerleri vardı.
Çocuklarına gösterecekleri bir evleri, anlatacakları bir geçmişleri, “Bizim ailemiz burada başladı.” diyebilecekleri bir ata ocakları vardı.
Ve belki de bu evin en büyük değeri buydu. İnsanlar uzaklara gidebilir, yıllarca ayrı kalabilir; fakat hatıraların yaşatıldığı bir ev varsa aile hiçbir zaman bütünüyle dağılmaz.
O evin bacası artık yalnızca ısınmak için değil, bir ailenin geçmişinin hâlâ yaşadığını göstermek için tütüyordu.
Hüseyin ile Meryem’in ocağında artık yalnızca ateş değil, hatıralar da yanıyordu.
Ve her gelen evlat, o ateşten biraz alıp kendi çocuklarının ve torunlarının gönlüne taşıyordu.
Ata ocağı böyle yaşar; bacası yalnızca dumanıyla değil, evlatlarının hatıralarıyla tüter.
Ede’nin evlatlarının ve torunlarının baba ve dede evine sahip çıkması, gurbette yaşayan diğer köylülere de örnek oldu. İmkânı olanlar, yıllardır kapısını açmadıkları evleri hatırladı; kimi çatısını yeniledi, kimi duvarlarını onarttı, kimi bahçesini temizledi. Böylece köyde birer birer kapılar açılmaya, evlerin bacaları yeniden tütmeye başladı.
Artık yaz gelince, tatil denince herkesin aklına yalnızca deniz gelmiyordu. Kimi, günlerce süren şehir kalabalığından uzaklaşıp köyün temiz havasını solumayı, derelerin şırıltısını dinlemeyi, Çamkoyağı’nda kadim çamların kokusunu içine çekmeyi tercih ediyordu.
Yaylalara çıkanlar kekik, mantar ve kır çiçekleri topluyor; mevsiminde açan ters laleleri seyrediyor, çocuklarına ve torunlarına bu toprakların güzelliklerini tanıtıyordu. Kayısı bahçelerinde çalışılıyor, islim ve gün kurusu hazırlanıyor; kimi evlerde buğday kaynatılıyor, bostanlar ekiliyor, dalından koparılan elmalar ve cevizler toplanıyordu.
Bütün bunlar yalnızca bir yaz mevsiminin uğraşları değildi. Her iş insanı toprağa biraz daha bağlıyor; her meyve, her koku, her ses çocukluk günlerinden bir hatırayı yeniden canlandırıyordu.
Bir başka güzellik de yıllardır görüşemeyen hısım ve akrabaların yeniden bir araya gelmesiydi. Kapılar çalınıyor, sofralar kuruluyor, çaylar demleniyor, eski günler konuşuluyor; hasretler gideriliyor, kaybedilen büyükler sevgiyle anılıyordu. Çocuklar ve torunlar, büyüklerinin anlattığı hikâyeleri dinleyerek ailelerinin geçmişini öğreniyordu.
Yaz bitip gurbet yollarına dönme vakti geldiğinde ise herkes yanında köyden bir parça götürüyordu. Bostandan toplanan sebzeler, sebze kuruları, kayısılar, elmalar ve cevizler araçlara yerleştiriliyordu. Kışın sofraya gelen her lokma, insana köyün toprağını, güneşini ve yaz günlerini hatırlatıyordu.
Böylece köyden ayrılanlar aslında köyü arkalarında bırakmıyordu. Köy onların evlerine, evleri de onların hafızalarına taşınıyordu.
Yıllar önce çocuklarının daha iyi bir hayat kurması için gurbete gönderilen o evlatlar, şimdi kendi çocuklarına ve torunlarına başka bir miras bırakıyorlardı: Doğdukları toprağı unutmamak, aile büyüklerinin hatıralarına sahip çıkmak ve baba-dede evlerinin kapısını gelecek kuşaklara açık tutmak.
Ede’nin ailesiyle başlayan bu güzel davranış, zamanla bir köyün ortak duyarlılığına dönüştü.
Artık Köylü Köyü’nde bazı evlerin bacaları yalnızca ısınmak için değil, bir ailenin hâlâ kökleriyle bağını koruduğunu anlatmak için tütüyordu.
Çünkü insan nereye giderse gitsin, bir gün dönüp bakacağı bir yer ister.
Bir kapı... Bir avlu... Bir ağaç... Bir ev... Ve o evin bacasından yükselen duman...
İşte ata ocağı budur.
Evlatlar gurbete gider, yıllar geçer, kuşaklar değişir; ama ata ocağı tüttükçe insan nereden geldiğini unutmaz.

































